Başkalarına Hizmet Forumu
Başkalarına Hizmet Forumu
Ana Sayfa | Bilgilerim | Kayıt Yaptır | Aktif Konular | Forum Üyeleri | Site içi Arama
Kullanıcı Adı:
Şifre:
Beni Hatırla
Şifre hatırlatma servisi

  Forum
 Kanal Bilgileri
 Sorguluyoruz
 İskenderiye Kütüphanesi'nin Yok Edilmesi ve Ardındaki Güçler
 Yeni Konu Aç  Konuya Cevap Ver
Yazar Önceki Konu Mesaj Sonraki Konu  

bozadi


8693 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 07/07/2013 :  11:29:42  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
exores:

Eklenti:
Benim özellikle merak ettiğim bu arkonlar ve yakılan İskenderiye kütüphanesi hakkında. Belki başka bir konu başlığı altında bunu araştırabiliriz. Daha önce bu konuyu iki farklı platformda tartışmıştım, ancak bu konu ile ilgili arpa boyu kadar yol alamamıştık. BH forumunu bir yıldan fazla bir süredir takip ediyorum. Sanıyorum buradaki topluluk arkonlar konusunda biraz daha deneyimli ve cesaretli.


bozadi:

Eklenti:
İskenderiye Kütüphanesi'nin yıkılması konusu...

16 Ağustos 97 celsesinde şunlar söyleniyor:

Eklenti:
S: (L) Aklıma hemen şu geliyor; İskenderiye'deki kütüphaneyi GERÇEKTE kim yaktı? Çünkü bu konuda iki hikaye duydum. Birine göre bunu Hristiyanlar yaptı, diğerine göre ise Araplar. Hangisi?
C: İkisi de değil.

S: (L) Peki kim yaktı?
C: "Kilidin" Kılıç Koruyucuları. (ç.n.: Sword Keepers of "the Lock")

S: (L) Kilidin Kılıç Koruyucuları da kim?
C: İlüminati'yle ilgili.

S: (L) Bu kütüphaneyi yakma amaçları neydi?
C: HERHANGİ bir kütüphanenin yakılma amacı nedir?

S: (L) Bilgiyi yok etmek. Diğer insanların o bilgilere erişimini önlemek.



Yani Kasyopyalılara göre İskenderiye Kütüphanesi İlüminati’yle bağlantılı bir grup tarafından, insanların bilgiye erişimini önlemek için yakılmış. İlüminati de Arkonların dünyadaki şubesi sonuçta. (“Sword Keepers of the Lock” ifadesi “Kilidin Kılıçlı Koruyucuları” olarak daha uygun bir karşılık buluyor sanırım. Çevirilere dönüp bir baksam, geliştirmem veya düzeltmem gereken pek çok şey bulacağım kesin.)

Doğrudan Kertişler/Arkonlar üzerinden yapılan yıkım/parçalama olayları arasında, Babil kulesinin havaya uçurulması ve benzer bazı olaylar var bildiğim kadarıyla (Kasyopya celselerine dayanarak).

İskenderiye Kütüphanesi’nin yıkılması ve Arkonlar konusu ile ilgili olarak anlamak istediğin, çözmeye çalıştığın belirli birşey varsa, elbette uygun bir başlık altından bu konudaki bilgi, soru ve görüşlerimizi paylaşabiliriz, araştırma yapıp araştırma bulgularımızı paylaşabilir, karşılaştırabiliriz sevgili exores.

Sümerler ve onların gökten inen Sürüngenimsi Tanrıları konusu da Arkonlar bağlamında değerlendirilebilir.



exores:

Eklenti:
“Kilidin Kılıçlı Koruyucuları” derken muhtemelen Tapınak Şövalyeleri'ne atıfta bulunuyor.

bozadi


8693 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 07/07/2013 :  11:37:08  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Kilidin Kılıçlı Koruyucuları (Sword Keepers of the Lock) hakkında biraz internet taraması yaptığım halde herhangi bir ize rastlamadım. Tapınak Şövalyeleri şu anda benim de kafamdaki en somut ipuçlarından biri. Yalnız genel bilgilere göre Tapınak Şövalyeleri 12. yüzyılda ortaya çıkmış. İskenderiye kütüphanesi ise çok daha öncesinde yok edilmiş anladığım kadarıyla. Birkaç ayrı olayda yakma ve yıkma girişimlerinden bahsediliyor.

Türkçe Vikipedi'de konuyla ilgili bilgiler şöyle:

Eklenti:
Kütüphanenin yakılışı

Genel kanı bu kütüphanenin, çıkan çeşitli fanatik görüşler nedeniyle, antik Pagan tapınakları ve yapıların imhası sırasında Hıristiyanlar tarafından yakıldığı yönündedir.

Bu görüşe göre 391 yılında Bizans'ın Mısır Valisi Theophilos, İskenderiye’de Mısır’ın eski din mensuplarına ait Osiris tapınağının yeri olan bir arsayı, kilise inşa edilmesi için Hrıstiyanlara verdi. Burada yapılacak kilisenin temel kazıları sırasında üzerinde eski dine ait yazılar bulunan bir taş çıktı. Hristiyanlar bunu bir alay konusu yaptılar. Bu olay şehirde oldukça kalabalık halde bulunan putperestleri kızdırdı ve sonunda İskenderiye’de dini bir ayaklanma çıktı. İki taraf çarpıştı, insanlar kitle halinde kılıçtan geçirildi. İskenderiye Kütüphanesi’nin olduğu bölge yerle bir edildi. İmparator I. Theodosius, valiye başka büyük şehirlere göre eski dinin İskenderiye’de hala neden bu kadar canlı olarak devam ettiğini sorunca, buna sebep olarak İskenderiye Kütüphanesi’nin eski putperestlik kültürünü devam ettiren kitaplarını ileri sürdü. İmparator, bunun üzerine hepsinin yok edilmesini emretti. İskenderiye Kütüphanesi’ndeki tüm eserler şehrin hamamlarına dağıtılarak yaktırıldı ve böylece insanlık tarihinin bu bilim ve kültür hazinesi yok oldu.

Daha önceleri bu kütüphanenin şehrin Müslümanlar tarafından alınmasından kısa bir süre sonra ikinci İslam Halifesi Ömer’in emriyle Mısır Fatihi Amr İbnül-As tarafından yakılarak yok edildiği ileri sürülmüştür. Bernard Lewis konu hakkındaki makalesinde, kütüphanenin Müslümanlar tarafından yok edildiği hikâyesinin doğruluğunu Alfred J. Butler, Victor Chauvin, Paul Casanova ve Eugenio Griffin gibi Batılı ilim adamlarının reddettiğini yazmaktadır.

Kütüphanenin Sezar tarafından, İskenderiye'yi kuşattığı sırada yok edildiği görüşü de çeşitli tarihi eserlerde yer almaktadır. Kütüphanenin varlığını 4. yüzyıla kadar sürdürdüğü bilinmektedir. Sezar'ın kuşatmasında sadece bir bölümünün zarar görmüş veya yıkılmış olduğu da düşünülmektedir.



Müsait zamanlarımda bu olasılıkları biraz araştıracağım ve edindiğim bilgi ve izlenimleri paylaşacağım. İkimizin ve konuyla ilgilenen başkalarının çabasıyla belki bu olayın çeşitli yönlerini netleştirebiliriz.
Go to Top of Page

exores


27 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 07/07/2013 :  13:00:52  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Öncelikle bu konu başlığını açtığı için bozadi'ye teşekkür ederim. İskenderiye Kütüphanesi'nin yok edilişi ve nedenlerini doğru analiz edebilmek için öncelikle o kütüphanede ne tür bilgilerin olduğunu ve bu bilgilerin kütüphaneyi yakanlar için ne tür tehditler içerdiğini tesbit edebilmeliyiz.

Şunu çok net bir şekilde görebiliyoruz ki, bu yakma işleminden sonra insanlığın bilgi yolculuğu Arkonlar'ın manipüle ettiği bilgi ile sınırlı kalmış. Ayrıca bu yakma işleminden sonra üç dinin (Y, H, İ) insanlık üstüne hakimiyeti kesinleşiyor.

Arkonların düşünce sistemini ve ne olduklarını kesinleştirmeden bu konuyu derinleştirmemiz çok olası gözükmüyor. Arkonlar konusu Kertişler ve Griler gibi somut bir tür konusu değil kanımca. Elimizde Nag Hammadi yazmaları ve Castenada'nın -Sonsuzluğun etkin yanı- kitabında kısa bir bölüm var. Aynen aktarıyorum:

Eski çağ Meksika Büyücüleri onların ömürlük bir eşlikçi olduklarını keşfettiler. Kozmosun derinliklerinden gelip yaşamlarımızın hakimiyetini eline geçiren bir yağmacımız var. İnsanlarda onların tutsakları. Yağmacı insanoğlunun sahibi efendisi. Uysal ve çaresiz hale getirmiş bizleri. Karşı çıkmak istesek, isyanımızı bastırır. Bağımsız hareket etmeye kalksak, aksini buyurur bize. Eski çağ Meksika’sı şamanlarının konuların konusu dedikleri şeye salt kendi gayretinle varmış bulunuyorsun. Uzun zamandır bir şeyin bizi esir tuttuğunu seziyordum. Eski çağ Meksika’sı büyücüleri için bir enerji gerçeğiydi bu.

