Başkalarına Hizmet Forumu
Başkalarına Hizmet Forumu
Ana Sayfa | Bilgilerim | Kayıt Yaptır | Aktif Konular | Forum Üyeleri | Site içi Arama
Kullanıcı Adı:
Şifre:
Beni Hatırla
Şifre hatırlatma servisi

  Forum
 Genel Paylaşımlar
 Felsefe Kulübü
 Felsefeyi netleştirmek...

UYARI: Sadece KAYITLI KULLANICILAR Konulara cevap yazabilir.
Kayıtlı Kullanıcı olmak için, TIKLAYIN.

Ekran Ayarı:
UserName:
password:
Format Mode:
Biçim: KalınSağa yatıkAltı ÇiziliÜstü Çizili Sola DayalıOrtalanmışSağa Dayalı Yatay Çizgi Link EkleEmail EkleResim Ekle Kod ekleAlıntı BildirListe ekle
   
Mesajınız:

* HTML modu KAPALI
* YARDIM Açık
* UYARIYI OKUYUNUZ
Yüzler
Smile [:)] Big Smile [:D] Cool [8D] Blush [:I]
Tongue [:P] Evil [):] Wink [;)] Clown [:o)]
Black Eye [B)] Eight Ball [8] Frown [:(] Shy [8)]
Shocked [:0] Angry [:(!] Dead [xx(] Sleepy [|)]
Kisses [:X] Approve [^] Disapprove [V] Question [?]

  Mesajda Kişisel imzam mesajda görüntülensin.
    

K O N U    G E N E L G Ö R Ü N Ü Ş
bozadi Posted - 08/12/2015 : 12:41:22
Zaman zaman ortak (potansiyel) felsefemizi, inancımızı netleştirmeye dair görüşlerimi paylaşıyorum. Şimdi tekrar bununla ilgili bir denemede bulunmak istiyorum.

BH-KH ayırdını sıkça yapıyoruz ve düşünce, duygu ve inançlarımızın BH niteliğinde, pozitif nitelikte olmasıyla ilgili açıklamalar okuyoruz ve yorumlar yapıyoruz.

İçinde yaşadığımız dünyada KH duygu ve düşünce kalıplarına kapılmamız ve o kalıplar içinde sıkışıp kalmamız için KH güçleri veya KH eğilimli güçler tarafından tüm çevremiz buna uygun koşullarla çevrelenmeye çalışılıyor. Adaletsizlikler, işkenceler, katliamlar vs. Ve dünyayı çekip çeviren negatif güçler bütün bu şeytanlıkların içinde sözcülerine "demokrasi", "eşitlik", "adalet" gibi bilinçlerinde aslında gerçekten mevcut olmayan kavramları dillendirip duruyorlar.

İnsanların geneli o kadar ideolojik baskı, yönlendirme ve şekillendirmeye maruz kalmışlar ki kendilerini yönetenlerin boyunduruğu altında, en pozitif ideallerini bile ille bir ideolojinin başlığı altında ifade etmek zorunda hissediyorlar veya bu konudaki baskı ve işkencelere boyun eğiyorlar.

Irksal, dinsel ve siyasi ideolojiler feci şekilde yaygın hayatımızda ve bunlar Global Şeytanların insan kitlelerini birbirine düşürmede kullandıkları süper etkili birer sopa olagelmiş.

Özgürlüğü, sevgiyi, eşitliği, neşeyi, adaleti, paylaşımı, sonsuzluğu, birliği artık bir ideolojinin kulu, kölesi, avukatı, sözcüsü, militanı olmadan talep edebilmeli, isteyebilmeli, alabilmeli, yaşayabilmeli ve paylaşabilmeliyiz diye düşünüyorum. Forumun ilhamsal temelini oluşturan bilgi kaynaklarının BH-KH hakkında yaptığı kozmolojik açıklamalar da bu yaklaşımın doğruluğuna işaret ediyor.

Şimdi, işin biraz daha bireysel ve pratik bir yönüne, esas vurgulamak istediğim kısmına gelmek istiyorum.

Evet, duygu-düşünce-inanç süreçlerimizde negatiflik yerine pozitiflik egemen olmalı. Ama bizim üzerinde yaşadığımız ders ortamımız olan bu gezegende çok uzun zamandır hem insanların kendi bazı sorunları, hem de o sorunları feci şekilde suistimal eden KH eğilimli grupların olağanüstü baskı ve yönlendirmesi neticesinde, yukarıda da atıfta bulunduğum gibi çevremizde KH duygu-düşünce-inanç kalıplarını besleyen sayısız faktör var. Adeta KH frekanslarının kesintisiz bombardımanı altındayız. İşte, bu koşullarda BH duygu-düşünce-inanç kalıplarımızı güçlendirmenin, bu yolla kendimizi enerjilendirmenin, güçlendirmenin ve eylemlerimize, hayatımıza buna göre devam etmenin yollarını bulma ve uygulama konusunda yardımlaşmaya çok ihtiyacımız olduğuna sanırım hepiniz katılıyorsunuzdur.

İşte, ben bunları yazarken hemen hepimiz, hemen her zaman olduğu gibi, bu gezegen üzerinde, KH güdümlü güçlerin ciddi oranda kontrolü altındaki bir düzen içinde, şiddetli KH koşulları altında yaşamaya devam ediyoruz. Ve duygu-düşünce-inançlarımızı pozitifleştirmeye, yani pozitif düşünmeye, hissetmeye, inanmaya ihtiyacımız olduğunu seziyoruz ama bu konuda henüz kendi aramızda istikrarlı, disiplinli, programlı, düzenli bir pratiğimiz yok. Olması için ne yapabileceğimize bakıyoruz ve ben de bu konuda şu an aklımda olanı paylaşmak istiyorum.

Arkadaşlar, bunca negatifliğin ortasında olsak bile, duygu-düşünce-inanç kalıplarımız üzerinde kendi kontrolümüzün de azımsanamayacak kadar güçlü (en azından potansiyel olarak) olduğunu biliyor, seziyoruz. Yani dışarıdan ne kadar negatifliğe maruz kalırsak kalalım, ki bunlara maruz kaldığımız zaman çoğu durumda o negatiflikler bizim kendi içsel duygu-düşünce-inanç yapımızı da giderek negatifleştirme etkisi yapıyor, eğer istersek, dışarıdan maruz kaldığımız sık ve yoğun negatif tesirlere rağmen, bilincimizi, düşüncelerimizi, duygularımızı, inançlarımızı ısrarla pozitifleştirmek, bu yönde etkili bir pratik geliştirmek mümkün. Dışarısının, daha doğrusu halihazırda etrafımızı saran şiddetli KH atmosferinin bilincimizi “belirleme” düzeyini giderek azaltmak ve bilincimizi ısrarla pozitifleştirmek ve giderek bunu mutlaklaştırmak için yapabileceğimiz şeyler var. Yani bu mümkün ve zaten hepimiz yaşamımızın çeşitli kesitlerinde bunlara dair ilhamlar alıyoruz, güzel şeyler deneyimleyebiliyoruz, tazeleniyoruz, vs. vs. Ama bunu çok daha bilinçli, istikrarlı, disiplinli bir şekilde yapabilmemiz ve bu konuda destekleşebilmemiz icap ediyor.

Mesela zaman zaman olduğu gibi bugünlerde kendime şunu soruyorum: Bilinçsel olarak negatiflik atmosferini solurken, yani bilinç antenlerimiz çok yoğun bir şekilde negatif frekanslara maruz kalmaya devam ederken, neyi düşünmek, neyi hatırlamak veya neye inanmak bizi pozitifleştirme etkisi yapar? Pozitifliğin, pozitif düşüncenin, pozitiflik realitesinin kaynağı nedir? Ona nasıl erişebiliriz? Onu nasıl veya nerede aramalı ve ulaşmaya çalışmalıyız? Bunu sorarken, subjektif veya geçici şeylerden ziyade mümkün olduğu kadar varoluşsal, evrensel, genelgeçer şeyleri kastediyorum. Öyle birşey bulalım, bilelim, hatırlayalım ve üzerinde odaklanalım ki, o şey onu unuttuğumuzda, dikkatimiz ondan saptığında ve eninde sonunda zor veya berbat bir duruma düştüğümüzü fark ettiğimizde dönüp araması ve bulması her zaman mümkün ve nispeten kolay ve etkili olsun. Tabi ki bu kolaylık ve imkan büyük ölçüde bizim o sırada kendi içinde bulunduğumuz duygu-düşünce-farkındalık haliyle yakından bağlantılı olacaktır. Ne ölçüde samimi olduğumuzla, ne kadar ciddi olduğumuzla, ve realitelerin, alternatiflerin ne kadar farkında olduğumuzla doğru orantılı olacaktır.

Az önce sorduğum soruyu sorduğumda aklıma gelen başlıca yanıtlardan biri şu: Varlığım dünya denen gezegendeki koşullarla sınırlı değil. Varlığım sonsuz. Tüm evrenle, tüm varoluşla birim aslında. Ve evren, hayat, varoluş bir bütün olarak son derece sevgi dolu, pozitif, yapıcı, onarıcı, şifalandırıcı, sonsuz zengin, sonsuz güzel, sonsuz yaratıcı ve ilham verici, sonsuz tatmin edici... Hayatımızı anlamlı kılan, bizi en güçlü kılan en değerli, en güzel şeyler neyse hayatta, işte hayat dediğimiz, sonsuzluk dediğimiz, zamansız olduğuna değinilen, evrensel hakikat veya gerçeklik onun ta kendisi. Ve o benden kopuk değil. O ayrı ben ayrı değiliz. Herşey nihai olarak bir. Ama zenginliğin, keşfin bir gereği olarak hem mutlak birlik, hem de çeşitlilik aynı anda mevcut ve ben de çeşitliliğin içinde bir yerdeyim ve biraz da seçimler ve derslerle ilgili bazı sebeplerden dolayı KH ağırlıklı bir yerdeyim ama bu beni KH’ye mecbur veya mahkum kılmıyor. Benim hayatla, evrenle, sonsuz zenginlik ve güzellikle arama mutlak bir ayırıcı, engelleyici etki koyamıyor. Burada, bu koşullarda bulunmam muhtemelen evrenin, hayatın bana yaptığı bir haksızlık, adaletsizlik neticesi değil. En azından evrenin, hayatın, sonsuzluğun kendi karakteri değil bunu yapan. Ben ve etrafımdaki insan kitlesi kendi derslerimizdeki tercihlerimiz ve egomuz nedeniyle kendimizi bu hallere soktuk ama sonuçta istediğimiz zaman kendimizi bu berbatlıktan çıkarabiliriz. Biraz sabır ister ama durumun yeterince ciddi, yeterince derinlemesine bir şekilde farkına varıp bu durumdan kurtulmak istediğimi iliklerime kadar düşünüp hissettiğimde, bunun mümkünlüğüne inandığımda, bunu apaçık gördüğümde, işte kurtuluşun adeta yarısı gerçekleşmiş oluyor ve bunun gerçekliğini şüphesiz bir şekilde hissedebiliyor, deneyimleyebiliyorum.

Tekrar yolumu kaybetsem, gerçeğe yabancılaşsam, sapsam bile, bu da evrenin, hayatın suçu veya kötülüğü değil. Benim kendi bilincimdeki sorunlardan ve egomdan ve içinde bulunduğum ortamın KH frekans bombardımanına yenik düşmemden, yeterince direnmeyişimden, hakikate ve feraha ermek için elimden geleni yapmamamdan kaynaklanıyor.

Müsait bir vaktimde devam edeceğim... Herkesin görüş, eleştiri ve önerilerine açıktır.
25   V E R İ L E N    C E V A P L A R    (en son mesajdan itibaren sıralı)
bozadi Posted - 29/07/2020 : 23:50:31
Bir kez daha K'ların "Önemli olan nerede olduğunuz değil, kim olduğunuz ve ne gördüğünüzdür" deyişi bağlamında bir çıkarım yapmak istiyorum önceki mesajlarıma atıfla.

Üç odağı var bu çıkarımın: Benlik (biz), varoluşun ebedi hakikati ve dünyadaki durum. Daha önce de kullanmaya çalıştığım eski tip kulplu terazi veya üçgen benzetmesini de kullanabilirim sanırım aynı bağlamda. Terazinin bir kefesinde kısaca "gerçek" denebilecek, varoluşun ebedi hakikati var. Diğer kefesinde dünya veya dünyadaki insanlığın trajik durumu var. Ve teraziyi orta-üst tarafındaki kulbundan tutup "tartma" işlemini gerçekleştiren kişi/ruh var.

Farkındaysanız, hemen hepimizde belki "dünyayla oturup dünyayla kalkma" denebilecek, biraz fazla "dünyevileşmişlik" sorunu var. Dünyadaki olumlu ve (çoğunlukla) olumsuz gelişmeler bizim kendimiz, varoluşumuz, ebedi gerçeğimiz hakkındaki izlenimlerimiz üzerinde ciddi belirleyici etkiler yapıyor. Daha önce bunun biraz da evrimsel seviyemiz açısından bir ölçüde normal sayılabilecek "çocuksu" bir tepki olduğuna dair bazı görüşlerimi paylaşmıştım. Çocuklar kendi şahsi dünyalarında olan bitenlerle değerlendirir herşeyi. Subjektiflikleri yüksektir ve bu onlar için doğal da sayılır. Büyüdükçe sadece kendi şahsi şartlarına ve çıkarlarına göre değil, çevrelerinin, çevrelerindeki insanların, toplumun durumunu da göz önünde bulundurarak çıkarımlar yapma eğilimleri artar.

Bizler gibi evrimsel olarak 3. yoğunluğun son çeyreğinde bulunduğunu düşündüğüm kişiler evrensel tekamül skalasında ergenlik döneminde sayılır. Benim algıma göre 4. yoğunluk ergenlik ile gençlik arası bir dönemi teşkil ediyor. Sonuç itibariyle dünyayı ve dünyadaki deneyimlerimizi sadece dünyada olan biten olaylar bağlamında değil, sezgilerimize uygun olarak ve çeşitli kaynaklardan edinip ikna edici bulduğumuz bilgilere dayanarak "evrensel" ve "varoluşsal" (ebedi) denebilecek açılardan da değerlendirmeye çalışıyoruz. Ve bunu sadece ezbere bir tavır olarak değil, kendi özgür irademizle, ufkumuzu, irademizi en yapıcı, en etkili, en güçlü şekilde oluşturabilmek için yapıyoruz. Bilinç temelimizi güçlendirmeye, yükseltmeye veya derinleştirmeye çalışıyoruz.

Ama, ki sanıyorum bu hepimiz için şu veya bu ölçüde geçerlidir, dünyada olan bitenler yine de bilincimizi fazla etkiliyor. Örneğin dünyada olumsuz şartlar bariz şekilde baskın. Ve nitekim bizim de olumsuz duygu ve düşüncelerimiz olumlulara çoğu zaman baskındır. Olumsuz duygu-düşünce derken, sadece bilinçli bir şekilde durup düşünülmüş, tasarlanmış duygu-düşüncelerimizi kastetmiyorum. Bizi çepeçevre, hatta içten ve dıştan saran çok çeşitli ve yaygın olumsuz etkilere "tepki" olarak kendiliğinden oluşan duygu-düşüncelerimizi de dahil ediyorum buna. Yani sonuç olarak, hesabını-kitabını yapacak olursak, olumsuz denebilecek duygu-düşünceleri, olumlulardan daha fazla (zaman olarak) deneyimliyoruz.

