Başkalarına Hizmet Forumu
Başkalarına Hizmet Forumu
Ana Sayfa | Bilgilerim | Kayıt Yaptır | Aktif Konular | Forum Üyeleri | Site içi Arama
Kullanıcı Adı:
Şifre:
Beni Hatırla
Şifre hatırlatma servisi

  Forum
 Genel Paylaşımlar
 Felsefe Kulübü
 Felsefeyi netleştirmek...
 Yeni Konu Aç  Konuya Cevap Ver
Önceki Sayfa | Sonraki Sayfa
Yazar  Mesaj Sonraki Konu
Sayfa: Toplam Sayfa 14

bozadi


10775 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 26/03/2016 :  21:49:42  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Bunu en sevdiğimiz, en değer verdiğimiz bireyler için yapmayı bir alışkanlık, pratik haline getirdikçe, inanın karşı taraf etkilenmiş gibi görünmese bile hiç değilse sizin bizzat bu pratiğiniz nedeniyle karşınızdaki insanlara karşı davranış biçiminizde, farkında olarak ve olmayarak verdiğiniz mesajlarda, bıraktğınız izlenimlerde olumlu bazı gelişmeler olacaktır bence. Ve dahası, bunu yaptıkça aslında sizin kendi yüksek benliğinizle, evrenle, hayatla olan bağlantı kanallarınız giderek temizlenecek, açılacak ve ilham, rehberlik ve enerji alacaksınızdır yavaş yavaş da olsa. Ve sabırlı olursanız, bu moral ve enerji artışı herşeye etki edecektir, beklenmedik biçimlerde de olsa.

Bu pratiği özellikle veya öncelikle zaten en çok değer verdiğiniz, en çok önemsediğiniz, aranızda zaten azımsanamayacak bir sevgi/saygı bağı olan bireylerle yapmanızı öneriyorum. Pratik yaptıkça çemberi dikkatli bir şekilde genişletebilirsiniz. Kendisine böyle bir mesaj göndermenizden memnun olacağını sezdiğiniz bireyler. Sevgiyi, gerçek sevgiyi almaya ve paylaşmaya istekli olduğuna inandığınız bireyler. Emin değilim şu aşamada ama belki de bunu belirli bir ilgi ve saygı duyduğumuz ama belki yine aramızda bir sorun veya soğukluk olan bireylerle bile deneyebiliriz. Tabi bu durumda pratik en sevdiğimiz bireylerle olan pratiğimiz gibi değil de, daha kısa bir çeşit iyi niyet paylaşımı gibi olabilir belki.

Bu zihinsel sevgi paylaşımı pratiğini biraz da şu yüzden yapıcı buldum: Pek çok komplekslerden, sorunlardan, tartışmalardan, başka engellerden dolayı, sevdiğimiz veya değer verdiğimiz insanlarla fiziksel yaşam koşullarınızda bunu yapmak pek kolay birşey değil sanırım. Yani aslında hepimizin buna ihtiyacı var ama bizzat yaşam koşullarımız bunu engellemeye, zorlaştırmaya yönelik olarak dizayn edildiği için, herkes farkında olduğu ve olmadığı binbir türlü dert, stres ve kompleks içinde olduğundan, böyle birşeyi kalkıp fiziksel/somut bir şekilde yapmayı teklif etmek veya yapmaya kalkışmak, her zaman yapıcı sonuçlar doğurmayabilir. Denemedim ama zaten genellikle kompleksli bir insan olduğum için pek denemek de istemiyorum. Yani, "gel şöyle bir pratik yapalım, bak anlatıyorum..." diyerek bu bahsettiğim şeyi "açıklamaya" çalışmak çok problemli olabilir gibi geliyor bana. Yüzyüze açıklayamayacağınız, ifade edemeyeceğiniz o kadar çok zorluk veya engel var ki, tek taraflı ama samimi diyalog amaçlı telepatik bir çalışma çok daha "pratik" bence :)

Go to Top of Page

arinmak


218 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 26/03/2016 :  23:52:38  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen beyrutkapı

İnsanlar arası ilişkilerde karmanın önemini ve bir bütün olarak evlilik kurumunun yine geçmişteki bir karmanın kalıntısı olduğunu hatırlatmak isterim.



evlenmek , çocuk yapmak ; ben bunun sadece 5. boyuttayken ruhların kendi aralarında yaptıkları anlaşma tarzı birşey zannediyordum. Evlenmemek çocuk yapmamak karma yaratma ihtimali var diye hatırlıyorum amam...
Birde evliliğin geçmişten bir karma olması... işler karışıyor
(bununla ilgili bişeyler okumuştum ama nerede , ne zaman hatırlayamadım. Sanırım uykuma direndiğim bir zamandı )
Bazen içimden tekrarlıyorum ... benle ilgili karması olanlar varsa affediyorum.

Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen beyrutkapı

Herhangi bir ilişkinin yada hayatın kurbanı gibi gözükmek sadece belli seviyelerdeki seçimlere işaret eder.



hayatımdaki 2 önemli tercihte bulunmasaydım ilizyonun içinde mutlu bir hayatım alacaktı. Canım nekadar yansada , kendimi kurban olarak değil , çok şanslı biri olarak görüyorum. ( bu cumle beni geçmişe götürdü , anlamsız bir mutluluk oluştu. Teşekkürler )

son paragrafın farkındayım ama tam olarak benimsiyemiyorum... , ufak ufak azaltsamda kaygılar devam ediyor.

bozadi
geçmiş yaşamlarımda ne yaptğı mı bir bilsem, sevgiyle ilgili çözmem gereken , tam olarak anlamlnadıramadığım , somutlaştıramadığım şeyler var.
fiziksel olarak neden bukadar güçsüz olduğumu merak ederdim ve neden fiziksel gücümü arttırmak için herhangi bir çaba içinde olmadığı mı ( ra bilgilerinde sevgi yasasını öğrenebilmek için zayıf bedenler seçermişiz )

bunu okuduğum gün internette karısı tarafından aldatılan boksör videosu denk geldi ... ardından bir kaç şey daha...
bizzat yaşadığım oylaylardan da örnek eklenebilir ama... bir şekilde dönüp dolaşıp sevgiye geliyorum.

rüyalarında fiziksel temas gerektiğinde abartısız küçük bir çocuğa dönen ben , 2-3 yıldır malkoç oğlu olmaya başladım.

dünyadaki olumsuzluklar ..... öfkelendiriyor.

güçlü bir bedene sahip olsam çok kavgacı birisi olurdum.

birde yapım gereği ; duruma göre en fazla beşe kadar yolu var derim , alttan alırım. en son olayına ve kişisine göre fena haşlardım.

uzun zamandır alttan alıyorum , susuyorum , lafı azımda tutuyorum , kalp kırmadan hatasını nasıl söylerim. haklı - haksız aramadan nasıl ortak bir noktada buluşuruzun derdindeyim. henüz dengeyi kuramadım. ben altta kalıyorum . Amaçım hatalarından dolayı karşımdakine geri adım attırmak değil , ortak bir noktada buluşmak.

sevgi , saygı , alttan alma , görmezden gelme , negatif hamleleri sakince boşa çıkarmaya çalışma ...

eskiden ilizyonda olsa bazı şeyler ne rahatmış , eksik , yanlış bildiklerin , yeni yeni öğrendiklerin ....

herşeye rağmen minik minikte olsa ilerlemek güzel.

aile , dost , akraba ... zamanla düzene girer heralde.
Go to Top of Page

twine


29 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 27/03/2016 :  00:25:00  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Hepinizi, hepimizi seviyorum sevgili arkadaşlarım :)) arinmak, beyrutkapı, bozadi ve diğerleri.. kendi varlığımı sizden ayrı tutmuyorum. Cevaplarımı biraz işten güçten dolayı geciktiriyorum farkındayım kusura bakmayın. Eckhart Tolle ile ilgili paylaşımımda, adamın bazı kritik meselelere farklı bakış açıları getirmesi, kendi içinde bunları yüksek dinginlik ve farkındalık seviyelerinde çözümlemeler yapması her zaman dikkatimi çekmiştir. Bizim açımızdan da kendi spiritüel ve BH yolunda gelişimimiz için faydalı olabileceğini düşündüğüm tarafları bunlar aslında.

Bu başlık altında tartışılan, en karamsar hissettiğimiz zamanlarımızda yeniden mutlak varoluşun kendisiyle ve onun muazzam potansiyeli ile nasıl bağlantıda kalabileceğimiz, nasıl tekrar damla gibi değil de okyanus gibi hissedebileceğimiz konusunda etkili ve son derece basit yaklaşımlar ve ipuçları içerdiği için videoyu eklemiştim. Paylaşımlarında egoyu ve ben-merkezciliği, öz varlığımızla aramızdaki en büyük engel/perde olarak sık sık gündemde tuttuğu -ki dünyanın karanlık düzen sahipleri tarafından şu anki kaotik duruma ve düşük frekansa çekilmesinde en önemli sebeptir hemfikir olduğumuz gibi- özellikle "Sufizm Bilgeliği" paylaşımlarında, şiirlerle desteklediği etkileyici öğretileri vardır. Eksik tarafları, farkında olarak veya olmayarak üstünde durmadığı, geçiştirdiği müthiş öncelikli konular da illaki olabilir.

Sevigli Arınmak özellikle karı-koca ilişkileri çerçevesinde gerçek sevginin nasıl sömürülüp, bireylerin kendi çıkarları doğrulutusunda nasıl saptırılabileceği açısından güzel örneklemeler yapmış. Bozadi' nin de günlük yaşamımızda uygulayıp deneyimleyebileceğimiz, sevgiyi ve pozitiviteyi yükseltebileceğimiz önerme getirdiği pratiklerini çok sevdim. Umarım bu uygalamaları, pratikleri günlük yaşantımıza, kendi çevremize yansıtıp gerek bireysel, gerekse forum ailesi olarak deneyimleyebileceğimiz aktivitelerle (Örneğin doğa yürüyüşleri, kamplar, tatil gezileri gibi. vs ) hep beraber yakalama şansları da bulabiliriz.
Go to Top of Page

arinmak


218 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 27/03/2016 :  11:51:37  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen bozadi

Okudum ama meşguliyetten dolayı cevap hakkımı birkaç saat bekleteceğim konsantre olabilmek için :)


Ekleme yapma sebebim , hemen cevap yazmanız için değildi.

başka bir konuda celse öncesi ve sonrası diye yazmıştım.
Celse sonrası birşeyler yazarken , sormak isterken zorlanıyorum. uzun yazmaya kalksam herşeyi karıştırıyorum. yazının başlangıcıyla sonu arasında fark oluyor. ben bile ne yazdığımı anlamaya biliyorum ve o yazıyı göndermeden siliyorum.

Kısa ve sade yazarak sormaya öğrenmeye çalışıyorum. Bu da yazdıklarımı , forumda paylaştıktan sonra , bir kaç gün takip etmeme sebep oluyor. Eksik birşey yazdığımı görürsem ekleme yapıyorum.

Mesela dün attığım son ileti , konuya ondan önce attığım iletilere bakınca , nerden nereye oldu.

ilizyondan çıkış için atılan ilk adım... zorluyor

bozadi , beyrutkapı , twine .... kısaca HERKEZE verdikleri bilgiler ve öneriler için çok teşekkürler




ekleme ; eksik ve yanlış bilinenler , kavramlarda ki derinlikler , eskisi gibi yada günlük hayattaki gibi değil.

Edited by - arinmak on 28/03/2016 12:10:11
Go to Top of Page

bozadi


10775 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 27/03/2016 :  17:59:48  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Ben de hepinize teşekkür ederim arkadaşlar. Tüm zorluklara rağmen ortak çabalarımızı sürdürelim, eminim şu anda yerine oturmayan taşlar da zamanla yerine oturacak, pek çok husus giderek netleşecek ve resim berraklaşacaktır.
Go to Top of Page

bozadi


10775 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 28/03/2016 :  18:57:31  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Zihninizde telepatik bir sevgi iletişimi kurduğunuz bir bireyle sonradan problemler ve hatta ciddi problemler de yaşayabilirsiniz. Buna fazla takılmayın. Veya siz kendiniz zaman zaman ciddi şekilde sevgisiz bir halde bulabilirsiniz kendinizi. Buna da çok takılmayın. Akışına bırakın. Uzunvadeli amaçlarımız doğrultusunda işbirliği yapabildiğimiz sürece herşey yoluna girer. Hepimizde bir sürü KH duygu/düşünce/davranış kalıpları mevcut hala. O yüzden kesintisiz bir şekilde BH modunda kalamıyor olduğumuz için kendimizi şiddetli bir şekilde yargılamayalım. Kaybolmuşluk, kaybetmişlik duygularının altında ezilseniz, boğulsanız bile, o da sonsuza kadar sürmeyecektir.

Bu bahsettiğim odaklanmış sevgi diyalogları (monolog gibi görünse de) kadar önemli olduğunu tahmin ettiğim bir husustan bahsetmek istiyorum.

Bireyler-arası iletişim ve etkileşim sürecinin dışında, bir de bir "teklik", bir "yalnızlık" boyutu denebilecek birşey var. Biraz daha ayrıntısına girmeye çalışacağım bu iki şeyden biri diğerinden daha öncelikli veya daha önemli mi, emin olamıyorum şu anda ama teklik/yalnızlık diyebileceğim deneyim boyutunun "birlikte yaşamdan" daha az önemli olmadığını düşünüyorum. Teklik/yalnızlık derken neyi kastettiğimi açıklamaya çalışayım.

Yukarıda ve aslında forumun her yerinde vurgulamaya çalıştığım, bizim ve herkesin çeşitli biçim ve miktarlardaki KH duygu/düşünce/davranış programları ve bunları besleyen şeytani yaşam koşulları nedeniyle, hayatımızdaki insanlarla bir sürü sorun yaşıyoruz. arinmak'ın da belirttiği gibi, bazen en ciddi sorunları hayatımızdaki en önemsediğimiz, en çok değer verdiğimiz bireylerle yaşayabiliyoruz. Ve hayatımızda en çok değer verdiğimiz insanlarla ilişkimizin yapıcılığının azaldığı süreçlerde ciddi bir moral bozukluğu ve enerji kaybı deneyimleyebiliyoruz. Bu aynı zamanda karamsarlık, huzursuzluk, güvensizlik ve daha fazla sorun anlamına geliyor çoğu zaman.

Çeşitli olumlu ve olumsuz yönleriyle "ilişkiler" şüphesiz hepimiz için hayati düzeyde önemli. İlişkisiz bir yaşam mümkün ve anlamlı değil. Hayatımızdaki insanlar ve diğer insan kitleleri olmadan hayatımızın da bir anlamı olmazdı sanırım. Yani bir şekilde birbirimize bir tür gönüllü bağımlılığımız var. Bunda itiraz edilebilecek birşey yok ama ilişkilere "fazla bağımlılık" konusunda gözden geçirmemiz gereken bazı olasılıklar var gibi görünüyor bana. Yani özellikle kendimizi nasıl hissettiğimiz konusunda ilişkilere bağımlılığın (ve aslında hatta "yaşam koşullarımıza" bağımlılığın) yeterince farkına bile varamadığımız ciddi olumsuz etkileri olabilir.