Bu yağmacı(organik olmayan varlık) neden idareyi ele geçirmiş diye sorar CC. İdareyi ele aldılar çünkü biz onun besin kaynağıyız. Çözümsel zihnine hitap etmek istiyorum der. Bir an düşün, mühendislik tasarımları yapan insanın zekası ile aynı insanın inanç sistemlerinin ya da tutarsız davranışlarının ahmaklığı arasındaki çelişkiyi nasıl izah edebileceğini söyle. Büyücüler inanç sistemimizi iyilik ya da kötülük kavramlarımızı bize yağmacıların vermiş olduğunu söylerler.

Umutlarımızı, beklentilerimizi, başarı ya da başarısızlığa ilişkin hayallerimizi içimize yerleştiren onlar. Bize tamahkarlık, açgözlülük, yüreksizlik vermişler. Yağmacılar bizi,kendini beğenmiş, sıradan ve aşırı bencil hale getirmiş.

Bizi itaatkar, yumuşak başlı ve zayıf tutmak için yağmacılar saldırılar gerçekleştirir. Bize şatafatlı,çelişkili, marazi ve her an keşfedilme korkusuyla dolu olan zihinlerini vererek bizim zihnimiz olurlar. Kendi yaşamlarını elverişli hale getirirler. Hiç açlık çekmemiş olmana rağmen yiyecek kaygın olduğunu biliyorum, bu duygunun,her an manevrasının açığa çıkıp yiyeceğinin esirgeneceğinden korkan yağmacının kaygısından bir farkı yok.

Bizi yedikleri doğruysa, nasıl yapabiliyorlar bunu?
Büyücülerin, bebek insanoğullarını, baştan aşağıya parlak bir tabakayla, enerji kozalarının üzerine sımsıkı uyan plastik muhafaza gibi bir şeyle örtülü,garip ışıltılı enerji küreleri olarak gördüklerini açıklar. Yağmacıların yedikleri şeyin, işte bu farkındalık tabakası olduğunu ve insanoğulları erginliğe eriştiklerinde parlak farkındalık tabakasından geriye kalanın, yerden ayak parmaklarının üstüne kadar ancak çıkabilen dar bir saçaktan ibaret olduğunu söyledi. O saçak insan soyunun yaşamını ancak güç bela sürdürmesine olanak veriyordu.O ışıltılı kozanın dışındaki parlak farkındalık tabakasını taşıyan tek türün insan olduğunu söyler.

İnsanın çaresiz bir şekilde yakalandığı yer olan o dar farkındalık saçağının, özün yansıtılmasının merkezi olduğunu söyledi. Yağmacılar, bize kalan tek farkındalık noktamız olan özün yansıtılması üzerinde oynayarak amansızca, vahşice tüketmeye devam ettikleri farkındalık parlamaları yaratıyorlardı. Bizi farkındalık parlamalarımızı yükseltmeye zorlayan anlamsız sorunlar oluşturuyorlar ve bu yolla uydurma kaygılarımızın enerji alevlenmeleriyle beslenmek için bizi canlı tutuyorlardı.

Eski Çağ Meksika’sı büyücüleri ve günümüz diğer büyücüleri tümü yağmacıları gördükleri halde neden hiçbir şey yapmıyorlar? Senin ya da benim yapabileceğimiz hiçbir şey yok, tüm yapabileceğimiz,bize dokunamayacakları noktaya ulaşıncaya dek kendimizi disipline etmek.

Eski Çağ Meksika’sı büyücüleri onun yeryüzünde ilk kez ne zaman belirdiği konusunda epey kararsızdılar. İnsanın bir zamanlar muazzam sezgilere sahip, günümüzde efsanevi destanlar gibi anlatılan farkındalık hünerleri gösteren eksiksiz bir varlık olduğu düşüncesine varmışlardı. Sonra her şey sanki kaybolup gidivermişti ve elimizde kalan uyuşturulmuş insandı artık.

İnsanlık için kalan tek seçenek disiplindir. Disiplin oluşturulabilecek tek engeldir.Büyücülerin disiplinden anladığı,beklentilerimiz arasında olmayan olasılıkları dinginlikle karşılama yetisidir. Onlar için disiplin bir sanattır: sonsuzlukla çekinmeden yüz yüze gelme sanatı.

Büyücülerin disiplini nasıl bir engel oluşturabilir ki?
Parlak farkındalık tabakasını uçucu için yenip yutulamaz hale getirir. Bu yağmacıyı şaşkına çevirir. Yenmeye elverişli olmayan bir parlak farkındalık tabakası bilişselliklerinde mevcut değildir. Eğer bizim farkındalık tabakamızı yiyemezlerse,o büyümeyi sürdürür. Büyücüler disiplinleri sayesinde ,parlak farkındalık tabakalarının ayak parmaklarının hizasından yukarıya doğru büyümesine izin verecek kadar uzun bir süre yağmacıları uzak tutar.Farkındalık ayak parmaklarının üstünde bir düzeye çıktığında muazzam algılama hamleleri gerçekleştirmek doğal bir sonuçtur.

Eski Çağ büyücülerinin en büyük hileleri, uçucuların zihnine disiplinle eziyet çektirmekti. Uçucuların zihnini içsel sessizlikle zorladıklarında yabani donanımın kaçtığını keşfetmişlerdi. Bu da manevrayı gerçekleştiren uygulayıcılarda zihnin yabancı kaynaklı olduğuna dair bir şüphe bırakmamıştı.Yabancı donanımı geri gelir fakat eskisi kadar güçlü değillerdir ve bu kaçışlar rutinleşir ,sonunda bir günde tümüyle kaçıp giderler.Artık kendi başının çaresine bakman gereken gün gelmiştir ve sen nerdeyse sıfırsındır.Ne yapman gerektiğini söyleyecek hiç kimse yoktur.Sana alışık olduğun ahmaklıkları buyuracak yabancı kökenli bir zihin yoktur artık.
Go to Top of Page

bozadi


8693 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 07/07/2013 :  14:48:14  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Çok güzel gerçekten. Carlos Castaneda’nın kitabında verilen bu bilgiler çok etkileyici, son derece sarsıcı ve uyanmaya zorlayıcı.

Bu arada, İskenderiye Kütüphanesinin yakılmasının reel/somut anlamı yanında, bizim için özellikle sembolik anlamına dikkat çekmek istiyorum. Bu olay aslında varoluşla, varlığımızla ilgili bazı bilgilerimizin bastırılması, olağan bilinç seviyesinin dışında bırakılması, bilincimizin yalnızca negatif enerji üretmek üzere şekillendirilmesi ve bu yolla köle / besin haline getirilişimizin çok isabetli bir sembolizması. Kadim Meksika Büyücülerinin anlatmaya çalıştığı şey de bu gibi görünüyor. Ve çözüm olarak “disiplin”i vurguluyor olmaları da çok güzel, çok isabetli bence. Bizi sömüren varlıklara karşı disiplin yoluyla korunma ve dayanışma geliştirme çabası G.I. Gurdjieff’in öğretisiyle de yakından alakalı. Gurdjieff de negatif manada insanların besin haline gelişine dair bazı yorumlar yapıyor. Kasyopyalılar, Castaneda, Gurdjieff öğretileri arasındaki bu ortak vurgu, yani insanların negatif dış güçlere “besin” olması meselesi çok etkileyici.

Kadim gnostikler de bu meseleler hakkında derinlemesine bazı bilgilere sahiplermiş. İnsanlığın bir “düşme” deneyimlediğini, bu düşmede negatif dış güçlerin, yani Arkonların insanları sömürücü bir konuma geldiğini, bildiğimiz olağan dünya hayatının büyük ölçüde bu sömürüyü derinleştirmeye, mutlaklaştırmaya dönük aldatıcı bir tiyatro olduğunu ve disiplinli bir bilgi/sezgi konsantrasyonu süreci yoluyla bu kısırdöngüden çıkmak gerektiğini anlatıyorlar. Gnostikler dinlerin de bu konudaki aldatıcı yönüne dikkat çekiyorlar.