Evet, kendi benliğimize ve varoluşa sadece dünyevi açıdan değil, evrensel/varoluşsal/ebedi bir açıdan bakabilmek için okuduğumuz, öğrendiğimiz bilgilerden şu veya bu oranda yararlanıyoruz şüphesiz ve bunun illa ki dengeleyici, sağaltıcı, iyileştirici, güçlendirici etkileri oluyordur ama sanırım bunun düzeyi henüz "yeterli" denebilecek bir miktarda değil. Bu sadece "yeni bilgi girişi ihtiyacı" ile ilgili olmayabilir. Yani bizi daha iyi duruma getirecek olan şey ille de ruhsal hakikat veya hakikatler hakkında daha fazla bilgi girişi olmayabilir. Veya bir bakış açısıyla öyle de olabilir, ama bana göre esas ihtiyacımız olan şey, zaten sahip olduğumuz, yani bilincimizde şu veya bu şekilde mevcut olan bazı bilgilere, sezgilere olan "inancımızı" artırmakla ilgili daha çok. Dünyadaki olumsuzluklar, bu olumsuzlukların hem bizi, hem çevremizdeki insanları, hem de genel olarak tüm toplumu ve toplumları etkileyicilik ve belirleyicilik düzeyi bizim üzerimizde karamsarlığa düşürücü, pozitiflik iradesini zayıflatıcı etkiler yapınca, varoluşun aslını-astarını unutma, o konuda sahip olduğumuz bazı bilgilere, hakikatlere olan inancımızı şu veya bu ölçüde kaybetme sonucuyla karşılaşabiliyoruz.

Tabi bu noktada "varoluşun ebedi gerçeği veya gerçekleri denebilecek şeyler gerçekte ne ölçüde güven verici, ne ölçüde korku giderici?" sorusu gündeme gelebilir. Ben açıkçası bu forumda en çok referansta bulunduğumuz kaynakların bu hususta verdiği bilgilerin, sezgilerin, inançların gerçekten güven artırıcı, güçlendirici, koruyucu olduğuna inanıyorum. "Gerçek" olduğuna inanıyorum. "İnanıyorum" diyorum ama işte bu yazıda da ifade (ve itiraf) etmeye çalıştığım gibi, bu "inancımın" yeterince güçlü olmadığı acı gerçeğiyle de karşılaşıyorum ve şahsi deneyimimi bu şekilde genellemek ne ölçüde isabetli, bundan %100 emin olamayacak olsam da, evet, hepimizin de bu sorunu yaşadığını düşünüyorum.

Varoluşun ebedi veya temel, mutlak, değişmez ve basit gerçeklerine olan inancımız arttıkça, dünyada olan bitenlerin bizim evrimsel ilerleyiş, yükseliş, güçleniş durumumuza engel olamayacağını düşünüyorum. Varlığımız dünyaya ait veya bağımlı değil. Daha da önemlisi, bizim kendimizle ve ebedi gerçeğimizle ilgili farkındalığımız, bilincimiz, sezgimiz, inancımız dünyada olan bitenlerle belirlenmek zorunda değil kesinlikle. Ama dikkat ederseniz dünyada olan bitenler hepimizin kendi benliği ve ebedi gerçek hakkındaki bilincini, inancını ciddi şekilde olumsuz etkileyici, ciddi korku-endişe durumlarına düşürücü, süründürücü etkiler yapıyor. Yani dünya tiyatrosu / ilüzyonu / filmi bizi feci şekilde "belirliyor". Bu böyle olmak zorunda değil ve olmamalı da. Bu bir hastalık durumu. Evet, elbette "hiç etkilenmemek" gibi birşeyden bahsedilemez, o da muhtemelen ayrı bir hastalık veya bozukluk türü olurdu. Etkilenmek, etkileşmek çok doğal ve gerekli. Ama olumsuz etkilenme düzeyimizin şiddetli yükseliğine dikkat çekmeye çalışıyorum.

Devam etmek üzere...
bozadi Posted - 24/07/2020 : 21:25:16
Karamsar olmanın zararını, iyimserliğin, ümitliliğin faydasını hepimiz sezeriz. Ama bu dünyada, bu koşullarda, "iyimser" olmayı destekleyen şeylerin azlığı, pozitifleşme motivasyonunu zayıflatıcı etkiler yapıyor. Varoluşu dünyadan, dünyevi şartlardan ibaret görme yanılgısına düştüğümüzde, iyimserlik "boş bir yatırımmış" gibi hissettiriyor. Biz ne kadar iyimser ve iyi niyetli olursak olalım, kötülük veya işkenceli şartlar bir şekilde hep devam ediyor ve hatta baskın geliyor sıkça.

Bu durumda dünyadaki şiddetli olumsuz şartları genel itibariyle "varoluşun" şartlarıymış gibi algılama eğiliminde olabiliyoruz. Ve o zaman da "kapana kısılmış" gibi hissediyoruz. Hani hayatımızın bir alanında veya bir yönünde olumsuz bir durum egemen olsa da, hayatımızın diğer alanlarındaki olumlu bazı durumları veya potansiyelleri düşünerek şiddetli olumsuzluğun bizi tamamen bunaltmasını, belirlemesini, ezmesini engelleriz. Olumlu bazı şartları veya potansiyelleri düşünerek gelecek konusunda ümit besleriz. Daha basit ve somut bir başka örnek vermek gerekirse, dışarıda şiddetli bir yağmura yakalanıp iliklerimize kadar ıslansak da, eğer birazdan evimizde huzur içinde temizlenip kurulanabileceğimizi biliyorsak yağmurda sırılsıklam olmak çok güzel bir deneyim olabilir. Veya istediğimiz zaman evimize veya bir başka konforlu yere dönüp ısınabileceğimizi biliyorsak, dışarıda soğuğa maruz kalmak eğlenceli olabilir.

İşte, dünyada ne kadar olumsuzluğa, kötü şartlara maruz kalırsak kalalım, ebedi yuvamız olan varoluşun iyiliğine, güzelliğine, güvenliliğine, onunla birliğimize inanıyor, seziyor, biliyorsak, dünyadaki çok şiddetli bazı olumsuzluklar "keyif" vermeyebilecek olsa bile, en azından çok karamsar bir şekilde "kapana kısılmışlık" ve bununla bağlantılı "çaresizlik, anlamsızlık" duygularına ve düşüncelerine yenik düşmeyebiliriz.

"Dışarıda" (yani dünyada) maruz kaldığımız çok olumsuz bazı şartlar etrafımızı öylesine çepeçevre sarıyor ve bilincimizi öylesine işgal ediyor ki, artık "İçerisi" (varoluş, merkez, yuva, tüm varoluş ve onunla birliğimiz) ile ilgili farkındalığımızı, hafızamızı, sezgimizi, inancımızı, ümidimizi ciddi oranlarda yitirme noktasına düşüyoruz sıkça. Bu durumun tekrarlanması veya devamlılığı çeşitli ruhsal ve fiziksel hastalıklara yol açıyor.

Devam etmek üzere...
bozadi Posted - 13/07/2020 : 23:35:04
Aleyhteki tüm zorlu koşullara rağmen pozitiflik iradesinde gelişmenin parçalarını keşfetmeye, bazen tekrar hatırlamaya devam ederken, şu an hatırladığım, daha önce de muhtemelen üzerinde biraz durduğum bir parça üzerinde tekrar odaklanmaya çalışacağım. Şu tür düşünceler ilham ediyor:

Varlığımı, hayatımı iyiliğe adıyorum. Bir anda kalıcı gerçekliğim haline gelemeyecek olsa bile bu, çok alakasız yönlere savrulabilecek, batabilecek olsam da, tekrar tekrar bu düşünceye, bu bilince dönme iradesi gösterirsem, giderek kalıcı gerçekliğim haline gelebileceğini hissediyorum.

Şimdi ve burada, artık, kendimin ve dileyen herkesin ve herşeyin iyiliğini istiyorum aklımda ve yüreğimde; sadece buna odaklanmak, hayatımı, varlığımı buna adamak istiyorum. Kendime, sevdiklerime, isteyen herkese yapabileceğim en hızlı, en derin iyiliğin bu olduğuna inanıyorum.

Hayat dediğimiz ortamda bu duygu ve düşünceleri, bu varoluş biçimini pek desteklemeyen, hatta feci şekilde köstekleyen çok şey var. Üzen, inciten, nefret ettiren, kahırlar içinde süründüren, işkence eden çok şey var. Derin, kapkara karamsarlıklar ve acizlikler içinde boğan çok şey var beni, benim gibi pek çok kişiyi, eminim.

Somut olarak gidip birine, birilerine belirli bir iyilik yapmaya çalışmaktan ziyade, unuttuğum bambaşka bir varoluş biçimini hatırlama, uyanma gibi bu daha çok. Ve hatırlatma istediği, kabustan uyanış için.

Negatif varlıklarla etkileşimimizi azaltıp pozitif varlıklarla etkileşimimizi artıran şeyin bu irade olduğunu seziyorum. Hayatı, evreni, evrenleri ayakta tutan güç iyilik ve sevgi. Varlık bir. Bizim gezegenimizde insan kitleleri, çiğlikleri, egosallıkları, akıllıca olmayan seçimleri yüzünden kendilerinden çok daha büyük egoların, görünür ve görünmez negatif varlıkların feci şekilde muhattabı oldular. Tam bir işkence bataklığında yaşadığımız söylenebilir.

Bu bataklıktan çıkmanın yolu, onun sahteliğini anlamaktan, hatırlamaktan geçiyor muhtemelen. Onu tabi ki yaşamaya devam edeceğiz; yani bu koşulları, bu koşullarda. Muhtemelen daha da zorlaşacak olan koşullarda. Hiç önemli değil bir yönüyle. Zaten öleceğim. Herşeyin ilüzyon olduğu hatırlanacak ama dersler, sorumluluklar, aidiyetler gereği aynı koşullara dönülecek bir şekilde. O nedenle sorunu kendi doğal mekanında anlamak, aşmak en iyisi.

Bu dünya o kadar küçük, o kadar geçici bir yer ki... Ama içindeki olumsuzluklarla dolu koşturmacaya kendinizi kaptırdığınızda sonsuzluk haline geliyor, tüm berbatlığıyla. Koskoca varoluş, koskoca evren ve evrenler sevgiyle, güzellikle, iyilikle ışıl ışıl parlarken, neden bilincimi, titreşimlerimi, düşüncelerimi, duygularımı bu küçücük gezegen parçası üzerinde uzun zamandır epeyce negatifleşmiş şartlara emanet edeyim, neden o şartlarla belirleneyim ki?! Bu gerçekten bir kabus! Ve bu kabustan uyanmak gerekiyor. Hatırlamak gerekiyor, inanmak, güvenmek gerekiyor gerçeğe. Bu kadar basit, bir yönüyle. İmkansız ve hatta anlamsız, saçma bir diğer yönüyle, yani kabusun içinden, kabusa ait, yapışık bir haldeyken.

bozadi Posted - 06/07/2020 : 00:13:56
Uzun zamandır bu başlıkta ve aslında forum genelinde ele almaya çalıştığım temel konu "pozitiflik" (iyilik) bildiğiniz gibi. Bu başlıkta konunun pek çok karmaşık yönüne girdim çıktım. Meseleyi basitleştirmeye çalışırken aslında bir yandan da karmaşıklaştırdım pek muhtemel olarak. Yine de temel konu, pozitif olabilmemiz, bunun doğallığı, gerekliliği ve imkanları hakkındaydı.

Şu an konunun üzerinde yoğunlaşacağım yönüne daha önce de defalarca doğrudan ve dolaylı şekilde temas etmişimdir ama çok emin olamamakla birlikte bundan sonra daha fazla yoğunlaşmaya çalışacağım şey, "şimdi ve burada pozitiflik" olacak. Açıklayacağım.

Forumun temel bilgi kaynakları denebilecek, kozmolojik bilgiler veren kaynaklar evrenin veya varoluşun işleyiş şekli hakkında epeyce bilgi veriyor. Ve bu bilgilerin kesinlikle iyimserliği destekleyici nitelikte olduğu ortadadır. KH güçlerinin hayatımızın ve hatta zihinlerimizin ne kadar içinde olduklarına ve çevirdikleri karanlık işlere dair verilen bilgiler bazı bakımlardan "korkutucu" olabilir ama eğer bu anlatılanlar gerçekse, ki ben öyle olduğuna inanıyorum, bu bilgileri veren kaynakların varoluşun temel nitelikleri hakkında verdikleri bilgiler, KH varlıklarından korkmamıza, karamsarlığa, çıkışsızlık veya acizlik duygusuna kapılmamıza neden gerek olmadığını da çok açık bir şekilde ortaya koyuyor diye düşünüyorum.

Varoluşun temel işleyiş seviyelerini (yoğunluklar ve boyutlar) ve bu seviyeler arasındaki etkileşimlere dair o kozmolojik bilgiler, "pozitivite" konusuyla çok yakından ilgili. Yani dünyadaki ve kendi bilincimizdeki ve benliğimizdeki bir sürü olumsuzluğa ve korkutucu görünüme rağmen iyimserliğin neden doğal, gerçekçi ve gerekli olduğu konusunda evrensel/kozmolojik "bilgi" ve/veya "inanç" sahibi olmamız çok önemli.

Yalnız, benim bundan sonra bu başlık altında daha fazla odaklanma gereği duyduğum husus bu kozmolojik bilgiler / görüşler değil. Dediğim gibi, o kozmolojik bilgiler de çok önemli; terazinin bir kefesinde onlar var ama sanki denge ihtiyacı nedeniyle terazinin daha fazla ilgilenilmeyi gerektiren diğer kefesinde bildiğimiz hayatımızdaki, "şimdi ve buradaki somut durum" var. Yani bir sürü olumsuzluğun ortasındaki biz. Kozmolojik bilgiler ne anlatırsa anlatsın, bizler dünyada, malum şiddetli ve karmaşık olumsuzluklarla dolu olan yaşam koşullarımızda negativite/olumsuzluk/kötülük bombardımanı içinde yaşarken, o kozmolojik bilgiler ve/veya inançlar çok soyut, havada, uzakta, etkisiz kalıyor. Tamamen faydasız değiller elbette, hatta az-çok serbest ve uygun zaman bulup da varoluşu anlamlandırma çabalarında bulunduğumuzda, bu bilgiler bilincimizi şekillendirmede çok olumlu, yapıcı bir etki yapma potansiyeline sahip bence.

Lakin, bizim aleyteki tüm koşullara rağmen pozitifliğimizi artırma konusunda daha pratik ve işe yarar bazı yöntemlere, pratiklere sahip olmamız gerekiyor diye düşünüyorum.

İçimizdeki ve dışımızdaki tüm olumsuz koşullara rağmen şimdi ve burada olumluluk, iyimserlik, pozitiflik geliştirme sanatında uzmanlaşabiliriz.

Bu hususa daha önce zaten doğrudan ve dolaylı olarak epeyce değinmiştim ama aradan geçen süredeki deneyim ve gözlemlerim, bu çok basit husus üzerinde odaklanmanın ne kadar hayati bir öneme sahip olduğunu anlamama yardımcı oldu:

Düşünce, inanç, irade gücünüzü kullanarak şimdi ve burada küçücük, miniminnacık bir iyimserlik, olumluluk, pozitiflik farkı yaratma imkanınızın / yeteneğinizin ne kadar hayati bir öneme sahip olduğunun farkında mısınız?

Şimdi çok iddialı bir görüş geliyor: Manevi anlamda hayatınızda bundan daha önemli bir yeteneğiniz yok! Başka şansınız da yok! Sizin şimdi ve burada pozitiflik "yaratma" yeteneğinizden, iradenizden daha değerli, daha kritik, daha hayati bir yeteneğiniz yok!

Devam etmek üzere.
bozadi Posted - 15/06/2020 : 22:17:42
Korkusuzluk, şimdi ve burada... Mümkün mü?