Forumda doğal olarak tekrar tekrar ele almaya ve daha iyi kavramaya çalıştığımız "7. yoğunluk", "zamanın olmaması", "Tanrı'nın kendisi olmamız" gibi kavramlarla da yakından bir bağlantısı var bu konunun. Eğer biz buysak, Tanrıysak, herşeysek, varoluştaki en yüce hakikatsek, eğer BH, sevinç, huzur, güven, adalet, sevgi varoluşun özüyse ve bizim bireysel varlığımız da aynı vardan var olduysa, o zaman bunun huzurunu, güvenini, sevincini varlığımızın görünmez derinliklerinden ortaya çıkarmamız gerekiyor. Hiçbir şey bundan daha önemli, daha öncelikli olamaz.

Biliyorsunuz, 3. yoğunluk bireyselliğin keşfinin derinleştirildiği ve giderek rafineleştirildiği, saflaştırıldığı bir deneyim seviyesi. Sağlıklı, gerçek bir "birey" olabilmemiz için, tüm evrenle, tüm varoluşla veya "var olmakla" nasıl bir ilişkimiz olduğuna dair güçlü bir farkındalığımız, inancımız, güvenimiz olmalı. Güçlü gruplar, kitleler, güçlü bireylerden oluşur. Farkındalığın, bilginin "güç" olduğu vurgusunu hatırlayacak olursak, en önemli veya öncelikli bilginin var olmakla veya varoluşla ilgimizin, ilişkimizin ne olduğu konusundaki bilgi ve farkındalık olduğu, en derin gücün bu farkındalıktan geleceği sonucu çıkıyor olabilir. Tabi bu her zaman çok doğrudan olmak zorunda değil, daha dolaylı şekillerde de olabilir. İşte, tüm aleyhte koşullara rağmen hayatımızda işlerimizin, güçlerimizin, özellikle de "ilişkilerimizin" yapıcı ve verimli gitmesi ölçüsünde, nispeten derin bir sevinç, huzur, güven duyabiliyoruz ve bu tür deneyimlerin etkisini uzun bir süre boyunca bir moral ve ümit kaynağı olarak kullanabiliyoruz. Problemli olan veya olabilecek olan şeyse, o aleyhteki koşullar fazlasıyla etkili olduğunda, işlerimiz güçlerimiz uzunvadeli veya derinlemesine bir şekilde ters gittiğinde ve / veya ilişkilerimizde ciddi verimsizlikler veya krizler yaşadığımızda varlığımızın koşulsuz-kayıtsız-sonsuz özü ve kendisi olan varoluşsal sevinci, huzuru, güveni, sevgiyi ciddi oranda kaybedebiliyor olmamız. Evet, elbette söylemesi kolay, ama derinde veya esasta kendimizi nasıl hissettiğimiz dünyaya "bu kadar" bağlı veya bağımlı olmamalı. Dünya derken, tabi öncelikle yaşam koşullarımızın, işlerimizin-güçlerimizin ve belki özellikle ilişkilerimizin gidişatını kastediyorum ama aslında tüm gezegenin kendisini de kastedebilirim. Önemi var mı? Veya ne derecede var?

Bunları söylerken, "ilişkilerimize önem vermeyelim, hayatımızda kimseye derin bir değer vermeyelim, hiçbir şeyi ciddiye almayalım" gibi bir anlamda söylemiyorum. Şu şeytanların düzeninde bu kadar berbat koşullara biraz da ilişkilerimiz sayesinde katlanabiliyoruz belki. Birbirimizden azımsanamayacak bir güç ve moral buluyoruz. "Elle gelen düğün bayram" deyişi biraz da bu durumu ifade ediyor sanki. Veya işlerimiz yolunda gittiğinde derin bir varoluşsal sevinç, moral, güven, huzur duyma cesaretini veya imkanını bulabiliyoruz. Ama koşullar veya işler-güçler veya ilişkiler bazen de bizi en çok boğan, en çok güvensizliğe, huzursuzluğa, en derin travmalara sevk eden şeyler haline de gelebiliyor.

O yüzden, hayatımızdaki insanlarla ve diğer insanlarla ve yaşam koşullarımızla olan "ilişkimizin", varoluşun veya "var olmanın" kendisiyle olan doğrudan ilişkimizi tamamen belirlemesine izin vermemek konusunu biraz düşünebileceğimize inanıyorum. Varoluşun bütünüyle olan ilişki deyince, uçsuz bucaksız ve hatta belki ciddi oranda karanlık veya belirsiz bir okyanusla ilişkimizi düşünmek gibi birşey bu belki de ama "birbirimizden" cesaret alarak, Varlıkla olan bağımızı biraz daha ciddi şekilde düşünmemiz icap ediyor olabilir.
Go to Top of Page

arinmak


218 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 28/03/2016 :  23:37:37  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
yeni iletinin içinde geçenler , yeni soru sormaya uygun....

Sevgili bozadi konu bütünlüğü aramadan , kalbinden geçenleri yazmaya devam et.

( yoğunluktan , cumaya kadar soru soramıyorum , iyi dinlen )

Go to Top of Page

bozadi


10775 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 16/06/2016 :  00:32:07  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Bu başlıkta son yazdıklarımdan beri geçen sürede kafamda birşeyleri daha güzel toparlama şansım olduğunu düşünüyorum.

Hani pozitif insani değerler dediğimiz şeyler var ya: iyilik, doğruluk, güzellik, adalet, sevgi, sevinç, huzur, güven... Bunlar BH Aleminin doğal özellikleri. BH Alemi demek, "Varlık Alemi" demek. Çünkü BH "varoluş" demek, tüm varlıkla birliğini, bütünlüğünü keşfetme, onaylama, kutlama demek, bütünsel varlığa hizmet etmek demek. BH farkındalıklarının ve deneyimlerinin doğal ve kesintisiz gerçek olduğu alem BH Alemi veya Varlık Alemi. O alemde yaşayan sınırsız sayıda varlık mevcut. Ve biz orada değiliz. Biz, 3. yoğunluk bireyler olarak, BH ile KH alemleri arasında bir seçime teşvik edildiğimiz bir durumda veya seviyedeyiz ve her iki alemin hizmetkarlarının etkilerine maruz kalıyoruz ve bildiğiniz gibi dünyada ne yazık ki KH güçleri hala ciddi oranda egemenler ve bunda da genel dünya insanlığının çoğunluğunun tembellikleri, duyarsızlıkları, çiğlikleri, egoları büyük rol oynadı.

İçinde yaşadığımız hayatta veya düzende adaletsizlik, nefret, işkence, katliam eksik olmuyor. Varlık Aleminde yaşamadığımızı bize çok güzel anlatıyor, hatırlatıyor bunlar çünkü Varlık Aleminde adaletsizlik, sevgisizlik, işkence ve katliam olması mümkün değil. Bunlar KH alemlerinin veya KH etkisinin baskın olduğu alemlerin özellikleri.

Hani diyoruz, isyan ediyoruz ya; "Nerede adalet? Nerede eşitlik, kardeşlik, paylaşım?" İşte, bunlar BH Aleminde ve biz şu anda orada değiliz. Dolayısıyla, içinde bulunduğumuz dünyada adaletsizlik, sömürü, işkence ve katliam olması kadar doğal birşey olamaz ve zaten bunun doğallığı ve olağanlığı son zamanlarda giderek daha da doğrulanır hale geldi.

Peki ne yapmalı. Arkadaşlar, öncelikle BH Aleminin, yani Varlık Aleminin varlığını zihninizde canlandırabilmeli, sezebilmeli, inanmalı, güvenmelisiniz. Elbette her yönüyle tamamen homojen bir alem değil, pek çok seviyeleri, farklı boyutları var ama BH Aleminde, yani Varlık Aleminde neyin olduğuyla ilgili çok basit bir fikir/tahmin/sezgi yürütebilirsiniz: İçinde bulunduğumuz BH/KH karışık ve KH egemen deneyim ortamında, tüm olumsuzluklara rağmen zaman zaman duyumsayabildiğiniz veya erişebildiğiniz tüm samimi, derin, güçlü pozitiflikleri düşünün. Sevgi, sevinç, huzur, güven... Ne olursa. İşte onların kaynağı ve kesintisiz olarak yaşandığı, egemen olduğu alemden bahsediyoruz. Adaletin, sevginin, doğruluğun, güzelliğin, paylaşımın egemen olduğu bir alemden bahsediyoruz. O alem pek çok farklı yoğunluğu, boyutu ve yerleri kapsıyor ama temel özellikleri yukarıda belirtildiği gibi sezilebilir.

Şu anda orada değiliz ama istersek oraya doğru ilerleyebiliriz veya orayı buraya çekebiliriz (aynı şey).

Şu dünya üzerinde bize kesintisiz bir şekilde yapılmakta olan işkencelerin temel amacının "gözümüzü boyamakla" ciddi bir ilgisi olduğunu anlıyorum. Güneş balçıkla sıvanıyor adeta. Yani şu gezegen üzerinde öyle şeylere maruz kalıyoruz ki, bilinçli olarak farkında olmasak da, tüm varoluş hakkında bazı sonuçlara varıyoruz veya "vardırılıyoruz". Dünyadaki lokal deneyimimizin baskın özelliklerini farkında bile olmadan tüm varoluşa projekte ediyoruz doğal olarak. Yani dünyadaki hayat berbat olduğu için, tüm varoluştaki hayatın da berbat, adaletsiz, sevgisiz, sevinçsiz, huzursuz, güvensiz, tehdit edici olduğu sonucuna varıyoruz ve bu çıkarımları yaparken bunu yaptığımızın bilinçli olarak farkında bile değiliz. Bu çok doğal bir sonuç.

Ve korktukça, güvensizleştikçe, sevinçsizleştikçe, huzursuzlaştıkça, sevgisizleştikçe Varlık (BH) Alemiyle bağlantılarımız da zayıflıyor. Evet, hepimizin BH Alemiyle bağlantısı var, olmaması mümkün değil çünkü BH Alemi demek Varlık Alemi demek. Hepimiz halihazırda biraz yarım yamalak şekilde de olsa "varız". Varolan herşeyin BH Alemiyle bağı vardır.

Şu sonuç çıkıyor: İçinde yaşadığımız alem büyük ölçüde sahtelikler alemi. Sevginin, adaletin egemen olmadığı bir alem sahtelik alemidir, yalanların, yalancıların alemidir. Ve zaten hayatımızın büyük ölçüde yalancılar ve onların yalanları, sömürüleri, işkenceleri, adaletsizlikleri, katliamları ekseninde sürdüğü gerçeğini hatırlarsak veya yüzleşirsek, bu durum kendini kolayca gösterir.

Dolayısıyla, eğer bizler sevgiye, adalete, güzelliğe, iyiliğe "inanan" insanlarsak, neye inandığımızı iyice bir netleştirmemiz faydalı olacak gibi görünüyor. O "inandığımız", uğruna pek çok olumsuzluğa katlandığımız, mücadele ettiğimiz pozitivitelerin içinde yaşadığımız dünyada halihazırda egemen olmadığı, hatta tam tersinin egemen olduğu apaçık ortada, öyle değil mi? Peki bizim inandığımız şeyin aslı, esası, temeli, orijini nedir? Varlık (BH) Alemi. Yani Gerçek Alem. Biz sahteliğin içinde yaşıyoruz.

Bence bu durumda yapılması icap edecek şey iki yönlü olabilir: 1-Varlığımızın da dayalı olduğu BH Aleminin varlığına iman etmemiz, inanmamız, güvenmemiz ve bunun mutluluğunu, sevincini deneyimlememiz ve paylaşmamız gerekiyor. 2-Bu bağlamda kendi aramızda güçlenecek örgütlenme doğrultusunda karşı karşıya olduğumuz psikopat güçlerin hayatımız üzerindeki faaliyetlerine karşı en ideal şekilde nasıl tepki vereceğimizi görüşüp gerekli karşı koyuşu sergilememiz gerekiyor.

1 no'lu şık bir bakıma çok kolay görünebilecek olmakla birlikte aslında 2'ncisinden daha zor olabilir. Çünkü halihazırda hep birlikte müşahade etmekte ve maruz kalmakta olduğumuz gibi şiddetli psikopatik baskı, adaletsizlik ve işkence koşulları içinde yaşıyoruz. Ve sonuçta teknik olarak hala KH varlığı niteliğindeyiz. Yani zaten adalet, eşitlik, sevgi, paylaşım konusunda çok ideal durumda değiliz, bir de bunun üzerine egemen KH güçlerinin üzerimizde uyguladığı şiddetli baskılar nedeniyle korku, endişe, güvensizlik, huzursuzluk, sevgisizlik, nefret, yıkım, hastalık, ümitsizlik hepimizin hayatında ciddi seviyelere ulaşabiliyor, öyle değil mi? İşte 1 numaralı şıkta belirtilen şeyi yapmak o yüzden hiç de göründüğü kadar kolay değil. Ama işte "inanç" dediğimiz olay bu. Apaçık görünene inanmak, onun varlığını doğrulamak zaten kolay. Önemli olan özellikle gözümüzden, gönlümüzden kaçırılmaya çalışılan şeyi (BH Alemini ve onunla bağımızı) ısrarla incelemeye ve ona güvenmeye çalışmak. Bu 1. madde konusunda kendimizi geliştirdikçe, 2. madde konusunda da kendiliğinden ilerlemeler olacak, yapılması icap edenler kendini açıkça gösterecek ve yapılacaklardır diye düşünüyorum. Aslında bir bakıma bu iki madde eşzamanlı olarak ilerleyecek sonuçta. Ama "inanç" kısmı üzerinde elimizden geldiğince netleştirme ve fikir ve işbirliği yapmamız gerektiğini hissediyorum. Devam edeceğim.

Go to Top of Page

bozadi


10775 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 16/06/2016 :  20:56:05  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Kendimizi gerçekten çok iyi hissetmek için bir neden var mı, herhangi bir zamanda? Eğer dünyada karşı karşıya olduğumuz genel koşullar dikkate alınacak olursa, kendimizi bilinçli veya bilinçaltı olarak kötü hissetmek için çok ama çok sebep var. Korkmak, gerilmek, üzülmek, kahrolmak için sayısız neden... Üstelik, bizde bu negatif duygu ve düşünce kalıplarını uyaracak, tetikleyecek koşulları, olayları, adaletsizlikleri, işkenceleri, katliamları neredeyse "düzenli" ve "resmi" bir şekilde uygulayan güçlerle çevriliyiz. Ve işin kötüsü, negatif duygu ve düşünce kalıplarımız arttıkça, pozitiviteyle, sevgiyle, huzurla, güvenle bağımız, ona inancımız da bundan ciddi yara alıyor.

Peki çeşitli şiddet düzeylerindeki tüm bu olumsuz koşullarda kendimizi nasıl iyi hissedeceğiz veya hissetmeli miyiz? Elbette hissetmeliyiz. Kendimizi çok iyi hissedebilmeliyiz mümkün olan hemen her durumda. Çünkü pozitiviteyle bağlantımızın zayıflaması, evrensel/varoluşsal/ruhsal gıda ve rehberlikleri almamızı zorlaştırıyor. Zaten faşist güçler biraz da bunu bildikleri için hayat sahnemizi işkencehaneye çeviriyorlar. Pozitif duygu ve düşüncelerimizi giderek daha fazla sınırlandırabilmek, hatta tamamen "iptal" edebilmek için.