İskenderiye Kütüphanesi’ni tam olarak hangi spesifik grup yakmış olursa olsun, buna “dini” bir kılıf geçirmişler gibi görünüyor. Örneğin İskenderiye Valisi Theophilus, pagan öğretileriyle ilgili bilgilerin varlığını gerekçe göstererek, Hıristiyanlık adına provokasyon yoluyla paganları ve kütüphaneyi yakıp yıkmış gibi görünüyor. Pagan inançlarının evrensel gerçekler hakkında ne kadar isabetli olduğu konusunda pek bir bilgim yok. Belki belirli bir oranda isabetli, belirli bir oranda da hatalı bilgiler, varsayımlar içeriyor. Ama her halükarda özellikle Hıristiyan bağnazlığının paganlara, pagan inançlarına ve bilgilerine yönelik son derece faşizan bir baskı ve sistematik yok etme girişiminde bulunduğu anlaşılıyor. Muhtemelen söz konusu pagan inançları monoteizmle ilgili bazı negatif kalıpları ifşa edici özelliklere sahipti. Monoteizmle ilgili en problemli taraf, o meşhur “Tek Tanrı” ile diğer herşeyi birbirinden feci şekilde yalıtıp aşılmaz bir hiyerarşi yaratması ve insanların o hiyerarşi dahilinde dünyadaki yaşamlarının negatif biçimlerde, zorla şekillendirilmeye çalışılması. Yani Arkonların istediği şekilde. Yani bizim Yaratıcı ile aynı ve bir varlık olduğumuz, tüm evren, tüm varoluş üzerinde herkesle ve herşeyle eşit ölçüde hakkımız olduğu gerçeğinin hasır altı edilmesi, insanın bir aşağılık ve suçluluk kompleksine sıkıştırılmaya çalışılması, bu bağlamda sömürülmesi, cezalandırılması meselesi.

Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam, yani dünyanın en egemen monoteist dinlerinin hepsinde bu konuyla ilgili çok ciddi sorunlar var. Ama her üçünün içinde de gerçeğe çok daha yakın olan ve disiplin yoluyla o gerçeğe ve özgürlüğe ulaşmaya yönelik bir fırsat sunan alternatifler mevcut diye düşünüyorum: Kabalacılar, Gnostikler ve Sufiler (her ne kadar bu alternatif akımlarla anılan herkes ve herşey pozitiftir diye bir iddiada bulunmak yanlış olacaksa da).

Ben özellikle Fethullah Gülen / Tayyip Erdoğan / AKP tarafından İslam referansıyla uygulanan politika ve davranışlarda, Arkonların sömürücülüğü ve aldatıcılığına dair pek çok tespit yapılabileceğini düşünüyorum. Konuyu ille bu yöne çekmek gibi bir derdim yok aslında. Akışa göre.
Go to Top of Page

exores


27 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 07/07/2013 :  16:08:56  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Arkonlar (yağmacılar) ile igili giderek kuvvetlenen bir tezim var. Şehir hayatındaki insanların büyük bir çoğunluğu nasıl robotlaştıklarının farkına varamıyorlar, çünkü onların farkına ancak robotlaşmamış olanlar yada henüz tam robotlaşmamış (yağmacılar tarafından tam sömürülmemiş) olanlar varabilir ve böylelikle onları uyandırabilirler.

İnsanların çok büyük bir çoğunluğu yağmacılar tarafından sömürülüyor ve nüfusun artışı ile birlikte bu istilacılarla mücadele şansımız giderek azalıyor. Bana öyle geliyor ki, büyük şehirlerde etrafı demir parmaklıklarla çevrili çok katlı, küçük pencereli (hücreyi andıran) site yapılanmaları, Arkonların en etkin hamlesi. Bu hamle olmasaydı, yani az katlı bahçeli evlerimize sahip olsaydık, yağmacılar bu denli rahat ve bu denli kolay hareket edemeyeceklerdi. Şu anda seri üretime geçirilmiş 40 günde sürekli ışık altında yetiştirilen tavuklara benzeyen site sakinleri ve devamındaki jenerasyon yağmacılar için bile fazlalık oluşturuyor. Ayrıca Arkonların farkına varılma korkusu giderek azalıyor. CC'nin DJ'la yaptığı tesbitlerdeki zamanla şimdiki zaman arasında büyük fark var. Önceden sayıca az olan robotlaşmışlar, yağmacılar için farkına varılma korkusu sebebiyken, şu an sayıca çok olan robotlaşmışlar yağmacılar (Arkonlar) için var olan farkına varılma korkusunu ortadan kaldırmış gözüküyor. Bazen öyle enterasan tiplerle karşılaşıyorum ki, göz teması kurduğumda, robotlaşmış olduklarının farkında olduklarını ve bundan hoşnut olduklarını anlıyorum. İşte asıl problem bu: Farkında olup, bunun bir problem olmadığını düşünmek ve düşündürmek (zorlayarak veya zorlamayarak).
Go to Top of Page

exores


27 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 07/07/2013 :  16:26:30  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
CC'nin yukarıda alıntısını yaptığım ve aynı zamanda Nag Hammadi yazmalarında bahsedilen Arkonlarla (yağmacılar) mücadelenin zorluğu teknolojinin ilerlemesi ile paralel olarak artıyor. 30 yıl önce onlarla mücadele etmenin zorluğuyla, onlarla şimdi mücadele etmenin zorluğu karşılaştırılamaz bile. İnsanoğlunun çok ciddi bir hamle yapması gerekiyor. Günümuz koşullarında bunun imkansıza yakın olduğunu düşünüyorum. Onların hakimiyetinde olmayan bir yer söyleyebilir misiniz? Hemen her kurum ve kuruluşta onların ele geçirdigi zihinler liderlik pozisyonunda değil mi? Çok karamsar bir tablo çizdiğimin farkındayım. Ancak gerçekleri görebilecek gözlere sahip olmam için dikenli yollarda cok yalpalamam gerekti. Halen yalpalamaya devam ediyorum. CC'nin veya diğerlerinin sunduğu çözümler fazlası ile yavaş ve etkisiz. Daha etkili, hızlı ve pratik, aynı zamanda kolay anlaşılabilir çözümlere ihtiyacımız var. Özellikle tembelleşmis (tembelleştirilmiş) zihinlere şok etkisi yaratacak türden çözümler... Fikri olan var mı?
Go to Top of Page

bozadi


8693 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 07/07/2013 :  17:43:41  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Sevgili exores, insanlığın genelinin durumuyla ilgili tablonun son derece karamsar olduğuna şüphe yok. Yani bu konuda sen çok karanlık bir tablo çiziyor değilsin, tablonun kendisi yeterince karanlık zaten. Ve insanlığın bütünü karşı karşıya olduğu realiteyle yüzleşmek gibi bir niyet taşımıyor. Yani mevcut 7 milyar insanın büyük çoğunluğu söz konusu realiteyle yüzleşmek, negativite ile mücadele etmek, ona karşı dayanışmaya girmek gibi bir fikre veya zihniyete veya isteğe sahip değil. Öyle olsaydı, insanlığın durumu şu anda olduğundan çok daha farklı olurdu.

Mesele şu; söz konusu realiteyle, yani insanlığın içinde bulunduğu durumun gerçekliği ile yüzleşebilen insanların sayısı, genel nüfusa göre inanılmaz ölçüde daha küçük. Ama bu sitede temel alınan bilgi kaynaklarına göre, herşeye rağmen, etkin bir şekilde pozitifliğe adananların sayısı, ne kadar az olsa da, etkin bir şekilde negatifliğe adananların sayısından çok daha fazla. Eğer gerçekten öyle olsaydı insanlığın durumu bu kadar kötü olur muydu diye soracak olursan, ne pozitifliğe, ne de negatifliğe etkin bir şekilde adanmayan o kalabalık kesimin egemen negatif eğilimlilerin baskılarına büyük ölçüde boyun eğiyor olmalarının, onlara yeterince tepki göstermiyor olmalarının neden olduğu etkiyi göz önünde bulundurman gerektiğini söylerim.

Sevgili exores, hem doğa olaylarında, hem de insanlığın kendi iç dinamiklerinde olağanüstü hareketlenmeler, kırılmalar, dönüşümler meydana geliyor ve hem doğada hem de insanlık düzleminde bu hareketlenmeler giderek tırmanıyor açıkça gözlemlenebildiği gibi. Forumda hem doğadaki hem de insan toplumundaki kırılma, değişim ve dönüşüm süreçlerinin tırmanışını örnekleyen haberleri alıntılıyoruz. Görünen o ki, tırmanan süreçte insan nüfusunun ciddi oranlarda azalmasına neden olacak olaylarla karşılaşacağız bir şekilde. Bu kitlesel nüfus kırılmalarının bir kısmı doğal afetler, bir kısmı ise insanlığın kendi iç dinamikleri bağlamında meydana gelecek gibi görünüyor.

Aslında bunun olacak olması son derece doğal. Ra, Pleiades ve Kasyopya gibi bilgi kaynakları ve bunlarla doğrudan alakalı olmayan başka pek çok kaynak, dünya gezegeninin bir seviye değişikliği yaşama sürecinde olduğunu, daha üst frekanslara, daha üst bilinç seviyelerine çıkması gerektiğini söylüyor. Ve şunun kabul edilmesi gerekiyor ki mevcut insanlığın büyük bir bölümü böyle bir yükselişe uygun nitelikte değil. Böyle birşeye hazır da değiller, istekli de değiller, uygun da değiller. O nedenle sahnenin frekansları yükseldikçe, o sahneye uygun durumda olmayanların sahneden ayrılması gerekiyor. Tabi bu demek değil ki bu süreçte ölen herkes frekans yükselişine hazır ve uygun olmadığı için ölüyor veya ölecek. Ölen/ölecek insanların bir kısmı, değişen sahneye reenkarnasyon yoluyla tekrar iştirak edebilecek düzeyde.