Bizler 3. yoğunluk varlıkları olduğumuz için, bizim 3. yoğunluk deneyimimizde şiddetli KH koşulları egemen olduğu için ve BH'ye meyletmemize rağmen 3KH ilüzyonumuzun koşulları hepimizin algıları, duyguları, düşünceleri üzerinde ciddi bazı belirleyici (bozucu) etkiler yapmakta olduğu için, şiddeti ve sürekliliği değişken olsa da hepimiz ciddi korkuların, endişelerin, azapların, zihinsel hastalıkların muhatabı, muzdaribiyiz, öyle değil mi?

İşte bu noktada, içinde bulunduğumuz lokal seviyenin ötesinde, "bütünsel" bazı algılarımız, inançlarımız, sezgilerimiz, bilgilerimiz olabilmeli ki, yerel seviyemizin şiddetli olumsuzluklarının boğucu, hastalandırıcı, korkutucu, sindirici etkilerini aşmada az-çok başarılı olabilelim.

Tüm varoluş seviyeleri, tek ve mutlak (ilüzyon/değişkenlik içermeyen) bir merkezi realitenin uzantıları. O merkezi gerçekliğin bir parçası ve kendisi olduğumuzu söyleyen kaynakları okuduk, okuyoruz, okuyacağız.

İyimserliğin kökeni nedir? Sevginin kökeni nedir? Korkusuzluğun kökeni nedir? Tüm varoluş seviyelerinin aslında bir ve bütün oluşu ve özü itibariyle "iyi" teriminin tanımlamakta yetersiz kalacağı kadar mükemmel ve güzel birşeyin parçası oluşudur.
bozadi Posted - 09/06/2020 : 23:08:26
Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen Le Cocktail

Stefan Zweig-Ölümsüz Bir Kardeşin Gözleri

:)

Bir kitap tanıtım sayfasındaki yorumlardan anladığım kadarıyla, böyle bir dünyada kusursuzluğa, günahsızlığa erişmenin veya %100 erdemli yaşamanın imkansızlığı gibi bir tema içeriyormuş. Katılmamak elde değil.
Le Cocktail Posted - 09/06/2020 : 21:08:10
Stefan Zweig-Ölümsüz Bir Kardeşin Gözleri
bozadi Posted - 13/04/2020 : 20:51:03
Daha önce de değindiğim gibi, ben iyilik yapmak, kendini iyiliğe adamak derken zoraki denebilecek bir şekilde gidip birilerine iyilik yapmaya çalışmayı kastetmiyorum. Öyle birşey yapılmamalı da değil tabi ki, yapılmalı, yapılmıştır, yapılacaktır illa ki ama benim burada öncelikli olarak kastettiğim şey tamamen zihinde, tamamen düşüncede, tamamen bilinçte yapılan birşey, bir karar, bir irade geliştirme çabası. Yani benim kastettiğim bir çeşit tohum aşaması. Dış dünyada şu veya bu bilinç/irade düzeyinde iyiliklerimiz de kötülüklerimiz de olacaktır ama ben temellerinden itibaren tamamen bireysel, tamamen şahsen gözlemleyip her aşamasına bilinçli olarak katıldığınız bir eylemden, bir süreçten bahsediyorum. En sağlam, en organize, en güçlü iyiliğin, varlığın gelişiminin tohum aşaması denebilecek birşey. On yıllar sürmek zorunda değil kesinlikle. Olasılığı çok yüksek olmasa da saniyeler içinde bile gerçekleşmesi imkansız değil. Bu biraz da bireyin, bireylerin durumuna, etkileşimlerine bağlı.

Bizim halihazırdaki yaşamımızda iyilik ve kötülük zaten var elbette çeşitli biçimlerde ama genellikle epeyce kirlilik, belirsizlik, sapmalar ve dolayısıyla zayıflıklar içeren nitelikleri var. O nedenle işin temeline inmeye çalışıyor ve öneriyorum.
bozadi Posted - 13/04/2020 : 20:42:21
Varlığınızı iyiliğe, iyilik iradesine, bilincine, niyetine adamanın şifalandırıcı bir etkisi olduğunu hissediyorum. Ve bunu yapmak dünyanın en kolay ve aynı zamanda en zor şeyi. Nekkkadar ilginç.
bozadi Posted - 13/04/2020 : 20:37:00
%100 saf/mutlak varlık özünde iki ayrı şeyden bahsetmenin mümkün olmadığı düzeyde bir "teklik" olduğuna değinmişken, aslında burada da varlık-yokluk düalitesinin olduğunu kaynaklar bize hatırlatıyor. K'lar "mutlak yokluk mutlak varlığı dengeliyor" diyordu örneğin. Evet, yine bir düalite, yine bir ikilik, gibi görünüyor ama hem bundan öte bir düalite yok, hem de "yokluk"un ne demek olduğunu hatırlamak gerek! Olmayan birşey bir denklemin yarısını (Tanrının/Varlığın zıddını) oluşturuyor. Ne kadar ilginç.
bozadi Posted - 13/04/2020 : 20:27:46
Bu son bahsettiğim iyilik (iyiye niyet) merkezi olma fikrindeki bireyselliğin veya bireysel deneyimin bitişi veya duruşu denebilecek şey son derece farazi, son derece varsayımsal birşey. Bireyselliğinizin bittiği falan yok. Ama "fazla" bireyselleşme veya egosal bireyselliğin labirentlerinde kaybolma ve olumsuzluk deneyimlerinin giderek artması halini dengelemeye yönelik birşey bu. Yoksa gerçekten bireyselliği sona erdirme, kalıcı bir şekilde ortadan kaldırma amaçlı birşey değil. Bu pek anlamlı veya mümkün olmazdı. Ama evet, bu deneyden, bu deneyimden faydalanma sırasında bireyselliğin varsayımsal veya yarı-gerçek bir şekilde de olsa epeyce ortadan kaldırıldığı, bireyselliğin giderek mutlağa doğru ilerleyecek şekilde "hizmete" adandığı bir durum, bir niyet var. Sanıyorum ki Tanrı dediğimiz merkeziyet bu işin %100 mutlaklaştığı durum, yer, aşama. Orada artık bireysellikten söz etmek mümkün değil. İki ayrı şeyden bahsetmek mümkün değil çünkü. Mutlak bir birlik. Saf varlık bizim iyilik olarak algıladığımız herşeyin kökeni oluyor. Kötülüğün imkanı da doğrudan veya dolaylı şekilde (aynı, tek) varlıktan türüyor doğal olarak. Ama saf varlığın bizim bu şartlarda anladığımımız şekliyle kötülüğe niyet etmesi gibi birşey pek anlamlı ve mümkün değil. Aslında spesifik olarak bizim kendi seviyemizde anladığımız şekliyle "iyiliğe" niyet etmesi de pek mümkün değil belki ama belirttiğim gibi varlığın saf özü, bizim iyilik dediğimiz şeyin de özü, ama aynı şey kötülük için söylenemez gibi geliyor bana. İyiliğin doğrudan, kötülüğün dolaylı özü denebilir belki. Bireyselliğe sahip olup iyilik ve kötülük yollarını seçebilen küçük (tezahür etmiş, şekil almış) tanrılar da sonuçta merkezi/öz Tanrının bir parçası ve kendisi oldukları için, Tanrının hem iyi hem de gayet kötü olabildiği, davranabildiği söylenebilir bu anlamda. Ama kendi bireysel bakış açımdan, %100 saf varlık özünü (Tanrıyı) iyilikle doğrudan ilişkilendirebildiğim halde kötülükle ilişkilendiremiyorum.

Şımaran veya yozlaşan çocuk (veya öğrenci) tanrıların mutlak Tanrı ile olan özdeşlik/birlik bağları nedeniyle kendi kendilerini kötü bazı durumlara sürükleyip acı çekmeleri (doğru yola dönmeye yönelik otomatik veya yarı-otomatik uyarılar olarak) Tanrı'nın kötülüğü diye yorumlanabilir mi? Pek sayılmaz bence ama evet, çocuğun/öğrencinin bakış açısından öyle olabilir. Yine de bu konuya yeterince vakıf olmadığımı seziyorum.
bozadi Posted - 13/04/2020 : 20:07:05
İyi hissedişin, pozitiflik deneyiminin kökü bizim için biraz gizemli veya erişilmez görünebilecek olsa da, öyle çok büyük bir gizem, çok bilinmeyenli bir denklem filan yok bunda muhtemelen. Ve bu öyle birşey ki, sonsuz boyutları, yoğunluk düzeyleri, alemleri, evrenleriyle tüm varoluşun kökeni; herkesi ve herşeyi birleştiren şey bu. İyi ya da kötü, tüm varlıklar varlıktır ama kötülüğe adanmakta olan varlıklar varlıktan giderek uzaklaşıyorlar ve tercihlerini değiştirmezlerse nihayetinde yok oluyorlar. İyiliğe adanmakta olan varlıklarsa giderek tüm varlıkla birliklerinin farkındalığının arttığı ve hatta giderek mutlaklaştığı ve varlığın sonsuz imkanlarını ve güzelliklerini deneyimledikleri bir yolda oluyorlar görünüşe göre.

İşin teorisi, mantığı önemli tabi ki ama bazen sadece mantık güderek pozitifliğe yaklaşmak, onunla etkileşmek pek mümkün olmuyor. Bazen gayet pragmatik bir şekilde pozitiflikle aramızdaki tüm teorik ve prosedürel ayrıntıları bir kenara koyup onu doğrudan deneyimlemek gerekiyor ve bu yapıldığında, pozitivite yeterince saf, yeterince derin bir şekilde deneyimlendiğinde, acizliğin ve korkunun egemenliği bitiyor.

Pozitifliği en dolaysız şekilde deneyimleme çabalarımda, daha önce de değindiğim gibi "sebepsiz" görünen bir şekilde, pozitiflik namına bildiğim, erişebildiğim en saf, en güçlü duyguya, deneyime, titreşime, gerçekliğe erişme, onu yaratma (veya yeniden yaratma?) çabam oldu ve sınırlı da olsa olumlu, yapıcı sonuçlar aldım. Pozitiflik için pozitiflik. Tüm varoluşla özdeşlik sezgisi veya farkındalığı. Bu herşeyi çözüyor bir bakıma. Öyle iç kemiren büyük bir soru işareti falan kalmıyor. Adaletle ilgili bir endişe kalmıyor. Bu çabayı, bu çalışmayı elimden geldiğince sık bir şekilde sürdürmem gerektiğini algılıyorum. Ama güçlü negatif frekansların egemen olduğu bir hayatla etkileşime girdikçe, o pozitifliğin, ona erişim niyetinin ve çabasının anlamını yitirdiği durumlara düşmek çok kolay.

Bu deneyimi (pozitiflikle etkileşmeyi ve onu olmayı) kolaylaştıracak, daha anlamlı, daha sistematik, daha güçlü hale getirecek şeyleri de sorgulamaya, gözlemlemeye çalıştım. Bu konuda şu an için vardığım en iyi sonuç: İyilik reaktörü olma düşüncesi, ideali... Veya "iyilik merkezi". Bu durumda iyiliğin merkezi olmayı, tüm varlığınızı buna adamayı tahayyül ediyorsunuz. Şimdi ve burada. Siz artık bir birey bile sayılmazsınız. Bir merkezsiniz daha çok. Varlık merkezi. İyilik merkezi. İyiliğe güçlü bir şekilde niyet edildikçe var'lığın ne olduğu ve etkileri giderek daha somut bir şekilde hissedilmeye, deneyimlenmeye başlıyor gibi geliyor bana.

bozadi Posted - 09/04/2020 : 19:18:06
İyilik-kötülük (pozitif-negatif) düalitesinin yarısını Tanrıyla özdeşleştirip diğer yarısını özdeşleştirmemek biraz dengesiz ve yanlış olmuyor mu acaba diye düşünülebilir belki. Ben konuya yaklaşım şeklim itibariyle bunda bir yanlışlık olmadığını düşünüyorum. Kaba ama isabetli olacağını düşündüğüm bir örnek vereyim: "İyi olmak tavsiye edilebilirken, kötü olmak neden tavsiye edilebilir olmasın?" diye sormaya benzer bu. İster ahlaki yönüyle düşünün bu örneği, ister insanın kendini nasıl hissettiğiyle ilgili olarak.

Kavramlara derinlemesine bakıp lüzumsuz karmaşalardan arındırdıkça, basit ve ebedi özleriyle gördükçe taşlar yerine oturacaktır.
bozadi Posted - 09/04/2020 : 19:05:48
Çok fazla karmaşayla boğuştuğumuzu düşünüyorum. Önceliği olan, basit ve çok önemli denebilecek şeyleri fazlasıyla pas geçerek, gözden kaçırarak karmaşalarla boğuşmak pek akıllıca değil sanki.

İyilik denen şeyin özüyle olan ilişkimiz veya hukukumuz da bana göre o basit ve hayati öneme sahip konulardan biri ve belki başta geleni.

İngilizcede Tanrı anlamına gelen kelimelerden biri: "Goodness". Bu sözcük aslında "İyilik" anlamına geliyor ve bir şekilde Tanrı ile eşanlamlı hale gelmiş. "God is Good" (Tanrı İyidir) şeklinde Hristiyanlıkta ve sanırım İncil'de geçen bir kavram. Ben Tanrı ve İyilik kavramlarını ele alırken bunların hiçbir dinin tekelinde olmadığını varsayarak incelemeye çalışacağım. Ama bu kavramların dinlerle olan ilişkisine de özel olarak gözatmaya çalışabiliriz.

Tanrı ve iyilik. İyiliği sadece ahlaki yönüyle düşünmeyin. İyi olma, iyi hissetme yönü de öne alınabilir.

Tanrının ne olduğunu çözmek mi daha kolay sizce, yoksa iyiliğin ne olduğunu çözmek mi? Bana göre ikisi aynı şey. Bu iki kavram özünde aynı kavram. Sadece biraz dallanıp budaklanmış ve kimileri bunların özdeşleştirilmesinden hoşlanmıyor olabilir, ama bana göre yapmamız gereken şey tam da bu. Tanrı kavramı ile İyilik kavramının köküne, özüne ulaşmak, keşfetmek veya belki yeniden keşfetmek, hatırlamak.
bozadi Posted - 08/04/2020 : 23:14:34
Tüm vücudumu, tüm psikolojimi yoğunluk bir şekilde olumsuz etkileyen bir sağlık sorunu yaşadığım zamanlarda iyilik-kötülük (pozitif deneyim - negatif deneyim) düalitesi derinlemesine bir şekilde aklıma gelir. Çünkü ciddi bir negatif hal deneyimlemekteyimdir. Ciddi bir "acizlik" hissine de neden olur bu durum ve hatta acizlik hissi o fiziksel olumsuzluğun çok daha güçlü hissedilmesine, bunun sonucunda derin bir korkuya ve psikolojik yıkıma neden olur.

İşte bu şiddetli negatif durum veya travma, pozitiflikle ilgili imkanlarımı, gücümü, varlığımı sorgulamama neden olur. Ve bu sorgulamanın yapıldığı zamanın şiddetli negatifliği ve ilişkili olduğu acizlik kompleksi ve öz-yıkıcılık, aslında acizlik duygusunun iyice pekişmesine de neden olabilir ama ille veya sadece böyle olmak zorunda değil herhalde. Durum insanı acizliğini sorgulamaya teşvik eder eninde sonunda. Pozitif deneyim ile negatif deneyim arasındaki spektrumda çok ezici bir travma yaşarken (ille ağır bir sağlık sorunuyla ilgili olması gerekmez), pozitifliği hatırlamak, onunla etkileşime girmek, ona erişmek, duyumsamak, deneyimlemek mümkün müdür? Elbette ama genellikle hiç kolay değildir.

