Başkalarına Hizmet Forumu
Başkalarına Hizmet Forumu
Ana Sayfa | Bilgilerim | Kayıt Yaptır | Aktif Konular | Forum Üyeleri | Site içi Arama
Kullanıcı Adı:
Şifre:
Beni Hatırla
Şifre hatırlatma servisi

  Forum
 Spiritüalizm Konuları
 Spiritüalizm
 DENGE

UYARI: Sadece KAYITLI KULLANICILAR Konulara cevap yazabilir.
Kayıtlı Kullanıcı olmak için, TIKLAYIN.

Ekran Ayarı:
UserName:
password:
Format Mode:
Biçim: KalınSağa yatıkAltı ÇiziliÜstü Çizili Sola DayalıOrtalanmışSağa Dayalı Yatay Çizgi Link EkleEmail EkleResim Ekle Kod ekleAlıntı BildirListe ekle
   
Mesajınız:

* HTML modu KAPALI
* YARDIM Açık
* UYARIYI OKUYUNUZ
Yüzler
Smile [:)] Big Smile [:D] Cool [8D] Blush [:I]
Tongue [:P] Evil [):] Wink [;)] Clown [:o)]
Black Eye [B)] Eight Ball [8] Frown [:(] Shy [8)]
Shocked [:0] Angry [:(!] Dead [xx(] Sleepy [|)]
Kisses [:X] Approve [^] Disapprove [V] Question [?]

  Mesajda Kişisel imzam mesajda görüntülensin.
    

K O N U    G E N E L G Ö R Ü N Ü Ş
beyrutkapı Posted - 06/02/2017 : 02:17:09
. S: (L) Diğer bir deyişle, eğer normal insanlar bir araya gelip bu çeşitli patolojik inanç sistemlerini ve dinleri, "senin gerçeğin" "benim gerçeğim" gibi şeyleri aşmazlarsa, gezegenimiz ve türümüz için bir ümit kalmayacak, öyle mi?
C: Evet. Tüm bunlar, dünyayı bir cehenneme çevirip yönetimine geçmek isteyen üst boyutlardan efendilerinin etkisi altındaki patolojik tipler tarafından yaratıldı ve yayıldı. Rüyalarında göremeyecekleri kadar başarılı oldular. İhtiyaç duyulan şey, pek çok insanın yüksek merkezleriyle doğrudan bağlantılar kurmaya başlaması. Bu şimdiye kadar "çalışma" ile yapıldı ama bu süreci hızlandırmak ve ihtiyaç duyulan yardımı sağlamak için başka yöntemler var. (30 Mayıs 2009)
Süreç gittikçe hızlanıyor ve biz bunu her yerde görmeye başladık artık. Sadece uyanışın belli bir aşamasında olan insanlarda değil, çevremizdeki herkeste, yani aslında kitlenin bilinçaltında neyin yaklaşmakta olduğuna dair kabaca bir baskı var. ‘’ÇALIŞMA’’ dediğimiz şey, benim anladığım kadarıyla, Anadolu da içinde yer alacak şekilde, dünyanın çeşitli yerlerindeki yeraltına çekilmiş bir takım okulların öğrencilerine ‘’hakikate’’ dair verdikleri bir takım kavrayışlardan ibaret. Kişinin kendisine, dünyaya ve evrene objektif realiteye en yakın bakış açısıyla yaklaşması anlamına geliyor. Bu anlamda Ra bilgileri,Pleides öğretileri ve kasyopya celseleri tam bir bilgi hazinesi. İnsanlık tarihi boyunca yaşanan küresel afetler ve kh nın tüm manipülasyonları doğru bilgiyi neredeyse ulaşılmaz hale getirdi. Fakat şuanda alma kapasitesine sahip herkesin önünde doğru bilgi. Kadim bilgi. Zira objektif olan tüm zamanların tepesinde yükseliyor.
Yukarıdaki alıntıda kasyopyalıların bahsettiği ‘’çalışma’’ kişinin kendi üzerindeki çalışması. Gurdjıeff’in 4. Yoluyla yaptığı şey. Kişinin sahte benliği öldürüp gerçek beni bulması, kendisi dahil hiçbir şeyle özdeşleşmemesi, içindeki atı yani duygularını yönetmeyi bilmesi, gerçek beni doğru bir şekilde sabitlemesi ve bu doğru temel üzerine manyetize olarak yüksek merkezlerle bağlantı kurması… gurdjıeff bunu başarmanın ne kadar zor olduğunu, bu yüzden mutlaka okul çalışmasının ve disiplinin gerekli olduğunu ısrarla tekrarlamış.
Gurdjıeff’e göre kişinin üç temel merkezi var; hareket, duygusal ve düşünce merkezleri. Makineye benzettiği insanın bu üç merkezi arasında hiçbir bağlantı yok. ‘’Çalışma’’ bu yüzden gerekli. ‘’kendini hatırlama’’ yani insanın her türlü hayalden ve özdeşleşmelerden arınarak her anın içinde olabildiğince uyanık ve dikkatli olarak kendini gözlemlemesi, düşüncelerine, duygularına ve davranışlarına objektif bakmaya çalışarak kendi makinesini gözlemlemesi gerekli. Kişi bu üç temel merkezi doğru şekilde dengelediğinde kendi manyetik merkezini yaratmaya başlıyor.
Peki Ra bilgilerinden öğrendiklerimizle gurdjıeff ‘in söylediklerine yaklaşınca karşımıza ne çıkıyor? Bir insanda bulunan yedi temel çarka. Yedi yoğunluğun karşılığı. Logos içinde logos olan insanın yedi temel enerji merkezi.
Böyle baktığımızda ilk çakra yani kırmızı hareket merkezi, ikinci çakra yani turuncu duygusal merkez, üçüncü çakra yani sarı gurdjıeff’in düşünce merkezine denk gelir. Kişinin kendisinde belli bir manyetizma yaratabilmesi için tüm çakraları/enerji merkezlerini asgari düzeyde dengeleyebilmesi gerekir. Yani bu kh hapishanesinde daha iyi işlev gösterebilmenin ve pozitif tarafla rezonansa girebilmenin yolu, aynı zamanda kh nin bu gezegendeki hükümdarlığına bir son verebilmek için bir şeyler yapabilmenin yolu bu; DENGE! İnsan kendisini değiştirmeden hiçbir şeyi değiştiremez. Bunu hepimiz biliyoruz.
Her insanda bu enerji merkezleri potansiyel kazandırılmaya hazır halde bulunuyor. Sakin ve dingin bir ruh haliyle uzanıp, yedi temel notayı sırasıyla dinlediğimizde tüm çakraları sırasıyla hissetmemiz mümkün. Kişinin hastalıkları bile belli çakralardaki tıkanıklıklara işaret ediyor. Düşünceyi yada bakış açısını değiştirince sorun da çözülebiliyor.
Bu manada bize hız kazandırabilecek doğru yaklaşım ne olabilir? Kalıcı bir dengeye nasıl kavuşabiliriz?
Ra bu konuda son derece önemli bilgiler veriyor:

SORU: Bir birey kendini nasıl dengeleyebilir? İlk adım nedir?
RA: Sadece tek bir adım vardır: Akıl/beden/ruh bileşimini oluşturan enerji merkezlerini anlamak. Bu anlayış kısaca aşağıdaki gibi özetlenebilir. İlk dengeleme Malkuth ya da Dünya’nın kırmızı-ışın bileşimi denen titreşimsel enerji bileşimine aittir. Bu enerjiyi anlamak ve kabul etmek temeli oluşturur. Tıkanabilecek ikinci enerji bileşimi turuncu-ışın bileşimi de denen duygusal ya da kişisel bileşimdir. Bu tıkanma kendini çoğunlukla kişisel gariplikler, yabansılıklar ya da benliğin utangaç bir biçimde anlaşılması ve kabul edilmesiyle ilgili olarak beliren sapmalar şeklinde gösterir. Üçüncü tıkanma sizin ego (benlik) adını verdiğiniz şeye çok benzer. Bu sarı-ışın ya da güneş sinirağı (karın boşluğu) merkezidir. Bu merkezdeki tıkanıklıklar çok kez insanın gücünü kullanma, güç kullanarak başkalarını yönetme ve yakınları ve ilişkide olduğu diğer insanlarla ilgili sosyal davranış bozuklukları şeklinde ortaya çıkar. Bu ilk üç enerji merkezinde ya da giriş kapılarında tıkanıklık olanlar, Bir’in Yasası’nı arayabilme yeteneği açısından sürekli zorluklarla karşılaşırlar. Kalp merkezi ya da yeşil-ışın merkezi, üçüncü yoğunluk derecesi varlıklarının sonsuz zekâya doğru atlama yapabilecekleri bir başlangıç noktasıdır. Bu bölgedeki tıkanıklıklar, evrensel sevgi ya da şefkat ve merhameti tezahür ettirme konusunda güçlükler olarak tezahür eder. Mavi-ışın enerji merkezi ise hem içeri hem de dışarı doğru enerji akımı olabilen ilk merkezdir. Bu bölgede tıkanıklık varsa, kişi kendi varlığının ruh/akıl bileşimini anlamakta ve kendisiyle ilgili böylesi anlayışları ifade etmekte güçlük çeker. Bu bölgede tıkanıklık yaşayan varlıklar başka varlıklardan gelecek iletişimi de kabul etmekte zorlanırlar. Bir sonraki merkez epifiz ya da çivit rengi-ışın merkezidir. Bu merkezi tıkalı olanlar, değersizlik şeklinde ortaya çıkan tezahürler yüzünden zeki enerji akımının azalmasıyla karşı karşıya kalırlar. Bu sizin söz ettiğiniz şeydir. Gördüğünüz gibi akıl/beden/ruh bileşimine birçok noktadan enerji akışı olduğu için, yukarıda belirtilen ve sizin söz ettiğiniz bozukluk bu bozukluklardan sadece bir tanesidir. Çivit rengi-ışın dengelemesi, ruhsal bileşimle ilgili çalışmalar için çok önemlidir. Bu merkez, zeki enerjiden gelen en az saptırılmış sevgi/ışık akımını alan enerji merkezi olduğu için üçüncü yoğunluk derecesinden dördüncü yoğunluk derecesine doğru değişime uğramak için gerekli kendi akımını meydana getirir; aynı zamanda da sonsuz zekâya ulaştıracak kapıları açan anahtara sahip olabilme potansiyelini de kendinde taşır. Enerji akımının son merkezi ise bir varlığın akıl/beden/ruh titreşimsel bileşiminin bir bütün olarak, tam ifade edilişinden ibarettir. Bu enerji düzeyinde artık “dengeli” ya da “dengesiz” tanımı bir anlam taşımaz, çünkü bu merkez kendi dengesini kurar. Buradaki sapma her ne olursa olsun, bu merkez diğer merkezler gibi işlem göremez, yönetilemez, dolayısıyla varlığın dengesinin gözden geçirilmesinde bir önem taşımaz.



Yani sonuçta tüm deneyimlerimize ve sürekli tekrar eden sorunlarımıza acımasız bir objektiflikle yaklaşmaya çalışmak bize zaman kazandırır. Bu anlamda meditasyonun müthiş bir etkisi var. Gerekli dikkati ve konsantrasyonu sağladığımızda, doğru sorulara cevap almamamız mümkün değil. Netice de tüm varoluş sapmalarından arınarak kaynağa dönmeye çalışıyor. Ağacın ışığa ulaşma çabası yada aşkı!

Kişi kendi hiçliğini kavradığında her şey olduğunu hissedebiliyor. ve ego dahil herhangi bir şeye saplanmanın ahmaklığını görebiliyor. Yapışıp kalanlar hariç elbette! Belki de onlar için de logosun ayırdığı sürenin sonuna geliyoruz kim bilir?



25   V E R İ L E N    C E V A P L A R    (en son mesajdan itibaren sıralı)
gerçek tosun paşa Posted - 27/09/2017 : 14:03:13
Bozadi harika anlatmış ve alıntılamışsın. Atatürk'ün fazla realist bir tavrı var. Herhangi bir ideolojiye yapışmadığı gibi her ideolojiye adapte olacakmış gibi fazla şeffaf bir yapısı var. Her zaman gerekli olan neyse o yapılmalıdır ilkesine sadık kalmış biri ve bir şeylerin gerçekten insanların yararına olması gerektiğini önemsiyor. Monoteist dinler hakkında ki görüşleriyle fazla eleştiri alan biri aynı zamanda. Çok fazla kararlı ve öngörü seviyesi çok yüksek. Adam yönetimi muazzam bir lider. Bu özellikler sebebiyle BH özel görevlendirilmiş bir gezgin olabileceği üzerinde çok ciddi olarak düşünüyorum seninle aynı şekilde.
bozadi Posted - 27/09/2017 : 13:19:42
Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen gerçek tosun paşa

Atatürk'ün bu düşüncesine çok şaşırdım doğrusu. Adamın üst yoğunluk bir özel görev insanı olduğunu hep düşünmüştüm. Teşekkür ederim Bozadi.
Ben de çok şaşırdım gtp! :) Ve Atatürk'ün de bir BH gezgin varlığı olduğundan şüphe duymuyorum kendi adıma.

Atatürk burada İslam'ın Türkler üzerindeki etkilerinin olumsuz bazı yönlerine dikkat çekme gereği duymuş. Çok çeşitli dini kavram ve anlayışlara ve şahsiyetlere "giydirmiş".

Muhammed'in yerinde olmak istemeyeceğim gibi Atatürk'ün de yerinde olmak istemezdim doğrusu. Birbirlerininkine son derece zıt misyonları varmış gibi görünse de ve Atatürk'ün bu mektuptaki eleştirilerinin niteliğine rağmen, bu görüntünün aldatıcı olduğunu düşünüyorum. Ben ikisinin de BH gezgini olduğuna ve ikisinin de kendi koşulları içinde son derece zorlu ve belalı işlerle uğraşmak zorunda kaldığına inanıyorum. Toplumları dönüştürmek "deveye hendek atlatmaktan" zordur ve hatta çoğu zaman imkansızdır, onu anlayabilir insan bu tarihsel hikayelerden belki de.

Bildiğiniz gibi Atatürk bazı durumlarda İslam'a son derece olumlu referanslarda bulunurken, bazı durumlarda İslam'ın ve belki genel olarak dinlerin insanlar üzerindeki olumsuz bazı tesirlerine dair sert eleştiriler yapmış. "Çelişkili" beyanlarda bulunduğu iddia edilebilir kolayca belki ama bu meselenin göründüğü kadar basit olmadığını düşünüyorum. Atatürk'ün de asıl derdi "ideoloji" değildi bence, aksine, insanların zihinlerini tüm ideolojik prangalardan arındırmayı ümit etti belki de. Ama bunun ciddi ölçüdeki imkansızlığıyla karşılaştığı bazı durumlarda da alternatif, dengeleyici, güçlendirici, özgürleştirici bir ideoloji yaratmak istedi belki de. Atatürk'ün "Türklük ideolojisi" diye tanımlanabilecek ideolojiye yönelik çabalarının, İslami ideolojinin olumsuz bazı yönlerine karşı bir dengeleyici etkisi olmasını ümit ettiği anlaşılıyor veya ben öyle anlıyorum. Ama Kurtuluş Savaşı zaferi nedeniyle Atatürk'ten nefret eden bir yığın emperyalist güç vardı ve etrafında da onu kısknanan, nefret eden kişiler çoktu muhtemelen. Hilafeti yıktığı için zaten toplumun önemli bir kısmının zihninde bir "şeytan" haline gelmiş veya getirilmişti. Sonuçta tüm bu olumsuz koşullar, Kertişlere veya bir şekilde üst düzey KH güçlerine, Atatürk'ün moralini epeyce bozup onu hem bedensel hem de ruhsal olarak ciddi oranlarda yıpratmak için epeyce imkan yarattı diye düşünüyorum. İslam konusu başlarda olmak üzere bazı konularda çelişkili denebilecek beyanlarda ve eylemlerde bulunmasının, toplumsal bazda karşı karşıya kaldığı zorlu durumlarla yakından bağlantılı olduğunu sanıyorum. Aynı şekilde Güneş-Dil teorisinde belirgin bir aşırılık olduğu anlaşılıyor. Atatürk'ün sağlığına yönelik sabotajlar yapıldığına dair de önemli iddialar var bildiğiniz gibi. Sonuç olarak ömrünün özellikle son yıllarında Atatürk'ün pek çok bakımdan ciddi baskılar, cendereler içinde kaldığını, bu nedenle K'ların Musa'yla ilgili anlattığına benzer şekilde Atatürk'ün bir ciddi bir ruhsal yıpranma ve yozlaşma deneyimlediğini düşünüyorum kendi adıma. Ama her zaman vurguladığım gibi, bu düşüncem, Atatürk'ün büyüklüğüne dair inancımı ve duyduğum büyük saygı ve sevgiyi ortadan kaldırmıyor. "Hatasız/mükemmel" değildi ve bu mümkün de değildi zaten. Kendilerince haklı nedenlerle aksini düşünen pek çok kişi olabilecek olsa da, en nihayetinde son derece pozitif bir misyonla dünyaya gelmiş, çok büyük işler başarmış biri bence. Muhammed için de aynı şeyi düşünüyorum.
bozadi Posted - 27/09/2017 : 12:50:23
Mektupta geçen şu ifadeye dikkat:

Eklenti:

...mevhum denecek kadar hiç olan İsa'yı yaratan apotrlar...