Yani, insanlık kitlesinin mevcut halinin görüntüsü bizi ümitsizliğe sevk etmemeli. Herkes kendi arzusu, kararı ve eylemlerine uygun olarak kendi kaderini çiziyor bir şekilde. Evren özgür iradeyi gözetiyor.

Peki biz bu süreçte ne yapabiliriz? En önemli olan şey elbette ki bilgi / farkındalık durumu. Yani neyin içinde olduğunu, neyle karşı karşıya olduğunu daima daha iyi anlamak için çaba içinde olmak.

Şunu kabul etmek gerekiyor ki, günlük yaşam dediğimiz realitenin statükosu her ne kadar giderek yıkılıyor olsa da, halen kendini sürdürüyor. Yani çalışıyoruz, didiniyoruz, pek çok zorlayıcı, frekans düşürücü şeyle, durumla ve kişilerle karşılaşıyoruz. Kısacası, her gün görmeye devam ettiğimiz tiyatro bizim zihnimizi açmaktan çok bulandırmaya, saptırmaya daha elverişli hala. Ama statüko yıkıldıkça zihnimizin ezberleri bozulmak zorunda kalacak. Ciddi korku ve endişeler deneyimlenebilir bu süreçte.

Varlığımız hakkında ne bildiğimizi durup kendimize sormamız gerekiyor. Varlık hakkında ne biliyoruz? Ve varlık/varlığımız/hayatımız hakkında bildiklerimiz ile şu anda neyin içinde olduğumuz ve neden böyle birşey deneyimlemekte olduğumuz konusunda bir anlayışa, bir kabule ihtiyacımız var. Birşeye inanman, birşeye güvenmen gerekiyor hayatla, var olmakla ilgili olarak.

Forumumuzda temel alınan bilgi kaynakları diyor ki, "7 seviyeden oluşan varoluş düzleminin 3. seviyesindesiniz. Bu seviye İyilik ve Kötülük yolları diyebileceğimiz iki yoldan birine karar verilmesini gerektiren bir seviye. 4. seviyeye mezun olabilmek için bunlardan birine kesin olarak adanmak gerekiyor. Bu iki yol, evrene, hayata, varlığa karşı sevgi mi yoksa nefret mi duyulduğuna bağlı olarak seçilen yollardır."

Bu bilgi kaynaklarının verdiği spesifik bilgiler doğru olsun veya olmasın, bizim bu kaynakların söyledikleri arasında özellikle doğrulayabileceğimiz şeylerden biri, kendi içimizde hayatın, varlığın, varlığımızın anlamı konusunda ciddi tereddütler yaşadığımız, çelişkili inançlar arasında gidip geldiğimizdir. Evren, hayat, varlık iyi mi, yoksa kötü mü? Onu seviyor muyuz, sevmiyor muyuz? O bizi seviyor mu, sevmiyor mu? Hayata güvenebilir miyiz, güvenemez miyiz? Hayat/Evren/Varlık adil mi, değil mi?

Anlaşılabileceği gibi aslında “dini/inançsal/felsefi” karar veya irade geliştirme zorunluluğuyla karşı karşıyayız.

Arkonlar negatif yönde kararlarını vermiş varlıklar. İnsanlık ise pozitif veya negatif yönde kesin bir karar/irade sahibi değil. Ama belki de çok kısa bir süre sonra bu konudaki kararını vermek zorunda. Bu kararı veremeyen çoğunluk, bu kararı vermelerini sağlayacak gelişim derslerini alabilecekleri farklı deneyim ortamlarına taşınacaklar gibi görünüyor. Eğer biz pozitiflik yönünde adanmakta olduğumuza inanıyorsak, zaman zaman durup neye inandığımızı bir gözden geçirmemiz çok faydalı olacaktır.

Pozitiflik ne anlama geliyor? Pozitifliğin evrenle, hayatla, varlıkla ilgili algısı, bilgisi, sezgisi, fikri, tavrı nedir?

Son mesajında sorduğun sorulara cevap bulmak için bu konuda biraz fikir yürütmeye çalışmamızın çok faydalı olabileceğini düşünüyorum.
Go to Top of Page

bozadi


8693 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 07/07/2013 :  18:03:04  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Yani, anlıyor musun, durduğumuz yerde, karşı karşıya olduğumuz tüm berbat görüntüye rağmen derin bir huzur, güven, iman ve sevinç duyabilmeliyiz, her ne kadar koşullar pek çok zaman aksi yönde çalışsa da.

Peki karşı karşıya olduğumuz tüm olumsuzluklara rağmen öyle derin bir huzuru, güveni, inancı ve sevinci "neye dayanarak" hissedeceğiz?

Hele ki halen her gün Arkon Statükosu içinde yaşamaya devam ederken, binbir türlü negatif frekansa maruz kalmaya devam ederken, bu derin huzuru, güveni, inancı ve sevinci nasıl muhafaza edebileceğiz ve daha istikrarlı daha sürekli hale getirebileceğiz?

Unutmamamız gereken en önemli faktörlerden biri, halen hepimizin bilincinde pek çok negatif düşünce kalıplarının bulunmakta olduğunu anlamaktır. Yani bir şekilde karamsarlaşmamıza, nefret etmemize, korkmamıza neden olan düşünce/inanç kalıpları da taşıyoruz bilincimizde, pozitif olanların yanında. Hiç birimiz hali hazırda pozitif değiliz yani. Pozitif olabilmemiz için negatif düşünce/inanç kalıplarından arınmamız gerekiyor. Ama bunu bir anda yapamayız. Bir sürece yayılmak zorunda, o sürecin ne uzunlukta olabileceğinden de çok emin olamayabiliriz.

Kısacası hem sana, hem kendime, hem bizi takip eden ve aynı soruları soran herkese bu konudaki en temel tavsiyem, durup kendi içimizdeki olumlu ve olumsuz düşünce/inanç kalıplarının farkına varmaktır. Birbirimize yapabileceğimiz en büyük yardımlardan biri bu konudadır. Yani bu konuda birbirimizi teşvik etmek, destek olmak.

İçinde bulunduğumuz varoluş seviyesinde kaderimizi belirleyecek olan şey, bu düşünce kalıplarından hangisine adanıp hangisinden arınacağımızdır. Pozitif düşünce/inanç kalıbı da, Negatif düşünce/inanç kalıbı da, tüm evrenle, tüm hayatla, tüm boyutlarla, tüm geçmişle ve tüm gelecekle, yani bütünle, yani herşeyle ilgilidir, yalnızca dünya gezegeni üzerinde deneyimlemekte olduğumuz sınırlı realiteyle değil. Elbette tüm evreni, tüm hayatı, tüm boyutları bir anda keşfedecek, bilecek durumda değiliz. Ama herşeyin bütün olduğu sezildiğinde, bütün olanın karakteri, yapısı hakkında sezgiler akar doğal olarak. O zaman varoluş hakkında bazı kararlara varırız. Bu kararlar bazen olumlu yöndeyken, bazen de olumlu yöndedir. Bu belirsizliği, bu tereddüdü, bu geliş gidişleri aşmamız gerekecek.

Ben bu ortamda bu konuda sabırla değerli bir dayanışma geliştirebileceğimize inanıyorum.
Go to Top of Page

bozadi


8693 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 07/07/2013 :  18:19:43  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
"Birşeye inanman, birşeye güvenmen gerekiyor hayatla, var olmakla ilgili olarak" demiştim. Kararsızlığı yenmek, evrenle/hayatla/varlıkla ilgili istikrarlı, kalıcı, sürekli bir iradeye, yani güçlü bir iradeye sahip olabilmek için.

Bir CHP'nin veya bir MHP'nin değil de, Dini değerleri referans gösteren AKP'nin Türkiye tarihinde böylesine güçlü bir şekilde iktidara gelmiş olmasının temel nedenlerinden biridir "İnanç" (Evrensel İnanç) mevzusu.

İnsanlar sadece dünya realitesiyle değil, tüm evrenin, tüm hayatın, tüm varoluşun realitesiyle ilgili bilgileri konuşabilmek, referans alabilmek ve ortak bir şekilde bunlara inanabilmek istiyorlar. Bu aslında bu tür konularda fikir yürüten her birimizin içinde olan bir istek dikkat edilecek olursa. Bundan daha doğal birşey yok. Evren/Hayat/Varoluş hakkında bir karara varmak istiyoruz. "Bilmek" istiyoruz. "Güvenmek" istiyoruz.

Dini değerlerin hem siyasette hem de hayatın başka pek çok alanında başarılı/etkili olmasının nedenlerinden biri, Dinin yalnızca dünya realitesini değil, tüm evrenin, tüm hayatın, tüm varoluşun özelliklerini konu edinmesidir.

AKP o değerlerin "değerinden" siyasi olarak istifade ediyor. Bir bakış açısıyla, örneğin benim bakış açımla, AKP'nin o değerleri giderek daha fazla "suistimal" ettiği de söylenebilir.