Fiziksel bir sağlık sorunu nedeniyle veya bambaşka bir nedenle şiddetli bir psikolojik travma, acizlik ve yıkım yaşadığım hemen her defasında pozitifliğe erişimle ilgili imkanımı veya imkansızlığımı bir parça da olsa sorgulama alışkanlığı geliştirmeye çalıştım. Bu konuda boyut atlamış, aşmış değilim ama o durumlardan birindeki bir sorgulama çabamdaki gözlemimi, deneyimimi tasvir etmeye çalışacağım.

Fiziksel bir rahatsızlık kaynaklı olarak aşılmaz, yenilmez görünen bir psikolojik negatiflik bataklığında çok sefil bir şekilde debelenirken pozitifliğe erişme olasılıklarını sorgulamaya çalıştım. Mevcut kapasite yetersizliklerim nedeniyle bunu yapmak bir balığın şelaleye tırmanmasından belki de daha zor geliyor. Ama sınırlı da olsa bir başarı elde ettim. Bu tür durumlarda genellikle meseleyi kendi bilincimde şu şekilde özetleyecek bir duruma gelebiliyorum: "Şu anda çok şiddetli ve çok sefil bir negatif hal deneyimliyorum ve ne pahasına olursa olsun pozitifliğe erişmek, pozitifliği deneyimlemek istiyorum." Bunu nasıl yapacağımla ilgili olarak çeşitli olasılıkları değerlendirmeye çalıştım bu tür deneyimlerimde. Öyle bir durumdayken pozitifliğe nasıl ulaşabilir, deneyimleyebilirim? Bunun imkanlı ve anlamlı olup olmadığı konusunda şüphe duymak da bu deneyimin eninde sonunda aşılması gereken bir parçası muhtemelen. Sonuçta pozitif bir düşünceye, bir inanca odaklanmam gerektiğini düşünüyorum. Ama bu da genellikle pek yeterli bir sonuç vermedi benim için. Araya herhangi bir harici düşünce, inanç vs. araç/aracı koymadan, çok daha doğrudan, çok daha kesin birşey yapmam gerektiğini algılıyorum. Hastalık durumunda bile kolay kolay terk edilmeyen olağan akıl/zihin/inanç değerlerini, programlarını baypas etmeyi, bırakmayı, aşmayı gerektiren bir durum var. Pozitifliği "tezahür ettirmek" gerekiyor gibi geldi bana. Yaratmak gerekiyor. Anlık olarak da olsa, başka hiçbir şey düşünmeden, sadece pozitivite (güçlü ve şekilsiz, saf bir sevinç, pozitif duygu, düşünce, deneyim, titreşim, oluş, varlık) deneyimlemek, olmak gerekiyor. O küçücük farkı ne kadar zor da olsa veya ne kadar imkansız ve anlamsız da görünse yaratmaktan başka çare yok gibi görünüyor. Ve sonra da onu mümkün olduğunca tekrarlamak. İçinde bulunulan kısmen fiziksel kısmen psikolojik bataklık/cehennem deneyimi sorununu tamamen ortadan kaldırmasa bile, dengeleyici, nispeten rahatlatıcı bir etki yaptığını gözlemledim bunun.

Fiziksel sorun ve ilişkili olduğu psikolojik travma sorunu geçtikten veya iyice azaldıktan sonra, pozitiflikle bilinçli/iradeli etkileşim, erişim imkanı konusunda deneyimimi ve yeteneğimi artırmamın ne kadar hayati bir gereklilik olduğu üzerinde düşünüyorum bir süre. Ama sonuçta olağan hayatın hayhuyu içinde bir süre sonra bu bilinç, bu irade de gevşemeye, unutulmaya başlıyor sanırım. Ama yine de bu tür derinden sorgulamaya teşvik edici, "ibretlik" deneyimlerden sonra mümkün olduğu kadar bu sorunun mutlak çözümüne nasıl ulaşılabileceği üzerinde düşünmeye çalışıyorum.

Pozitiflikle, iyilikle özdeşleşmenin, birleşmenin, sabitlenmenin bir yolu olması ve o yoldan geçilmesi gerektiğini algılıyorum.

Dünyada şu olmuş, bu olmuş, şu şöyle demiş, bu böyle yapmış, hiç kimse, hiçbir şey umrumda değil bir bakıma. Maharaj'ın dediği gibi, "Kendine yardımcı olamayan başkalarına da yardımcı olamaz." İstisnaları tabi ki olsa da kaidesi çok sağlam bir fikir, öneri gibi görünüyor bu bana. "Benim kendime en çok, en acil olarak yapmaya ihtiyaç duyduğum yardım nedir varoluşsal bağlamda?" diye düşünmeye çalışıyorum. İyiliğin, huzurun, güvenin, sevginin, sevincin, tüm pozitif değerlerin bir kaynağı olduğunu ve onunla özdeşleşmem, bir olmam gerektiğini algılıyorum. Zaten o olduğumu hatırlamam, buna güvenmem gerektiğini sezebiliyorum bazen. Ben O'yum. Tüm pozitif değerlerin, Tüm Hayatın kaynağı benim. Herkes ve herşey. Çünkü herşey bir. Bana bunu unutturan herşey yalan nihayetinde. İyileşmek için tüm yapmam gereken yalana inanmayı bırakıp gerçeğe dönmek, ona inanmak, güvenmek, bilmek, olmak.

Konuyu netleştirme çabasına devam etmek niyetiyle.

bozadi Posted - 04/01/2020 : 17:44:41
Aşağı yukarı aynı konu üzerinde durmakla beraber, farklı zamanlarda konunun çok farklı yönlerine odaklandığımı fark ediyorum. Ve her bir farklı yön veya parça üzerindeki odaklanmam sırasında sanki en önemli konu oymuş gibi hissediyorum ama aradan biraz zaman geçince, daha önce doğrudan veya dolaylı olarak ele aldığım farklı bir yön tekrar ön plana çıkıyor. Sanıyorum ki bir yapbozun farklı parçalarını keşfediyorum ve keşif sürecinde parçaları yerli yerine oturtmam gerekiyor. Bunun için bazen önceki bir parçaya dönüp düzenleme yapmam gerekebiliyor ve tüm parçalar doğru ve tam bir şekilde yerine oturana kadar konunun farklı yönleri arasında gidip gelmeye devam edeceğim.

Örneğin şimdi bir kez daha "yaratıcılık" konusuna dönme gereği duyuyorum. Daha önce "dünyevileşme" dediğim şeyle bağlantılı olarak, dünyada "yaratıcılık" çok sık karşılaştığımız birşey değil bildiğiniz gibi. Dünyaya "yaratıcı" gözle bakmakla ilgili fikirler geldi aklıma.

Tasavvuf bağlamında "Baş Yaratıcıya" atıfla söylenen "Ben bir gizli hazine idim, bilinmek istedim" gibisinden bir söz var yanlış hatırlamıyorsam. İşte her ruh da Baş Yaratıcının bir parçası, uzantısı olduğu için aynı potansiyeli ifade etme ihtiyacı duyuyor sanırım. Hatta belki Baş Yaratanın "yapma ve bilme" işlevi tamamen "ruhlar" üzerinden gerçekleşen birşey olabilir.

Dünyaya yaratıcı gözle veya yaratıcı gözüyle bakmak deyince, K'ların "Önemli olan nerede olduğunuz değil, kim olduğunuz ve ne gördüğünüzdür" şeklindeki sözünün de bu konuyla bağlantısı olabileceğini tahmin ediyorum. Kimim ve ne görüyorum... "Yaratıcıyım ve yaratıcılığımı kullanmak için sonsuz çeşitlilikte imkanlar sunan ve buna ihtiyaç duyan bir dünya görüyorum" diyor içimden bir ses.

Tabi burada yaratıcılığını, yapabileceklerini BH niyetine, pozitif niyetlere dayalı bir şekilde gerçekleştirme, yardım etme eğilimini kastediyorum bir yandan da.

Bu "yaratıcılığın" veya "yaratıcı bakış açısının" dünyevi olmakla olmamak arasındaki güzel bir dengeden bakıyor olabileceğini fark ettim herşeye.

Bağımsızlık duygusuyla çok yakından alakalı olduğunu ve acizlik hissini giderici bir etkisinin olduğunu da.

Aciz olmama ve bağımsızlık konusunda, herşeyin aslında düşüncelerden ibaret olduğu konusuna da kısmen dönüş yapma gereği duyuyorum. "Şimdi ve burada bulunamayan mutluluk hiçbir zaman hiçbir yerde bulunamayacak" diyor yine içimden bir ses. Mutlak bir huzur, mutluluk ve hoşnutluktan bahsediyorum.

Hani bazen farkında olmadan kendimizi huzursuz bir hırsın peşinden koşarken buluruz. Bize mutluluk getirmeyeceğini bildiğimiz halde, sanki ihtiyaç duyduğumuz büyük mutluluğu getirecekmiş gibi hırsla tırmalar, peşine düşeriz birşeylerin. Ama içten içe bunun hayalkırılığına mahkum, boş bir hırs olduğunu sezeriz. Yapabilecek daha iyi birşeyimiz yokmuş gibi hissederiz. Adeta acizlik kompleksimizle yüzleşmekten kaçmak için hırslı ama boş bir mücadeleye gireriz. Ama aslında aciz değilizdir, sadece öyle hissetmeye koşullanmışız bir şekilde.

Dünya hayatındaki pek çok şey bilincimize, altına, üstüne acizlik duygusu pompalayacak şekilde yapılandırılmış. Aslında herşeyin bilinçte (düşüncede) olup bittiği pek anlatılmaz bize, kendimiz şu veya bu ölçüde keşfetmek zorunda kalırız. Duruma göre çok maddi imkanla hiç mutlu olunamayabilecekken azla çok mutlu olunabilir örneğin. Sadece bilincin, düşüncelerin, inancın, iradenin ne kadar önemli bir faktör olduğuna dikkat çekmeye yönelik kaba bir örnek olarak verdim. Çok daha incelikli sayısız örnek bulunabileceğini tahmin ediyorum hayatımızın içinden. İşte örneklerin en önemlisi, en derini de hayattan, varoluşumuzdan duyduğumuz veya duymadığımız hoşnutluk meselesi. İşte bu bağlamda diyorum ki, şimdi ve burada bulunamayan mutluluk, huzur, güven hiçbir zaman hiçbir yerde bulunamayacak. Varsa şimdi ve burada, yoksa hiçbir zaman hiçbir yerde. Yani bu tamamen bir bilinç, düşünce, inanç, irade meselesi.

Bilincime epeyce acizlik hissi pompalayan hırslı birşeyle uğraşırken, o uğraştığım şeyi başarılı bir şekilde bitirdiğimde veya belki yendiğimde, sanki herşey harika olacakmış gibi son derece egosal bir programa göre hareket ettiğimin farkına varıyorum. O süreçte nadiren de olsa kendime şunu sorabiliyorum: Peki, hırs yaptığın bu şeyi istediğin gibi tamamladığını, bitirdiğini düşün. Ondan sonra ne olacak? Aynı hırsla mücadele edeceğim sayısız başka şey olacağını kendime itiraf etmek zorunda kalıyorum. Yani mutluluk öyle bulunmayacak. Büyük bir savaş veya sayısız cehpede yenme hırsıyla yapılacak savaşların sonunda elde edilecek birşey değil gerçek mutluluk, huzur, güven, sevinç. O şimdi ve burada kayıtsız ve şartsız olmalı zaten. Yoksa zaten “kayıpsın” demektir. “Yoksun” demektir. “Sahtesin” demektir. Ve bu sahteliği, bu kayıplığı dışsal uğraşların neticeleriyle ilişkilendirmek, şimdi ve buradaki asıl sorunla yüzleşmekten kaçmaktan başka birşey değil ve o dışsal hırslarda ne kadar başarılı olursak olalım, asla o aradığımız tatmini getirmeyeceği gibi onun açığını iyice büyütecek, daha sorunlu hale getirecek. Tek çözüm şimdi ve burada tamamen düşünce, tamamen bilinç bağlamında, bizim ne olduğumuza, herşeyin ne olduğuna dair objektif, doğru, gerçek, evrensel, doğal bir cevabı, bir bilgiyi, farkındalığı hatırlamak, inanmak, güvenmek. Mutluluk böyle birşey. Bir mücadelenin sonucunda değil, hem başında, hem sonunda koşulsuz ve şartsız mevcut olan birşey olmalı.

K’lar “İyi adamlar satranç oynamaz” demişti. İşte sanırım kastedilen şey bununla da alakalı biraz. Varoluşsal mutluluk, huzur, güven satranç oyunu gibi şu veya bu düzeyde hırs içeren bir yenişme mücadelesinin sonucunda elde edilecek birşey değildir. Öyle sanılıyorsa orada başından beri bir yanlış anlama, bir sahtelik var demektir ve sanıyorum ki hepimiz şu veya bu düzeyde bu sahteliğin muhatabıyız hayatımızda.

Önceki bir mesajda dikkat çekmeye çalıştığım gibi, gerçek bir mutluluk, sevinç, huzur, güven duymak, “gerçeği bilmek”le yakından alakalı, hatta aynı şey. Gerçeği bilerek mutlu olabilirsiniz ve mutlu olarak gerçeği bilebilirsiniz. Tabi alttan alta acizlik pompalayıcı bir hırsla veya açıkça negatif bir niyetle bir mücadeleye girip onda başarılı olduğumuzda da şu veya bu düzeyde mutluluk, huzur, sevinç duyabiliriz ama bu hem çok geçici olacaktır, hem de frekans yüksekliği veya derinliği, tesirliliği, kalıcılığı düşük olacaktır. Sahtelik içerecektir ama yine de gerçek mutluluk, huzur, güven yönünde dönüşüm fırsatı veya katalizörü teşkil edebilir. Gerçek mutlulukta elmasımsı, yıldızımsı bir saflık, mükemmellik, kudret vardır.

Acizlik ve sahtelik eşanlamlı olmak zorunda olmasa da birbiriyle çok yakından bağlantılı görünüyor.
bozadi Posted - 02/01/2020 : 22:36:22

Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen gerçek tosun paşa

Döktürmüşsün bozadi harika yazı. Evet iyi hissetmek dağılan bir duman gibi uçucu. Kalıcı hale getirmek için çok fazla beklenti içerisinde olmamak gerekiyor ayrıca sanırım. Sürekli bizi iyi yapacak kişiler ve gelişmelere odaklanmak yerine bunu iyi hissederek kendiliğinden geliştirme konusuna katılıyorum. Fakat uygulama kısmı için ciddi mücadele vermek gerekecektir.

Etrafta ilaç kullanmayan kalmadı ilaç

Ağlanacak bir hal güldüğüme bakmayın. Gencinden yaşlasına herkes anti-depresan ve türevlerine bağımlı hale geldi. Ben o ilacı alamazsam neye tutunurum gibisinden bir dürtüyle insanlar mutluluğa hayat akışına bir hapı eş değer görüyor.

Söylediklerin, yazdıkların bence çok keskin biçimde değerli. İnan bana bahsettiklerini anlayabilecek kişilere güzel yol gösteriyorsun.

Geribildirimde bulunduğun için teşekkür ederim gtp.

Önerdiğim şeyi “beklenti” haline getirmek de ayrı bir sıkıntı doğurabilir gerçekten. Uygulamak için ciddi mücadele vermek de gerekecek muhtemelen çünkü bu konuda ciddi bir bilinçsel blokajımız olduğunu düşünüyorum.