Peki hem kendi içimizde hem de dışımızda bu kadar olumsuz programlayıcı etkiyle ve koşulla çevrelenmişken, ağır bir tehdit ve saldırı altındayken, nasıl olacak da kendimizi iyi hissedeceğiz?

İşte burada "inanç" faktörünün önemi geliyor. Dikkat edin, normalde kendinizi iyi hissetmek için ille dışarıdan olumluluğu tetikleyecek veya harekete geçirecek bir olay veya koşul "gelişmesi" gerekmez. Kendini gerçekten iyi hissetmek dediğimiz şey aslında sizin kendi varlıksal akıl/duygu kanalınız yoluyla neredeyse herhangi bir zamanda, kendi bireysel iradenizle erişebileceğiniz bir "realitedir/alemdir" adeta. BH Aleminin, Varlık Aleminin realitesi. Ve insanın kendisini iyi hissetmesi için Varlık Alemiyle, Gerçek Alemle etkileşime girmesi yeterlidir aslında. O alem varlığınızın da kökenidir, yani oraya aitsinizdir. Hepimizin ebedi memleketi, vatanı, yuvasıdır. Tabi KH varlığı dediğimiz varlıklar da her ne kadar "varsalar" da, onlar Varlık Alemine o kadar ters bir tepki gösterirler ve kendilerini o kadar şiddetli bir şekilde yokluğa sürüklerler ki, Varlık Alemi için "onların vatanı" demek pek anlamlı değildir çoğu için, ta ki KH eğilimlerini azaltıp BH eğilimlerini artırmaya başlayıncaya kadar.

İşte, bizim gerçek vatanımız, gerçek evimiz olan Varlık Alemi veya Başkalarına Hizmet Alemi içinde değiliz şu anda, ona uygun frekanslarda titreşmiyor, yaşamıyoruz henüz. Orada olma veya oraya girme konusunda bir seçim/irade geliştirme süreci içindeyiz. Biz dünyada ne yaparsak yapalım, neyi seçersek seçelim veya seçmezsek seçmeyelim, ister şu veya bu şekilde var olmaya devam edelim, ister etmeyelim, Varlık Alemi her zaman var olmaya devam edecek, tıpkı şu anda da var olduğu gibi.

Ve biz de artık gerçek evimize, yuvamıza ulaşmanın kavrayışı, niyeti ve çabası içinde olmalıyız, değil mi dostlar? Unutmayalım ki, Varlık Alemi her zaman var ve oraya ulaşmamızı zorla engelleyen veya engelleyebilecek olan hiçbir dışsal faktör yok aslında. Bizi bulunduğumuz yerde tutan tek şey kendi pasif ve aktif KH eğilimlerimizdir. Bunların tümünün bilinçli olarak farkında da değiliz.

Verilen bazı bilgilere göre, BH Alemine, yani Varlık Alemine geçiş yapmak, mezun olmak için %51 düzeyinde BH Olmak, o oranda BH frekanslarında titreşmek gerek. Demek ki henüz o oranda BH değiliz, o oranda Var değiliz bilinçli olarak. Bireysel varlığımızın ne kadar göreceli, ne kadar belirsiz bir durumda olduğunu düşünebiliyor musunuz?

Ve zaten nasıl gerçek manada "var olmadığımızın" kanıtlarını yaşamımızda bulmak hiç zor değil aslında. İşte düşünün, Global ve Lokal psikopatlar devleti, dini, şunu, bunu kullanarak saçmasapan mazeretlerle ve mazeretsiz bir şekilde hayatımızda pek çok adaletsizlik, işkence ve katliamlar uyguluyorlar. Ve bizler bilmem kaç milyonluk koca bir toplum olarak bir olup da aslında hepimizi incitmesi, yaralaması, geleceğimizi karartması kaçınılmaz olan şiddetli hak-hukuk ihlallerine, ekonomik, dini, siyasi, askeri adaletsizliklere karşı koyabiliyor muyuz, engelleyebiliyor muyuz, hakkımızı-hukukumuzu koruyabiliyor muyuz gerektiği şekilde? Hayır. İşte, gerçek manada "Var" olmadığımızın kanıtları. Bunun hiçbir mazereti yok aslında. Vay orda devlet varmış, ordu varmış, biz vergimizi veriyoruz, oyumuzu veriyoruz, sorumluluklarımızı yapıyoruz, gerisi devletin, dinin, ordunun, şunun bunun sorumluluğuymuş diye birşey yok. Şeytanlar, yani adanmış KH güçleri zaten özellikle din/devlet/ordu gibi hayatımızı yönetmesi için vekalet verdiğimiz kurumları en sinsi ve etkili şekillerde kontrolleri altında bulunduruyorlar ve hepimiz de bunu çok iyi biliyoruz ama bildiğimizi kendimizden ve birbirimizden saklamak zorunda kalıyoruz. Ve o KH güçleri bizi ideolojilere zorlayıp birbirimize düşürmek, temel şeytanlığı karşı ideolojide aramak, suçlamak, saldırmak için gerekli koşulları en ideal şekilde oluşturuyorlar. Yani bize hayatımızdaki egemen adaletsizliklerin, işkencelerin, katliamların suçunu atmak için bolca malzeme yaratmış oluyorlar ve adaletsizliği gidermek üzere mücadele etmek için bize içine girmeye hazır "roller" sunmuş oluyorlar. Elbette bu demek değil ki tüm ideolojik mücadeleler ille de %100 KH'ye hizmet eder, hayır, ama gerçekten daha çok KH'ye hizmet eder bu yollar son analizde.

Yokuz biz henüz gerçek manada ve var olup olmayacağımız konusunda seçime, karara, iradeye teşvik ediliyoruz, olumlu-olumsuz çeşitli süreçlerle.

Şimdi durduğumuz yerde tüm toplumu "var olmaya" yönlendirebilecek halimiz yok. Öncelikle kendimizden sorumluyuz. Ve nasıl en ideal, en kolay şekilde "var olunur"u incelemeye gayret ediyoruz. Varlığın özüne, esasına, gerçek doğasına uygun, istikrarlı bir bilince ve davranışa nasıl ulaşırız?

Bilgi ve inanç kavramları çok önemli elbette. Kendimizle, varlığımızla, hayatla, evrenle, varoluşla ilgili ne görüyoruz, algılıyoruz, hissediyoruz? Elbette ki, henüz doğru dürüst var olmayışımızla da bağlantılı olarak ve akıl/yürek bileşimimiz üzerinde çok yıkıcı, sarsıcı baskı faktörlerine sürekli olarak maruz kalmakta olduğumuz için, algılarımız, sezgilerimiz de her zaman istikrarlı değil. "Görüntü" gidip geliyor adeta. Netleşiyor, bulanıklaşıyor vs. Kendimizi çok iyi ve çok berbat hissettiğimiz durumlar arasında gidip geliyoruz ve ne yazık ki olumsuzluklar genellikle baskın durumda genel yaşam koşullarımız itibariyle.

Buna rağmen birlikte istikrarlı, güven verici, kucaklayıcı, sevgiye, bilince, çözüme, şifaya dayalı bir bilince ve inanca sahip olmaya çalışıyoruz elimizden geldiğince, çok da iyi ediyoruz.

İçimizdeki, varlığımızdaki, şu veya bu düzeyde, şu veya bu zamanda ve biçimde eriştiğimiz tüm pozitif duygu ve düşünceler, Varlığın gerçek karakterine, doğasına dayalıdır. Varlık Aleminin, BH Aleminin sızıntısıdır.

Eğer biz tüm içsel ve dışsal olumsuz koşullarımıza rağmen daha iyiye, doğruya, güzele erişmek istiyorsak, öncelikle iyinin, doğrunun, güzelin kaynağını, yani Varlık Alemini ve varlığımızın onunla olan doğal bağını ve aidiyetini anlamalı, sezmeli, onaylanmalı, kutlamalıyız arkadaşlar. Hani bebekken, çocukken, anne-babamız bizim tüm ihtiyaçlarımızın, hatta varlığımızın kaynağıdır, tıpkı onun gibi, BH Alemi de varlığımızın sonsuz ana-babası, kaynağı ve besleyicisidir. Ona aidiz. Varlığa aidiz. İyilik, doğruluk, güzellik dediğimiz herşey varlığın doğal ve sonsuz özelliğidir. Bizim dünyada maruz kaldığımız negatifliklerin hemen hepsi, bizi Varlığın gerçek doğasından uzaklaştırmaya, ona olan inancımızı-güvenimizi ve onunla olan bağlantımızı zayıflatma amaçlıdır. Ve ne yazık ki bu koşullara kendimiz düştük, genel dünya insanlığının egosallıkları, tembellikleri, şımarıklığı vs vs yüzünden. Şimdi zor yoldan da olsa Varlıkla bağımızı doğrulamamız, isteğimizi göstermemiz, irademizi pekiştirmemiz gerekiyor. Aleyhte bir sürü şiddetli koşul varken. Akışın tersine yüzen veya tırmanan balıklar gibi.

İnanç, sezgi, bilgi bu işin çok önemli bir parçası.

Birlikte ne yapabileceğimize bakmaya devam edelim.
Go to Top of Page

bozadi


10775 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 18/06/2016 :  22:30:23  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Evet, elimizdeki kaynaklar ne diyor? "Siz zaten BH Alemindeydiniz ama bir tür şımarma / yozlaşma süreci sonunda kendinizi KH Aleminde buldunuz. İsterseniz yuvaya geri dönebilirsiniz" diyorlar.

Yani bir zamanlar adaletin, sevginin, paylaşımın, korkusuzluğun ve düşünebileceğimiz başka hemen her türlü pozitif farkındalığın ve koşulların egemen olduğu bir alemde yaşıyorduk. Bir şekilde "düştük". Ra'nın ve K'ların bu konuda verdikleri bilgileri daha önce forumun bazı bölümlerinde nispeten ayrıntılı bir şekilde alıntılamıştık ve tartışmıştık. Sonuç olarak şimdi bu koşullardayız. Gerçekten adalet, sevgi, eşitlik, paylaşım namına çok ama çok berbat koşullarda yaşıyoruz. Adaletsizlikler, işkenceler, katliamlar hayatın olağan gerçekliği haline geldi ve durum giderek de şiddetleniyor. Tırmanan bu negatifliğin hepimizin yaşamları üzerinde çok ciddi etkileri olduğu ve bu durumun muhtemelen giderek şiddetleneceği anlaşılıyor.

Güvenimizin, sevgimizin, huzurumuzun, sevincimizin, paylaşımımızın artması için, BH Alemiyle yani Varlık Alemiyle bağımızın güçlenmesi gerekiyor. Ve hem kendi içimizdeki çeşitli KH duygu/düşünce kalıpları, hem de dışsal olarak muhtemelen tüm çevremizde maruz kaldığımız KH nitelikli baskı ve tehdit koşulları nedeniyle BH duygu/düşünce kalıplarımızın zayıflama tehlikesi olabilir. İşte bu noktada sezgi, bilgi, inanç yoluyla yüreğimizden/aklımızdan silinmeye, kaçırılmaya çalışılan BH/Varlık Realitesine kendi çabamızla ve destekleşerek ulaşmaya çalışmamız gerekiyor.

Aslında etrafımızda psikopatinin tırmanması ilginç bir şekilde bizi sahtelikten uyanıp gerçeğimizi sorgulamaya, bulmaya ve onun doğrultusunda ilerlemeye teşvik edebilir.

Arkadaşlar, bir şekilde olup da bir veya daha fazla kişiyle karşılıklı güzel, yapıcı, destekleyici, güven ve huzur verici bir etkileşim içine girdiğimizde, yani ilgili tarafların her biri bilinçli bir şekilde BH dediğimiz pozitif eğilimleri besleyici şekilde düşünüp davrandığında ve o etkileşimdeki herkes bunun güvenini, sevincini yaşadığında ve buna katkıda bulunduğunda, bir anlamda "cennetimsi" bir duruma ulaşılmış gibidir. Yani, o durumda artık pek çok ümitsiz veya hırslı arayışlar sona erer. Bulunan, deneyimlenen, paylaşılan şey gayet tatmin edicidir, doyurucudur, anlamlıdır, güzeldir. Eksiklik hissettirmez. Tabi bunun devamlı olabilmesi için, karşılaşılan veya karşılaşılacak çeşitli zorluklara, şiddetli KH koşullarına karşı da gerekli farkındalığın, incelemenin ve çözüm için işbirliğinin yapılması kritik öneme sahip olabilir.

BH yönünde etkili grup ilişkilerinin gelişebilmesi ve sürdürülmesi, bireylerin kendi içlerinde de BH eğiliminin sağlamlaşmasına bağlıdır biraz da. Grup faaliyetlerinin daha etkili hale gelmesi, bireylerin kendi içsel süreçlerindeki engelleyici hususları tespit edip aşmaları ve bireysel olarak tüm varoluşla uyumlu, güvenli, güçlü bir ilişkiye sahip olmalarına bağlıdır biraz da.

İşte bu nedenle, her ne kadar BH eğilimi "başkalarıyla etkileşim / hizmetleşme" demek olsa da, bizler halen ciddi ölçülerde KH frekansları veya koşulları içinde yaşadığımız için, halen hem içsel hem de dışsal pek çok KH faktörüyle çevrili olduğumuz için, BH'leştirici grup etkileşimlerine yeterince düzenli ve istikrarlı bir şekilde erişemeyebiliriz, öyle bir imkan bulamayabiliriz. Ailemizle, arkadaşlarımızla vs ne kadar olumlu şeyler arzu etsek de, bu pek çok zaman mümkün olmayabilir. O yüzden, her birimizin kendi içimizde BH/Varlık Alemi ile etkili bir bağlantı geliştirme yeteneğine sahip olması çok önemlidir. Yani sadece BH'ye dönük grup etkileşimleriyle değil, öyle bir imkana sahip olmadığımızda da kendi içimizde ve hayatla ve insanlarla tüm bireysel etkileşimlerimizde o farkındalığın, o bağın, o bağlantının güveni, sevinci, huzuru içinde olabiliiz istersek. En temel birim bireydir. Elbette birey başka bireylerden, toplumdan, dünyadan, evrenden, hayattan yalıtık değildir, olamaz. Zaten meselenin özü biraz da bununla ilgili. Tüm varlık "bir" aslında. Ve Varlık deyince temel olarak bu BH Alemi anlamına geliyor. BH Alemi demek Varlık Alemi demek. Adanan veya adanmış KH eğilimi, Varlığa değil Yokluğa dönük bir eğilimdir ve dolayısıyla onlar BH Aleminin, yani esas Varlık Aleminin birer mensubu değildirler gerçek manada ama "olamayacakları" anlamına da gelmez bu. Var olan herşey, "var olduğu ölçüde" (BH kutupsallığı ölçüsünde) Varlık aleminin bir parçasıdır, dolayısıyla "Varlık" sözcüğü belirli bir ölçüde KH varlıklarını da kapsar ama ben BH Alemiyle eşit anlamda bir Varlık Alemi derken, Ra'nın ve K'ların ifadesiyle BH eğilimi %51 ve üzerinde olan (ve doğal olarak o yüzdeyi geri dönüşsüz bir şekilde artıracak olan) varlıkların Alemini kastediyorum. Ve bu anlamda ne yazık ki bizler hali hazırda gerçek anlamda Varlık Aleminin birer parçası değiliz. O alemle yeterince aktif, yeterince bilinçli, yeterince kesintisiz, geri dönüşsüz, adanmış ve diğer benzer eğilimli bireylerle aynı şekilde bir "ağ" oluşturmuş bireyler değiliz ne yazık ki, ama olmak için çaba harcıyoruz. K'ların deyişiyle "aday" olabiliriz, seçim sürecindeyiz.