Peki CHP ne yapıyor? Veya MHP? Biri Laisizm/Kemalizim diye bir dini dayatıyor, diğeri ise Türkçülük diye bir dini. Peki bu dinler insanın hem dünyadaki hayatı hem de tüm varoluştaki hayatıyla ilgili bir bilgi, bir öneri, bir sezgi sunuyor, paylaşıyor, tartışıyor mu? HAYIR! O yüzden de başarısız olmaya mahkumlar. (Bu demek değil ki AKP başarısı her halükarda "pozitif" bir başarı.)

Kafasını kaldırıp evrene bakamayan, hayatın, varlığın tamamının ve bizim onun içindeki durumumuzun gerçeklikleri hakkında bir fikir, bir inanç paylaşmayanlar ilerleyemez, ilerletemez.

AKP'nin veya başka dincilerin bu konuda ne yaptıkları, ne yapmadıkları ve bizim bu konuda ne yapabileceğimiz tartışılabilir.
Go to Top of Page

exores


27 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 07/07/2013 :  19:45:32  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Eklenti:
bozadi

Hele ki halen her gün Arkon Statükosu içinde yaşamaya devam ederken, binbir türlü negatif frekansa maruz kalmaya devam ederken, bu derin huzuru, güveni, inancı ve sevinci nasıl muhafaza edebileceğiz ve daha istikrarlı daha sürekli hale getirebileceğiz?



Kasyopyalılar'ın tavsiyesi bilgiyi elde etmemiz yönünde. Elbette bu bilgiyi güncellememiz ve mevcut savaş (mücadele) şartlarına uygun hale getirmemiz gerekiyor ki, zorluk burada başlıyor. Yani statik olan bilginin kaotik ve dinamik ortamlara uygulanması biraz kantatif uyarlama gerektirebiliyor. Lisedeki matematik hocamın kulakları çınlasın: bize matematiğin herşey olduğunu anlatmak için çok çabalamıştı.

Eklenti:
bozadi
Unutmamamız gereken en önemli faktörlerden biri, halen hepimizin bilincinde pek çok negatif düşünce kalıplarının bulunmakta olduğunu anlamaktır. Yani bir şekilde karamsarlaşmamıza, nefret etmemize, korkmamıza neden olan düşünce/inanç kalıpları da taşıyoruz bilincimizde, pozitif olanların yanında. Hiç birimiz hali hazırda pozitif değiliz yani. Pozitif olabilmemiz için negatif düşünce/inanç kalıplarından arınmamız gerekiyor. Ama bunu bir anda yapamayız. Bir sürece yayılmak zorunda, o sürecin ne uzunlukta olabileceğinden de çok emin olamayabiliriz.

Kısacası hem sana, hem kendime, hem bizi takip eden ve aynı soruları soran herkese bu konudaki en temel tavsiyem, durup kendi içimizdeki olumlu ve olumsuz düşünce/inanç kalıplarının farkına varmaktır. Birbirimize yapabileceğimiz en büyük yardımlardan biri bu konudadır. Yani bu konuda birbirimizi teşvik etmek, destek olmak.



Kesinlikle. BH forum alanı bu potansiyeli taşıyor. Statik olan bilginin canlı bir hale gelmesini sağlıyoruz bir nevi: sahip olduğumuz statik bilginin pratik durumlara uygulanmasını kolaylaştırabiliyoruz. Zaten günümüz insanının en belirleyici özelliği kısa ve net mesajlara odaklanması: uzun yorucu (felsefik veya değil) tezleri sentezleyecek sabra ve (b)ilgiye yeterince sahip olmaması.

Tekrardan ana konuya yönelecek olursak, İskenderiye Kütüphanesi'nde ne çeşit kitaplar vardı da bunlar 4 KH'ler için bir tehdit oluşturuyordu? Maalesef elimizde bununla ilgili en ufak bir ipucu yok. İpucu olarak netde dolaşan bir sürü şarlatan ve maddi kazanç amacı taşıyan kitap,vs var. Açıkçası benim bu konuya ilgim 2009 yapımı Agora filmiyle başladı. Geçen dört yıllık sürede bir santim ilerleme gösteremedim. Bana gerçekten inanılmaz geliyor: üniversitelerin milyonlarca tezi arasında bir tane bile Hypatia ve(ya) İskenderiye Kütüphanesi'nin yakılması konusunun olmaması. Gerçekten! Denizin 1km dibindeki mikroorganizmayı araştırmak için özel bölümler açıp devletten veya özel kurumlardan milyon dolarlar alan bilim insanları nasıl olurda, matematik, astronomi ve felsefenin önemli karakterlerinden biri olan Hypatia ve İskenderiye Kütüphanesi ve içindeki bilgiyle ilgili merak duymazlar?
Go to Top of Page

bozadi


8693 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 07/07/2013 :  20:19:11  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
İskenderiye Kütüphanesinde yok edilmek istenen eserler konusunda verilen genel bilgilere bakınca, ilk önce paganizmle ilgili kitaplara karşı yoğun bir önyargı olduğu anlaşılıyor. Ama paganizim tıpkı spiritüalizm gibi fazlasıyla geniş bir başlık. Spesifik olarak ne gibi kaynaklar Arkonlar ve İlüminati açısından en çok sakıncalı olarak görülüyordu gerçekten? Bu konuyla ilgili biraz araştırma yapmaya çalışacağım. Umarım kayda değer bir bilgi veya ipucuna rastlarım! :)
Go to Top of Page

bozadi


8693 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 09/07/2013 :  17:36:03  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
İnternet üzerinden birkaç gündür incelemekte olduğum kaynaklara dayalı olarak, kütüphanenin yakılmasıyla ilgili olarak iki süreç çok dikkatimi çekiyor. Birincisi Julius Caesar ile ilgili olay. MS 48 yılında Sezar İskenderiye'deki bir savaş sırasında yenilmek üzereyken kendi gemilerini ateşe verdiriyor, yangın düşman gemilerini de yaksın diye. Güya bu yangın genişleyerek yayılıyor ve İskenderiye Kütüphanesinin de büyük ölçüde yanmasına neden oluyor. Ama İngilizce Vikipedi'de bu olasılığın anlatıldığı kısımda, Florus adlı Romalı tarihçinin ve Lucan adlı Romalı şairin verdiği bilgilere göre, söz konusu yangın yalnızca gemilerin ve sahildeki birkaç evin yanmasına neden olmuş. Yani Sezar'ın başlattığı yangının İskenderiye Kütüphanesi'ne ulaşıp yakması gibi birşeyin söz konusu olmadığını söylüyorlar. Ama o olay sırasında Kütüphanenin büyük ölçüde yanıp yok olması olay tarihsel bir gerçek gibi görünüyor. İşte bu da akla "karanlık elleri" getiriyor. Bu hususu biraz daha araştıracağım.

Ama şurası kesin ki, kütüphane bir şekilde varlığını sürdürüyor. Kütüphaneye çok sayıda yeni papirüs ekleniyor. Kütüphane bir şekilde tekrar zenginleştiriliyor. Çünkü 387-391 yılları arasında hem ana İskenderiye Kütüphanesi hem de Serapeum adlı yedek/uzantı kütüphanenin yakılması olayları var. Bir gnostik internet sitesinde, 387 yılında fanatik Katoliklerin İskenderiye Kütüphanesini yaktığı ve aralarında çok sayıda Gnostik ve felsefi eserlerin bulunduğu binlerce kitabın kaybolduğu belirtiliyor. Başka çeşitli kaynaklarda da o yıl kütüphanenin yandığı bilgisi geçiyor.

Birkaç yıl sonra, 391 yılında, Hıristiyanlığı Roma İmparatorluğunun resmi dini haline getiren İmparator I. Theodosius'un emriyle Paganizm yasadışı ilan ediliyor. İskenderiye Patriği Theophilus da Pagan Tapınaklarını kapatıyor. O yıl veya yakın bir tarihte Theophilus kışkırtma sonucu Paganlarla bir çatışma yaratıyor ve çatışmanın bir noktasında Paganların sığındığı Serapeum'daki kütüphanenin de yakılmasını sağlıyor.

İskenderiye Kütüphanesi ile ilgili yaptığım araştırmalar sırasında en çok dikkatimi çeken şeylerden biri, Gnostisizmin babaları arasında sayılabilecek önemli bazı isimlerin İskenderiye'de yaşamış olması. Basilides, Carpocrates ve Valentinus gibi büyük Hıristiyan Gnostik öncüler 2. yüzyılda İskenderiye'de yaşamışlar. Ve aslında bu şahıslar pek çok şey anlatmış, yazmış olmalarına rağmen, yazdıklarından geriye hemen hemen hiçbirşey kalmamış. Onlar hakkındaki kısmi bilgiler en çok Gnostisizmin birinci derece karşıtı olan Hıristiyan din görevlilerin (Ireneus, Clement) onlar hakkındaki eleştirilerinden geliyor ve elbette o bilgiler de ciddi ölçüde önyargı içeriyor Gnostisizme yönelik.