Farkına varmadan fazlasıyla “dünyevi” olmakla ilgili bir konuya değinmiştim daha önce. Kaçınılmaz birşey biraz. Dünyaya, dünya hayatına, topluma uyum sağlayabilmek için hem doğal, hem de kaçınılmaz bir şekilde dünyevileşiyoruz. Ama dünyada ve toplum hayatında olumsuz realiteler ne yazık ki ciddi bir egemenliğe, baskınlığa sahip. Pozitiflik bağlamında fark yaşayabilmemiz ve yaratabilmemiz için egemen koşullardan, egemen yaşam biçiminden veya anlayışından bağımsızlaşabilmek de gerekiyor. Özellikle bizler gibi diyebileceğim insanlar da illa ki şu veya bu düzeyde, pozitif manada bağımsızlaşma için birşeyler yapıyordur mutlaka. Etraflarındaki insanların ve hatta belki en sevdiği, en yakın bulduğu kişilerin bile yapmadığı birşeyler yapıyordur, düşünmediği birşeyler düşünüyor, inanmadıkları birşeylere inanıyordur; bunun bilinçli olarak farkında olarak veya olmayarak.

İşte, iyi hissetmek, yüksek moral bulmak, gerçek bir sevinç, huzur, güven duymak deyince, elimizde olmadan bu kavramları da çok “dünyevi” bazı zihinsel filtrelerden geçirerek değerlendiriyor olabileceğimizi fark ediyorum; en başta kendim bunu yaptığımı, yapmaya devam ettiğimi gözlemliyorum.

Peki, sevincin, iyiliğin, iyi hissetmenin, moralin “dünyevi olmayan”, “bağımsız” şekli veya hali nedir, nasıldır? Dünyevi zihin filtrelerinden geçirilmediğinde sevinç, iyilik, moral ne anlama geliyor? Var olmak anlamına geliyor. Gerçekten var olmak. Birliğin farkında olmak. Sahtelikten, kendini kandırmaktan, korkmaktan, acizlikten kurtulmak. BH sızıntısı deneyimlemek, BH’leşmek.

Bizler sevinçli olmayı, mutlu olmayı normalde çok sahip olunmayan, olduğu zaman iyi olan ama olmadığı zaman eksikliği konusuna çok kafa yormadığımız, eksik olduğunun farkında bile olmadığımız birşey olarak deneyimliyoruz genellikle. Çünkü dünyevi hayatta mutluluk, sevinç çok sık rastlanan birşey değil. Zıtları ise çok yaygın, adeta hayatın doğal hali olarak deneyimlenen şeyler. Söylediklerim “mutlak geçerli” gerçeklikler değil ama “baskın” olduğunu gözlemliyorum, hem kendimde hem çevremde.

Mutluluk, moral, sevinç, huzur, güven... Bunlar hayatımızda yalnızca zaman zaman, hatta nadiren yaşadığımız şeyler olduğu sürece bizler gerçekten hayat yaşıyor olmayacağız, var olmayacağız bir bakıma. Şu şekilde de ifade edilebileceğini düşünüyorum: Gerçekten mutlu, moralli, sevinçli, huzurlu, güvenli olmadığımız sürece “gerçeği bilmiyor” olacağız. Gerçeği bilmek ve olmak aynı şeydir. Pozitif değerler olarak sıraladığımız şeyler ebedi mutlak gerçekle özdeştir, onun hem bir ifadesi, hem de kendisidir. Peki bu durumda negatiflikler “gerçek” değil midir? Aslında deneyimlenmiyorlar mı? Elbette gerçekler, elbette deneyimleniyorlar. Ama negatiflik (kötülük) deneyimlemekle negatif olmak aynı şey değildir pozitif eğilim açısından. Peki bizler genel itibariyle pozitif eğilimli olduğumuz halde hiçbir negatifliğimiz yok mu? Elbette var. Ama bu kurtulmamız gereken, hastalıklı bir durum. Hem pozitif hem negatif eğilimleri olmak hastalıktır; övülecek, imrenilecek birşey değildir, zenginlik değildir. Ama dünya insanlığının ciddi bir kısmı için hayatın, varoluşun en doğal halidir aynı zamanda.

İşte, bizler için pozitif değerlerin, huzurun, sevincin, güvenin “part time” deneyimlenen birşey olması da hayatımızın hastalıklı oluşuyla, gerçeğe, ebedi hakikate uygun olmayışıyla birebir ilintili.

Ve bu hastalığı yenebilmemiz için, ki elbette bu sabır isteyen bir süreç, pozitifliği hayatın (düzenin) akışına, şansa bırakmamalıyız gibi görünüyor bana. İrade göstermeliyiz. Dünyevi hayatın şartlarından, koşullarından “bağımsızlaştırmamız” gerekiyor pozitifliği. Kolay, basit bir konu değil. Ama sahteliği sonlandırmak, cehaletin acısından, kahrından kurtulmak için bunu yapmamız, yardımlaşmamız, daynışmamız şart.
gerçek tosun paşa Posted - 02/01/2020 : 17:18:59
Döktürmüşsün bozadi harika yazı. Evet iyi hissetmek dağılan bir duman gibi uçucu. Kalıcı hale getirmek için çok fazla beklenti içerisinde olmamak gerekiyor ayrıca sanırım. Sürekli bizi iyi yapacak kişiler ve gelişmelere odaklanmak yerine bunu iyi hissederek kendiliğinden geliştirme konusuna katılıyorum. Fakat uygulama kısmı için ciddi mücadele vermek gerekecektir.

Etrafta ilaç kullanmayan kalmadı ilaç

Ağlanacak bir hal güldüğüme bakmayın. Gencinden yaşlasına herkes anti-depresan ve türevlerine bağımlı hale geldi. Ben o ilacı alamazsam neye tutunurum gibisinden bir dürtüyle insanlar mutluluğa hayat akışına bir hapı eş değer görüyor.

Söylediklerin, yazdıkların bence çok keskin biçimde değerli. İnan bana bahsettiklerini anlayabilecek kişilere güzel yol gösteriyorsun.
bozadi Posted - 02/01/2020 : 16:27:36
Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen bona fide

bozadi "o dengede Mutlaklık tarafına biraz daha yaklaşınca," o noktada olmayı ve ilerlemeye devam etmeyi başaranlara ermiş diyoruz ki güzide ülkemizde mucize zaten uyaranlardan ya kaçacaksın yada hiçbir olayın etkileyemeyeceği bir zihin zırhı oluşturacaksın lauraların olayı güzel mesela birlikte bi ortam oluşturmuşlar bizde öyle yapsak bi komin gibi komin ne komün oluştursak gerçi beni aranıza almazsınızda siz meditasyon yaparken odun filan toplarım size yai yapsanız ne guzel olurdu tgur sen eşleriniz bigsenfoni bide ben başka kimseyi almayak gaia guzel şeler yazıyor o gelsin başkaa beyrutkapı var gerçektosunpaşa var izole bi bölgede dertsiz tasasız gamsız gamsız olalım az forumda öyle aslında izole güzel huzur verici sağ olun var olun


:)

Laura ve ekibi gibi güçlü bir ağ oluşturmamız güzel olurdu; hayırlısıysa olur inşallah. Dediğin gibi bir komünün kurulması şu an için çok kolay görünmüyor ama ondan önce şu anki bağlantı şeklimizle de yapabileceğimiz çok önemli şeyler varmış gibi geliyor bana.

Onlardan biri olarak, daha önce bir ölçüde ele aldığım birşeye odaklanmaya devam etmeye çalışacağım.

Aslında herşeyin düşüncelerden ibaret olduğuna ve durduğumuz yerden yapamayacağımız, çözemeyeceğimiz hiçbir şey olmadığına değinmiştim; özellikle bizi zihinsel olarak bloke ediyor olabilecek sorunlarla ilgili olarak.

Bu tavra sahip olmak, bu tavrı gösterme sıklığımızı artırmak için de moralimizin artması çok önemli. Sorunları çözme niyeti göstermekten daha öncelikli birşey bu. Her istediğimizde olmasa bile, başarı düzeyi giderek artacak şekilde, “şimdi ve burada iyi hissetme ve olma tavrı/iradesi/yeteneği” geliştirmek.

Biz normalde iyi hissetmek için hayatımızda iyi birşeyin veya şeylerin olmasını bekleriz. “İyi birşey, iyi bir gelişme olsun ki biz de iyi hissedelim, moralimiz artsın” gibisinden. Ama işte bu tavırda bir sorun veya bir eksiklik varmış gibi geliyor bana. Evet, elbette iyi gelişmeler olduğunda kendimizi daha iyi hissederiz, moralimiz yükselir ama kendimizi iyi hissetmek için mutlaka hayatımızda (dış dünyada) iyi birşeylerin olmasını beklemekte ciddi bir “acizlik” var sanki, değil mi? Kendimizi iyi hissetmemiz (kendimizi iyi hissetme “iradesini” göstermemiz) dış veya fiziksel deneyimlerimizdeki gelişmelere bağımlı olmamalı. İyi hissetmek nadiren veya “part time” meydana gelen birşey de olmamalı. Vücut için nefes, su ve gıda almak nasılsa, ruh için de iyi hissetmenin öyle bir hayati işlevi var. Ama bizler “ego” denen şey nedeniyle ruhumuzun en derin veya en yüksek bilinçli düzeyleriyle uyumlu yaşamıyoruz pek. Bu nedenle de ruhumuzun o derinliklerinin pozitifliğini duyumsayamıyoruz pek çok zaman. Yalnızca alttan alta “hayatta tutucu” bir etki yapıyor belki de ruhumuzun yüksek ve pozitif bilinci. İçinde yaşadığımız düzen ego denen sahte benliği çok besliyor ve hatta zorunlu kılıyor. Bu da pozitif hissetmeyi ciddi oranlarda bloke edici bir sonuç doğuruyor, ki hepimiz için geçerli bir durumdur sanırım bu. Miktar ve süre olarak yeterince iyi hissetmiyoruz, öyle değil mi? İşte bu duruma müdahale etmemiz gerektiğine dikkat çekmek için yazıyorum bunları.

Bazen bu düzeni “tanımadığıma” dair birşeyler söylemiştim daha önce. Yani bazen, dış dünyanın benim üzerimdeki çoğunlukla negatif içerikli, bağımlılık, acizlik ve korku-endişe yaratıcı etkilerini azaltabilmek, mutlak bağımsızlığı, korkusuzluğu, sonsuz huzuru ve güveni denyimleyebilmek için dış dünyayı, hatta kendim dışında, kendi benliğim, bilincim, düşüncelerim dışında hiçbir şeyi tanımama tarzında pratikler yaptığımı, yapmaya çalıştığımı anlatmıştım kısaca.

İşte, bu meditasyonumsu deneyimlerimin veya teşebbüslerimin pek çoğunda dünyayı, herkesi, herşeyi bir süreliğine de olsa yok sayabiliyorum ama bunun kendimi iyi hissetme konusunda her zaman çok iyi performans göstermediğini fark ediyordum. Yani hiçbir şey yok, sadece benim de bir parçası ve kendisi olduğum ebedi varoluşun güneşi var ama ondan aldığım veya alabileceğim pozitif bir enerjiye konsantre olmama, olmaya çalışmama rağmen bunun şu veya bu nedenle istediğim düzeyde etkili olamadığını gözlemledim sıkça. Evrenin veya kendi varoluşumun özünün bir yerinden bana pozitif enerjinin, hissin, düşüncelerin, frekansların gelmesini “beklediğim” zaman, bu genellikle işe yaramıyor. İşte bu gözlemleri tekrar tekrar yaptıktan sonra, acizlik ima eden bu blokajdan nasıl kurtulabileceğimi düşünmeye gayret ettim.

Mümkün olan en kısa süre içinde en büyük tesiri yapan veya yapabilecek olan şeyleri, düşünceleri, inançları bulmaya çalıştım. Madem zaman ve mekan aslında mevcut değil, madem düşünceler sıfır zaman ve mekanda tüm varoluşu katedebiliyor, öyleyse bekleme veya erteleme gerektirmeksizin, gayet hızlı bir şekilde benim şimdi ve burada kendimi çok iyi hissetmemi sağlayan, sağlayabilecek olan bir yol, bir imkan olmalı diye düşündüm ve düşünüyorum.

Bu konuda şu an için vardığım son sonuçtan bahsetmek istiyorum. Bu hem dünyanın en basit şeyi ama hem de yukarıda değindiğim “ego” ve “egoyu besleyen düzen” kısır döngüsü nedeniyle bir o kadar da üzerinde düşünmesi, yapması kolay olmayan, pek alışık olmadığımız birşey. Kendi irademizle kendimizi iyi, yüksek moralli hissedeceğimiz / olacağımız bir durum, bir iç atmosfer meydana getirmeye pek alışık değiliz gibi görünüyor.

Bu nedenle bundan sonra hem kendimle, hem de sizlerle bu konu üzerindeki farkındalığımı ve ustalığımı artırmaya çalışmayı ümit ediyorum.

“Hadi, şimdi ve burada kendinizi iyi, hatta çok iyi hissedin” desem bu sizin için ne ifade eder? Bu yazıyı okuduğunuz, günlük hayatın meşgul bir zamanı içinde sıcağı sıcağına olması da gerekmiyor aslında hemen. Bunu müsait bir zamanınızda kendi kendinize söylediğinizi düşünün. Nispeten boş ve rahat bir zamanınızdasınız. Oturup sakince içe bakabileceğiniz, düşünebileceğiniz bir zaman. Ve “iyi hissetmeye, moralinizi artırmaya, pozitif frekanslarınızı yükseltmeye” karar veriyorsunuz. Sadece düşünce gücünüz, iradeniz yoluyla. Böyle birşey isteyebilir misiniz? Bu normal, makul bir yaklaşım mı sizce? Bence olmalı. Bu konuda bir farkındalığımız, irademiz olmalı, gücümüz artmalı. Durduğumuz yerde sadece düşünce veya bilinç gücümüzle moralimizi yükseltecek birşey veya şeyler yapabilmeliyiz. Kendinizi iyi hissetmenizin ne kadar önemli olduğunu, sonraki deneyimleriniz için ne kadar ciddi bir fark yarattığını biliyorsunuz, değil mi? O halde? Eğer kendini iyi hissetmek, morali, pozitif frekanları yüksek olmak gerçekten çok olumlu bir hayati etki yapıyorsa, bunu yapabilmemizin, bu konuda irade ve yeteneğimizi artırmamızın o kadar hayati olması şaşırtıcı olmamalı, değil mi?

Siz kendinizi iyi hissetmedikten, moraliniz yüksek olmadıktan sonra, zaten epeyce aksilikler içeren işler hiç yolunda gitmez çoğu durumda. İyi hissetmek sadece bir araç da değil, “amaç” neden olmasın? Gayet güzel bir amaç değil mi? Falan filan. Şimdi tekrar dönelim işin hepimiz için tıkanma eğilimi gösterdiği yere: Bunu yapıyor muyuz? Böyle bir yeteneğimiz, irademiz var mı? Varsa da yeterli mi? Peki istersek böyle bir yetenek geliştirebilir miyiz, bu irademizi giderek güçlendirebilir miyiz? Elbette! Başka ne yapmamız gerekiyor ki aslında?!