İşte bu bağlamda, grupsal faaliyetlerin gelişimine dönük olarak bireysel bazı BH'leştirici düşünce ve inanç kalıplarının farkındalığının artırılmasına yönelik görüşlerimi paylaşmaya odaklanmak istiyorum burada. Meditasyon denen şeyin temel amacı da bu olsa gerek.

Bireysel olarak bu konuda kendimizi geliştirme sürecinde doğal olarak BH eğilimi bizi hayatımızdaki insanlarla olan ilişkilerimizi de BH yönünde geliştirmeye teşvik edecektir. Yani bu bağlamda bireyselliğin amacı ille de "sadece" bireysel bir huzur, güven değil.
Go to Top of Page

bozadi


10775 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 14/07/2016 :  13:47:35  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Eveeet... Felsefe dedik, netleştirmek dedik. Potansiyel inancımızın temel bilgilerinin veya kabullerinin bir formülasyonuna yaklaştığımızı (veya yaklaşmamız gerektiğini) düşünüyorum. Elimizdeki bilgi kaynakları ve şahsi algı, bilgi, sezgi ve inançlarımız bağlamında, birlikte daima test etmemize, geliştirmemize açık olmak kaydıyla varlık manifestomuzun temellerini somutlaştırmaya yönelik güncel önerim:

Gerçek nedir? Gerçek bu: Varlık iyidir, doğrudur, güzeldir, adildir, sevgi ve bilgi doludur. "Varlık" sadece dünya gezegeni üzerindeki varlığımızı değil tüm varoluşu ifade eder; mevcut ve olası tüm evrenleri, alemleri, boyutları... Tüm deneyim ortamlarını, tüm deneyimleri, tüm deneyimcileri. Yani Varlık "herşeydir". Ve "herşey" olan Varlık, yani "Gerçek" bilinçli ve sevgi dolu bir bütündür, iyidir, güzeldir, zengindir, kudretlidir.

Şimdi bu potansiyel Büyük Gerçeğe dayalı biraz kaba bir çıkarım yapmayı özellikle istiyorum: kendimizi sürekli ve derin bir şekilde kötü, huzursuz, güvensiz hissediyorsak (ki sanıyorum bunu itiraf etmekte zorlansak ve hatta yeterince farkında olmasak bile genel durumumuz budur) bu durum bizim Varlıkla yani Gerçekle ters düşmüş olduğumuz anlamına geliyor bir şekilde. Gerçeğin farkındalığını ciddi oranda yitirmişiz demektir bu. Gerçekten kopmuşuz, kaybolmuşuz demektir, ki genel itibariyle, evet, öyleyiz bence. Gerçekle ilgili aktif farkındalığımız ciddi oranda zayıflamış durumda.

Sırf gerçeğin ne olduğunu unuttuğumuz için berbat hallere sürüklendik, egosallığın hakim olduğu geçici ve sefil gerçekleri Varoluşun Sonsuz Gerçeğiymiş gibi kabullendik.

Ülkemizde ve dünya genelinde hayat sahnemiz giderek kararırken, gerçek bir çözüm, gerçek bir kurtuluş ümidi bulmaya çalışıyoruz veya çalışacağız. Bu sandığımızdan çok daha kolay olabilir özü itibariyle, her ne kadar mutlak çözümün somutlaşması bir anda mümkün olmasa da, sabır, inanç, güven ve çalışma gerektirse de.

Şunu hatırlayalım: Biz insanlık, kendi egosallıklarımızın, duyarsızlıklarımızın, tembelliklerimizin de etkisiyle, varlığa değil yokluğa, yok ediciliğe, sömürüye, nefrete, eziciliğe, köleciliğe adanan güçlerin ciddi oranda kölesi haline geldik. Ve son derece planlı, kasıtlı ve bilinçli bir şekilde çok uzun zamandan beri o kadar çok baskıya, adaletsizliğe, işkenceye, katliama uğratılıyoruz ki, şu aslında küçücük olan gezegen üzerinde yaşadığımız bu kesintisiz “işkence” süreci nedeniyle, sadece dünya hayatımızla değil, tüm varoluşla ilgili olan farkındalıklarımız ve bağlantılarımız da ciddi oranda zayıfladı, parçalandı, dejenere oldu. Zaten amaç da buydu, bizi güden ve mümkün olan her durumda tamamen sınırsızca ve vahşice sömüren, ezen, parçalayan, KH’ye adanmış elit azınlık (İlüminati) ve onların boyutötesi sahipleri (4KH) açısından.

Güçlü ve derin pozitif farkındalıklar, güdüler ve buna dayalı faaliyetler ve etkileşimler onlara battığı, işlerini zorlaştırdığı için, varlığımızın Sonsuz Gerçeğiyle olan bağlarımızı zayıflatmak, koparmak için yaşam koşullarımızı kesintisiz bir şekilde adaletsizliklerle, işkencelerle, katliamlarla dolduruyorlar. Bu temelde bir propaganda, beyin yıkama, hipnotize etme faaliyeti. O kadar acizleştiriliyor, güçsüzleştiriliyor, aşağılanıyor ve yıpratılıyoruz ki, ve bu durum giderek tüm yaşam alanlarımızda o kadar egemen bir realite haline getiriliyor ki, Sonsuz Gerçekle ilgili şahsi ruhsal sezgi ve bağlantı kanalımız da ciddi oranda zayıflıyor, kararıyor. Ve biz karamsarlaşıyoruz, acizliği kabulleniyoruz, eziliyoruz, gerçekle yüzleşmekten kaçıyoruz, varlığımız giderek silikleşme, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. Yani sonuç olarak, bu yazının başında tanımladığım “Gerçek” hiç de gerçek gibi görünmeyebiliyor. Halbuki elimizdeki temel bazı kaynaklar o Gerçeği haykırıp duruyor. Ra, Pleiadesliler, K’lar bunu haykırıyor. Maharaj ve başka bazı büyük Hintli bilginler bunu haykırıyor. Tasavvuf da özünde bunu haykırıyor. Varlığın birliği, iyiliği, doğruluğu, güzelliği ve bizim varlığımızın Bütün Varlıkla özdeş olduğu.

O yüzden, bu durumla yüzleşmeye çalışmamız gerektiğine inanıyorum. Yani madem Varoluşsal Gerçek bu, biz ne diye kendi bireysel varlığımıza ve onun bağlı olduğu Bütünsel Varlığa dair inancımızın şu küçücük dünya küresi üzerinde maruz bırakıldığımız şeylere göre belirlenmesine, yani Gerçeğe dair inancımızın zayıflatılmasına, ezilmesine, parçalanmasına, yok edilmesine izin verelim?! Madem birileri bizim Tüm Varoluşun sonsuz güzelliği, iyiliği, zenginliğiyle olan özdeşliğimize dair farkındalığımızı zayıflatmak, parçalamak ve bizi birbirimize düşürmek için gece-gündüz mesai yapıyor, madem bu kadar ciddi ve hayati bir saldırıyla ve tehlikeyle karşı karşıyayız, o zaman bu durumla yüzleşmeli, Gerçeğin ne olduğuna ve bizim Gerçekle ilişkimizin ne olduğuna dair inancımızı sorgulamalı, testler, denemeler yapmalıyız ki, aldığımız sonuçlara göre, maruz kalmakta olduğumuz ölümcül saldırıya karşı gerçek bir uyanış, diriliş ve kendimizi savunma durumuna geçebilelim.

İşte, test/deneme derken de aslında kendi bilgi ve sezgilerimizle uyuştuğu ölçüde, elimizdeki temel bazı kaynaklarda vurgulanan ve yazının başında tanımlamaya çalıştığım Gerçeğe dair inancımızı somutlaştırma, bunu denemeyi kastediyorum. Gerçekten etkili ve güçlü bir şekilde bunu bir deneyelim, sonuca bakalım. Gerekirse, alacağımız sonuca göre bu inancı da “eleyip” alternatif bir Gerçeklik algısını/sezgisini/inancını test etmek üzere. “Gerçeklik” diye tanımlanabilecek bütünsel ve anlamlı birşeyin mevcut olmadığı olasılığı bile dahil olmak üzere! Ama benim sezgim ve inancım (ve inanıyorum ki hemen hepinizin sezgi ve inancı), tüm Varoluşun anlamlı, bilinçli ve sevgili bir bütün olduğu ihtimaline en başta yeterince güçlü bir şans tanınması gerektiği yönündedir. Bize o yönde bilgi veren kaynakların bu konuda yalan söylediklerini düşünmüyorum, kendi sezgi, bilgi ve inançlarıma da dayalı olarak.

Şimdi... Şiddetli KH koşullarında yaşıyoruz ve dolayısıyla da hem kendimizle, hem de tüm çevremizle ilgili olarak negatif duygu ve düşünceler, davranışlar, etkiler, durumlar, en çok karşılaştığımız şey. Bu “malzemeden” mümkün olduğunca yararlanmak gerekecek. Birlikte geliştirmeye çalışmamızı önerdiğim süreçte elbette zamanla daha mümkün hale gelebilecek olsa da, şunu sıkça yapmaya, tekrarlamaya çalışmamızı öneriyorum: Ne zaman kendimizi (ister kendimizden, ister çevremizdeki herhangi bir kişi veya kişilerden veya herhangi bir şeyden kaynaklı bir sebeple) yoğun, güçlü ve inatçı bir negatif duygu veya düşünce hali içinde bulursak (nefret, kıskançlık, acizlik, suçluluk, kurbanlık, bunların karışımı vs), durup “Bu halde bulunmamızın gerekçesi ne olursa olsun, şu anda Varlığın Gerçeğine ters düşüyorum, uzaklaşıyorum, kayboluyorum” fikrini veya olasılığını elimizden geldiğince samimi bir şekilde değerlendirelim. Tabi, öyle bir durumla karşılaşırız ki, o durumda bu negatif duyguları duymak nispeten doğal ve hatta bir ölçüde gerekli olabilir. Örneğin şiddetli bir haksızlığa duyduğumuz bir öfkeyi, o haksızlığı veya tekrarını veya olumsuz sonuçlarını gidermeye yönelik bir çabanın yakıtı olarak kullanmak gibi. Burada genellikle şiddetli negatif duygu hem uzunvadeli değildir, hem de altında nispeten güçlü bir pozitif güdü de vardır. Dolayısıyla benim kendimizde “yakalamayı” önerdiğim negatif duygu ve düşünce kalıpları bu nitelikte olanlar değil de, daha marazi, daha kötücül (kendine ve/veya başkalarına karşı) olanlardır.

İşte, ne zaman kendimizi yoğun, şiddetli ve inatçı bir negatif bir duygu veya düşünce kalıbı içinde yakalasak, bunun muhtemelen ciddi bir “sahtelik” veya Gerçeklikten kopukluk ve kaybolmuşluk durumu olduğunu itiraf etmeye çalışabiliriz kendimize. Biliriz, sezeriz ki o şiddetli negatiflik adeta bir karadelik gibi varlığımızın tüm pozitif potansiyelini dejenere etme, yok etme tehlikesi taşımaktadır. Bir bataklıkta gibiyizdir. Ve bir yandan, hayatımızda hem kendi içimizde hem de tüm çevremizdeki egemen KH koşulları nedeniyle, kolayca kendimizi içinde bulabildiğimiz o bataklıklardan çıkmak çok zor olabildiği gibi, bir yandan da o bataklığın kaçınılmazlığına ikna olup bu durumu adeta suistimal edip o bataklığın koşullarını kendi egosal çıkarlarımız için kullanmanın yollarını arama durumuna da düşebiliriz.

İşte, kendimizi şiddetli negatif duygu ve düşüncelerin tehlikeli bataklığında bulduğumuzda, o bataklığın Sonsuz Evrensel Gerçekliği temsil etmediğini, onun nihai anlamda “sahte” olduğunu kendimize hatırlatmaya çalışabiliriz, her ne kadar içsel ve dışsal KH-egemen koşullarımız nedeniyle o sahtelikler ve berbatlıklar sonsuz gerçek gibi görünebilse de.

Elbette bunu yapması söylemesi kadar kolay değil (kendi deneyimlerimden çok iyi biliyorum). Ve bunu samimiyetle yapabilmek için, o negatiflikten daha güçlü bir pozitiflikle irtibata geçebilmek ve gerçeklik karşılaştırması yapabilmek gerekir. İşte adanmış KH güçleri bu yüzden hayatımızda bu kadar çok adaletsizlik, işkence ve katliam yapıyorlar. Varoluşsal, sonsuz ve erişime açık pozitifliğe dair farkındalıklarımızı, sezgilerimizi, inancımızı, güvenimizi kırmak için. Ki onların yarattığı şiddetliş negatiflik koşulları giderek tek mutlak gerçekliğimiz haline gelsin, tamamen boyun eğelim, yozlaşalım, köleleşelim...

Sahip olduğumuz herhangi ve tüm derin/güçlü pozitif duygu ve düşünce kalıplarımızın ne kadar paha biçilmez bir öneme ve değere sahip olduğunu düşünebiliyor musunuz? Gerçek bir pozitiflikten bahsediyorum. Başkalarıyla adil paylaşıma, işbirliğine açık, evrensel/doğal/sonsuz bir pozitiflik. Varlığın ve varlığımızın gerçeği, ta kendisi.

Ne yazık ki şu anda mevcut 3KH düzlemindeki bireysel ve kitlesel varlığımızda ciddi KH etkileri mevcut. Yani varlığımızda ciddi dejenerasyonlar, hastalıklar mevcut. Ve bunun ülkemizde, bölgemizde ve dünyamızda her gün meydana geldiğini gördüğümüz ve çok uzun zamandan beri gayet planlı bir şekilde sürdürülen ekonomik, sosyal, dini, askeri adaletsizliklerle, işkencelerle, katliamlarla çok yakından bağlantısı var, bunu anlamak zor olmamalı, öyle değil mi?

İnsanlar varoluşsal olarak ne kadar dejenere ve hastalıklı bir durumda ki, aslında bir azınlık tarafından kendi şahsi çıkarları doğrultusunda uygulanan bu kesintisiz işkence süreçlerine karşı bir olup da buna son vermiyorlar, bunları yapanlara hadlerini bildiremiyorlar. Yetmezmiş gibi, o kadar şiddetli bir siyasi/dini/askeri propaganda, beyin yıkanmışlığı ve hipnoz hali içindekiler ki, gerçek katışıksız şeytanlardan hesap sormak yerine körü körüne birbirlerini suçlayıp saldırabiliyorlar kitlesel bir şekilde, tam da şeytanların planlarına uygun olarak.