Bu öncü Hıristiyan Gnostikler Hıristiyanlığın ve İncilin içeriğinin/mesajının çarpıtıldığı bir sürece tanıklık etmiş ve görüşlerini, eleştirilerini paylaşmışlar. O nedenle bunların görüşlerine, yazdıklarına ait şeyler bulmak çok zor. Ama şu kadarını anlamak son derece mümkün: Gnostik evren/dünya anlayışı veya felsefesi İlüminati'yi korkutmuş. Çünkü çok kritik gerçekler içeriyor. İnsanlığın dünyada hangi koşullar altında, nasıl bir düzen içinde yaşadığına dair önemli bilgiler içeriyor Gnostisizm. İnsanlığın içinde bulunduğu kısırdöngüden nasıl çıkabileceğine dair bilgiler. Gnostisizm "uyanmaya" yönelik güçlü bilgiler içeriyor. İlüminati ise insanlığın uyuyan versiyonu üzerinden nemalandığı için insanlığın dünyadaki yaşamının gerçekleri hakkında bilgilerin yaygınlaşmasından zarar görüyor. Gnostik Hıristiyan anlayışının bu nedenle bastırıldığı anlaşılıyor. Pek muhtemel olarak İskenderiye Kütüphanesinde çok sayıda Gnostik eser vardı. Hatta İsa'nın yaşamı ve mesajlarıyla ilgili pek çok kaynak da bunlar arasındaydı muhtemelen. Pek çok kayıp İncil parçaları. Evet, paganlar ve pagan görüşleri de çok ağır baskı ve işkence koşulları altında kalmış. Hıristiyanlığın dogmatik/uyutucu/saptırıcı versiyonunun egemen olması için o versiyonla çatışan veya uyumsuz olan tüm güçlü unsurlar tehdit olarak değerlendirilip ortadan kaldırılmaya çalışılmış ve bunda çok büyük bir başarı elde edilmiş. Ama felsefe/bilgi anlamında gnostisizm muhtemelen paganizmden çok daha ciddi bir tehditti İlüminati için.

Konuyla ilgili olarak İznik Konsili / İznik İtikadı konusu çok kritik bir öneme sahip gibi görünüyor. Yani dogmatik/uyutucu/saptırıcı Hıristiyanlık versiyonunun egemenleştirilmesi, alternatif damarların kesilmesi konusunda çok önemli bir şeytani girişim olmuş anladığım kadarıyla. Ve yukarıda adı geçen İmparator Theodosius ve İskenderiye Patriği Theophilus adlı şahıslar İznik Konsili ile çok yakından ilgili şahıslar. İmparator Theodosius "İznik Hıristiyanlığı"nı Roma imparatorluğunun resmi dini haline getirdikten sonra farklı din ve inanç versiyonlarını yasadışı ilan ediyor. İskenderiye Patriği Theophilus'a ve başka yerlerdeki dini yöneticilere diğer dinleri yasaklayıcı, ibadetlerini engelleyici emirler gönderiyor. Baskı, işkence ve katliamlar yapılıyor.

Muhtemelen Gnostik Hıristiyanlık da en çok o süreçte hasıraltı edilip baskı ve işkenceyle gündemden kaldırılıyor. İskenderiye Kütüphanesi'nin yakılması da bu süreçte gerçekleşiyor.

Konuyla ilgili incelemelerimi sürdürüyorum.
Go to Top of Page

exores


27 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 09/07/2013 :  20:04:24  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen bozadi

Gnostik evren/dünya anlayışı veya felsefesi İlüminati'yi korkutmuş. Çünkü çok kritik gerçekler içeriyor. İnsanlığın dünyada hangi koşullar altında, nasıl bir düzen içinde yaşadığına dair önemli bilgiler içeriyor Gnostisizm. İnsanlığın içinde bulunduğu kısırdöngüden nasıl çıkabileceğine dair bilgiler. Gnostisizm "uyanmaya" yönelik güçlü bilgiler içeriyor. İlüminati ise insanlığın uyuyan versiyonu üzerinden nemalandığı için insanlığın dünyadaki yaşamının gerçekleri hakkında bilgilerin yaygınlaşmasından zarar görüyor. Gnostik Hıristiyan anlayışının bu nedenle bastırıldığı anlaşılıyor. Pek muhtemel olarak İskenderiye Kütüphanesinde çok sayıda Gnostik eser vardı.


Bingo. Bunu günümüze uyarlayacak olursak, İlüminati'yi şu anda en çok ürküten Kasyopya Celseleri ve Laura. Kasyopya Celseleri'nin tamamını önyargısız bir şekilde analiz ettiğimizde en çok Gnostik felsefeye uyum gösteriyor. Elbette bu birikimi sadece Gnostik kalıba sokma fikri çok sağlıklı görünmesede, karanlık güçlerle olan mücadelesi ve özellikle dinlerdeki sapmaları (baskıcı ve tek tip insan modellemesi) tesbiti açısından Gnostik Hristiyanlarla büyük paralellikler gösteriyor. Bozadi bu konunun araştırılması gerçekten çok kıymetli, sadece bunu araştıracak insanlardaki cesaret eksikliğinden değil, aynı zamanda karanlığın efendilerinin kendilerini en sağlama aldıklarını düşündükleri nokta tam burası! O yüzdendir ki, nerde bu konu ile ilgili iyi niyetli ve bilgece bir araştırmaya kalkışılsa hemen darbeyi indiriyorlar. O yüzden araştırmalarımız bu konu başlığı altında derinleşip bazı hassas noktalara dokunduğunda karanlığın efendilerinin saldırıları kaçınılmaz olacak. Bakalım o kadar derinleşebilecek miyiz?
Go to Top of Page

bozadi


8693 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 09/07/2013 :  21:29:26  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Biz doğru olduğuna inandığımızı yapalım, gerisini evrene bırakalım. Ama şu kadarını biliyorum ki, birlikten kuvvet doğar.
Go to Top of Page

exores


27 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 09/10/2013 :  15:43:09  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Kitapların bazılarının Vatikan'ın kütüphanesinde saklı olduğu ile ilgili bazı dezinformasyonlar var. Bunun nedeni ne olabilir? Gerçekten bu kitaplardan bazıları kurtarılmış olabilir mi? Bu konuda bilgiye erişmek sanırım internetin sınırlarının ötesinde kalıyor. Zaten internetin kontrolü, bu kütüphaneyi yakanların elinde değil mi?
Go to Top of Page

rsamur


9 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 20/05/2014 :  13:52:24  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Konuyu tesadüfen okudum. İskenderiye Kütüphanesi'nin yakılması ile ilgili "Agora" filmini izlemiştim. Ancak benim ilgimi İskenderiye Kütüphanesi'nin yakılması değilde DJ'nın yağmacılar ile ilgili söyledikleri ilgimi çekti. Uzun süredir Dünya gezegeninde bir Hapis yada daha çok "Çiftlik Hayatı" yaşadığımız düşüncesi zihnimi kurcalıyordu.
Eklenti:
<blockquote id="quote"><font size="2" face="Trebuchet MS, Verdana" id="quote">Eklenti:<hr height="1" noshade id="quote">Orjinal Mesajı Ekleyen exores

CC'nin yukarıda alıntısını yaptığım ve aynı zamanda Nag Hammadi yazmalarında bahsedilen Arkonlarla (yağmacılar) mücadelenin zorluğu teknolojinin ilerlemesi ile paralel olarak artıyor. 30 yıl önce onlarla mücadele etmenin zorluğuyla, onlarla şimdi mücadele etmenin zorluğu karşılaştırılamaz bile. İnsanoğlunun çok ciddi bir hamle yapması gerekiyor. Günümuz koşullarında bunun imkansıza yakın olduğunu düşünüyorum. Onların hakimiyetinde olmayan bir yer söyleyebilir misiniz? Hemen her kurum ve kuruluşta onların ele geçirdigi zihinler liderlik pozisyonunda değil mi? Çok karamsar bir tablo çizdiğimin farkındayım. Ancak gerçekleri görebilecek gözlere sahip olmam için dikenli yollarda cok yalpalamam gerekti. Halen yalpalamaya devam ediyorum. CC'nin veya diğerlerinin sunduğu çözümler fazlası ile yavaş ve etkisiz. Daha etkili, hızlı ve pratik, aynı zamanda kolay anlaşılabilir çözümlere ihtiyacımız var. Özellikle tembelleşmis (tembelleştirilmiş) zihinlere şok etkisi yaratacak türden çözümler... Fikri olan var mı?