"Mevhum" kelimesi "sahte, sanal, gerçek olmayan" anlamlarına geliyor. "Apotr" ise "havari" anlamına geliyor. Yani Atatürk burada tarihsel kayıtlar itibariyle İsa'nın varlığını doğrulayan birşey olmadığını, İsa'nın "havari" denen kişilerce yaratıldığını/uydurulduğunu söylemiş resmen! Ne kadar ilginç!

Ve Hıristiyanlığın kuruluş dönemi kaynakları incelendiğinde, İsa'dan ziyade Havari Pavlus'un adının geçtiğini iddia eden pek çok kaynak var.
gerçek tosun paşa Posted - 27/09/2017 : 12:49:40
Atatürk'ün bu düşüncesine çok şaşırdım doğrusu. Adamın üst yoğunluk bir özel görev insanı olduğunu hep düşünmüştüm. Teşekkür ederim Bozadi.
bozadi Posted - 27/09/2017 : 12:45:36
Atilla Oral'ın bu mektuba kaynaklık eden kitabında, söz konusu mektubun orijinal sayfaları ve günümüz Türkçesindeki karşılıklarının gösterildiği sayfaları içeren bir PDF dosyası: https://millicumhuriyet.files.wordpress.com/2013/01/mkemalinelyazisiylaayethakkindakifikri.pdf
bozadi Posted - 27/09/2017 : 12:41:47
Mayıs 2016

Mustafa Kemal Atatürk'ün
Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti'ne Yazdığı Mektubu

Araştırmacı yazar Atilla Oral, "Atatürk'ün Sansülenen Mektubu" adlı kitabında; Mustafa Kemal Atatürk'ün 16-17 Ağustos 1931 tarihinde Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti Yüksek Başkanlığı'na kendi el yazısıyla yazdığı 21 sayfalık mektubun orjinal halini ve günümüz Türkçe'sine çevrilmiş halini yayınlamıştır. Sayfamızda bu mektubun tamamına ulaşabilirsiniz.


Atatürk'ün Türk Tarih Kurumu'na yazdığı mektup

Eklenti:

Tarihi Tetkik Cemiyeti Yüksek Başkanlığı'na

Mektubumuza açıklamadır]

Mektubumuzda heyetinizin gözlemine çok şeyler arz olunduğunu zannederim. Bu görüşleri içeren mektup yazılıp zarfa konulduktan sonra çok önemli olduğu düşüncemizde bir defa daha beliren noktaları dikkatinize sunmayı önemli gördük. Son senelerde İstanbul’da yayınlanan gazetelerde Roman diye okuduğumuz bazı eserler vardır ki, bunlar şüphesiz yüksek heyetinizin gözleminden kaçmış değillerdir; Bu roman sayfaları bence gerçek tarih belgelerinin yorumudur; bu roman sayfalarında görülen şeyler yaklaşık şöyle açıklanabilir. Arabistan yarımadasının kumsal çöllerinden; (Ikre, Bismi, Rabbi) safsatasını esas tutmuş olan Araplar, uygar dünyada, bilhassa Türk zengin uygar bölgelerinde bu ilkel ve cahiliyet devrinin simgesi olan ilkeye dayanarak yapmadıkları tahrifat kalmamıştır. Bu zihniyetle hareket edenler İslam'dan önce Türk uygarlığının bütün belgelerini imha etmekte engel görmediler.

Yazacağınız İslam tarihinin de bu doğrultuda toplayabileceğiniz belgelere dayanarak açıklanmasını önemli görürüm.

Kudüs’ün teslim olunması için Patrik'inin koyduğu şart üzerine Kudüs önlerine gelen Halife Ömer'in kölesi ile ortaklaşa ve değişerek bir deveye binerek yol aldığını ve asıl kilise yakınına gelindiği zaman deveye binmek sırası köleye geldiğinden ötürü Ömer'in yürüyerek Arap ırkından başka ve yüksek ırklardan oluşan ordunun yüksek ve muhteşem huzurunda o ordunun kumandanlarına karşı yerden taş alarak atmak suretiyle gösterdiği çıplak ve çıfıt Araplık, malumunuzdur. Bunu artık Türk çocuklarına bir erdem gibi okutmakta ısrar gösteren notları göz önüne almalısınız.

Bir hırka ve bir hurma hikayesi artık bir insanlık erdemi olarak gösterilmek felsefesi esas tutularak tarih yazılmamalıdır. Bunun gibi Arap ordularının bir çok esirlerinden bir köle sınıfı vücuda geldiğinden bahsedilirken bu kölelerin Türk çocukları olduğu dile getirilerek hangi taraf için ne anlamda bir övünme nedeni arandığı araştırılıp incelenmeden Türk tarihi içine konulmamalıdır.

Şüphesiz Türkler için çok kahraman evlatlar, şu ve bu tarzda Arap halifelerinin sarayının içine hükümetinin teşkilatının ve Arap adına fetholunan birçok vilayet ve eyaletlerde bütün zaferleri sağ­layan kuvvetlerin kalbinin içine girmişlerdir. İlim, sanat ve bilhassa askerlik ve başkumandanlık mevkilerini elde etmişlerdir ve sonuç­ta Arap İmparatorluğu unvanını taşıyan bütün memleketlerde bi­rinci derecede güç ve hakimiyet sahibi olmuşlardır.

En nihayet Muhammed'in Halifesi unvanını taşımak maskara­lığında bulunanları emir ve iradelerine boyun eğdirmişlerdir.

Eğer bunu yapmış olan insanlara köle demek uygunsa herkes bir şart dahilinde köleliği öğünerek kabul eder. Efendiye, sahibe, hakime köle demek ve esir, önemsiz, değersiz adamlara efendi de­mek, tarihin ifade etmemizi emrettiği bir gerçeklik midir?

Tevfik Beyefendi!

Zakir Kadiri'nin ahmakçasına notlarım düzeltirken bu noktala­ra dikkat buyurunuz.

Bu münasebetle yüksek heyetinizin başkanı bulunan size hatır­latırım ki, yeni dünya ufuklarına açacağınız yeni tarih semasında dikkatli olunuz. Sonradan uydurma bir eser meydana getirerek ardından pişman olmaktansa hiçbir eser meydana getirememek beceriksizliğini itiraf etmek daha iyidir.

İlim alanında şüpheli olmak, Mısır'ın Camii Ezher'i mezunlarına inanmaktan daha iyidir.

Camii Ezher varlığı ve prensipleri, mevhum denecek kadar hiç olan İsa'yı yaratan apotrlar yetiştirmeye ne yazık ki kaynak olama­mıştır.

Halbuki biz tarih yazarken Apotr değil; bizzat fiiller ve hadise­ler sahibi arayan adamlarız. Eğer bunları bulamazsak meçhuliyeti ve bu noktada cehaletimizi itiraf etmekten çekinmeyelim. Apotr yaratmaya kalkışmayalım çocuğum! Bizim mesleğimiz bu değildir. Biz daima gerçeği arayan ve onu buldukça; ve bulduğumuza inan­dıkça ifadeye cesaret gösteren adamlar olmalıyız!

Batı'nın, herhangi dilinde yazılmış olursa olsun, gözünüzden mütalaanızdan geçmiş olması doğal bulunan tarih belgelerine dik­kat etmiyor musunuz? Yüksek heyetiniz üyeleri içinde bu belgeler­den görüşünü heyetiniz huzurunda söyleyenler az mıdır? Bu sözler o yalnız heyetinizin değil, bütün Türk milletinin ilgisini çekmeye layıktır! Bunu yalnız aranızda değil, bütün Türk milleti önünde be­lirtiniz! Bu büyük gerçeği bütün insanlığa tanıtınız! Kuruluş amacı­nızın büyük hedefi budur zannederim.