İşte, bu fikirler üzerinde düşünürken, “Acaba neyi düşünür, neye inanırsam moralim, enerjim, sevincim, heyecanım, huzurum artar?” diye soruyorum kendime. İşte örneğin şimdi ve buradan, benimle ilgisi olan herkese ve herşeye erişim sahibi olduğumu, daha doğrusu şimdi ve burada durduğum yerden potansiyel olarak varoluşun tamamına erişimim olduğunu düşünmek, hiçbir eksik, gedik, acizlik olmadığına güvenmem, istediğim tüm insanlarla, tüm canlılarla uzakta veya hatta “ölmüş” bile olsalar bağlantım olduğunu, hepimizin nihai olarak aynı varlık olduğumuzu, bir olduğumuzu düşünerek, şimdi ve buradan çözemeyeceğim hiçbir sorun olmadığını ve şimdi ve burada keşfedecek, yapacak ne kadar çok ve harika şey olduğunu düşünmek, kendimi iyi hissetmeme, moralimizin yükselmesine fayda sağlıyor kesinlikle, ama aslında benim şu anda spesifik olarak önerdiğim düşünce bu da değil. Hatta herhangi belirli bir düşünce de önermiyorum, her ne kadar sizin için işe yarayacak tüm düşünceler işe yaradığı sürece gayet faydalı bir şekilde kullanılabilecek olsa da. Benim bu bağlamda (kendini iyi hissetme iradesi/yeteneği geliştirme konusunda) dikkatinizi çekmek istediğim şey zaten ille belirli birşeyi, belirli bir senaryoyu, belirli bir felsefeyi, inancı, görüşü düşünmek zorunda olmamanızla ilgili. Bilincimizde pozitif hissin, yüksek moralin, saf sevincin, huzurun, güvenin, mutluluğun ne olduğu, nasıl olduğuyla ilgili farkındalıklar var, öyle değil mi? Öyleyse onları neden etkinleştirmeyesiniz, deneyimlemeyesiniz doğrudan? Erişin!!! Pozitifliği yaşayın! Şimdi ve burada, her ne zaman ve nerede isterseniz! Bunu engelleyecek birşey var mı? Kendi bilincimizden, zihinsel blokajlarımızdan, korkularımızdan, komplekslerimizden başka?

Lütfen bu konuda düşünün. Dünyanın / hayatın / varoluşun en basit ve en önemli şeylerinden biri olduğunu düşünüyorum. Bu konudaki zihinsel blokajımızın farkına varalım. Kendi mutluluğumuzu kendi zihnimiz, korkularımız, komplekslerimiz, negatif hipnotize olmuşluklarımız nedeniyle nasıl engellediğimizin farkına varalım.

Bilinciniz/düşünceniz/iradeniz yardımıyla pozitif olma denen frekanslara, deneyimlere, “şeye” erişin! Yapın! Bunu söylerken neyi kastettiğimi anlamakta zorlanıyor musunuz? Yeterince net bir şekilde ifade edemedim belki henüz. Hani hayatımızda iyi birşey olunca seviniriz, moralimiz artar ya? O sevinç ve moral artışını doğrudan tezahür ettirin, yapın, deneyimleyin diyorum, hiçbir şeyin olmasını beklemenize gerek yok. “İyi birşey olsun da kendimi iyi hissedeyim” diye beklemeyin, “İyi hissedeyim, iyi şeyler mutlaka olur, artar” diye düşünün. Hatta fazla düşünmeyin, yapın. Olması gereken şey bu: pozitifliği deneyimleyin, huzuru, güveni deneyimleyin, şimdi ve burada. Bunu yapamayacağınızı, bunun anlamlı olmadığını, bunun “aptalca” veya “imkansız” olduğunu düşündüren şey zihinsel bir blokajdan, hastalıklı bir hipnoz halinden başka birşey değil.

Söylemeye çalıştığım şeyi ifade etmenin, kastettiğim şeyin daha anlaşılır olmasını sağlamanın daha iyi yolları vardır muhakkak, deneyeceğim. Ama kabaca da olsa ifade edebildiğimi umuyorum.

Ne dersiniz? Deliriyor muyum (muyuz), yoksa akıllanıyor muyum (muyuz)?

bona fide Posted - 24/12/2019 : 01:02:22
bozadi "o dengede Mutlaklık tarafına biraz daha yaklaşınca," o noktada olmayı ve ilerlemeye devam etmeyi başaranlara ermiş diyoruz ki güzide ülkemizde mucize zaten uyaranlardan ya kaçacaksın yada hiçbir olayın etkileyemeyeceği bir zihin zırhı oluşturacaksın lauraların olayı güzel mesela birlikte bi ortam oluşturmuşlar bizde öyle yapsak bi komin gibi komin ne komün oluştursak gerçi beni aranıza almazsınızda siz meditasyon yaparken odun filan toplarım size yai yapsanız ne guzel olurdu tgur sen eşleriniz bigsenfoni bide ben başka kimseyi almayak gaia guzel şeler yazıyor o gelsin başkaa beyrutkapı var gerçektosunpaşa var izole bi bölgede dertsiz tasasız gamsız gamsız olalım az forumda öyle aslında izole güzel huzur verici sağ olun var olun
bozadi Posted - 19/12/2019 : 10:41:05
Son ele aldığım konu üzerinde düşünürken, bu yaklaşımın da yeterince bütüncül olmayan, eksik kalan bir yönü olduğunu fark ediyorum.

Varoluşun aslı-esasıyla ilgili felsefe bağlamında gerçekleri veya konuları ele alırken veya ele almadan önce yapılması gereken ilk ayrım veya kendiliğinden meydana gelen ilk bölünme Mutlak varlık ile İlüzyon arasındaki bölünme ve ilişki sanırım. Bizim tartışmalarımızın tamamı veya tamamına yakını İlüzyon içinde olup bitenlerle ilgili. Mutlak varlığın ve bizim onunla ilişkimizin ne olduğuyla değil. Ama İlüzyon da sonuçta Mutlağın yaydığı enerji, aura alanı gibi birşey. Ve nasıl oluyorsa, Mutlak ile İlüzyon arasında hayati bir ilişki (varoluşun devamını sağlayan devridaim, sirkülasyon ilişkisi) var gibi görünüyor.

Herneyse, bu mesajda vurgulamaya çalıştığım şey, önceki mesajda vurguladığımın aksine, yaratmanın ve yaratıcılığın tek veya en başta gelen veya en önemli şey olmak zorunda olmadığı. Evet, yaratıcılık Bir'in, Mutlağın en doğal, en asli ve belki bir anlamda tek yaptığı şey ama yine de bu bir "eylem". Varlığın doğrudan kendisi değil, bilinçli veya yarıbilinçli veya bilinçsiz eylemi. Önce varlık (yaratıcı) geliyor, sonra eylem (yaratım).

Ve "Baş Yaratıcı" diye de tanımlanan Mutlak Varlık aslında ne ölçüde "kişisel" veya "bireysel" bir farkındalığa sahip? Daha önce Mutlak Varlığı bir "kişi"ymiş gibi düşünmenin potansiyel sakıncalarına değinmiştim.

Önce mutlak varlık olma deneyimi ve bunun doğrudan veya dolaylı farkındalığı gerekiyormuş gibi geliyor bana. Ama ilginç bir şekilde, Mutlak Varlık olma ile bunun bireysel farkındalığı arasında adeta bir çelişki var. Mutlaklık deneyiminde bireysellik yok, bireysellik deneyiminde mutlaklık yok, bir bakıma. Ama hiç yok da denemez. Mutlak ile İlüzyon arasındaki ilişkiyle aynı şey bu. Mutlağın olduğu yerde İlüzyon yok, İlüzyonun olduğu yerde mutlak yok. Ama nasıl oluyorsa ikisi bir şekilde aynı şey. Bu tartışma uzar elbette, benim açımdan. Net bir sonuç çıkaramıyorum henüz. Ama "şimdi ve burada sonsuz potansiyele sahip olduğumuz ve herşeyi yapabileceğimiz" düşüncesinin, Mutlak ile İlüzyon veya Mutlak ile Birey arasındaki bir bağlantı ve etkileşim noktası olduğunu tahmin ediyorum. Yani bu konu, söz konusu asli düaliteye vakıf olmak için bir fırsat yaratıyor sanki.

Düzenli ve sabırlı bir uygulayıcısı olmadığımı çeşitli defalar söylediğim meditasyon da bununla yakından bağlantılı. Dikkat ederseniz, meditasyonda bireyselliğin zayıflaması gibi bir faktör var. Birey adeta kısmi bir ölüm deneyimliyor. Tıpkı uyku gibi. Uykuya küçük ölüm denmesi de boş değil. Bireysellik durdurulduğunda, mutlağın deneyimine yaklaşılıyor sanırım, en azından buna yönelik bir potansiyel, bir imkan, ihtimal söz konusu.

Bizim tüm acılarımızın veya acizliklerimizin asli sebebi olduğu söylenebilir sanırım, mutlağın ne olduğunu ve dolayısıyla bizim onunla ilişkimizi, daha doğrusu özdeşliğimizi bilmemek, unutmak, buna ilişkin farkındalıkta meydana gelmiş bozulmalar.

"Şimdi ve burada, durduğum yerden yapamayacağım hiçbir şey yok" düşüncesi, Mutlağı ve onunla özdeşliğimizi anlama konusunda önemli bir imkan sağlıyor gibi bir hissim var. Mutlak ile İlüzyon arasında bir denge noktası veya o dengeye yakın, o dengeye yaklaştıran bir düşünce, inanç bu. İşin tuhafı, tam olarak emin olamasam da, o dengede Mutlaklık tarafına biraz daha yaklaşınca, "Yapmam gereken birşey yok. Herşey olduğu gibi, iyi, doğru, güzel" düşüncesi daha etkili olmaya başlıyor sanki. Aslında bu yönde spesifik bir düşünce de değil, öyle bir sonuç çıkıyor sadece. Birey Mutlağa yaklaştıkça (artık Mutlak ile İlüzyon arasındaki mesafe ve denge noktasının tam olarak neresine geldiğinden emin olmasam da o "yakınlığın"), şimdi ve buradan herşeyin yapılabilecek olmasının ötesinde, şimdi ve burada mutlak bir huzur, güven deneyimlenmeye başlanıyor, hem de İlüzyon realitesinde hala çözülmemiş bir şekilde bekleyen onca ciddi soruna rağmen. Mutlaklık deneyiminde hata, sorun, acizlik diye birşey yok. Ve Mutlak gerçek o. Ama %100 mutlaklıkta bireysel deneyim mümkün değil, çünkü adı üzerinde %100 Mutlak. Hiçbir ayrım, hiçbir ikilik yok. İçinde durup "Hm, ben benim ve işte bu da Mutlaklık" diyebileceğiniz, nispi de olsa ayrı duran iki varlık olmasına imkan tanıyan bir durum değil. Pür mutlak. Ona ancak dışından bakıp tanımlama yapabilirsiniz. Ve işin garibi, ona dışından bakıp tanımlayan da o sonuçta, onun bir uzantısı, ürünü, neticesi ve doğrulayıcısı, onaylayıcısı, hatta nasıl oluyorsa sürdürücüsü.

Hasıl-ı kelam, mutlaklık deneyimine yaklaşmanın, bizim İlüzyon/Bireysellik alemindeki zorlu ve berbat deneyim ortamımızın acizliklerinin neden olduğu sıkıntıları, kompleksleri giderici bir etkisi var. Dert ve derman ilişkisi gibi. Ve şimdi ve buradan sırf düşünce gücüyle herşeyin yapılabileceği fikri, mutlaklık deneyimiyle ilgili nispeten sağlam denebilecek bir perspektif kazanma yolu üzerinde duruyor sanki. Birbirine yakın şeyler yani.

bozadi Posted - 18/12/2019 : 23:44:37
Oturduğumuz, durduğumuz yerin konforundan herşeyi yapabileceğimize inanıyorum. Çünkü herşey aslında "düşüncede" olup bitiyor. Oturduğu yerden herşeyi yapabilmek deyince, kendini kandırma, korkaklık, aşırı hayalperestlik, aşırı teorik olma gibi çağrışımları olabilir bunun. Ama hayır, en basit ve en büyük cesareti ve somutluğu gerektiren şeyden bahsettiğimi sanıyorum. Düşüncede, inançta doğru veya iyi şeyi yaptığınızda, evrensel iyilikle rezonansa girmiş oluyorsunuz, yani evrensel BH ile bir tür etkileşime girmiş oluyorsunuz. Bunu söz konusu deneyiminizin getirdiği derin huzur, güven, sevinç ve sevgiden de anlayabilirsiniz. Teorik - Pratik düalitesinin her iki tarafını da kapsayan, o tartışmayı aşan, geride bırakan birşey bu. Evet, fiziksel dünyada fiziksel bir mesafe katedimi, fiziksel bir eylem veya başka bireylerle fiziksel etkileşimler gerekmeden, tamamen zihinde, tamamen gönülde, tamamen ruhta yapılan birşeyden bahsediyorum ve bunun aynı zamanda son derece somut ve son derece cesaret gerektiren birşey olduğunu iddia ediyorum. Konunun bu yönüyle ilgili olarak şu an için söylemek istediğim son şey: Sorunlarımızı çözme konusunda evrensel iyiye, doğruya uygun hareket ettiğimizde, bunun fiziksel dünyada fiziksel çalışmaları ve fiziksel etkileşimleri kapsayan eylemlere dönüşmesi özel bir ek niyet veya çaba gerekmeksizin, kendiliğinden gerçekleşir. Doğru eylemler; doğru düşünce ve inançların doğal, kendiliğinden gerçekleşen neticeleridir.

Şimdi ve buradan düşünce, inanç, irade yoluyla potansiyel olarak herşeyi yapabileceğimize, tüm sorunları çözebileceğimize (ve/veya çözüm yoluna koyabileceğimize, o yolda ilerleyebileceğimize) dair görüşümü belirttim. Yalnız, bu bilgi veya görüş pek çok durumda tek başına çok verimli olmayabilir. Aslında bu düşünce veya görüş samimi ve derinlemesine deneyimlendiğinde, tek başına eksik veya yetersiz olmak zorunda değil; kendi tamlığını, mutlak doğruluğunu kısa sürede kanıtlayabilir ama ben yine de buna yardımcı olacağını, bütünleyici olduğunu sandığım şeyi de tekrar (aşina bir konu tabi ki) ifade etmek istiyorum: Siz sonsuz potansiyelsiniz. Tıpkı diğer herkes ve herşey gibi. Varolan herşey sonsuz potansiyelin bir parçası, bir ifadesi, bir neticesi ve "kendisi"dir. Bu görüşün, bu düşüncenin, bu inancın ne anlama geldiğini, iddiasının ne olduğunu anlayabiliyor musunuz? Sizin ve herhangi başka bir kişinin veya şeyin varolmasının bundan daha derin, daha önemli, daha öncelikli bir anlamı yok: Sonsuz potansiyelle yaratmak, yaratmak, yaratmak...

Kalbinizdeki, gönlünüzdeki, aklınızdaki tüm sevinçlerin, heyecanların, ilhamların başka bir kaynağı yok. Sonsuz potansiyelin bir parçası/ifadesi ve "aktörü" olarak yapabilecekleriniz, yapmak istedikleriniz var.

Araç-gereç-eşya tarzı alışveriş yaparken en çok dikkatinizi, ilginizi çeken, heyecan veren şeylerden biri, zaten sahip olduğunuz veya bildiğiniz şeylerin görünüm olarak daha güzel ve iş yapma bakımından daha işlevsel olan "yeni" şeyler değil mi örneğin? Falanca üründe falanca işlev de olsa veya şurası şöyle değil de böyle olsa ne kadar güzel, daha işlevsel, daha sorun çözücü olurdu diye sayısız kereler düşünmemiş misinizdir? Yaratıcılık ilhamının heyecanı vardır bu konuda. Aynı nedenle bazı basit (veya bazen karmaşık) nesneleri veya eşyaları, daha güzel veya işlevsel veya daha maliyet-etkin olacağını düşündüğümüz şekilde kendimiz yapmak isteriz ve bazen girişir, belki yaparız. Genel manasıyla "fiziksel işlevi" olmayan veya kısıtlı olan, daha ziyade sadece göze, ruha, maneviyata hitap eden estetik nesne veya ürünlerde ise yaratıcılığın, yeniliğin, güzelliğin önemi, değeri çok daha fazladır.