İnsanlığın mevcut yozlaşmışlığında ve acizliğinde elbette onun kendi KH eğilimlerinin, duyarsızlıklarının, tembelliklerinin, egoistliğinin, korkaklığının büyük bir payı var. Ve sonuç olarak Allah’ın veya Devlet’in veya Ordu’nun bu adaletsizlikleri bitirmesini umuyorlar, tam da Şeytanların en çok “kullandığı araçlar”! İnsanların boyun eğmeye meyilli oldukları ne kadar kudretli/kutsal şey varsa, şeytanlar doğal olarak çıkarları gereği en çok o araçları kullanıyorlar insanlığı sömürmeye ve parçalamaya devam ederken.

Allah hepimizi ve herşeyi kapsayan varoluşun, hayatın ta kendisi. Tüm varoluş yoluyla tecelli ediyor, biz dahil. O yüzden, ait olduğumuz şeyin, Gerçeğin hakkını vermek için, adaletsizliklere, işkencelere ve özellikle de Varoluşun Gerçeğiyle ilgili yalanların sinsi egemenliğine son vermek için artık öncelikle kendi bireysel ve grupsal varlığımızdaki gücümüzü ortaya çıkarıp kullanmamız gerekiyor. Pozitiflik dediğimiz, sevgi dediğimiz, kudret dediğimiz, huzur, güven, sevinç dediğimiz şey bu. Herkesin erişimine açık aslında ve her ne kadar bizim gezegenimizde bizzat bizden kaynaklanan sebeplerle bir avuç şeytan yalanları, işkenceleri, adaletsizlikleri, katliamları hayat sahnemizde egemen kılmışsa da, pozitif değerler, sevgi, adalet, sevinç, kudret, güzellik, mutluluk, huzur Varoluşun gerçek, egemen ve kesintisiz karakteri ve doğasıdır. Varoluşta bir sorun yok, bizde, bizim ortamımızda ve çevremizde ciddi sorun var şu cennet kürecik üzerinde. Yokluğa, yok ediciliğe, sömürüye adanan şeytanların Gerçek karşısında aslında ne kadar zayıf, geçici, aptal ve sefil olduklarını düşünebiliyor musunuz? Bize sonsuz gelebilen dünya hayatı ızdırapları varlığın sonsuzluğunda bir göz açıp kapatma süresi bile değil. Ve ne yazık ki bu ızdırabın sürmesinin tek nedeni insanlığın kendi duyarsızlığından, marazından, yozlaşmışlığından başka birşey değil. Ve hepimizde aynı maraz, aynı hastalık şu veya bu düzeyde mevcut ve her gün bin bir türlü yolla da kendini sürdürmeye, beslemeye devam ediyor.

Dünyadaki durum ve görüntü ne olursa olsun, pozitiflik konusunda aslında tüm evren, tüm varoluş bizim yanımızda. Evrende aslında minicik bir gezegen üzerinde birkaç milyar insanın dejenerasyonu yüzünden devam eden bu işkenceden kendimizi çekip çıkarmak da bizim elimizde. Dünya tüm çevremizi fazlasıyla kapsadığı için, aslında Gerçeğin sonsuzluğunda yok denebilecek kadar küçük olan bu kürecik üzerinde her gün devam eden işkencemiz ve sefaletimiz ne yazık ki şeytanların planlarına da uygun olarak tüm varoluşla ilgili algı ve sezgilerimizi de şiddetli bir şekilde dejenere ederek bizi güçsüzleştiriyor.

O yüzden, birlikte Varlığın anlamı ve gerçeği konusundaki inancımızı gözden geçirip, kendimizi bu devasa görünümlü küçük aptal negatifliğin akışından çekip kurtarmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu doğrultudaki pratikleri birlikte somutlaştırabileceğimize inanıyorum. Yeter ki istek ve irade olsun. İçimizdeki ve dışımızdaki negatiflik “kaçınılmaz” değil kesinlikle, sadece öyle hissetirilmeye çalışılıyor ve ne yazık ki bu konudaki propaganda ve beyin yıkama süreçleri çok güçlü. Ama herşey bizim irademizde bitiyor ve kendimizi niteliksiz yığınlardan ayırt etme iradesi göstermezsek, onlarla aynı cehenneme sürükleniriz. Yok oluşa boyun eğen yok olsun, köleleşmeye boyun eğen köle olsun. Biz var olmak istersek tüm varlık bizim yanımızda. İçimizden ona “erişimimiz” var. Bu erişim kanalını güçlendirmemiz gerekiyor. İçimizde 7. Yoğunlukla olan gerçeğin kanalını temizleyip güçlendirmemiz gerekiyor. Varlığımızı işgal etmesi için ülkemizde ve dünya genelinde bol miktarda üretilen yalan balonlarını, evrensel sonsuz gerçeğin gücüyle patlatmak ve yalancılara, aldatıcılara, sömürücülere ait oldukları cehennemin yolunu göstermek zor değil aslında.

Ama bunun için en başta kendi durumumuzla yüzleşmemiz ve gereğini yapmamız gerekiyor.

Bizim dünyadaki bireysel ve grupsal varlığımızı da kapsayan evrenin, hayatın, varlığın “iyi” olduğuna derin bir şekilde inanıp güvenmek ne kadar zor değil mi şu dünya üzerinde uzun zamandır uygulanan ve her gün uygulanmaya devam eden işkence süreçleri nedeniyle?! Çok feci bir şekilde güvensizliğe, sevgisizliğe, suçluluk psikolojisine, kurbanlık psikolojisine, ezikliğe, acizliğe programlanmaktayız. Bu şiddetli negatif propaganda ve programlarla mücadele etmemiz, bilincimize şimdiye kadar yerleşmiş yalanları, kirlilikleri, virüsleri, hastalıkları temizlememiz gerekiyor.

Şiddetli, yoğun ve/veya sürekli negatif duygu ve düşünceler ne kadar haklı gerekçeleri olursa olsun, Varlığın Gerçeğine çok ters düşüyor. Bütünsel Varlığa birşey olduğu yok, tüm güzelliğiyle, zenginliğiyle, huzuruyla, sevinciyle, sevgisiyle devam ediyor kendi özgür iradesiyle. Biz de o varlığın bir parçası olarak kendi özgür irademizle kendi geleceğimize karar vermeliyiz, yolumuzu seçmeli ve “adanmalıyız” ki şimdiye kadar fiziksel ve psişik bünyemize sızdırılan negatiflik zehirlerinden bir an önce arınabilelim.
Go to Top of Page

arinmak


218 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 14/07/2016 :  23:06:54  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen bozadi

öncelikle kendi bireysel ve grupsal varlığımızdaki gücümüzü ortaya çıkarıp kullanmamız gerekiyor.

İçimizde 7. Yoğunlukla olan gerçeğin kanalını temizleyip güçlendirmemiz gerekiyor

kendi özgür irademizle kendi geleceğimize karar vermeliyiz, yolumuzu seçmeli ve “adanmalıyız” ki şimdiye kadar fiziksel ve psişik bünyemize sızdırılan negatiflik zehirlerinden bir an önce arınabilelim.

Go to Top of Page

bozadi


10775 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 24/07/2016 :  17:40:16  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Son mesajda ifade etmeye çalıştığım temel hususlardan birini biraz daha vurgulamam ve özellikle onun üzerinde yoğunlaşmam gerektiğini hissettim aradan geçen sürede:

Bu hem derin bir özeleştiri, hem de aynı zamanda sonsuz bir müjde. Müjde yönü aslında o kadar büyük ve sonsuz ki, kendimize dair yargılama yönüne fazlasıyla baskın gelecektir, eğer sabredilip üzerinde yeterince düşünülürse. Lütfen olumsuz veya alakasız bir izlenim edinirseniz, sabırla konu üzerinde düşünmeye ve mümkünse duygu ve düşüncelerinizi, eleştirilerinizi burada paylaşmaya çalışın.

Varlık iyidir. Ve bizim varlığımız da iyiliğin, sonsuzluğun, sevginin, bilginin ta kendisidir. Ve bunu biliyoruz, seziyoruz. Ama sonra öyle şeyler oldu ve oluyor ki, korku, nefret, suçluluk ve kurbanlık ağır bastı. Varlığın gerçek doğası açısından ifade edilecek olursa, "yalan" ağır bastı.

Özeleştiri ve müjde şu: Eğer kendimizi sürekli ve derin bir biçimde kötü hissediyorsak, bu bizim "gerçeği inkar" hali içinde olduğumuzu gösterir. Çünkü gerçek iyidir ve biz de o gerçeğin ta kendisiyiz tıpkı herşey gibi. Sadece, şu var ki, "özgür irade" denen şey iki tarafı da keskin bir kılıç gibi olduğundan, ciddi bir risk de doğurabiliyor ve insanlık bir şekilde özgür iradesini kendi varlığıyla bilinç bağını ciddi şekilde zayıflatacak, yozlaştıracak şekilde kullandı. Kendi varlığına ihanet etti, hepimiz ettik bir şekilde.

Evet, söylemesi, itiraf etmesi çok zor olabilir, anlamsız veya abartılı görünebilir. Ama hepimiz şu veya bu şekilde "gerçeğe ihanet" hali içindeyiz, yeterince bilincinde bile olmadığımız, varlığımızı, ruhumuzu çepeçevre sarmış feci bir hastalığın pençesinde. Gerçeği ciddi oranda inkar ettik, yalana inandık, ama şu yüzden, ama bu yüzden. İnancımızı, imanımızı, yolumuzu kaybettik. Şimdi gerçeği birlikte hatırlamaya niyet ve çaba göstermemiz icap ediyor.

Bu bir karamsarlık sebebi değil, kendini ve başkalarını ümitsizce yargılama, suçlama veya korkma sebebi değil; bir müjde. Sonsuz müjde. Gerçeğin ta kendisi.

Gerçeğe iman etmemiz veya ona bir şans vermemiz hayatımızdaki dertleri, sorunları bir anda yok etmeyecek kesinlikle, ama öyle koşulsuz, öyle sınırsız, öyle gerçek birşeyi hatırlayacak, inanacak ve güveneceğiz ki giderek, sorunların varlığı bizim için adeta bir sevinç nedeni olacak. Çünkü sonsuz kudretimize, imanımıza, güvenimize, sevgimize uyanırken, sorunları çözmede o sonsuz kudreti kullanmak bizi çok mutlu edecek. Sorunların, dertlerin varlığı için şükredeceğiz. Sebepleri ne olursa olsun; ister biz, ister başkaları... neden ve nasıl olursa olsun ve ne kadar ümitsiz, suçlu, kurban ve aciz olmuş olursak olalım, fark etmez. Bu kadar çok dert, tasa varken "gerçek" sevgi ne işe yarar, iman ne işe yarar, gerçek ne işe yarar?! Tabi ki öncelikle onları çözmeye. Hayat bunun önüne hiçbir engel koymuyor. Mevlana'nın dediği gibi, "kim olursan ol, gel" diyor Gerçek. Yeter ki çözüm istensin. Gerçekten de gerçek bu. Ümitsizlik, karamsarlık, acizlik, hastalık değil, ümitlilik, iyimserlik, imkan, şifa, çözüm ve kudret.

Ama bu sadece bir "dertlerin çözümlülüğü" müjdesi değil. Bu kim/ne olduğumuzu hatırlama, bundan gurur duyma ve sonsuza kadar kutlama müjdesi esasında. Mevcut tüm dertlerimizin çözümü, zamanlaması, şartları, ayrıntıları pek çok durumlarda bizim şahsi ve hatta grupsal özgür irademizin ve çözüm gücümüzün kontrol sınırları dahilinde olmayabilir. Çözüm sürecinin ilerleyiş hızı ve biçimi bizim umduğumuz gibi gitmeyebilir ama biz öyle birşeyi bileceğiz ve iman edeceğiz ki, iyilik, doğruluk, adalet ve şifa konusunda hiçbir şüphemiz kalmayacak süreç içinde ilerlerken; herşeyin bir şekilde olup olabileceği en güzel, en sevgili, en adil, en doğru sonuca doğru ilerlemesinin kaçınılmaz bir kader olduğunu sezeceğiz, bileceğiz, güveneceğiz, bunun imanı ve güveniyle hareket edeceğiz. Birbirimizi gerçekle ilgili inancımız, yolumuz, imanımız konusunda sürekli destekleyeceğiz.

Mevcut durumumuzda dertler, kasvetler, felaketler bizi, sevdiklerimizi, tüm insanlığı ciddi ölçüde sarmış olsa da, zaman zaman olup da güçlü ve derin bir sevinç, huzur, güven, sevgi duyduğumuzda, o derin pozitifliğin bakış açısından tüm dertlerin, kahırların, acizliklerin nasıl küçüldüklerini fark ederiz. Etrafımızı saran berbat bir buhran balonu patlamış gibidir. Ruhumuz nefes alır. Moralimiz yükselir. Çözümlülüğe inancımız artar. Gerçeğin ışıltılarını görürüz. İmkanlılığı görürüz. Bir süreliğine de olsa, cehennemden çıkıp cennete girmiş gibiyizdir. Ve ne yazık ki bir süre sonra cehenneme geri düşeriz bir şekilde. Tekrar yalanlara ikna oluruz çünkü ve yalan gerçek gibi görünür. Etrafımızdaki koskoca bir dünya, koskoca bir düzen, koskoca bir insanlığın berbat hali, çaresizlik hissettirir, bizi yalana ikna eder, egomuzu güçlendiriverir ve negatif duygu ve düşüncelerin ağında çırpınmaya başlarız tekrar.

Ne yazık ki, dünya gezegeni üzerindeki yaşam koşullarımız, yani "düzen" denen şey, ebedi gerçeği değil, yalanı hakim kılmaya dönük etkiler yayıyor büyük ölçüde ve bunu hem çok açık, hem de çok sinsi yollarla yapıyor. İşte o yüzden, bizim bu durumun farkında olmamız ve bu şiddetli yanıltıcı, saptırıcı etkileri dengeleyecek "birşeyler yapmamız" gerekir ki egemen yaygın yalanlar ağının bir parçası olmaktan korunabilelim, direnebilelim. Karamsarlığa, ümitsizliğe, acizliğe yenik düştüğümüzde, bazı dertler bir şekilde çözülse bile bu bize gerçek bir sevinç ve güven vermez. Ama gerçeğin sonsuz kudretini hissettiğimizde ve onunla "özdeşleştiğimizde", değil dünyevi dert-tasalar, önümüzde dünyalar, evrenler yıkılsa, bu bizi kesinlikle korkutmaz, sonsuz varoluşsal sevincimizi, güvenimizi, imanımızı yıkamaz. Çünkü tüm evrenlerin, tüm varoluşun sahibi biziz zaten. Bizim olanı bizden alabilecek veya bize karşı kullanabilecek, bizi tehdit edebilecek bir kuvvet yok gerçekte. Kötüye, kötülüğe bile "yaşam/seçim" hakkı tanıyan şey bizim aslımız ve kendimiz olan Varlık'tan başka birşey değil.

Varlıkla, var olmakla ilgili yalanların farkına varıp gerçeğe yönelmemiz, adanmamız, inanmamız, güvenmemiz, özdeşleşmemiz gerekiyor ki yalanlar ve yılanlar ağından kurtarabilelim kendimizi ve birbirimizi.