Bu yolda yürürken Camii Ezher kaçkınlarından mı yardım di­leyeceksiniz?

Her şeyden önce kendinizin dikkatle ve itina ile seçeceğiniz bel­gelere dayanınız! Bu belgeler üzerinde yapacağınız incelemede her şeyden ve herkesten önce kendi karar verme yetkinizi ve ince mil­li süzgecinizi kullanınız! Sizi büyük hedefe ancak bu görüşlerden, kıskanç olmak ulaştırabilir. Yoksa dünyanın bin bir şarlatanı ve bin bir milletin tarihşinas yaşayan sokak politikacısının ve bunları yük­sek ölçekte temsil eden Camii Ezher kaçkınının oyuncağı kılar.

Bana bu kadar çok söz söyleten nedeni açıklayayım:

Camii Ezher kaçkınını bulan sizsiniz. Eseri diye Ankara'dan ay­rıldığım son günde önüme koyduğunuz örümcek Arap yazılı pa­çavraları okuduğunuz zaman derhal itirazımı serdetmiştim. Bunu nazarı dikkate alacağınızı vaat etmiştiniz! İncelemenizden geçtikten sonra bana verilen yazılar o kadar sersem ve cahil ve Camii Ezher kaçkını bu adamın mahsulü olduğunu gördüm ki, sizi rencide ede­cek bir söz söylemeden bu paçavralar üzerinde yeniden çalışmaya mecbur oldum. Bu sözlerimi sizi utandırmak için yazmıyorum. Bu yazılarımı bundan sonraki mesainizde dikkat ve intibah dersi ol­ması için yazıyorum.

Tarih yazmak tarih yapmak kadar mühimdir! Yazan, yapana sa­dık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır. Siz buna razı mısınız?

Türkiye'de yüksek başkanlığınızda ilk meydana getirilen Tarih Cemiyeti büyük dikkat uyanışını kullanarak şimdiye kadar bütün dünya milletleri içinde kurulmuş benzerlerini aşan bir konum ala­cağına emin olduğum Türk uygarlığının sevdalılarına hürmet ve muhabbetlerimi lütfen iletiniz.

Gazi M. Kemal
16/17.8.1931
Yalova (Yalı ova)




Atatürk'ün, Türk Tarih Kurumu'na yazdığı mektubun orjinal hali ve günümüz Türkçe'sine çevrilmiş halleri





Kaynak: Beycan

bozadi Posted - 27/09/2017 : 12:27:33
19 Haziran 2011

80 yıl önce sansürlenen mektup bulundu

Araştırmacı-Yazar Atilla Oral’ın yeni çıkan “Atatürk’ün Sansürlenen Mektubu” adlı kitabında Atatürk’ün 80 yıl önce Türk Tarih Kurumu’na yazdığı ve birkaç satırı hariç tam metni bugüne kadar hiç yayınlanmamış 21 sayfalık mektubun orijinali yer alıyor


Atatürk’ün 80 yıl önce Türk Tarih Kurumu’na yazdığı ve birkaç satırı hariç tam metni bugüne kadar hiç yayınlanmayan mektubu bulundu! Araştırmacı-Yazar Atilla Oral’ın “Atatürk’ün Sansürlenen Mektubu’’ adlı kitabında bu şaşırtıcı gerçeğin detayları ve Atatürk’ün sert bir dille kaleme aldığı 16-17 Ağustos 1931 tarihli 21 sayfalık mektubun tam metni ilk kez yayınlandı. Oral, Atatürk’ün Yalova’dan yazdığı mektubun 80 yıl boyunca gizlendiğini, bazı bölümlerinin tahrif edildiğini söyledi:

“Mektubun sadece birkaç satırı Türk Tarih Kurumu’nca yayınlandı. O satırlar arasında Atatürk’ün ünlü, ‘Tarih yazmak tarih yapmak kadar mühimdir! Yazan, yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır. Siz buna razı mısınız?’ cümlesi de yer alıyor. ‘Siz buna razı mısınız?’ cümlesi bile sansürlenip kesildikten sonra Atatürk’ün bu ünlü sözü Türk Tarih Kurumu’nun merkez binasında mermer levhalara kazındı.’’

ATATÜRK ÇOK KIZMIŞ
Oral kitabında mektupla ilgili şu bilgileri veriyor: “(...) Konu ders kitaplarının hazırlanması ile ilgili. Atatürk tarih yazımı için ‘Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’ni görevlendiriyor. Cemiyet, liselerde okutulacak tarih kitaplarının yazımına başlıyor. ‘İslam Tarihi’ ve ‘Türklerin İslam’daki Yeri’ ile ilgili bölümü ise Mısır’daki ünlü El Ezher Camii ve Üniversitesi mezunu Zakir Kadiri hazırlıyor. Atatürk, Arap milliyetçiliğini ön planda tutan bu bölümlere itiraz ediyor, bazı düzeltmelerin yapılmasını istiyor. Ancak düzeltmeler istediği gibi yapılmayınca adeta ateş püskürüyor.”

MEKTUPTA NELER YAZIYORDU?
“Muhammed’in halifesi unvanını taşımak maskaralığında bulunanlar (...) Bir hırka ve bir hurma hikâyesi artık bir insanlık erdemi olarak gösterilmek felsefesi esas tutularak tarih yazılmamalıdır. Bunun gibi Arap ordularının birçok esirlerinden bir köle sınıfı vücuda geldiği bahsedilirken bu kölelerin Türk çocukları olduğu dile getirilerek hangi taraf için ne anlamda bir övünme nedeni arandığını araştırılıp incelenmeden Türk tarihi içine konulmamalıdır. Şüphesiz Türkler çok kahraman evlatlar (...) ilim, sanat ve bilhassa askerlik ve başkumandanlık mevkilerini elde etmişlerdir ve sonuçta Arap imparatorluğu unvanını taşıyan bütün memleketlerde birinci derecede güç ve hâkimiyet sahibi olmuşlardır. En nihayet Muhammed’in halifesi unvanını taşımak maskaralığında bulunanları emir ve iradelerine boyun eğdirmişlerdir.’’

'NOTLARI DÜZELTİRKEN...'
“Teyfik Beyefendi! (Dönemin Türk Tarih Kurumu Başkanı Tevfik Bıyıklıoğlu) Zakir Kadiri’nin ahmakçasına notlarını düzeltirken bu noktalara dikkat buyurunuz. Sonradan uydurma bir eser meydana getirerek ardından pişman olmaktansa hiçbir eser meydana getirememek beceriksizliğini itiraf etmek daha iyidir. İlim alanında şüpheli olmak, Mısır’ın Camii Ezher’i mezunlarına inanmaktan daha iyidir.’’

ÇÖPTE BULUNDU İDDİASI
Oral, mektubun bulunuş hikâyesini şöyle anlatıyor:

“Beyoğlu Hazzopulo Pasajı’nda düzenlenen kitap ve fotoğraf müzayedelerinin birinde Türk Tarih Kurumu eski Genel Sekreteri Uluğ İğdemir’e ait çeşitli belgeler satışa çıktı. Bu belgeler içinde Atatürk’ün el yazısı mektup sayfalarının yıllar önce çoğaltılmış eski kopyaları da vardı. Belgeleri satın aldım. Dokümanları müzayedeye getiren sahaf arkadaşım belgelerin çöpten çıktığını söyledi.’’

ZAKİR KADİRİ KİMDİR?
Aslen Türkistanlı olan Zakir Kadiri Ugan 1878 yılında dünyaya geldi. Mısır’daki El Ezher Üniversitesi’nde eğitim gördü. Ders kitapları için hazırladığı İslam tarihi ve Türklerin İslam’daki Yeri konularını, Camii Ezher Medresesi şeyhlerinin kabul ettiği Arap milliyetçiliği düşüncesine göre yazınca Atatürk’ü çileden çıkardı.