exores ' in fikri olan varmı? sorusuna cevap vermek istedim. Bu sonsuz evrende yaşam ancak besin zinciriyle mümkündür. İnsanoğlunun bu besin zincirinde, yanlızca bu gezegende en üst sırada olduğu söylenebilir. Başka bir yaşam formundanda habersizis. Bize en yakın güneş sistemi "Alfa Erboğa " bu sisteme olan uzaklık 40 trilyon kilometreye denk gelen 4,22 ışıkyılıdır. Bu mesafeyi yürümek yaklaşık 1 milyar yılınızı alırdı. En hızlı uzay sondalarımız bile bu mesafeyi 60 bin yılda aşabilirlerdi. Şu anda güneş sistemini terk etmekte olan 4 uzay sondası vardır; Pioneer 10 ve 11 ile Voyager 1 ve 2; ancak büyük bir ihtimalle önümüzdeki yirmi yıl içerisinde hepsiyle iletişimimizi kaybedeceğiz. Buradan anlaşılacağı üzere çok uzun bir süre güneş sistemimizin dışına çıkma şansımız yok. Mevcut olan bu durum insanoğlunun bu gezegende aslında bir tür tedriç hayatı yaşadığını göstermekte. Kutsal sayılan kaynaklarda bunu farklı şekilde de olsa teyid ederler. Matrix filmini izleyenler bilir...
İnsanoğlu modern çiftliklerde koyunları, tavukları, domuzları, sığırları neden beslerler? Yemek için elbette "Onları doğada zor şartlarda avlamaktansa, biraz çaba harcayıp güvenli ve kontrollü çiftliklerde beslemek daha kolay ve tehlikesizdir" yoksa onlara olan sevgimizden değil.
Pleiades Öğretilerinden bir kısım:
Duygular besin kaynağıdır. Besin kaynağı sevgi olanlar da vardır. Özgün Planlamacılar, Dünya’nın frekansını sevgiye göre değiştirmeyi istiyorlar. Şimdiki sahiplerin besin kaynağı olan korku, endişe, karmaşa, açlık ve ümitsizlik ortadan kaldırılmalı.

Bilinç bilinci besler. Sizin için bunu anlaması zor çünkü sizler yiyecekle besleniyorsunuz. Bazı varlıklar için besin bilinçtir. İster kızartın, ister haşlayın ya da bahçeden toplayın, bütün besinler kendi gelişimlerinin belli bir noktasında bilinç içerir. Beslenmek için içinize alırsınız onları. Sizin duygularınız başkalarının besinidir. Zarar vermek ve çılgınlık yaratmak üzere hareketlendiğinizde, bu şekilde beslenen başkalarını doyuran bir titreşimsel frekans yaratıyorsunuz.

Sevgi titreşimi ile yaşayanlar var ve bu grup, gezegende sevgi besinini yeniden yapılandırmak istiyor. Gidip başka dünyaların tohumunu atabilme fırsatını elde edebilmek için evreni sevgi frekansına çevirmek istiyorlar.

Duygusal bedenlerinizden beslenen varlıklar olduğunu söylemiştik. Televizyonun onlar için ne kadar zekice bir araç olduğunu düşünün. Dünyanın her yerinden milyarlarca insan, beyaz camda seyrettiklerinden kaynaklanan duygusal besin salıyorlar atmosfere. Sinirlerinizi bozmak için o kadar çok savaş çıkarmalarına gerek yok artık -bunun yerine film yapmaları yeter!

İnsanlar elektromanyetik olarak titreşip korku frekansını yaydıklarında bir bilinç iletimi gerçekleşir. Korku nereye gider? Düşünceleriniz nereye gidiyor? Ortak bilincin besin ürettiğini söylemiştik. Sistem bozucular olarak besin kaynağını söküp atmak ya da besin kaynağını korku ve kaostan başka bir şeye değiştirmek için geldiniz. Bu kaynaktan beslenenlerin ya beslenme tarzlarını değiştirmelerini ya da gezegeni terk etmeleri gerekecek. Siz, bilgiyi, ışığı, değişim potansiyelinin ve ışıkla işbirliği yapıp titreşecek bir besin kaynağının varolduğu anlayışını getirmek için buradasınız. Yaptığınız ve tamamlanmaktan sorumlu olduğunuz şey bu.

Öfkenin amacı vardır. Öfke amaçsız değildir, acı amaçsız değildir. Hepsi de sizi bir şeye doğru götürür. Hissetme merkezinize gidip olanakları araştırırken orada merkezlenmeyi öğrenmek için niyette bulunabilirsiniz. “Burada merkezleneceğim” derseniz, hiçbir harekete izin vermeyecekmişsiniz gibi olur. Bunun yerine sadece merkezlenmişlik isteyin. Merkezlenmişlik, hiçbirşeyin kıpırdamaması demek değil, şeylere hareket etme izni vermeniz demektir. Teknenin devrilmeye hazır mı olacağına yoksa sakin sularda mı bulunacağına siz karar verirsiniz. Biner ve olaydan sert ya da yumuşak bir sürüşle çıkarsınız. Duygularınız başkalarının besini değil, kendi benliğinizin besinleridir. Kendinizi böyle besler, kimliğinizi yaratırsınız. Bu, sizin duygulardan geçen frekans şeklindeki kimliğinizdir. Duygular, sizi ve varoluşa çağrı mektuplarınızı besler.

exores ' in sorusuna cevap olması açısından aşağıdaki alıntıyıda okuyalım;