Pratik Önerisi:

Durup şu sezginizi hatırlayın veya inanmayı deneyin:

Eklenti:
Sizin varlığınız kesinlikle hariç olmamak üzere tüm varoluşla ilgili öyle basit ve büyük bir gerçek var ki, o gerçeği derinlemesine hatırlayıp onun doğruluğundan emin olduğunuzda, dünyada egemenleştirilen sosyo-ekonomik-askeri-dini "Düzen" yoluyla siz bilinçli olarak farkında bile olmadan bilincinizde kasıtlı olarak tırmandırılmakta olan, hayatla ve kendinizle ilgili olan tüm derin ve inatçı korkular, endişeler, acizlikler balon gibi patlayacak. Muhtemelen çok uzun olmayan bir süre sonra o gerçeği, ona olan inancınızı, güveninizi kaybetmek zorunda kalacaksınız. Hiç önemli değil. Onu tattınız, bildiniz, onayladınız, istediniz. Onu bir süre sonra mutlaka tekrar hatırlayacaksınız. Ve onu hatırlamada ve o farkındalıkta kalmada deneyiminiz arttıkça, bu konuda irade ve uzmanlık geliştirdikçe, Gerçekle olan bağınızı zayıflatan veya sabote eden negatifleştirici düşünce programlarınızın farkına varıp onları bilincinizden atma isteğiniz ve fırsatlarınız da artacak. Ve bünyenizdeki tüm yalanlardan, negatifliklerden giderek arınıyor olacaksınız. Varoluşun gerçek karakteri sizde giderek daha fazla tezahür ediyor olacak.


Ben bu hatırlamamızı önerdiğim şeyi zaman zaman unutup zaman zaman da hatırlıyorum ve aslında burada size sunduğum öneriyi bile ciddi oranda kendi kendimi hatırlama yönünde eğitme konusunda bir pratik olması için yaptım. Hem geridönüş/eleştiri alırım, hem de konu üzerinde giderek daha disiplinli bir şekilde odaklanmak üzere kendimi geliştiririm diye.
Go to Top of Page

bozadi


10775 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 10/08/2016 :  14:21:38  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Tüm varoluşun size ait olabileceğini düşündünüz mü hiç? Veya sizin varlığınızın tüm varoluş olduğunu?

En derin sevginizde, sevincinizde, coşkunuzda böylesine basit ve sonsuz bir gerçeğe erişiyor ve bunu kutluyor olabilir misiniz?

Ne kadar korkutulduk, ezildik, acizleştirildik, öyle değil mi? Çevremizi saran ekonomik, dini, sosyal, resmi, askeri düzen, daha doğrusu bu düzeni sürdürüp bundan çok büyük rantlar elde eden, dünyanın nimetlerini çatır çatır yiyip bizi acizleştirmeye, aptallaştırmaya, daha daha fazla köleleştirmeye çalışan bazı çevreler bize kesintisiz işkence ediyorlar.

Bana öyle geliyor ki bu kadim işkence sürecinin en basit, en ciddi ve en çok amaçlanmış olan sonuçlarından biri, son derece temel bazı varoluşsal gerçekliklerle ilgili farkındalığımızın ve inancımızın parçalanması, zayıflatılması ve yok edilmesi. O temel varoluşsal gerçeklikler ne mi? Aleyhteki tüm şiddetli olumsuz koşullara rağmen, zaman zaman duyumsadığınız veya eriştiğiniz o derin ve mutlak sevgi, coşku, huzur sırasında geçici olarak da olsa "kutlama" şansı bulduğunuz şey. "Gerçeğin" ta kendisi.

Evet, okuduğumuz, yorumladığımız çeşitli bilgi kaynaklarının anlattıkları ve kendi sezgilerim yoluyla vardığım sonuca göre, güçlü, çok derin, hatta "mutlak" bir sevgi, sevinç, huzur, güven duymadığımız her an,"gerçeğin farkında değiliz", kayıp durumdayız. Bir yalanı, bir kabusu yaşıyor ve sürdürüyoruz. Evet, elbette bir sürü sıkıntıya rağmen kendimiz ve sevdiklerimiz için çalışıp çaba gösterirken, gelecekte herşeyin daha iyi olması ümidiyle zorluklara katlanırken de derinde bir yerde Gerçekle ilgili belli-belirsiz bir farkındalığa sahip olabiliriz ve belki onun ümidi bizi devam etmeye teşvik eden şey. Ama bence artık o sezgiye, o farkındalığa daha doğrudan bir şekilde erişme imkanına sahibiz ve bunu deneme cesaretini göstermeliyiz.

Sanılmamalıdır ki bu tüm dertlerimizi çok kısa bir süre içinde ortadan kaldıracak sihirli bir değnek. Veya sanılmamalıdır ki fiziksel, duygusal ve ruhsal bünyemize şimdiye kadar emdirilmiş tüm zehirler, yalanlar bir anda temizlenecek, ortadan kalkacak veya bundan sonra hiçbir şiddetli olumsuzluğa, zorluğa, belaya veya travmaya uğramayacağız. Hayır, öyle düşünülmemeli, çünkü öyle birşey ummak gerçekçi değil muhtemelen. Ama evet, zehirlerinizden giderek arınıyor olacaksınız ve bundan sonra maruz kalabileceğiniz zehirlere karşı da farkındalığınızı ve korumanızı giderek artırıyor olacaksınız.

Evet, bana göre Gerçek dediğimiz şeyin farkındalığı kaçınılmaz olarak çok güçlü bir sevinç ve sevgi doğurur. Gerçek öyle birşeydir. Bunun neden böyle olduğuna dair nedenleri ve olasılıkları çeşitli bilgi kaynaklarında ve kendi sezgilerimizde aramalı, sorgulamalı, aramızda tartışmalı ve bu bilgiyle ilgili farkındalığımızı giderek netleştirmeli, somutlaştırmalı, güçlendirmeliyiz. Bana göre, din-iman dediğimiz şey bununla yakından bağlantılıdır.

Diyelim ki Gerçek gerçekten de öyle birşey ve diyelim ki biz buna iman ettik ve Gerçeğe ilişkin farkındalığımızı somutlaştırmaya, mutlaklaştırmaya adandık. Eğer bu süreçte Gerçekle ilgili farkındalığı "aramızda" besleyip büyütmezsek, bu da işi zora sokabilir, sapmamıza veya dünyevi realiteden sorunlu bir şekilde kopmamıza (disosiyasyon) neden olabilir. Bence bizim amacımız dünyadaki yaygın veya egemen realiteden "tamamen" kopup uzaklaşmak veya kaçmak değildir. Amacımız bir yandan Gerçeğe doğru hızla yönelip onu kutlarken, bir yandan da istek ve potansiyel sahibi diğer insanların uyanışına yardımcı olmaya çalışmak olmalıdır.

Dediğim gibi, şu unutulmamalıdır ki, yapacağımız hiçbir şey bizi bir anda ve kesintisiz olarak tüm dertlerimizden, sorunlarımızdan kurtarmayacak. Bundan sonra maruz kalabileceğimiz olumsuzluklara karşı da mutlak bir güvenlik veya tedbir sağlamayabilir ama kendi aramızda Gerçek doğrultusunda dayanışmamızı güçlendirebildiğimiz ölçüde dünyevi sorunlara ve dertlere karşı tedbirlerimiz ve çözüm yollarımız giderek artıyor ve güçleniyor olacaktır.

"Gerçek" dediğimiz şeye olan erişimimiz, ona imanımız güçlendikçe, bunun doğal olarak doğuracağı sevgi temelli bakış açısı dertlere karşı direncimizi, sabrımızı ve çözüm irademizi de giderek pekiştirecektir. Özellikle de giderek güçlü bir topluluk halinde hareket ettikçe ve dayanıştıkça.

Konuyla ilgili önerilerimi paylaşmaya, sadeleştirmeye, derinleştirmeye çalışmaya devam edeceğim.
Go to Top of Page

arinmak


218 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 14/08/2016 :  21:45:27  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Teşekkürler bozadi.

Günlük ; tefekkür , dua ve nefes egzersizi. Dünyadaki ilizyona kapılmama engel oluyor. Enerji ve savunma sağlıyor

edit ; lugolu unutmayalim :) :) :)

Edited by - arinmak on 14/08/2016 21:51:23
Go to Top of Page

bozadi


10775 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 16/08/2016 :  00:11:05  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Teşekkürler arinmak :)

Odaklanmaya çalıştığım yukarıdaki hususlarda aklımda olan birkaç şeyi paylaşmak istiyorum.

Öncelikle, sıkça 7. yoğunluğa referansta bulunuyorum ama elbette hepimiz bunu çoğu durumda 3. yoğunluğun farkındalık sınırlılıkları dahilinde yapabiliyoruz. Ama bu demek değil ki 7. yoğunluğu düşünmeyelim veya ona dair farkındalığımıza güvenmeyelim, inancımızı o farkındalığa dayandırmayalım. K'ların dediği gibi: "7. yoğunluk dışındaki tüm seviyeler ilüzyon" ve "7. yoğunluk hepimizin ebedi ikametgahı". Yani biz ister kendi varlığımızla, ister herhangi başka birşeyle ilgili bir mutlaklığı ele alıyor olalım, kaçınılmaz olarak 7. yoğunluğa referansta bulunuyoruz çünkü tüm mutlak varlık ve bilgi 7. yoğunluğa ait. Ve doğal olarak en derin farkındalığımız ve sevgimiz 7. yoğunluğa ilişkin.

Bunu söylerken, 3. yoğunlukta içinde bulunduğumuz lokal realiteye fazla ilgi-alaka göstermeyelim demiyorum kesinlikle. Zaten forum genelinde de açıkça görülebileceği gibi, lokal realitemizde olan bitenler ve bunların bizim dünümüz, bugünümüz ve yarınımızla ilişkilerine dair epeyce alıntı ve yorumda bulundum ve bunu bırakmayı düşünmüyorum.

Bu noktada, şu hatırlatmayı yapmak istiyorum: Moralimiz yüksek olduğunda genellikle sorunlarla daha etkili bir şekilde ilgilenebiliyoruz veya çözebiliyoruz. O zaman en derin korku ve endişelerin üzerimizdeki güçlü negatif etkisi de azalıyor, kırılıyor. Ama moralimiz düşük olduğunda en küçük sorunlar bile gözümüzde dağ gibi büyüyebiliyor veya bazı sorunlar çözülse bile bu bizde yeterince tatmin sağlamıyor. İşte, bana öyle geliyor ki moralimizin "gerçekten" yüksek olduğu durumlarda, evrensel realiteyle, 7. yoğunlukla, yani varoluşun özüyle "uyumlu" bir durumda oluyoruz. Mutlak gerçekliğe sınırlı bir şekilde de olsa bireysel bir "erişim" sağlamış oluyoruz.

Biliyorsunuz, moralimizin yükselmesi çoğu durumda "dış dünyadan" maruz kaldığımız veya farkına vardığımız bir tetikleyiciyle meydana gelir (aynı şey moral bozulması için de geçerli tabi). Yani hoşumuza giden birşey olur ve moralimiz yükselir. Peki bu moral yükselmesi sürecinde acaba daha önce fiziksel veya ruhsal bünyemizde bulunmayan, yani eksikliğini çektiğimiz birşey mi "alıyoruz" da moralimiz yükseliyor? Belki bazı durumlarda öyle oluyor olabilir ama dikkatinizi çekiyorsa, moralimizin yükseldiği çoğu durumda aslında o moralin kaynağı dışsal değildir, kendi varlığımızdır. Ve dışsal bir tetikleyici moralimizin yükselmesine "bahane" olur yalnızca. Peki kaynağı kendi varlığımız olan bu moralin yükselmesi için dışsal bir tetikleyici mutlak bir ihtiyaç mıdır? Hiç sanmıyorum. Yani, evet, dışsal olaylar, meydana gelen veya maruz kaldığımız pozitif birşey, hoşumuza giden herhangi birşey, aldığımız iyi bir haber vs pek çok dışsal tetikleyici moralimizin yükselmesine yardımcı olur ve bu doğal ve güzel birşeydir tabi ki, ama bana öyle geliyor ki özellikle de içinde bulunduğumuz şiddetli KH ağırlıklı koşullarda eğer moralimizin yükselmesini pozitif dış tetikleyicilerin insafına bırakırsak (ki çoğu durumda öyle oluyor sanırım) yüksek moral sahibi olmak zorlaşır.

Peki o halde ne yapmalı? Öncelikle yüksek moralin kaynağının kendi varlığımız veya kendi varlığımız yoluyla erişebildiğimiz birşey olduğunu anlamalı veya sorgulamalı, bundan emin olmalıyız. Ve belki sonrasında dışsal bir tetikleyiciye muhtaç olmadan o yüksek moral potansiyelini nasıl bilinçli bir şekilde uyandırabileceğimizi ele almalıyız. İşte bu bağlamda, hayatla, varoluşla olan hukukumuza dair farkındalığımızı netleştirmemiz, pekiştirmemiz gerektiğine inanıyorum.

Bizde hem kendiliğinden bulunan, hem de çok uzun zamandır maruz bırakıldığımız negatif etkiler nedeniyle oluşan ve gelişen “ego” nedeniyle varoluşu “yabancı”, “bilinmeyen”, “güvenilmez” birşey gibi algılama eğiliminde oluyoruz. Çok korkutulduk, çok işkence gördük ve hala devam eden bu süreçler egomuzu çok güçlendirdi veya derinleştirdi. (Ego sadece kendi çıkarımızı başkalarına dayatmak veya onları sömürmek demek değildir. Kendimizi Tümsel Varlıktan yalıtık ve ayrı birşey olarak algıladığımız, varoluşsal bir korku ve endişe içinde olduğumuz her durumda ego-temelli bir algılama ve davranış moduna gireriz otomatik olarak.) Aynı sebeple insanlık olarak kendi aramızdaki dayanışma gücümüz de çok düşük, bu da resmi iyice berbatlaştırdı (çok zorlu şekillerde de olsa, ümit verici bazı uyanış işaretleri artıyor aslında insanlıkta).

Sonuç olarak, yüzyıllardır, binyıllardır yaşadıklarımız neticesinde, dünya sahnesinde kendimizi “evimizde” gibi hissedemedik. Bu sadece dünyayla sınırlı bir sorun da değil, bizzat dünyada maruz kalmakta olduklarımız nedeniyle, tüm evreni, tüm varoluşu da yabancı, bilinmeyen, güvenilmez, korkutucu birşey olarak algılayageldik. Aslında evrene, hayata, varoluşa bakarken bizzat kendi varlığımıza, evimize, yuvamıza bakıyoruz ama ego faktörü bunun gerçekliğinin farkına varmamızı zorlaştırıyor. Varoluşun sadece fiziksel yönünden, örneğin sadece dünyadan ve galaksilerden vs bahsetmiyorum. Tüm yoğunluk seviyeleri ve eterik/maddi tüm boyutlarıyla TÜM VAROLUŞTAN bahsediyorum varlığımız ve evimiz derken. Dünyevi yaşam koşullarında temel maddi ihtiyaçlarımızı karşılamak için bile büyük bir emek harcamak ve acı çekmek zorunda kalmaya, ezilmeye, acizleştirilmeye, korkutulmaya, adaletsizliğe o kadar alıştırıldık ki, sonsuz zenginliği ve güzelliğiyle tüm varoluşun bizim olduğuna, biz olduğuna, bir olduğuna inanmak gerçekten kolay değil. Global psikopat sömürücü takımın ve onları güden üst boyut KH varlıklarının bizle ilgili amacı da buydu. Maalesef o inançsızlık, o bilinçsizlik içinde acı çekiyoruz, kabus yaşıyoruz halen. Herşeye rağmen sahip olduğumuz umutlar, iyimserlikler, inançlar, sevgiler, güvenler ve sabır, varlığımızın gerçeğiyle en kıymetli bağımız belki de.