Kaynak: HaberTürk

bozadi Posted - 27/09/2017 : 12:27:25
Bu arada, "Atatürk" ve "İsa" deyince, Atatürk'ün tarihsel kayıtlar itibariyle İsa'nın gerçekliğinden şüphe duyduğunu biliyor muydunuz? Yanlış anlamıyorsam Atatürk İsa'nın gerçekliğinden şüphe ettiğini söylemiş bir mektubunun bir yerinde. Bununla ilgili iki haber alıntayacağım, ikinci haberde söz konusu mektubun içeriği de verilmiş.
bozadi Posted - 27/09/2017 : 12:17:45
Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen ogeday

Ra bilgilerinde islam ile ilgili sorulan bi soruya Muahmmed denen varlik bulundugu ortama duzen getirmeyi basarmisti gibisinden bir aciklama vardi.Ama K lar tum dinlerin patolojik tipler tarafindan getirildigini ima ediyor.Biraz iki taraf arasinda celiski var gibi gelmeye basladi.

K'ların böyle bir imada bulunduklarını sanmıyorum ogeday. Yani örneğin Musa'nın, İsa'nın veya Muhammed'in "patolojik" tipler olduğuna dair bir iddia veya ima geçtiğini hatırlamıyorum celselerde. Musa'nın 6BH'den gelmiş bir gezgin olduğunu söylemişlerdi ama sonradan halkının ondan aşırı ve egosal beklentileri nedeniyle Musa'nın bir ölçüde çıldırdığını ve dünyadan "çekildiğini" anlatmışlardı.

İsa'yı zaten son derece pozitif bir tip olarak tasvir etmişlerdi ama "İsa" kişiliğinin tarihsel bir sahtelik olduğunu, İsa'ya atfedilen işleri yapan birkaç kişi olduğunu söylediler. Sanırım bunlardan biri Sezar, bir diğeri Pavlus. Başkaları da olabilir belki ve hem Sezar'ın hem de Pavlus'un gayet pozitif eğilimli kişiler olduğuna dikkat çekiliyor.

K celselerinde Muhammed'le ilgili doğrudan birşey geçmedi sanırım ama K'lar Ra'yı tasdik ediyor ve dolayısıyla bu konuda çok zıt bir görüşe sahip olabileceklerini düşünmüyorum. Ama tıpkı Musa'nın durumunda olduğu gibi Muhammed'in de kendi halkının bir bölümü tarafından zaman içinde bir ölçüde çıldırtılmış veya yozlaştırılmış olabileceğini ben şahsen yüksek bir ihtimal olarak görüyorum ama bu da onu patolojik veya psikopatik biri durumuna getirmiyor bence. Daha önce ifade etmeye çalıştığım gibi benzer bir yozlaşma sürecini Atatürk'ün de yaşadığını düşünüyorum ama bu da benim gözümde Atatürk'ü bir bütün olarak patolojik veya psikopat yapmıyor.

K'lar toplumlara iyi niyetle öncülük, rehberlik etmeye çalışan pek çok liderin Kertişlerin yoğun faaliyetleri sonucu şu veya bu ölçüde saptırılabildiğini vurgulamışlardı.
ogeday Posted - 26/09/2017 : 22:51:46
Ra bilgilerinde islam ile ilgili sorulan bi soruya Muahmmed denen varlik bulundugu ortama duzen getirmeyi basarmisti gibisinden bir aciklama vardi.Ama K lar tum dinlerin patolojik tipler tarafindan getirildigini ima ediyor.Biraz iki taraf arasinda celiski var gibi gelmeye basladi.
bona fide Posted - 26/09/2017 : 15:21:07
forumda Barbara marciniakla ilgili yazıları tarıyordum. bu başlıkta sadece adı geçmiş ama başlık içeriğine dair paylaşılanları çoooooookkk... ne denir beğendim. hani tereddütte olduğum bişey varmışta cevabı burdaymış gibi. emeği geçen herkese teşekkür ederim.
gerçek tosun paşa Posted - 07/02/2017 : 22:54:13



forumu taşıyacak sistemi buldum fakat forumun kullandığı bir takım yazılımların versiyonları çok eski. hata alıyoruz, olmuyor :)
bozadi Posted - 07/02/2017 : 22:25:17
Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen Olcay

Ama yok yeni foruma geçebilirsek belki olur. Bu arada ne oldu bizim altyapı çalışması. :)
Maalesef mevcut forum veritabanının alternatif forum biçimlerine sağlıklı bir şekilde dönüştürülmesinin aşırı derecede zahmetli olacağı sonucu çıktı ve o plan şimdilik rafa kaldırıldı.
Olcay Posted - 07/02/2017 : 21:36:19
Ama yok yeni foruma geçebilirsek belki olur. Bu arada ne oldu bizim altyapı çalışması. :)
gerçek tosun paşa Posted - 07/02/2017 : 20:33:52
Forumda "like" özelliği olsa hepinizi seriden likelardım :)
Tgur Posted - 07/02/2017 : 18:22:35
Bu kısa döngüde cinselliğin vazgeçilmezliği Beyrutkapının da işaret ettiği gibi organizmanın doğal çalışmasına bağlamaktan başka DNA da yapılan manipülasyonlarla da sağlanmış ,insanlığı karnını doyurmak ve üremek üzere dizayn edilen yaşam ortamına kilitlemişlerdir.

Ve zavallı insan maddi ve manevi bütün faaliyetini bu iki unsuru yürütmek üzere sevk etmiş ,hayat budur demiş,teşkilatlanmasını edebiyatını sanatını adeta bu kalıplar içinde hapsetmiştir.

Sıra dışı sanatta sivrilenlerin bir kısmı Picasso Salvador Dali gibiler ise bu kilitlenmiş olgular dışında seyrettiklerinden garip görülmüşler çoğunlukla anlaşılamamışlardır.


gerçek tosun paşa Posted - 07/02/2017 : 14:05:11
Hepiniz harika yazmışsınız elinize sağlık. Yeni bakış açıları kazanılmasına ve bazı şeylerin pekişmesine yardımcı oluyorsunuz.

Beyrutkapı bahsettiklerin hakkında pek bilgim yoktu anlam yüklememe çok yardım ettin bozadi ve tgur un söylediklerinin üzerine.

Görünen o ki bu konu da büyük sapmalara uğramış ve çok değişmiş. Kayan anlamı günümüz koşullarına ve mantığına yormaya çalışırken zorlanıyoruz heralde.
Tgur Posted - 07/02/2017 : 13:36:36
Bozadi hadiseyi çok etkin bir şekilde ameliyat masasına yatırmış ve doneleri de sunmayı eksik etmemişsin teşekkürler sana,

Sex' ın KHnin bir enstrumanı olarak insanlığa sunulması ve meseleyi bu yönden provakileştiren çabalarla mantıksallıştırılmaya çalışılmasını çok iyi anlamaya başladık diğer yandan bunun uzun döngüdeki ataleti yani gelişememeyi yani rahata takıntılı kalıp ilerliyememeyi oluşturan bir unsur olması gerçeği, bence meseleyi bir başka yönden incelememezi gerektiriyor .

Varoluşu devreye koyan kozmik irade dağılıp toparlanma sürecinde bir çok yol denemekte bunlardan en önemlisi bu döngüler uzun olanın denenmesi esnasında daha değişik bir yöntem olarak kısa döngünün devreye konması ve adeta uzunu dengelemeye yönelmiş gibi olan kısa döngü bizce acılarla dolu olsa da bir başarı olarak da düşünülebilinir..Zira bahsedilen eşikler atlanabiliniyor ,3 teki insanın bu rolü üstlenmesi ile 1 ve 2 de bu maceraya sürükleniyor ve toparlanma çabuklaşıyor görebildiğimiz genel manzara bu.