Bitkiler
Yazar Melih Cevdet Anday
Bir kaktüs türü üzerine ilk sistemli araştırmayı 1886 yılında Ludwlg Lewin yayınlamıştı. Daha, sonra Alman bilim adamının adını alan Anholonium Lewinil, bilim alanında yepyeni bir buluştu. Oysa aynı bitki Meksika ve Güneybatı Amerika yerlilerinin ve ilkel dinlerin çok eskilerden beri tanıdıkları bir dosttu; bir dosttan da öteydi. Yeni Dünyaya ayak basan ilk İspanyol gezginlerinden birinin sözlerine göre, "Kızılderililer bir bitkinin Peyot adını verdikleri kökünü yiyorlar ve kutsal bir varlıkmışcasına ona tapıyorlardı."
Aldous HuKley'in, "Sezgi Kapıları" adı ile İnci Erçetin'ce Türkçeye çevrilen küçük kitabı böyle başlıyordu ve daha ilk tümcesi ile beni kendine çekmişti. Bitkilerin gizini oldum olası merak etmişimdir. Burada ise konu, çok daha ilginç boyutlara ulaşıyordu. Bilineni özetliyeyim: Bilginler, peyot kökünden, "meskalin" adını verdikleri bir kimyasal maddeyi ayırmayı başardıktan sonra ortaya şaşırtıcı bir durum çıkıyor; çavdar mahmuzundan elde edilen ve çok güçlü bir sanrı verici olan liserjik asitin (LSD) biyokimyasal yapı bakımından meskalin ile yöndeş olduğu ortaya çıkıyor. Meskalin üzerine deneyler başlıyor. Ünlü İngiliz romancı Aldous Huxley de, kobay olmayı istiyor bu deneylerde ve eşini yanına alıp araştırıcı hekimin laboratuvarına gidiyor. "Meskalini yuttuktan yarım saat sonra, altın sarısı ışınların yavaş yavaş dans ettiğini sezdim" diye anlatmaya başlıyor başından geçenleri.. Ona göre zararsız ya da az zararlı bir maddedir meskalin, bilinci değiştirir ve bilmeli ki, her birimiz çok ufak bir ölçüsü bilincimizde geniş çapta değişimler doğuran kimyasal bir maddeyi vücudumuzda üretebiliyoruz. Bu değişimlerin birtakımı şizofreni olaylarında da görülebilir. Yoksa zihinsel bozukluğun nedeni kimyasal bozukluk mu? Elbet ortaya daha başka sorular da çıkıyor: Beyin nedir? Bilinç nedir? Bir deli ile aklı başında dediğimiz adam arasındaki ayırt nerden kaynaklanıyor? Dâhi ne demek?
Aldous Huxley, normal bilincimizin indirgenmiş bir bilinç olduğu kanısındadır. Başka bir deyişle bellek ve algılama yeteneklerimiz bizi Özgür Zihin'in çok aşağısında tutmaktadır. Meskalin alındıktan sonra değişimler ise, görsel izlenimlerin yoğunlaşması, herşeye karşı ilgisizlik, normal dediğimiz durumda olağan bulduğumuz şeylerin ve eylemlerin olağanüstülüğü gibi belirtilerle kendini göstermektedir. Ayrıca uzam -zaman ulamları (kategori) da ortadan kalkmaktadır.
Bu kitabı okuduktan sonra, bir gün yolda karşılaştığım ve kendisine peyot konusunu açtığım sayın Sevgi Sanlı, çok önem verdiği bir kitabın sözünü etti bana; "The Teachings ol Don Juan" adındaki bu kitap, Amerikalı bilgin Carlos Castaneda'nın, California Üniversitesinde antropoloji öğrencisi iken (1960), ilâç yapılan bitkiler üstüne Güney Batı Amerika yerlileri arasındaki araştırmalarından kaynaklanan, heyecan verici, üç ciltlik bilimsel bir yapıttı. Sayın Sevgi Sanlı, Carlos Castaneda'nın kitabını zahmet edip bizim gazeteye gönderdi ertesi günü, ben de merakla okumaya koyuldum hemen. Don Juan, Carlos Castaneda'ya, bitkiler konusunda uzman diye tanıtılan bir kızılderili. Tıpkı Aldous Huxley'in peyot iğnesi (meskalin) yiyip deneylere bedeni ile katılması gibi, Carlos Castaneda da, yerli uzman Don Juan'ın verdiği bilgilerle yetinmeyip, sanrısal (hallusinojenik) bitkilerin etkisini kendinde dener. Bunlar peyot, humito, totula gibi bitkilerdir. Fakat buradaki durum, Aldous Huxley'in dostu hekimin lâboratuvarındaki durumdan çok değişiktir. Çünkü kızılderililer arasında bu otlar, sağlığa yararlı, hastalıkları iyi eden ilaçlar yapımı için kullanılmaktan çok başka ve çok daha üstün güçleri içeren birer dost ve hatta tanrı durumundadırlar. Araştırıcı Castaneda'nın ilginç davranışı ise, bu üstün güçteki bitkilerin inanılmaz etkilerine kendini açarak, bildiğimiz gerçekliğin dışındaki başka bir gerçekliği (non-ordinary reality) yaşamasıdır. Böyle bir deneyin kızılderili olmayan, üstelik aydınlar sınıfından biri için hiç de kolay olmayacağını söylemeğe gerek var mı? Gerçekten de, kızılderili ile araştırmacı arasında dostluk kurulması uzun zaman alır ve Don Juan öğretmeğe hiç de hevesli değildir. Carlos Castaneda'nın inanmasını ve kimi gerçekleri kendi kendine bulmasını bekler. Uygarlar arasında bir kimyasal madde olan "meskalin", ilkel toplumun inanışında "meskalito" adlı bir tanrıdır artık; onunla konuşulur, ondan alınan güç denenebilir ve o sîze türlü kılık ve biçimde kendini gösterir. Castaneda'ya kara bir köpek olarak görünmüştü.
Carlos Castaneda'nın yapıtının bu birinci cildi 1968 yılında, "A Separate Reality" adlı ikinci cildi 1971 yılında, "Journey to İxtlan" adlı üçüncü cildi ise 1972 yılında basılmış. Demek araştırma aşağı yukarı on yıl sürüyor. Bu süre içinde genç bir bilgin, büyücü dünyasının kendine özgü gerçekliğine sızmağa çalışıyor. Bunun uyandıracağı tepkileri tasarlamak hiç de güç olmasa gerektir. Time dergisi 1973 martındaki bir sayısında konuya büyük yer verdi. Üç cildin de bestseller olması, gerçi Carlos Castaneda'yı zengin etmiştir, ama dedikodu da o ölçüde büyük olmuştur. Önce şunu belirtmek gerekecek ki, bu kitapları bir çekinti reklâmı saymak ve başarısını ona bağlamak yanlış olur. Ancak kuşkular inanılmaz boyutlara erişti; öyle ki, olayın doğruluğu ve kişilerin gerçekliği bile tartışma konusu edildi.
Fakat Carlos Castaneda, yalnızca Don Juan'ın söylediklerini değil, onun öncülüğünde vardığı aydınlanma dönemini de açıklamağı sürdürdü. Bilgeliğe erdikten sonra, artık çeşitli bitki köklerinin büyülü gücüne gerekseme duymadan da, bu herkese açık olmayan gerçekliği görebiliyordu. Yeter ki, sadece gözleri ile görüp aklı ile kavramakla kalmasın, bütün vücudunu bir algılayıcı olarak kullanabilsin! Örneğin, nerede bulunursanız bulunun, size uygun, en rahat edeceğiniz, böylece de algılarınızı en üst düzeye çıkarabileceğiniz belli bir nokta vardır, bunu ancak deneyerek bulabilirsiniz. Nitekim Carlos Castaneda, Don Juan'ın evinde geçirdiği ilk gece, kendi yerini bulabilmek için sabaha kadar yerlerde süründüğünü anlatıyor. Ancak, bitkilerin olağanüstü gücünden yararlanabilmek için, bir öğretmenin (mürşidin) aracılığı ile, size dostluk gösterecek otu bulmanız gereklidir. Bu ise, her şeyden önce, inanmakla gerçekleşebilir. Bir yabancı için çok güç, nerdeyse olanaksız bir iş bu. Bunun için değil midir, Time dergisindeki yazıda Carlos Castaneda'nın Don Juan'ı bulmasının, Dante'nin Beatrice'i bulmasına benzetilmesi! Anadolu inançlarındaki "şeyh" in yerini ansıyalım. Filim önerilerini geri çeviren Carlos Castaneda, "Don Juan'ın yerinde Anthony Quinn'i görmek istemem" demiş.
Buraya kadar yazdıklarından, meskalin yolu ile edinilen olağanüstü gücün ve algılanan olağandışı dünyanın bilimle çatışık durumda olması, elbette birtakım sorulara kapı açaçaktır. Bilim öncesi dönemin insanlarında böyle bir çatışıklık söz konusu olamazdı; çünkü o dönem evrenine bilinemez güçlerin egemen olduğuna inanılırdı. Bundan ötürü de insanoğlu korkular içinde yaşıyordu. Bugün şizofrenlerin içe kapanık yaşamı, koruyucu bilinçten yoksun düşmeleri ile açıklanmaktadır. Ancak meskalin uyuşturucu ve keyif verici değildir; deneylerin gösterdiğine göre, bu kimyasal madde, deyim yerinde ise, bilinci aralamaktadır. Burada önemli olan şudur: Peyotist dalga geçmiyor, yine dünyada bulunan bir madde aracılığı ile dünyaya başka bir mantıkla bakmağa başlıyor. Korkutucu bir şeydir bu, bilincimiz bizi ondan korumaktadır.
Bu olay, kimi eski sorunları yeniden güncel kılıyor; sözgelişi, özdeş bir beyin taşımalarına karşın, deliler, dâhiler ve normal dediklerimiz arasındaki ayırtlar hangi nedenlerden kaynaklanmaktadır? Dil ve alışılan davranışlar, insanların gerçekten anlaşmalarını sağlamaya yetiyor mu? Yoksa, kimi düşünürlerin ileri sürdükleri gibi her insan bir ada mıdır?
Yüce uygarlığımızın, bitkiler karşısında şaşkına döneceğini düşünmek beni güldürüyor.
Bu yazı Cumhuriyet Gazetesinin 23/ ocak 1981 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

İlginçtir! Tarih boyunca bu hapı yutanlar(mecazi) ciltlerle kitap yazmışlardır. Ancak hiç bir zaman anlaşılamamışlardır. Çünkü ego devreye girmiştir. Kolay yol hep uzatılmıştır. Sonuç hep aynı olmuştur. Matrix kazanmıştır

En iyi örnekler; Mevlana, Bektaşi, Hallacı Mansur, Buda, Madame Blavatsky, Krishnamurti, Gurdjieff, Osho, Carlos Castaneda, Eckhart Tolle, David Icke...

Hatta çok mu iddialı ve kabamı olur bilemiyorum; tüm peygamberler.

Edited by - rsamur on 20/05/2014 14:25:52
Go to Top of Page

exores


27 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 04/09/2015 :  13:06:34  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Sevgili rsamur zihinlere şok etkisi yaratacak türden çözümler soruma doğal olarak peyote ile yanıt vermiş. Son derece isabetli bir şekilde isimleri sıralamış ve sonunda yine kazananın Matrix olduğunu tesbit etmiş. Zaten mesele burada. CC'nin çözümü yavaş ve çoğu zaman etkisiz. Bu yüzden Laura'yı ve Kasyopyalıları okuyoruz. Ancak sadece okuyoruz. Alişkanlıklarımızı (tv seyretmek, vs.) değiştirmediğimiz müddetçe besin kaynağı olmaya devam ediyoruz. Tekrar İskenderiye Kütüphanesi konusuna dönersek, internetin dışında kaynak nasıl bulabiliriz. Bu kaynağı bulduğumuzda bunun kütüphaneyi yakanlar tarafından manipüle edilmediğini nasıl anlayabiliriz. Size ilginç gelmiyor mu: İnsanlık tarihinin belki en önemli konusu olmasına rağmen bu konuya el sürülemiyor. Niye? Ne akademik olarak tatmin edici bir çalışma var nede aktüel olarak herhangi bir makale yok. İlginç!
Go to Top of Page

Astre


300 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 14/03/2018 :  17:51:55  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Bozadi ve sayın exores bu konuda ki araştırmalarınız güncel olarak ne seviyede acaba?
Go to Top of Page

bozadi


8693 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 14/03/2018 :  18:05:21  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Ben bu konuda çok büyük bir gizem görmediğim için, K'ların açıklamasını makul ve muhtemel gördüğüm için araştırmaya devam etme eğilimim olmadı.
Go to Top of Page
  Önceki Konu Mesaj Sonraki Konu  
 Yeni Konu Aç  Konuya Cevap Ver
Forum Seç:
Başkalarına Hizmet Forumu © Kasyopya celselerini ve diğer mesajları farklı ortamlara kopyalamadan önce lütfen izin isteyin: baskalarinahizmet@gmail.com Yukarıya git
Snitz Forums 2000

Design by Sizinsayfaniz.com

Bu sayfa 0,38 saniyede oluşturuldu.