Bu "ürün" konusunun forumumuzdaki felsefi tartışmalar bağlamında çok fazla bir alakalılığı doğrudan olmayabilir ama dolaylı olarak, "yaratıcılığın" anlam ve önemi, ilhamları, heyecanları, moral artırıcı yönleri bakımından bir alakası var.

Hepimiz, herkes, herşey, tek ve mutlak olan varlığın birer parçası ve kendisidir ve kendimizi bilmenin en önemli, en doğrudan yollarından biri yaratıcılığımızı serbestçe ifade edip yaşamamız, yaratmamız, üretmemizdir. Yaratıcılık acizliğin panzehiridir. Genel olarak varlığı ve özel olarak insanı en çok mutlu edecek şey, potansiyel olarak sınırsız gücünü özgürce ifade edebilmesi, özgürce yaratabilmesi, sunabilmesi, paylaşabilmesidir. Bunu yapamaması insanı/varlığı bozucu, zayıflatıcı, çürütücü etkiler yapar.

Yaratmak için varsınız. Varlığınızın başka bir anlamı yok. İlhamın, heyecanın başka bir kökeni yok. Yaratmak, paylaşmak, diğer yaratıcılarla etkileşmek, destekleşmek, dayanışmak; birliğin, tekliğin, mutlak gerçeğin bilinci ve sevinciyle.

Bizim hayat sahnemizde veya hikayemizde uzun zamandır devam eden şiddetli olumsuzluk koşullarından ve zihinsel/gönülsel dejenerasyondan dolayı elbette yaratıcılık kavramı bize çok anlamlı gelmeyebilir ama üzerinde düşünüldükçe konunun kendini doğrulayıcı yönlerinin farkına varılacağını sanıyorum.

Bu yaratıcılık (sonsuz potansiyel) meselesinin yazının başında belirttiğim şeyle bağlantısına vurgu yapmak istiyorum şimdilik son şey olarak. Bunun anlam ve önemi "aciz" olmadığınızdır. Şimdi ve burada korkmanızı, endişe etmenizi gerektirecek bir eksiğiniz yok aslında, "potansiyel" olarak. Yani o sonsuz potansiyele, sonsuz kudrete sahipsiniz. Onun bir parçası ve kendisisiniz çünkü. Hiçbir şey bunu değiştiremez. K'ların dediği gibi, "Varolan herşey Tanrı'nın bir parçası ve kendisidir." Çünkü Tanrı dediğimiz şey varoluşun mutlak saf özü ve aynı zamanda bütünüdür, çünkü bizim anladığımız şekliyle var olan herşey (İlüzyon) o saf özden türemekte, yine O'na dönmektedir ebedi bir devridaim içinde.

Şimdi ve buradan sadece ve sadece düşünceleriniz, inancınız, niyetiniz yoluyla yapamayacağınız hiçbir şey olmamasının nedeni budur. Çünkü siz Tanrısınız. Tıpkı varolan herkes ve herşey gibi. Bizim lokal hikayemizdeki sorunlar bu bambasit ve ebedi gerçekliğin farkındalığındaki kayıplardan kaynaklandı. Ne olduğumuz konusundaki farkındalığımızda ciddi kayıplar yaşamamızla, sömürücü hipnoz koşulları altına girmemizle sonuçlanan seçimler yaptık maalesef kitlesel olarak. Özgür irade ciddi sorumluluklar ve neticeler de içeriyor.

İşte, Tanrılığınızı, aciz olmadığınızı anlamanın ve kullanmanın yolu da düşüncelerinizdir. Düşünce dediğimiz, bilinç dediğimiz şey iradeyi ve inancı da kapsar kaçınılmaz olarak, çünkü kapsamadığı hiçbir şey olamaz. Gerçekliğin özü madde değil düşüncedir, bilinçtir, iradedir.

Şimdi ve buradan, durduğunuz, oturduğunuz yerden yapamayacağınız, çözemeyeceğiniz hiçbir şey yok. Yeter ki evrensel, doğal iyiye, doğruya göre hareket edin, çünkü herkesin ve herşeyin iyiliğinin, huzurunun, güveninin teminatıdır, yasasıdır evrensel iyilik, doğruluk. Hatalar elbette olacaktır, hata olmadan öğrenme olmaz, farkındalık artışı olmaz, keşif olmaz. Hatta bir anlamda, Ra'nın dediği gibi, "Hata yoktur".

bozadi Posted - 08/12/2019 : 12:49:52
"Herşey şimdi ve burada" düşüncesiyle veya inancıyla ilgili bir pratik önermiştim. Bununla bağlantılı olarak, şahsen etkili bulduğum, elimden geldiğince odaklanıp deneyimlemeye çalıştığım bir düşünce/inanç pratiği daha tanımlamaya çalışacağım. Tabi çok yeni birşey değil, şimdiye kadar tartıştığımız herşeyle yakından bağlantılı.

Yeni bir gerçekliğin çekirdeği, merkezi, kaynağı, başlangıç noktası olmakla, bağımsızlık olmakla, BH olmakla, var olmakla ilgili.

Gördüğünüz gibi bizim dünya üzerinde uzun zamandır ve halihazırda deneyimlemekte olduğumuz toplum ve yaşam düzeni, BH denen şeyi pek desteklemeyen bir nitelikte. Son derece derin, geniş çaplı ve kesintisiz haksızlıklar, hukuksuzluklar, işkenceler, katliamlar hayatımızın olağan gerçekliği adeta. Ve biz işte bu toplumsal, siyasi, askeri, dini ve ekonomik düzene "uyum" sağlayarak yaşıyoruz. Uyum sağlamak, dayatılmakta olan KH frekanslarını olduğu gibi benimsemek anlamına gelmek zorunda olmasa da, farkında olalım veya olmayalım, yine de bu uyum zorunluluğu nedeniyle epeyce KH yozlaşması veya BH yolunda ilerleyememe, derinleşememe sorunu söz konusu diye düşünüyorum.

İlginç olan şey şu ki, toplumsal değer yargılarının veya ideolojik önyargı ve sınırlamaların ötesine geçme konusunda önemli bir potansiyele sahip olduğunu düşündüğüm bizim gibi bireyler, BH'nin dışarıda, uzakta bir yerde veya zamanda değil, heryerde ve öncelikle ve özellikle kendi varlığımızın özünde bulunduğunu diğer çoğu insandan daha iyi biliyor, seziyor ve hatta şahsi iradesiyle bunu deneyimleyebiliyor şu veya bu sıklıkla. Ama nedense, bu konuda çok da içimize sinen bir durumda olmadığımızı algılıyor, seziyorum. Bu yorumu yaparken kendi şahsi deneyimimi fazlasıyla genelliyor olabilirim tabi, ama en azından kendi durumumu ifade etmiş olayım öyleyse de. Belirttiğim "ilerleyememe", tıkanıp kalma durumunu aşabilmek için olası yöntemlerden biri olarak öneriyorum.

Biz BH'nin ne olduğunu biliyoruz. Onun uzakta bir yer veya zamanda değil, şimdi ve burada, her zaman ve her yerde bulunduğunu biliyor, seziyoruz. Ama şu veya bu düzeyde uyum sağlamak durumunda olduğumuz toplumsal ortalamalardan uzaklaşmaktan çekinme ve bununla ilgili atalet nedeniyle, bildiğimiz, sezdiğimiz o şeye uygun yaşama iradesi ve cesareti göstermek pek kolay veya mümkün olmuyor. Tek başımıza kalmaktan veya çevremizdekilerin olası yadırgayıcı, yargılayıcı tepkilerinden de çekiniyoruz biraz muhtemelen.

Bazen de, BH'leşmek, yani nispeten de olsa somut bir şekilde BH modunda yaşamaya nereden, nasıl başlayacağımızı bulamıyoruz, kafa karışıklığı, endişeler, kompleksler nedeniyle. Yani kendi varlığımızda olduğunu sezdiğimiz halde o BH frekanslarına, farkındalığına, deneyimine erişememe sıkıntısı yaşıyor olabiliriz. İşte bunu yenmeye yönelik ne yapabileceğimi anlamaya çalışırken aklıma gelen birkaç olasılığı daha önce çeşitli biçimlerde, doğrudan veya dolaylı olarak tanımlamaya çalışmıştım; biraz daha yaklaşmaya, netleştirmeye çalışıyorum.

Madem bu düzen, bu hayat, bu gerçeklik BH düzeni değil ve BH'leşmeyi ciddi şekilde engelleyici, sabote edici özellikleri var, o halde bir yandan o düzendeki olağan hayatımızı sürdürürken bir yandan da BH'leşmeye çalışmak bazen veya sıkça verimsiz sonuçlanıyor muhtemelen.

Evet, dünya hayatı veya toplumsdal düzen tamamen KH veya tamamen KH'leştirici, BH'ye hiç imkan tanımayıcı değil elbette. KH düzeninin sahiplerinin tüm çabalarına rağmen insanlığın en azından bir kısmının pozitif eğilimleri, KH'ye direnci ve başka boyutlardan BH varlıklarının da yardımı, desteği ve kısmi müdahaleleri sayesinde hayatımızda BH'leşme imkanları da mevcut. Yoksa şu anda bulabildiğimiz kadar özgürlüğü de bulamazdık muhtemelen toplumsal düzlemde.

Ama yine de halihazırdaki toplumsal (siyasi, ekonomik, askeri, dini) düzen BH'den ziyade KH'leştirici etkiler yapıyor. Dolayısıyla bu koşullarda BH'leşmek, sıkça örnek verdiğimiz gibi akıntının tersine yüzen, hatta şelalelere tırmanan balıkların yaptığını yapmaya benziyor bir bakıma.

Dünyada genel yaşam koşullarında hala KH egemen olduğu için, bu hepimiz üzerinde ciddi yavaşlatıcı, zorlayıcı, engelleyici etkiler yapıyor BH kutuplaşması açısından. Yani adeta genel dünya düzeni, KH'nin sponsoru durumunda. Bunun psikolojimiz, özgüvenimiz, moralimiz, irademiz üzerinde yaptığı etkiyi düşünebiliyor musunuz? İşte bu yüzden genel toplumsal düzende egemen durumdaki KH'nin BH'leşme eğilimlerimiz üzerinde yaptığı yavaşlatıcı, engelleyici, zorlaştırıcı, tehdit edici tesirlerini yenebilmek için dünyadan daha büyük, daha güçlü birşeyin desteğine, bilgisine, ilhamına, gücüne, güvenine ihtiyacımız var sanki. BH anlamında yani. Dünyadadaki genel düzen KH'yi baskın kılıyorsa ve biz de bu düzene şu veya bu düzeyde uyum sağlamak zorundaysak, ki bu kaçınılmaz, o halde bu koşullarda BH doğrultusunda mesafe katetmemiz için dünyanın (dünyadaki KH-baskın toplumsal düzen realitesinin) dışında, ondan daha büyük, daha asli bir BH realitesini bilmemiz, sezmemiz, inanmamız, güvenmemiz, esas almamız gerekir ki aleyhteki tüm koşullara rağmen BH yönünde ilerleme kaydedebilelim.

Peki var mı öyle bir realite? Elimizdeki kaynaklar var diyor. Tüm varoluşun özü ve geneli BH nitelikli, diyorlar, her ne kadar KH denen şeyin de evrende/varoluşta teknik olarak denge gereksinimi nedeniyle bulunması zaruri olsa da. Ama var olması zorunlu olan KH'nin tamamı bizim "kötülük, şeytanlık" diyeceğimiz şey değil. Tıpkı örneğin dünyada doğanın sunduğu sayısız nimetlerin de mutlaka aktif ve iradeli bir şekilde "meleksi, çok pozitif" sayılamayacağı gibi.

Evet, dünyadaki genel toplumsal düzenin BH'den ziyade KH'yi besliyor olması gibi ve ondan kat kat fazla olmak üzere evrenin, varoluşun özü ve geneli BH'yi besliyor. Ki, dünyadaki tüm olağanüstü ve kesintisiz KH baskılarına, işkencelerine, katliamlarına rağmen içimizde BH'ye özgü sevinç, sevgi, kardeşlik, yardımlaşma, huzur, güven yeşerebiliyor ve paylaşılabiliyorsa, bunu destekleyen birşey olduğu içindir. Ve aleyhteki koşulların derecesini, derinliğini, yaygınlığını, ciddiyetini göz önünde bulunduracak olursak, bu koşullarda pozitifliğin yeşerebiliyor olması için dünyadan, dünyadaki beşeri, siyasi, askeri, dini, ekonomik işkence düzeninden ne kadar büyük birşeyin bunu destekliyor olması gerektiğini düşünün.

Pozitif eğilimli sayılabilecek insanların mevcut dünya nüfusu içinde çoğunluk değil azınlık olduğunu kabul etmemiz gerek bence. Nicel olarak azınlıklar, ama nitel olarak azınlık sayılamayacakları bir durum var demek ki. Yoksa KH güçleri dünya insanlığının çoğunluğunu şu veya bu düzeyde kontrol ve güdümleri altında tutabildiklerine göre, tüm bu olağanüstü baskı ve işkenceleriyle şimdiye kadar pozitif eğilimli insanları çoktan oyundışı bırakabilmiş veya dönüştürebilmiş, dünyayı tamamen kendi kontrolleri altına almış olmaları gerekirdi. Ama öyle bir durum söz konusu değil. Şu veya bu düzeyde aktif pozitif eğilime sahip insanlar sayı bakımından azınlık olsa da, nitelik bakımından azınlık değil ve evrensel BH güçlerinden de destek görüyorlar. Ve dolayısıyla da, KH'nin genel insanlık düzeni üstündeki egemenliğine, hakimiyetine rağmen, KH güçleriyle BH güçleri arasında ciddi bir rekabet ve mücadele söz konusu. Ve elimizdeki kaynakların söylediğine göre her ne kadar çok ciddi bir yıkım ve dönüşüm sürecine giriyor olsak da, dünya için ibre uzunvadede BH yönünde ilerliyor. Gerçekten de son yıllarda egemen KH düzenine ciddi darbeler inmesini sağlayan ilginç bazı gelişmeler oldu ve bunda özellikle Rusya'nın önemli bir öncülüğü var gibi görünüyor. Pozitifliğin, iyiliğin, doğruluğun, adaletin ırkı, milleti, dini, dili olmaz. Tartışmaya kesinlikle öyle bir açıdan yaklaşmıyorum. Bugün Rusya öncülük eder, geçmişte başkası etmiştir, yarın öbürgün ne olur bekleyip görmemiz gerekiyor. Rusya'nın öncülük etmesiyle olup bitecek bir iş de değil zaten pozitiflik. Global işbirliği ve kardeşlik dayanışması gerekir. Dünyevi siyasi, dini, ırksal veya milli ideolojilerin ötesindeki birşeyden bahsediyoruz. Evrensel, varoluşsal, bir-oluşsal birşeyden bahsediyoruz. İsim veya zümre tipi ayrıcalık, seçkinlik, üstünlük davaları BH değil KH yolunun davalarıdır çoğu durumda.

Egemen KH baskıları ile içgüdüsel BH eğilimleri arasında sıkışıp kalmaktan, BH yönünde ilerlemekte zorlanmaktan bahsediyorduk. Evrenin veya bir anlamda doğanın yardımıyla, yıkım ve vahşet görünümlerinde artış olmasına rağmen ibrenin artık BH yönüne evriliyor olmasının da yardımıyla, artık BH doğrultusunda daha bilinçli, daha kararlı bazı adımlar atabileceğimizi düşünüyorum.