Bu konuda sex in rolü nedir dersek ,bahsi geçen cinsel merkezle yani 7 le etkinleşen önemli bir olguyu kısa döngü elemanlarına yaptırarak arzulu düşünce ,kendi kendini tatmin ,sahip olma konusu gibi kuvvetli bir sınırlanma faaliyeti ile bu baştan tatlı gibi gelen aldatılma fenomeni enerjisi ile KH ları besleyerek acı döngünün gerçekleşmesi sağlanıyor ve KH unsurları bu rolü üstlenen bir konumda devrede oluyorlar ,

Neticede KH den BH ye doğru yapılan hamlenin ve kurtuluşun bilgilenme yoluyla olduğunu anlayabilen bizim gibi KH lar zamanla bu kötü rolden sıyrılabiliyorlar..

beyrutkapı Posted - 07/02/2017 : 13:21:49
Bu konuda gurdjıeffin görüşlerine baş vurmak aydınlatıcı olabilir. Gurdjıeff'e göre insan atması gereken üç tür dışkı üretiyor; besinler yoluyla elde ettiklerinden, çağrışımsal yada bencil düşüncelerden, ve birde kadının ve erkeğin aslında kullanamadıkları yaratacı enerjiden arta kalanlardan. Gurdjıeff e göre cinsel ilişkinin erkek ve kadın daki tensel fiziksel işlevi, dışkı boşaltımından başka bir şey değil. Bu anlamda cinsel ilişki gerekli çünkü cinsel enerji kullanılmadığı taktirde kadında ve erkekte vücudu zehirleyen maddelere dönüşmektedir. Fakat bunun ötesinde cinselliğe ruhsal bir değer biçmek ve duygularla eşleştirmek, büyük abdesti ruhsal bir eylem gibi görmeye benzer diye çarpıcı bir örnek veriyor. Daha önce celselerde de kasyopyalılar cinsellik sevgi değildir diye ısrarla belirtmişlerdi. Aslında yukarıda bozadinin çok çarpıcı bir şekilde açıkladığı gibi, fizikselliğe olduğundan çok daha fazla değer atfettiğimizde hep o kadim yanlışı tekrarlıyoruz. Zaman olgusunu bir kenara bıraktığımızda yasak elma düşüşten bu yana her gün her an bu anlamda tüketiliyor insanlık tarafından. Üstelik tüm popüler kültür cinsellik sevgi kutsallık gibi kavramlarla insanların duygularında ve düşüncelerinde tam bir bulamaç yapmış durumda. Her şeyi olduğu gibi görmek lazım. Neyse o. Cinsellik kaçacak yada her şeyin merkezine yerleşecek bir şey değil.bu konuda ki maruz kaldığımız tüm manipülasyonun kh nin zekice programlarından olduğu çok açık.
bozadi Posted - 07/02/2017 : 09:42:12
Evet gtp. Hatırladığım kadarıyla celselerde seksle ilgili yapılan açıklamaların çoğu negatif çağrışımlara sahipti. Ama bir yandan da buradaki sorunun seksin kendisinden değil, "kendini tatminden" (kendi çıkarına aşırı odaklanmadan) kaynaklandığına dikkat çekildi. Ayrıca seksin bir "günah" olmadığı, olağan denebilecek bir fizyolojik işlev olduğu da söylendi. Basit bir mesele değil.

Ama nihai olarak, her zaman değilse bile genellikle, seksin kaybettirdikleri kazandırdıklarından fazla gibi görünüyor.

Kafanı karıştıran hususlardan biri uykuda ruhun şarj olduğu kanalın veya merkezin "cinsel merkez" olarak tanımlanmış olması sanırım. Ama "cinsel merkez" terimindeki "cinsel" (sexual) sözcüğü doğrudan "seks" kavramıyla ilgili değil. Bir tür birleşmeyi veya füzyonu ifade ettiği için böyle adlandırılmış anladığım kadarıyla. Yani uyku sürecinin bir noktasında ruh ile 7. yoğunluk arasında kurulan bir tür bağlantı, bireyin "şarj" olmasını sağlıyor. 7. yoğunlukla olan bu bağlantının doğası, şekli her nasılsa, bireyin 3. yoğunluktaki bilinç yapısına, farkındalığına, uyumluluğuna hiçbir zarar vermediği gibi büyük bir fayda sağlıyor. Seks/orgazm yoluyla da 7. yoğunlukla bir bağlantı kurulabiliyor ama bunun yan etkileri çok fazla oluyor gibi görünüyor.

Orgazmı sadece "zevk" yönüyle değil, aynı zamanda "bilgi" yönüyle de ele almak gerekiyor. Çünkü 7. yoğunlukla bir tür bağlantı var ve 7. yoğunluk "tüm bilgiyi" temsil ediyor. İnsanlık 3'ten 4'e mezuniyet konusunda gerekli öğrenişi veya bilinç artışını bir türlü sağlayamadığı halde, seks yoluyla 7. yoğunluğun bilgisine erişiyor veya erişmeye çalışıyor ve genellikle bunu şahsi tatmini için yapıyor, kendini kandırıyor. "Kendini kandırma" mevzusu, 3'ten 4'e ilerleyiş için gerekli ödevleri yapmadığı, sınavları geçmediği halde, kendini kestirmeden okuldan mezun olmuş gibi hayal etmesiyle ilgili. Aslında muhtemelen kişi gerçekten 7. yoğunlukla şu veya bu şekilde bağlantı kuruyor. Ama bunun yapılış şekliyle veya o sıradaki bilinç biçimiyle ilgili bir sorun var anlaşılan. Yoğun bir kendine hizmet faktörü var gibi görünüyor. Meseleye vakıf değilim ben de tam olarak. Celselerdeki açıklamalara dayalı olarak olasılıkları keşfetmeye çalışıyorum. Meselenin nedenlerini, nasıllarını tartışmamız için.
gerçek tosun paşa Posted - 07/02/2017 : 01:29:30
Bozadi celselerde bahsedildiği üzere cinsellik şarjın bitmesine neden oluyordu diye hatırlıyorum doğru mu ? :) Yani orgazm frekansın düşmesine neden olmuyor muydu? Burada konusu geçen fayda ve zarar meselesini biraz karışık görüyorum. İnsanlar üreme odaklı bir iç güdüye sahip. Dünya nüfusunun sona ermemesi için çiftleşme gerekliliği var. Bunun dışında seks meselesi amma enteresan bir hale geldi. Bunu "fazlası zarar" deyimiyle bağlayarak kestirmekte olmaz ama önemli bir konu olduğu açıkça ortada. Nereyi kaçırıyorum acaba!?
bozadi Posted - 06/02/2017 : 22:46:07
Hani 3. yoğunluk KH koşullarının da etkisiyle, 7. yoğunluktaki "mutlak birlik" kavramının bireysellik deneyimini / hakkını ihlal edici bir yönü varmış gibi algılama meselesi var ya? Orgazm denen şey genellikle tam da öyle bir soruna neden oluyor gibi görünüyor. Yani 3'teyken 7'yle aşırı denebilecek bir ilişkiye giriyorsun. Ondan sonra "far ışığına maruz kalmış tavşan gibi" oluyosun anladığım kadarıyla :)))
bozadi Posted - 06/02/2017 : 22:36:01
"Cinsel merkez", "şarj olma", "güneş sinir ağı" "3. çakra" ve libido kavramları arasında yakın ilişkiler var. Uykuda cinsel merkezle etkileşime girmek aslında bir şekilde Tanrısal Merkezle, yani 7. yoğunlukla, yani "bütünle" ilişkiye girmek gibi birşey. Uyku sürecinde büyük ihtimalle bu, yani "şarj olma" işlevi, yüksek benliğin veya rehberlerin yardımıyla doğal ve sağlıklı bir yolla yapılıyor. Seks/orgazm ise aynı merkezle/bütünle ilişki kurup şarj olmaya çalışma konusunda problemli bir araç. Bir tür ihlal ve bir tür intihar durumu yaratıyor. Öyle sanıyorum ki 3. yoğunlukla 7. yoğunluk arasında "orgazm" bağlantısı kurulduğunda, "bireysellik" veya bireysel farkındalık, "bağlamsal farkındalık" durumu bundan olumsuz etkileniyor. Zor bela bir araya getirilen, biriktirilen bilgi/farkındalık parçaları ciddi oranda dağılıyor. Kişi duyarsızlaşıyor, bağlamdan kopuyor, bağlamsal bilgileri azımanamayacak ölçüde yitiriyor. Bu ille böyle olmak zorunda mıdır bilmiyorum ama genellikle böyle bir etkisi olduğundan şüpheleniyorum. Uyuşturucu örneğini düşünün yine. Nadiren faydası olabilir, tıbbi kullanımları olabilir ama genel olarak hiç de tavsiye edilebilecek birşey olmadığı bilinir, bunun gibi. Açıklama biçimim sorunlu olabilir, eksik ve yanlış olabilir. Şu andaki genel algımı paylaştım. Birlikte meseleyi daha iyi anlayabilmemizi umuyorum. Uykudaki şarj işlevinde ise bir şekilde daha güvenli bir 7. yoğunluk şarj bağlantısı yapıldığını anlıyorum anlatılanlardan.
bozadi Posted - 06/02/2017 : 22:26:16

Birinci altında Cennet'te Yılanın (Kertişlerin) Adem ile Havva'ya Bilgi Ağacının meyvesini, yani meşhur elmayı yedirmeye çalıştığını görüyoruz. K'lar bu elmayı yemenin "sınırlandırıcı" olduğuna, tek bir kaynağın tüm bilgiyi içermesinin mümkün olmadığına dikkat çekiyorlar. Ama o elmanın tam olarak neyi temsil ettiğini bilmiyoruz. Yani Kertişlerin "bütün bilgiyi içerdiğini" sanmamızı istedikleri şeyin ne olduğu belli değil. İkinci alıntıda o elmanın ne olduğu açıklanıyor: Seks. Veya seks/orgazm yoluyla elde edilmeye çalışılan şey. Peki seks nasıl oluyor da tüm bilgiyi içeren birşeymiş gibi pazarlanabiliyor? Ve tüm bilgiyi içerdiği söylenen birşeye neden ilgi duyuluyor?