Dopdolu, gerçek bir sevgi, güven, huzur, sevinç yaşadığınızda aslında geçici olarak da olsa Gerçeğin frekanslarına yaklaşıyorsunuz. Yalanın, kabusun kontrolünden bir süreliğine de olsa uzaklaşıyorsunuz. Aslında kim/ne olduğunuzu, herşeyin ne olduğunu hatırlıyorsunuz. Ama genel dünya yaşamı koşullarımız o farkındalıkta, o yüksek moral halinde çok uzun kalmanıza müsaade etmiyor çoğu durumda. Yalana, kabusa geri dönmek, düşmek zorunda kalıyorsunuz.

Dış realitedeki pozitif gelişmeler de elbette bizlerin yüksek morale, yani bir anlamda Gerçeğe erişim gücümüz için hayati öneme sahiptir (ve bazen bu pozitif gelişmeler çekilen acılardan alınan derslerle gelir) ama bu konuda dış tetikleyicilere olan bağımlılığımızı azaltmamız gerekiyor.

Daha önce forumun diğer bir bölümünde ele aldığım gibi, 4. Yoğunluk astrolojik olarak 4. burç olan Yengeç ve onun dengeleyicisi ve tamamlayıcısı olan Oğlak burcuyla simgeleniyor (astrolojik “gezegen” simgesi olarak Ay ve Satürn). Yengeç/Ay anne arketipiyle ilişkilendirilir. Oğlak/Satürn ise baba arketipi. Bu bağlamda “anne” prensibi hayatın bize koşulsuz olarak veren, besleyen, koruyan yönünü temsil eder. “Baba” prensibi ise işlevi gereği “anne” kadar koşulsuz değildir. Bizi öğrenmeye, gelişmeye, büyümeye, “sorumluluk almaya” teşvik eder ve zorlar. Bir anlamda, anne “balık verirken”, baba “balık tutmayı” öğretir. Her iki prensip de doğal, gerekli ve bir şekilde denge içindedir.

İnsanlık ne yazık ki bilinçli bir şekilde hayatının sorumluluğunu alma, olgunlaşma konusunda pek parlak bir durumda değil. Varoluşsal sevgi, huzur, güven, sevinç bağlamında, yani yüksek moral bağlamında artık “balık alma beklentisini” azaltıp, “balık tutma” yeteneklerimizi artırmaya ihtiyaç duyuyoruz, bu konudaki sorumluluğumuzu geliştirmemiz gerekiyor. Varoluşsal sevincimizi, güvenimizi artırmamız gerekiyor. Halbuki yaşam koşullarımız içinde maruz kaldığımız sayısız negatif etki sevincimizi, güvenimizi parçalamaya, zayıflatmaya programlanmış durumda. Dolayısıyla eğer bu sorunun farkına varıp kendimizi korumak için gerekli adımları atmazsak, varoluşsal olarak zayıflamamız, zehirlenmemiz, hastalanmamız, anlamsızlık ve kabus içinde kıvranmamız kaçınılmaz hale gelebilir. Hayatımızın ve varlığımızın anlamının bize dışarıdan ve genellikle açık veya örtülü bir negatif içerikle empoze edilmesine o kadar alıştırıldık ve koşullandırıldık ki, bağımsız bir şekilde varlığın sevincine, güvenine, anlamına, kudretine erişme konusunda feci şekilde zayıflatıldık, acizleştirildik ve korkutulduk. Öyle ki, varlığımızın anlamı ve önemi konusunda çok ciddi bir inançsızlık ve güvensizlik içindeyiz genel olarak. İşte bu cehennemden, bu kabustan, bu hastalıktan kurtulmak için, öncelikle bünyemizde epeyce yalan, epeyce zehir yüklü olduğunu itiraf etmemiz gerekiyor kendimize. Ve zehirden arınma (detoks) faaliyetlerimizi güçlendirmemiz gerekiyor. Bunun, hepsi çeşitli zamanlarda gerekli olabilecek çeşitli maddi ve manevi yolları vardır. Bana göre en önemlilerinden biri kim/ne olduğunuz, tüm varoluşun ne olduğu ve sizin tüm varlıkla olan ilişkinizin ne olduğu konusunda kendi kendine telkin ve inanç geliştirme pratiğidir. Bu tür pratikleri gündelik hayatınızın herhangi bir aşamasında, her fırsat bulduğunuzda yapmak, üzerinde düşünmek isteyebilirsiniz. Bazen bunu yapmak için duraksadığınızda otomatikmen şöyle derin bir nefes aldığınızı fark edebilirsiniz. Yavaş ve derin nefes pratikleri de moralin yükselmesine yardımcıdır.

Bu tür pratiklere dair bir-iki küçük örnek tanımlamaya çalıştım yukarıda ve bundan sonra da bu tür örnekleri artırmaya, geliştirmeye çalışacağım ve daha da önemlisi ve güzeli, bu konuda ortak fikir yürütme, pratik geliştirme çalışmaları yapmamızdır.
Go to Top of Page

arinmak


218 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 17/08/2016 :  00:08:06  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen bozadi


Bu tür pratiklere dair bir-iki küçük örnek tanımlamaya çalıştım yukarıda ve bundan sonra da bu tür örnekleri artırmaya, geliştirmeye çalışacağım ve daha da önemlisi ve güzeli, bu konuda ortak fikir yürütme, pratik geliştirme çalışmaları yapmamızdır.



Konu çok güzel bir yere doğru gidiyor... Çok Teşekkürler :)

Diğer bilgili üyeler ne zaman konuya fikir ve metodlarıyla katkıda bulunacak ???? :) :)

Go to Top of Page

Majisyen


290 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 17/08/2016 :  01:40:00  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen bozadi



Sonuç olarak, yüzyıllardır, binyıllardır yaşadıklarımız neticesinde, dünya sahnesinde kendimizi “evimizde” gibi hissedemedik.




Yine belki zücaciyeci dükkanına giren bir fil misali olacak belki ama bunun sebeplerinden bir tanesi de gezegenimizdeki sistemin OPler için daha münasip bir frekansa malik olmasıdır. Bu da kendimizi bulunduğumuz alemde ziyadesiyle ecnebi hissetmemizle neticelenmektedir. Diğer habis şeyleri(4KH faaliyetleri ve onun maşası olan 3KH psikopatisi) de hesaba kattığımızda demoralizasyonumuz ziyadesiyle peyda olmaktadır.

İki gün evvel yine bir dostla çaylarımız eşliğinde sohbet ederken kendisi mutasavvıfların savunduğu vahdet-i vücud anlayışına katılmadığını söyledi. Bir bakıma haklıydı bir bakıma da haksızdı kanaatimce. Haklı yanı 3. yoğunluktaki illüzyon ortamında bizlerin 7nin bilincine vakıf olmadığımız, labirentteki kobay misali hengamede koşturduğumuz hakikatidir. Haksız yanı 7nin tüm yoğunlukları kapsadığı hakikatidir, lakin bu ilim, bizlerin idrakinin ziyadesiyle üzerindedir. Kur'an-ı Kerim Kaf Suresi 16. ayette "Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz, çünkü biz ona şah damarından daha yakınız." denmektedir. Yani biz nefsimizin habis yapısını günlük hayatta unutup iblislerin karanlık yollarına düşerken, en marazi nefsani ve şehvani zifiri karanlıkların dehlizlerinde tıngır mıngır tekerlenip kafa göz yararken yoğunlukların 7. olan Rab, bunun sonsuz farkındalığına muktedirdir. İşte sizlerin de gördüğü üzere bu mevcudiyetin paradokslarından bir tanesidir. 7, bizler için 4ten çok daha berrak iken, pek çoğu nefsani olan çeşitli şeytani tuzaklarla bu berraklıkla aramıza sis perdesi sokulmaktadır, çoğu zaman kendi KHlığımız bu perdeyi sokmaktadır. Bu vesileyle ben de bir pratik önerisi sunmak isterim naçizane fikrimce. İçimizden şunun gibi bir tümceyi zikredebiliriz:
"EY YOĞUNLUKLARIN YEDİNCİSİ, BEN SENİ UNUTSAM SEN BENİ UNUTMA. BEN SENİ BIRAKSAM, SEN BENİ BIRAKMA."

Go to Top of Page

bozadi


10775 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 18/08/2016 :  11:45:29  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Katılımınız için teşekkürler arkadaşlar.

Konunun güzel bir yere doğru ilerlediğini düşünmene sevindim arinmak :) Öyle ümit ediyorum ben de. Diğer arkadaşların henüz konuya katılım göstermemiş olmasıyla ilgili bir sıkıntım yok aslında. Belki henüz yeterince somutlaşmadı veya dikkat çekici hale gelmedi ama sanıyorum ki ümit edilen yönde ilerlerse, ilgi ve katılım da artacaktır doğal olarak.

Majisyen, değerli geribildirimlerde bulunmuşsun, teşekkürler.

7. yoğunluktaki farkındalığın bizim mevcut 3. yoğunluk seviyemizden tam olarak algılanması ve deneyimlenmesi mümkün değil, haklısın. Bizler içinde bulunduğumuz seviyenin sınırlılıkları dahilinde ele alıyoruz üst yoğunluk seviyeleriyle ilgili açıklamaları ve olasılıkları ve bunun gayet doğal ve gerekli olduğunu düşünüyorum. Yüzünü güneşe dönerek gün boyunca onu takip eden çiçekler gibi, ruhlarımız/varlıklarımız da tüm varoluşun güneşi olan 7. yoğunluğa doğal bir çekim ve özlem duyuyor.

Tasavvuf da temel olarak bu farkındalığa dayalı diye düşünüyorum. Kuran'da Tanrı'nın insanı "kendi ruhundan üfleyerek" yarattığına ve tüm insanların "sonunda ona döndürüleceğine" dair ifadeler var. Yine bu tür beyanlar tasavvufun temelini oluşturuyor bence. Yani tüm varlıkların Tanrısal merkezden çıkarak sonunda yine ona ulaşacak olması. Ama aynı Kuran'da bu anlayışla zıt pek çok başka beyan da bulunabilir sanırım. O yüzden açıkçası ben kendi arayışımda İslam'ı veya Kuran'ı veya herhangi başka bir dini veya kutsal kitabı temel almayı tercih etmiyorum ama hepsinin yararlanılabilecek özellikleri olabileceğini düşünüyorum. Yine, Yunus'un "cennet vaadini" elinin tersiyle itip "isteyene ver sen onu, bana seni gerek seni" deyişini hatırlatmak istiyorum. Tasavvufun özü bu. Milli Eğitim Bakanlığı'nın bazı ders kitaplarında Yunus'un şiirinin bu mısrasını "sansürlediğine" dair haberler yer almıştı basında. Yine Osmanlı döneminde Şeyhülislam Ebussuud Efendi'nin Yunus'un şiirlerine karşı fetva çıkardığına dair bilgiler mevcut. Alevilere nefret kusan, katliam fermanları çıkaran Ebussuud bu.

Tasavvuf konusu İslam içindeki en ciddi tartışma ve çatışma konularından biri. Pek çok Müslüman tasavvufu ve mutasavvıfları (Mevlana dahil) "küfür/kafir" sayarken, yine çok sayıda Müslüman'a göre tasavvuf İslam'ın en yüksek, en ulvi, en rafine halidir. Daha önce de belirttiğim gibi ben hiçbir dini ideolojinin mensubu değilim ama tasavvufta çok önemli hakikatler olduğuna inanıyorum.

Aslında İslam'dan fayda görmek için ille de tasavvufu araştırıp uygulamak gibi bir zorunluluk olduğunu düşünmüyorum. Tüm insanlık için temel mesele pozitiflik ile negatiflik arasındaki meseledir ve herkes de bunu gayet iyi biliyor bence. Pozitif eğilimi negatif eğilimine baskın olan tüm insanlar için (ister Müslüman olsunlar, ister Hıristiyan, ister Budist, ister Ateist...) temel arayış adalet, iyilik, dayanışma, huzur ve güvendir. Kendini iyi hissetmek ve iyiliği paylaşmaktır, sevmektir, sevilmektir. Şifa almak ve vermektir.

Samimi inançlı bir Müslüman düşünün, tasavvufu biliyor olsun veya olmasın, eğer içinde bulunduğumuz berbat koşullarda Allah/Din inancı o kişinin varoluşsal bir güven duymasını ve ihtiyaç duydukça o güveni tazelemesini, pekiştirmesini sağlıyorsa, bu son derece değerli birşeydir. Bu durum kişinin dini inançtan bir ölçüde bağımsız olarak kendi şahsi eğilimleri, karakteri, bilinç düzeyi, potansiyeliyle de ilişkilidir ama sonuç olarak o kişi benimsediği dini ideolojide derin bir pozitiflik, güven, huzur, sabır ve şifa buluyorsa, bu çok iyi bir durumdur. Aynı şey başka herhangi biri ve herhangi başka bir ideoloji için de geçerlidir. Bana göre ideolojinin ne olduğunun çok fazla önemi yoktur, önemli olan içinde yaşadığımız / maruz bırakıldığımız şiddetli negatifleştirici, ezici, parçalayıcı koşullarda varoluşsal olarak güven verici, sevgiyi, adaleti, iyiliği, şifayı destekleyen bir kaynaktan veya rehberlikten yardım alabilmektir. Muhtemelen tüm ideolojilerde bu pozitif kavramları destekleyen ve desteklemeyen bir sürü yön veya özellik vardır, o noktada da mesele kişinin kendi bakış açısında, eğilimlerinde, sezgilerinde, farkındalığında, derslerinden çıkardıklarındadır.

Bu başlıkta odaklanmaya çalıştığım hususları düşünürken bilincimin derinliklerinde en kritik sezgilerden veya ölçütlerden biri şu olageldi, biraz kaba bir ifadeyle: eğer durduğumuz yerde derin ve güçlü bir mutluluk, iyimserlik, sevinç bulamıyorsak varlığımızla, tüm hayatla ve tüm varoluşla ilgili olarak, o zaman öncelikli meselemiz bu olmalıdır; düğüm ve nihai çözüm buradadır. Yani, varlığımızla, varoluşla ve tüm hayatla ilgili derin bir mutluluk, sevinç, güven verici bir gerçek var mıdır? Öyle ki hayatımızın mevcut tüm şiddetli zorluklarına ve karanlıklarına rağmen o gerçeği hatırladığımızda tüm inatçı karamsarlıkları ve acizlikleri söküp atabilsin, gönlümüzü ve aklımızı ışıldatsın?

Acaba maruz bırakıldığımız tüm şiddetli KH koşulları, o ebedi gerçeğe, yani belki de varoluşun en temel gerçeğine olan inancımızı, ona dair farkındalığımızı parçalamak, bizi inançsızlaştırmak, güvensizleştirmek, Hakkın/Gerçeğin apaçık, dosdoğru, bambasit yolundan saptırıp aptallaştırmak ve sömürülebilir hale getirmek için olabilir mi?