Örneğin, elbette mevcut toplumsal düzene şu veya bu oranda uyum sağlayarak yaşamaya devam edeceğiz ama bu düzenin giderek yıkıma doğru gidiyor olduğunu ve tırmanan yıkım ve kaosa rağmen uzunvadede hayatın/evrenin dünyada BH eğilimini giderek daha fazla destekleyeceğini bilmenin, sezmenin de yardımıyla, artık hayatımızı yeni bir düzene göre şekillendirmeye başlamanın vakti geldi sanırım. Yaşamakta olduğumuz pek çok sıkıntının bu geçiş dönemindeki kaos ve endişeyle ilgili olduğunu sanıyorum. Geçişin olumsuz etkilerini azaltmak için, BH realitesine uygun düşünme ve davranma pratikleri geliştirme imkanlarımızın olduğuna inanıyorum. Toplum ve bireyler arası ilişkiler henüz doğrudan bu tür girişimleri desteklemez sanırım. Bu nedenle veya bu varsayımla, daha bireysel bazda BH'leşme, BH gerçekliğine göre yaşama pratikleri yapmayı öneriyorum başlangıç olarak. Bu pratikler arttıkça, aynı eğilime sahip bireyler arasında giderek BH tipi ağ çalışmasına, yani dayanışmaya dönüşecektir mutlaka.

Bireysel BH'leşme derken, herkese uygun olmayabilir, herkesin kendine uygun pratikler, yollar, yöntemler geliştirmesi daha uygundur ama örneğin ben bazen egemen dünyevi toplumsal düzenden tamamen yalıtıyorum kendimi, onu görmüyorum, daha doğrusu ona odaklanmayı bırakıyorum. Daha önce kendime odaklanma konusunda ciddi eksiklerim olduğuyla yüzleşiyorum. KH düzeninin mühendisleri, insanların dikkatlerini kendilerine değil düzene vermeleri için yoğun çaba harcıyor. Ve biraz da özgüvensizlik, kendinde değerli birşey, ebedi bir kaynak olduğuna güvensizlikten, inançsızlıktan kaynaklı olarak dikkatimi, odağımı kendime vermediğimi veya bu konuda çok eksik kaldığımı fark ediyorum. Kendimde odaklanacak pozitif bir cevher olduğuna inancımı kaybettim veya o cehverden yararlanma aleyhinde maruz kaldığım tehditlerin hipnotik etkisi altındaydım.

Son yıllarda elimizdeki kaynakların da yardımıyla birey-tanrı, birey-evren, birey-varoluş özdeşliği temalarının verdiği ilhamla, dünyevileşen ve bu anlamda bir bakıma farkında olmadan, adeta hipnoz altında materyalistleşen algı odağımı kendime, ruhuma ve dolayısıyla evrene, tüm varoluşa çevirme cesareti bulmaya, bu cesareti besleyip büyütmeye, iyileştirmeye çalıştım ve bir ölçüde de olsa sonuç almakta olduğuma inanıyorum.

Yapmakta, odaklanmakta çok zorlanmama rağmen, yapabildiğimde bana en çok pozitif güç verdiğini gözlemlediğim pratiklerden biri herşeyin başlangıç noktası olmayla ilgili. Tamamen sıfırdan başlamayla ilişkili. Tamamen bağımsız olmayla da ilgili. Birşeylerin etrafında dönmeyi, eksiklik-acizlik algısıyla birşeyler aramayı bırakıp, bulunup bulunabilecek, olunup olunabilecek tek ve en harika şey olmayı deneyimlemek. Güneş olmak. Bir olmak. Şimdi ve burada yeni, pozitif bir realite başlatmak, bunun odağı, merkezi, çekirdeği ve bütünü, kendisi olmak. Psişik yakıt üretimi ve tüketimi anlamında kendine yeten, pozitif, bağımsız, pozitif paylaşıma açık ve istekli.

Hepimizin pozitifliğe ihtiyacı var, sevince, huzura, güvene. Ve dikkat ederseniz, bu kaynaklar bizim kendi varlığımızda yok değil veya psişik alıcılarımız kendi varlığımızın özünden veya içinde bulunduğumuz alandan, yani tüm varoluştan bu kaynakları alamıyor, algılayamıyor değil, biz bazen öyle sanabilsek de. Özellikle "ben pozitif eğilimliyim" diyen, kalbinden bunu geçiren herkesin alıcıları ve bilinç işlemcileri pozitif değerleri, frekansları, dalgaları alabilir ve yararlanır, ki bunu farkında olmadan bile şu veya bu ölçüde yapıyoruz zaten. Neden bunu daha bilinçli, daha iradeli ve daha güçlü bir şekilde yapmayalım? Bunu yapmıyor veya yeterince yapmıyor olmamızın en büyük nedenlerinden biri toplumsal düzene, onun olumsuz etkilerine ve dayatmalarına uyum bence. Aptalca geliyor. Durup kendi varoluşsal alıcılarımızla kendi varlığımızın özünde ve tüm doğal/evrensel alanımızda veya çevremizde (K'ların deyişiyle "bilgi alanı") bulunan pozitif enerji dalgalarını almaya, beslenmeye, tadını çıkarmaya çalışmıyoruz? Zihniyetimizde yok çünkü bu veya ciddi şekilde engellenmiş, çarpıtılmış. Bunu yapmamızı engelleyen, sabote eden programlar var zihnimizde. Suçluluk ve kurbanlık duyguları, kompleksler, travmalar, hırslar, korkular. Pozitifliğe ölümüne susamış haldeyken bile kendi varlığımızda bulunan veya alıcılarımızın alabilecek durumda olduğu, içimizde ve dışımızda, tüm bilgi alanında (yani her yerde) mevcut olan pozitifliği bünyemize almaktan eriniyoruz, çekiniyoruz. Böylesine bir aptallık hipnozu içindeyiz.

İşte bu yüzden bazen, kendi içimde ve dışımda varlığını algılayabildiğim ve alabildiğim tüm pozitivite dalgalarını almaya odaklanıyorum yalnızca. Ve bunun için gerekirse diğer herşeyi görmezden geliyorum. Yok sayıyorum dünyayı, düzeni, herşeyi. Ama sonsuza kadar değil elbette. Acil bir ihtiyacı giderme anında olduğu gibi. Hiç bitmeyecekmiş, hiç doymayacakmışsınız gibi ama yeterince gıda aldığınızda doyuyorsunuz nispeten kısa bir süre içinde. Düzeni, toplumu görmezden gelmek, yok saymak derken de biraz bunu kastediyorum aslında. Daha önce de vurgulamaya çalıştığım gibi toplumdan tamamen kaçma, etkileşimden sakınma gibi bir amaç gütmüyorum şahsen ve önermiyorum da. Ama işte bazen gerekiyor. Tıpkı uyuma ihtiyacında olduğu gibi.

Ruhumun pozitiviteden, huzurdan, güvenden, şifadan başka birşeye ihtiyacı yok. Neden imkan bulduğum tüm durumlarda bu ihtiyaçlarımı karşılamayayım? En çok ihtiyaç duyulan şeyler maddiden önce manevi ihtiyaçlardır. Ve insanın bunu kendi kendine verme veya bu ihtiyaçlarını kendi varlığının derinlerinden çıkarma veya etrafındaki alandan (bilgi/gerçeklik alanından) alma imkan varken, bunu yapmasına engel olan, bunu erteleyen, zorlaştıran şeylere neden odaklanıp kendimizi verelim ki? Bu aptallık değil mi?

Ama evet, gücümüzü, direncimizi, moralimizi toparlama ölçüsünde toplumsal hayatın içinde etkileşimlere girmek sadece bir görev veya sorumluluk değil, çok güzel, paha biçilmez birşey.
bozadi Posted - 07/12/2019 : 20:30:20
Hani Kasyopyalılar "tüm ihtiyacınız bilgi" diyor ya; evet, bunun gayet doğru olduğunu görüyorum, bazen aksi yönde beyanlarda bulunuyormuş gibi görünsem de.

Tabi ki sevgi de "tüm ihtiyaç duyulan şey" olarak ifade edilebilir. Sevgiyle bilginin özdeş sayılacağı bir durum var.

"Tüm ihtiyaç duyulan şey bilgidir" deyince, kitaplar dolusu bilgi edinmekten, ansiklopedik veya genel kültür bilgimizi sürekli artırmaktan bahsediliyor gibi oluyor. Bu ille yanlış da değil ama aslında bilgide bir tür hiyerarşiden veya hiyerarşilerden bahsedilebilir. Ve en önemli, en temel, en belirleyici bilgilerin aynı zamanda en basit, en sade bilgiler olduğu söylenebilir. Temelde mutlu mu yoksuz mutsuz mu, ümitli mi ümitsiz mi, iyimser mi karamsar mı olduğumuzu veya olacağımızı belirleyen bilgi veya bilgiler (farkındalıklar), varoluşun en basit, bir anlamda en ilk-el bilgileri muhtemelen. Örneğin Maharaj'ın vurguladığı gibi "varoluşun en yüce gerçeğiyim", "tüm varoluş birdir ve ben O'yum" vb. BH ile KH arasındaki fark da bir anlamda basit bir bilgi farkı değil mi? Tüm varoluşla özdeş olup olmamak arasında?

Bilginin evrensel veya varoluşsal geçer akçe veya belirleyici unsur olması meselesinde, bizim durumumuzla ilgili şu husus dikkatimi çekiyor: Bazen öyle bir farkındalık halinde oluyoruz ki, belki kısa bir süre önce bizi ciddi karamsarlıklara boğan konular veya duygular, düşünceler bir anda bir balonmuş da patlamış gibi dağılıveriyor, yok oluyor. Bu temelde neyi gerçek ve/veya mutlak kabul ettiğimizle ilgili bir algı veya inanç farkından başka birşey değil özünde bence. Son derece basit görünümlü, çok ilkel bir farkındalık değişimi oluyor ve hooop, cehennemden cennete, veya cennetten cehenneme...

İşte bilgi hem bu kadar basit, hem de bu kadar belirleyici. Sevgi dolu olduğumuz, hiçbir şeyden korkmadığımız durumlarda olan da bu. Sadece bir "bilgi", bir "farkındalık" bu. Özü itibariyle son derece basit bir bilginin, inancın, farkındalığın sonucu o sevgi hali. Ama söylemesi kolay. Çünkü o bambasit bilgi, inanç veya farkındalık hali değişimini düzenli veya düzensiz aralıklarla yaşıyor olmamız bile bizim en hafif deyişle ne kadar "garip" (daha doğrusu "trajik") bir durumda olduğumuzu ortaya koymuyor mu? Madem sevgi, huzur, cesaret, güven bu kadar paha biçilmez birşey, neden o sevgi halini, o farkındalığı, o inancı, o bilgiyi bırakıyoruz? Elimizde olarak mı, olmadan mı bıraktığımızı söylemek pek mümkün değil sanki, ikisinin bir karışımı daha ziyade. Ne olursa olsun, burada biz insanoğlunun çiğliği, zayıflığı, egosuyla ilgili bir sorun olduğu bence açık.

Ebedi, en yüce, en mutlak gerçeğin ne olduğunu hepimiz biliyoruz, daha doğrusu bildiğimiz, deneyimlediğimiz oldu, olmaya da devam ediyor. Ama kesintisiz bir şekilde değil. Sarkaç gibi gidip geliyor bu bilgi. Tam tersi yönde denebilecek ve olumsuzlukla, negatiflikle ilişkilendirilebilecek bilgi veya inanç "seçenekleri" de sarkaç gibi gidip geliyor. İşte, diyorlar ya 3. yoğunluk seçim yoğunluğu diye. Resmen bir bilgi, inanç, farkındalık seçimiyle karşı karşıyayız. Ve bu bilgi, bu farkındalık, bu inanç özü itibariyle tüm varoluşun en basit, en ilkel bilgisi ve bu aynı zamanda BH ile KH'yi birbirinden ayıran şey. Varoluş nedir? Hayat nedir? Onunla mutlak şekilde özdeş miyiz, değil miyiz? Hayattaki en muhteşem ve en sefil deneyimlerimiz dahil olmak üzere tüm deneyimlerimiz bu basit, sade ve ebedi öz bilgi, farkındalık veya inanç seçimine bağlı, onun bir sonucu olarak yaşanıyor doğrudan veya dolaylı olarak.

Potansiyel bir farkındalık pratiği önerisiyle bitirmek istiyorum. Herşey şimdi ve burada. Tüm varoluş şimdi ve burada. Siz onun bir parçası ve kendisisiniz. Herşeye erişiminiz var, çünkü hepsi nihai olarak bir ve siz de osunuz.

Olumlu ve olumsuz tüm yönleriyle tüm geçmiş yaşamlar, şimdi olarak algıladığımız şeydeki tüm deneyimler, gelecekteki olası tüm deneyimler, herkes, herşey... Şimdi ve burada. Hepsi nihai olarak bir ve siz osunuz. Kaçırdığınız, kaçırabileceğiniz hiçbir şey yok.

Zamansal veya mekansal olarak uzakta veya erişilmez görünen herhangi kişiler veya şeylerle ilgili ayrılık, etkileşimsizlik, çözümsüzlük gibi hislere kapılmanıza gerek yok. Hepsinin, herkesin, herşeyin şimdi ve burada olduğuna güvenebilirsiniz. Çünkü herşey bir. Tüm sorunları (özellikle ve öncelikle şahsen sizinle ilişkili olması ölçüsünde) şimdi ve buradan çözebilir veya çözüm yoluna koyabilirsiniz. Sadece düşünce, farkındalık ve niyetle. Zamanda ve/veya mekanda uzaklık sizi aldatmasın, bu tamamen ilüzyondur. Herşey birdir, herşey şimdi ve buradadır. Ve siz, iyileştirilmesi, düzeltilmesi gereken herşeyi düşünce ve niyet gücünüzle şimdi ve buradan iyileştirebilir, düzeltebilirsiniz. İyi niyetle yaklaşın, somut olarak neyin ne zaman nasıl düzeleceğini hayata bırakın, siz sadece eninde sonunda tüm sorunların çözümleneceğini bilmenin, birliğin, sonsuz kudretin, gerçeğin, sevginin, çözümlülüğün sevincini yaşayın.




bozadi Posted - 20/10/2019 : 20:54:19
Hangi koşullarda olursak olalım, bizi şimdi ve buradan ta 7y'ye (tüm varoluşla mutlak birleşmeye) kadar götürecek olan şey iyilikten, sevgiden başka birşey değildir. İyiliğin, sevginin kaynağı birliktir. İyilikte, sevgide derinleşildikçe mutlak birliğe doğru ilerleniyor. Bizi BH ile (iyilik alemiyle) irtibata geçiren, onunla ve dolayısıyla tüm varlıkla giderek "birleştiren" şey iyilik, sevgi güdüsü, iradesidir.

Deneyimleyebileceğimiz en küçük bir gerçek/saf iyilik, sevinç, sevgi, tüm varoluşun sevgisinin, sevincinin, iyiliğinin bir parçasıdır, ta kendisidir. O nedenle gerçek, saf bir iyilik, sevinç, sevgi deneyimlediğimizde acizlik, eksiklik, korku duymayız.

Yaşam koşullarımız bizi maalesef aksi yönde, yani epeyce negatif yönde duygu, düşünce ve inançların bombardımanına maruz bırakacak şekilde tasarlanmaya çalışılıyor bizi KH'leştirmek isteyen güçler tarafından. Ve olağan hayatımızı sürdürmek için bu düzene epeyce uyum sağlamak zorunda da kalıyoruz. Ama bir yandan da iyiliğin, sevginin evrensel, basit, çıplak, gerçek, saf anlamıyla olan özdeşlik farkındalığımızı güçlendirmemiz gerekiyor ki, daha iyiye doğru ilerleyebilelim.

Başkalarına Hizmet Forumu © Celse veya diğer içerikleri farklı ortamlarda paylaşırken lütfen kaynak belirtiniz Yukarıya git
Snitz Forums 2000

Design by Sizinsayfaniz.com

Bu sayfa 0,39 saniyede oluşturuldu.