Tgur'un yaptığı celse alıntısındaki şu kısmı tekrar hatırlayalım:

Eklenti:
S: (L) Peki ruhlu bir bireyi şarj eden enerji de benzer bir havuzdan, örneğin bir “insan” havuzundan mı geliyor?

C: Hayır, yüksek bir yaratıcı enerji merkezi olan cinsel merkezden enerji şarjı yapılıyor. Uyku sırasında alt zihinsel merkez ve hareket merkezi tarafından bloke olmayan duygusal merkez, cinsel merkezden enerji alıyor. Ve yine uyku sürecinde, yüksek duygusal ve zihinsel merkezler, alt merkezler tarafından çok sevilen sinir bozucu organik portallarla etkileşim nedeniyle o merkezlerde meydana gelen enerji boşaltımına karşı dinlenebiliyor. Sadece bu ara bile bir fark yaratmak için yeterli. Ama bundan da fazlası, uyku sırasında cinsel merkezin enerjisi diğer yüksek merkezlere de gidiyor.

S: (L) O halde bir sonraki soru şu: “cinsel merkez” denen merkez enerjisini nereden alıyor?

C: Cinsel merkez, “dişil” yaratıcı “Seni seviyorum” düşüncesi içinde, 7. yoğunlukla doğrudan temas içindedir. Kısıtlanmanın giderilmesini sağlayan “Tanrısal nefes.”



Bir şekilde, sekste/orgazmda 7. yoğunlukla bir tür bağlantı var. 7. yoğunluk ise "tüm bilgiyi" temsil ediyor. Yani Kertişler insanlığı "seks" yoluyla "tüm bilgiye" erişmeye teşvik ediyorlar. Kelin ilacı olsa başına sürer, Kertişler kendi ulaşmaya çalıştıkları sonsuz bilgiye/güce götürecek bir kaynağı/yöntemi neden insanlara pazarlamaya çalışsınlar? Veya daha öncesinde, insanlık böyle bir teklife, yani tüm bilgiye ulaşmaya neden ilgi duyuyor?

Bunun sebebini hatırlamak için Ra'nın şu açıklamalarına dönmek gerekiyor:

Eklenti:
SORU: Demek ki bizim bakış açımıza göre çok büyük bir tekâmül deneyimi yaşanmış olmasına rağmen, bir noktada, tekâmül etmekte olan Logos daha büyük bir deneyim yaratacak bir deneye girişmeyi uygun gördü. Öyle mi?

RA: Dediğiniz doğrudur ama şunları da eklemek iyi olur. Logos üçüncü yoğunluk derecesinde, sizin mezuniyet dediğiniz olayın yaşanmasına gereksinim duyulduğunun bilincindeydi. Bundan önceki tüm deneyler, birçok deneyim kazandırmış olsalar bile, çok hayati bir unsurdan yoksundular; yani kutuplaşmadan… Deneyimler varlıklara yeterince kutbiyet kazandıramadığı için, varlıklar üçüncü yoğunluk derecesi devrelerini boyuna yineleyip duruyorlardı. Kutuplaşma potansiyelinin daha elde edilebilir hale gelmesi isteniyordu.

SORU: O zaman mümkün olan tek kutbiyet, başkalarına hizmet kutbiyeti olduğuna göre, söylediklerinizden anladığım kadarıyla bütün varlıklar başkalarına hizmetin gerekliliğinin farkındaydılar ama bunu başaramıyorlardı. Bu devrede, akıl/beden/ruhların durumu neydi? Mümkün olan tek kutbiyet bu olduğu halde, mezuniyet için gereken çapta başkalarına hizmet etmekte neden zorlanıyorlardı?

RA: İsterseniz, son derece mutlu olan varlıkların, durumlarını değiştirme veya iyileştirme eğilimini ne kadar az göstereceklerini düşünün. İşte bileşim olmayan akıl/beden/ruhların durumu da aynen böyle idi. Başkalarını sevme ve başkalarına hizmet etme olanağı tabii ki vardı, ama bir de kendi benliğindeki Yaratan’ın çok güçlü, karşı konulamaz bir biçimde farkında olmak da vardı. Yaratan ile ilişki, ana ile cenin arasındaki göbek bağına benzetilebilirdi. Yani, mutlak bir güvenlik hüküm sürüyordu. Bunun için de hiçbir sevgi fazla önemli, hiçbir acı çok korkutucu olamazdı; bu yüzden de ne sevgiye hizmet etmek ne de korkudan yararlanmak için fazla bir çaba gösteriliyordu.

SORU: Bunu, şimdiki illüzyonumuzda (madde âlemimizde) çok zengin ve güvenli bir ortamda doğmuş olanların durumuna benzetebiliriz galiba.
Değil mi?

RA: Bunun çok yerinde bir benzetme olduğunu söyleyebiliriz.


(...)


SORU: Tamam. Bu en önemli nokta. Bana öyle geliyor ki eğer kutuplaşma aşikâr olarak yapılması istenen bir şey olsaydı, kutuplaşmak için daha çok çaba sarf edilirdi. Bakayım bunu daha farklı şekilde ifade edebilecek miyim… Perdeden önce, üçüncü yoğunluk derecesinde bulunan tüm varlıklar, ister üçüncü yoğunluk derecesi sarı-ışın bedeninde enkarne olmuş olsunlar, isterse enkarnasyonlar arasında bulunsunlar, başkalarına hizmet yönünde kutuplaşma gereğinin farkındaydılar. Daha önce söz ettiğimiz ve zenginliğe benzetilen koşullar, tüm deneyim yelpazesi boyunca -ister enkarnasyonlar arası olsun, isterse varlıklar enkarneyken olsun- mevcuttu, bu yüzden varlıklar, mezuniyet için gerekli bu kutuplaşmayı yaratma arzusunu tezahür ettiremiyorlardı (bu irade ve isteği gösteremiyorlardı). Dediğim doğru mu?

RA: Durumu kavramaya başlıyorsunuz. O devirdeki varlıkları, bir anlamda, ilkokul öğrencilerine benzetebilirsiniz. Varlık, okul ödevini yapmış olsa da olmasa da beslenecek, yedirilip içirilecek, giydirilecek ve korunacaktır. Onun için de varlık ödev yapmak yerine oyun oynamayı, yemek yemeyi ve tatil yapmayı yeğler. Çoğu varlık da kendini geliştirmek, ilerlemek için bir neden oluncaya kadar gelişme, ilerleme çabası göstermez.

SORU: Çok önceki bir celsede, dördüncü yoğunluk derecesi pozitifine hasat edilebilmek için, varlığın başkalarına hizmet yönünde kutuplaşmasının %50’den fazla olması gerektiğini söylemiştiniz. Perdeden önce de bu durum aynı mıydı?

RA: Bu kolayca yanıtlanabilecek bir soru değildir, çünkü perdeleme sürecinden önce kendine hizmet kavramı gelişmemişti. Dördüncü yoğunluk derecesine geçmek üzere mezun olmak için gerekli olan, Tek Sonsuz Yaratan’ın beyaz ışığının belli bir yoğunluğunu kullanabilme, kucaklayabilme ve bu ışıktan haz duyabilme yeteneğidir. Sizin uzay/zaman’ınızda bu yetenek, sözünü ettiğiniz hizmet yüzde oranlarıyla (en az %51 oranında başkalarına hizmet) ölçülebilir. Perdeleme sürecinden önce ise ölçü, bir varlığın, basamaklarının her biri ışığın belli bir niteliğini massetmiş bir merdiveni ne ölçüde tırmanabileceğiydi. Varlık ya üçüncü yoğunluk ya da dördüncü yoğunluk derecesini gösteren ışık basamağı üzerinde duracaktı. İki basamak arasında eşik bulunuyordu. Bu eşiği geçmek çok zordu. Çünkü her yoğunluk derecesinin sınırında direnç bulunur. Üçüncü yoğunluk derecesi sınırını aşmak isteyen her varlığın iman veya irade melekesini idrak etmesi, besleyip geliştirmesi gerekiyordu. Ev ödevlerini yapmamış olan varlıklar, ne kadar sevimli olurlarsa olsunlar geçemezlerdi. Üçüncü yoğunluk derecesi deneyimsel sürekliliğine perdeleme süreci getirilmeden önce, Logoslar’ın karşı karşıya bulundukları durum işte buydu.



Her ne kadar bazı farklar veya tartışılması gereken anlam ayrımları olabilecek olmakla birlikte, Ra'nın "Perdeleme" dediği şeyi "düşüş" süreci olarak düşünebilirsiniz. Kısacası, insanlığının düşmesinin sebebi zaten ödevlerini yapmıyor, bilgisini artırmıyor olmasıydı. Bu nedenle de 4'e mezuniyeti bir türlü sağlayamıyordu. İşte insanlığın Kertişler tarafından pazarlaması yapılan "sonsuz bilgiye erişim" aracına büyük bir ilgi duymasının sebebi de buydu. Meseleyi "toptan" halletmeyi umdular böylece sanırım. Ama bu bir tür intihar oluyor aslında. 3'ten 4'e geçmek için gerekli çalışmayı, öğrenmeyi, ilerlemeyi sergileyemezlerken, 7. yoğunluk bilgisine kestirme yoldan ulaşmaya çalışıyorlar. Tanrısallığa ulaşmak için "uyuşturucu" dediğimiz maddeleri kullanmaya benziyor bu. Belirli bazı durumlarda faydalı / tedavi edici özellikleri veya örneğin çocuk sahibi olma meselesinde olduğu gibi zorunlulukları olabilir ama bir "yükselme" yöntemi olarak seksin/orgazmın neden ve ne gibi sakıncaları olabileceğini tartışmak, bu konudaki bilgi parçalarını birleştirmek gerekiyor sanırım.
bozadi Posted - 06/02/2017 : 21:47:44
Bu "cinsel çakra", "cinsel merkez", "libido" meselesini netleştirebiliriz. Şu iki celse alıntısında verilen bilgileri gözden geçirmenizi rica ediyorum. Buna ilişkin bir açıklamam/yorumum olacak:

Eklenti:
S: (L) Havva’nın yediği ve sonra Adem’e verdiği iddia edilen, İyi ve Kötünün Bilgisi Ağacı’na ait meyve neydi?

C: Bilgi sınırlaması. Kodlama.

S: (L) Havva’nın bilgi ağacının meyvesini yemesi ne anlama geliyor? Bunu yapmak için ne yaptı?

C: Yanlış tarafla arkadaşlık etti.

S: (L) Burada arkadaşlık ne anlamda?

C: Havva sembolik.

S: (L) Neyi sembolize ediyor?

C: Dişi enerji.

S: (L) Dişi enerji yanlış tarafla arkadaşlık edince ne oldu?

C: Bir miktar bilgi ve güç kaybetti.

S: (L) Hayat ağacının meyvesi neyi simgeliyordu?

C: Sınırlanma.

S: (L) Şunu bilmenizi isterim ki bu bize pek bir anlam ifade etmiyor.

C: Ediyor. Laura, bariz olanı kaçırıyorsun.

S: (L) Hayat ağacının meyvesini yemek nasıl sınırlandırıcı olabilir?

C: Tek bir kaynağın tüm bilgiyi içerdiğine inanmak gerçekle çelişiyor. Eğer buradaki kavram bilgi ağacının meyvesinin yenmesinin tüm bilgiyi sağladığı ise, o zaman kişi yanılmış oluyor çünkü hiçbir belirli bilgi kaynağı tüm bilgiyi sunamaz. Bu yüzden kişi bu kandırmaya inandığında, kendini bir tuzağa sokmuş oluyor. Ve böylece insan ırkı çeşitli şekillerde yansıyan aynı sorunla zehirlenmiş oluyor: kişi gerçeği pek çok farklı yollardan arayacağına tek bir yolda ya da tek bir dini inanışta arıyor ve çok karmaşık konu ve soruların çok basit cevapları olduğuna inanıyor.




Eklenti:
S: (L) Peki o halde döngünün bir parçası olarak alem/boyut değişikliği oldu; çeşitli seçimler yapıldı. Tabiri caizse insan soyu “altın”ın peşinde kapıdan içeri girdi ve yine tabiri caizse “dişi enerji” yanlış tarafa yönelip Kertişlerle ittifak kurdu. Söylediğiniz şey bu. Bunun bazı sonuçları oldu: DNA parçalanması, DNA’nın ilk on unsurunun yokoluşu, beynin yarımkürelerinin birbirinden ayrılması…

C: Bunun tek bir sebebi var: Çamurun içinde oynarsan kirlenirsin.

S: (L) İnsanı çamurda oynamaya iten şey neydi? Ne oldu da buna karar verdiler? Bir keresinde “arzuya dayalı dengesizlik” demiştiniz bunun için. Neye duyulan arzuydu bu?

C: Artan fiziksellik.

S: (L) Artan fizikselliğe duyulan arzunun gayesi neydi?

C: Duyumsama.

S: (L) Duyumsama ilk olarak nasıl deneyimlendi? Bu varlıklar fizikselliklerini artırırlarsa daha fazlasını yaşayabileceklerini mi düşündüler?

C: Deneyimlenmedi. Gösterildi.

S: (L) Nasıl ve kim tarafından gösterildi? Kertişler mi?

C: Temel olarak.

S: (L) Ne şekilde gösterildi peki? Şöyle mi dediler: “işte burda, bakın, bir deneyin!” Ya da şunu sorayım: Gösterip yaptılar mı?

C: İkincisi daha yakın.

S: (L) Yapıyorlar, deneylerde bulunuyorlar, oyunlar oynuyorlar ve şöyle mi diyorlardı: “Bakın, ne yapıyoruz, harika bir şey, gelip denemek istemez misiniz?”

C: Pek öyle değil. Daha çok şöyle: “Bizde bu var. Ve bu sizde de olabilir.”

S: (L) “Bu sizde de olabilir” dediklerinde bu kadar arzu edilir gibi görünen şey neydi?

C: Hayal gücünüzü kullanın!

(...)

S: (L) O halde travmatize oldular; belki bölük pörçük bir şeyler hatırlıyorlardı ama bir anda büyük bölümünü yitirdiler. Hatta binlerce yıldır bir “koma” durumuna bile girmiş olabilirler. Ama uyandıktan sonra, kafalarında dönüp duran o bölük pörçük bilgilerle, parçaları bir araya getirmeye başlayabilirlerdi. Yani hepsini bir araya getirmeye başladılar. Etraflarını saran kozmozla ilgili olarak bir araya getirdikleri ilk parça neydi?

C: Seks.

S: (L) Seksle ilgili olarak ne karar verdiler ki? Yani, demek istediğim seks zaten vardı, yapıyorlardı vesaire. Kastedilen bu mu? Yoksa kozmozu seks olarak mı anlıyorlardı?

C: Daha çok birincisi. Sonuçta sizi en başta tüm bu karmaşanın içine koyan şey seksti! Yaptıkları pazarlama işini gözünüzün önüne getirin: “Bakın, ne kadar eğlenceli! Denemek ister misiniz?!? Hay aksi, size geri dönüş olmadığını söylemeyi unuttuk!”

S: (L) Gerçekten anlamakta zorlanıyorum. Bir şekilde hep ima edilen önemli bir konu, tamam, biliyorum. Ayrıca bütün dinlerde ve mitolojilerde doğrudan sözü de ediliyor ama seksin nasıl olup da bir “düşüş”ün yöntemi olarak kullanıldığını anlamıyorum. Bunun yöntemi nedir? Sekste ne tür bir enerji üretiliyor? Nasıl üretiliyor? Bu enerjinin kullanılması veya yanlış kullanılması kavramı nedir?

C: Fiziksel anlamda bir tür kendi kendini tatmin kavramının sunuluşu.





Başkalarına Hizmet Forumu © Kasyopya celselerini ve diğer mesajları farklı ortamlara kopyalamadan önce lütfen izin isteyin: baskalarinahizmet@gmail.com Yukarıya git
Snitz Forums 2000

Design by Sizinsayfaniz.com

Bu sayfa 0,33 saniyede oluşturuldu.