Derin mutluluğu, güveni, sevinci maddiyat temelli olarak aramaya yönlendirildik. Bu biraz da doğal ve hatta kaçınılmaz bir süreçti belki de. Ayın sonunu getirmek, yeme, giyinme, barınma, dinlenme vs ile ilgili en temel maddi ihtiyaçlarımızı karşılamak için bile çok ciddi zorluklara, yoksunluklara, acizliklere, işkencelere maruz bırakıldık. Bu dünya üzerindeki "para/ekonomi" sisteminin Global Şeytanların çıkarlarına uygun, adaletsizliğe, işkenceye dayalı olduğunu göremeyen, anlamayan var mı? Evet, varlığımız özü itibariyle maddesel değil ama 3. yoğunluk dünya/hayat deneyimimiz içinde maddi bedenler içinde maddi yönü son derece "egemenleştirilmiş" ve "hapishaneleştirilmiş" bir hayat yaşıyoruz. Ve en temel maddi ihtiyaçlarımızın sorunsuz bir şekilde karşılanacağının hiçbir garantisi olmadığı gibi bizim için "hayat" denen şey sürekli olarak o en temel maddi ihtiyaçlarımızı karşılama "savaşına" dönüştürüldü. Düşünebiliyor musunuz? Her türlü kaynağı tüm insanlığın ihtiyaçlarını en bol şekilde karşılamaya yetecek olan bir gezegen küresi üzerinde yaşıyoruz. Milyarlarca insan "köpek" gibi çalışıyor, sürünüyor ve bir azınlık dünyanın nimetlerini müsrif bir şekilde yerken insanlığın ezici çoğunluğu "karın tokluğuna" yaşıyor adeta. Hayat demek "ekmek kavgası" demek haline getirildi. "Ekmek aslanın ağzında" oldu. Hukuk/adalet sisteminin de maddi olarak en zengin, en güçlü olan azınlığa hizmet ettiğini, insanların ezici çoğunluğu için "adaletin" de "aslanın ağzında" olduğunu görmemek mümkün mü? Varlığın ortasında yoklukla kıvrandırılmak böyle birşey. Bu durumun bir tesadüf olmadığını hatırlamamız gerekiyor. Bu bir "düzen". Tasarlanan ve uygulanan bir sistem. "Susturucu" ve boyun eğdirici olarak da bir "saadet zinciri" kurulagelmiş. Bir üsttekinin çıkarlarını koruyarak alttakilere koşulları dayatan, böylece alttakinden daha iyi şartlara sahip olma sistemi. Adalet denen şey elit egemenlerin çıkarlarını korumaya ve düzene itaat ettirmeye yönelik olarak çalıştığı için, kimi kime şikayet edeceksiniz?! Ekonomi ve Hukuk sisteminin şeytanlığının üzerine sağlık ve eğitim sistemlerindeki şeytanlıkları, terörü, savaşları ekleyin, yiyip içtiklerimizle ve soluduğumuz havayla maruz kaldığımız zehirleri, elektromanyetik ve radyoaktif maruziyetleri düşünün.

İnsanlığın kendi egosunun, tembelliğinin, duyarsızlığının tüm bu süreçlerde hiçbir payı olmadığını iddia etmek mümkün değil elbette ama bir takım çevrelerin insanlığın sorunlarını suistimal ederek tamamen şeytani bir düzeni her gün açık ve örtülü binbir türlü yolla sinsice uygulamaya devam ettiğini görmemek de mümkün değil bence.

Sonuç olarak, bu kadar negatifliğe, bu kadar şeytanlığa maruz kalınca, insanın varoluşun en temel özelliklerine yabancılaşması, unutması, inancını ve farkındalığını yitirmesi de çok kolay hale geliyor. Zor ve hatta imkansız denebilecek olan şey kaçınılmaz hale geliyor. Güneş balçıkla sıvanıyor.

Derin bir varoluşsal bilinç, güven, mutluluk, neşe, huzur, sevgi... Bunlar varoluşun temel özellikleri, kendiliğinden ve tamamen sınırsızca mevcut ve parayla satılmıyor, sadece erişilmeyi bekliyor. Parayla satılmıyor derken, elbette ki içinde yaşadığımız dünyada "para" sisteminin kaçınılmaz ve doğal bir yönü de var mevcut koşullarda ve bunu görmezden gelemeyiz, %100 kötü veya adaletsiz ilan edemeyiz. "Ekmek kavgamızı" sürdürmek, temel ihtiyaçlarımızı karşılamak ve daima daha iyi koşullara erişmek için çaba harcamak durumundayız mevcut koşullarda (her ne kadar buradaki tüm çabalarımız uzunvadede o koşulları değiştirmeye yönelik olsa da). Belki zaman içinde çabalarımız yeterince ilerleyince, maddiyatla ilgili ortak faaliyetlerimiz de olabilir. Ama bizim bu tartışma bağlamında şu an için faydalı bir şekilde odaklanabileceğimiz şey işin maddi değil manevi yönüyle ilgili.

K'ların tanımını kullanacak olursak, bizler halen "KH" varlığı statüsündeyiz bildiğiniz gibi. Ama KH'yiz derken, bu bizim KH kutupsallığımızı artırmaya veya muhafaza etmeye odaklandığımız anlamına gelmek zorunda değil kesinlikle. KH'yiz ama BH'ye yönelme eğilimindeyiz. Yani KH kutbiyetimizi azaltıp BH kutbiyetimizi artırıyoruzdur. Ama BH kutbiyetimizi artırıyor olmamız bizi henüz kesin teknik ifade açısından "BH" kılmıyor ama yine K'ların deyişiyle "BH Adayı" yapmış oluyor.

KH almaya, BH vermeye odaklıdır. K'lar 3. yoğunluktaki genel KH eğiliminin (en şiddetli, en adanmış olan KH eğilimi değil) biraz da çocuksu/bebeksi bir KH eğilimi gibi olduğuna dikkat çekiyor. Yani örneğin bir bebek veya çocuk doğal olarak vermekten ziyade almaya odaklıdır, öyle olması gerekir kendini koruyup büyüyebilmesi için. Biz 3. yoğunluk ruhlar da bir bakıma bebek/çocuk seviyesindeyiz evrensel ölçekte. 4. yoğunluğu gençlik veya yetişkinlik başlangıcı olarak görmek mümkün belki de. Şimdi, madem mevcut KH kutbiyetimizin bir bölümü içinde bulunduğumuz bilinç seviyesi için doğal, o zaman "almanın" doğal ve gerekli yönleri üzerinde durmak faydalı olabilir gibi geliyor bana, konumuzla da bağlantılı olarak. KH'de bulunan ama BH yönünde yavaş da olsa ilerleyen ruhlar açısından, almaya en çok ihtiyaç duyulan şeylerin yukarıda da belirtildiği gibi varoluşsal bir güven, kabul edilme, huzur, sevinç, sevgi olduğu düşünülebilir. Dünya insanlığının mevcut koşullarındaki şiddetli KH etkileri olmasa aslında hayatın bize ihtiyaç duyduğumuz bu manevi gıdaları bol bol verdiğini görüp takdir edebiliyor olurduk sanırım, ki bu koşullarda bile hayatın bizi ne kadar çok beslediğini, sevdiğini, yardım ve rehberlik ettiğini zaman zaman gözlemleme şansımız olduğunu düşünüyorum. "Yüksek Moral" durumlarında bunu daha iyi algılıyoruz belki de. Ama şiddetli çevresel KH koşullarımız, kendi KH programlarımız, travmalarımız, korkularımız, negatif duygu ve düşüncelerimiz vs nedeniyle hayatın bize sunduklarını göremeyebiliyoruz, sevildiğimizi, korunduğumuzu, rehberlik aldığımızı hissedemeyebiliyoruz, hatta tam tersinin geçerli olduğuna ikna olduğumuz durumlar da yaşıyoruz muhtemelen (diğer insanlardan veya üst boyut KH varlıklarından maruz kaldığımız saldırılar nedeniyle örneğin). İşte, sonuç olarak hayatın bizden hiçbir zaman esirgemediği en temel manevi/bilinçsel/inançsal ihtiyaçlarımızı karşılama (yani "alma") konusunda biraz daha bilinçli bir çaba harcayabileceğimizi, bunu deneyebileceğimizi, bunun faydalı olabileceğini düşünüyorum.

Yukarıdaki bir ifademi tekrarlamak istiyorum bu konuda:

"Eğer durduğumuz yerde derin ve güçlü bir mutluluk, iyimserlik, sevinç bulamıyorsak varlığımızla, tüm hayatla ve tüm varoluşla ilgili olarak, o zaman öncelikli meselemiz bu olmalıdır; düğüm ve nihai çözüm buradadır. Yani, varlığımızla, varoluşla ve tüm hayatla ilgili derin bir mutluluk, sevinç, güven verici bir gerçek var mıdır? Öyle ki hayatımızın mevcut tüm şiddetli zorluklarına ve karanlıklarına rağmen o gerçeği hatırladığımızda tüm inatçı karamsarlıkları ve acizlikleri söküp atabilsin, gönlümüzü ve aklımızı ışıldatsın?"

Evet, bana öyle geliyor ki, bizler "durduğumuz" yerde, yani gidip bir yerde birşey yapmamız, başarmamız veya kanıtlamamız gerekmeksizin, sadece var olduğumuz için derin bir varoluşsal sevinç, huzur ve güven alma hakkına sahibiz. Hayat bunu koşulsuzca ve sınırsızca sunuyor. Ama mevcut durumumuzun şiddetli zorlukları ve komplikasyonları nedeniyle serbestçe ve sınırsızca verilen o en temel manevi gıdalarımızı alma konusunda da azımsanamayacak oranda bloke olmuş durumda olduğumuzu düşünüyorum. Almamız gereken sağlıklı şeyi alabilsek, bu bizim BH doğrultusundaki kutuplaşma ivmemizi de artıracaktır. Yani yeterince ve hatta bol miktarda alabildiğimiz ve almaya devam edebileceğimizden emin olduğumuz şeyi "vermek/paylaşmak" da kolay ve arzu edilir hale gelir. Sadece ciddi şekilde yoksunluğunu çektiğimiz, alamayacağımızı veya "kıt" olduğunu düşündüğümüz şeyi paylaşmakta zorlanırız veya onu kıskanabiliriz (kendimizdekini veya başkalarındakini).

Acaba biz hayattan almamız gereken ve zaten koşulsuzca ve sınırsızca sunulan çok önemli manevi gıdaları alma konusunda ciddi bir sorun yaşıyor olabilir miyiz? Bunun nedenlerini, nasıllarını, çözüm yollarını konuşmamız gerektiğini düşünüyorum.
Go to Top of Page

Majisyen


290 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 18/08/2016 :  15:48:17  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Bozadi dostumuzun da dediği gibi kati surette ideolojilere kapılmaktan ırak olmamız ziyadesiyle elzemdir. Lakin beşeriyetin büyük bir çoğunluğunun semavi dinlere iman ettiği bir realitede yaşamaktayız, bu sebepten ötürüdür ki çoğu kültür, bu dini mesnetlerin üzerine bina olmuştur. Zaman zaman dini kaynaklara gönderme yapmak meselenin anlaşılabilirliğine müspet istikamette bir katkı yapmaktadır. Bir Anglo-Sakson lisanı olan İngilizce'yi kullanan Laura da zaman zaman İsevilik'in mukaddes kitabı olan İncil'e göndermeler yapmaktadır ki, çoğu durumda meselenin anlaşılabilirliği daha da billurlaşmaktadır bu vesileyle. Kültürel kodların KH istikametinde kullanılmasındansa, onların birer program kırıcı olarak kullanılmasını yeğlerim. Aksi takdirde İslam'ın marazi bir istikamette yorumlanmasıyla ortaya çıkan bir takım radikal ve iptidai adamların tasallutundan kurtulmaya, BHnin o mucize gibi gözüken realitesini tezahür ettirmeye beşeriyet olarak asla muktedir olamayacağız. Elbette bu hiçbir şekilde kendi negatifliklerimizi, İslam alemindeki negatiflikleri, İsevilik'teki negatiflikleri ve diğer pek çok dünyevi/uhrevi şeydeki negatiflikleri görmezden gelip bir devekuşu misali içinde bulunduğumuz matriks aleminin çöllerinin uyuşturan bir sıcaklıktaki mankurtlaştırıcı kumlarına kafamızı gömelim manasına gelmemelidir.

Bulunduğumuz alemde pozitifliği, BHyi, maddi ve manevi olarak motive olmayı tatbik etme noktasında muvaffak olamayışımız üzerinde de bir iki kelam etmek isterim her ne kadar pek çok defa üzerinde pek çok fikir teatilerimiz hatta münferit tefekkürlerimiz geçmişte zuhur etse de. Ra bilgileri olarak adlandırdığımız kaynakta az önce tesadüfen rastladığım ziyadesiyle mühim bir kısmı buraya olduğu gibi aktarıyorum:

SORU: Geçen celsede şöyle dediniz: “Benlik eğer oruç tutma katalizörünün nasıl çalıştığının ve programlama tekniklerinin yeterince farkında ve bilincindeyse, iradesini yoğunlaştırmak ve iman etmek sayesinde, oruç tutma, diyet ve diğer benzer bedensel disiplinlere gerek kalmaksızın da yeniden programlama yapabilir.” Üçüncü yoğunluk derecesi varlığının istenen dersleri öğrenmesini -ya da öğrenmeye çalışmasını- garanti etmek için Yüksek Benliğin kullandığı programlama teknikleri nelerdir?

RA: İrade ve imanın gelişmesi ya da beslenmesi için tek bir teknik vardır. O da dikkatini bir noktaya odaklamaktır. Sizin çocuk dediğiniz varlıkların dikkatlerini toplayabilme süreleri kısadır. İnsanlarınızın çoğunun ruhsal dikkat yoğunlaştırma süresi de bir çocuğunki gibidir. Onun için de, insanın her şeyden önce, dikkatini toplayarak istenen programlama üzerinde tutabilmeyi istemesi (bunun için irade sarf etmesi) gerekir. Bu sürekli yapıldığında iradeyi güçlendirir. Bütün bu faaliyetler ancak iman (inanç) var ise yapılabilir ve ancak o zaman bu disiplinden bir sonuç almak mümkün olabilir.

Buradan şunun idrakine varıyoruz. Beşeriyet, bir çocuk misali emekleme evresindedir ve BH adayı olup müspet istikametteki kutuplaşmasını ziyadeleştirdikçe kendi içerisindeki ayrılıkları, gayrılıkları aşmak suretiyle samimi yekpare bir bütün olarak hareket ederek iblislerin bir takım zifiri karanlık dehlizlerde hazırladıkları tuzakları o iblislerin başlarına geçirmeye başladıkça bu emekleme evresinden yürüme hatta koşma evresine tekamül edecektir Allah'ın izni ve inayetiyle. Oruç, namaz ve bunun gibi ibadet tarzları, meditasyon, zikir ve benzeri şeyler sonsuz şifaya sadece birer vesiledir, şifanın kendisi ise yoğunlukların yedincisi olan bize şahdamarımızdan da yakın olan alemlerin Rabbidir. Bu sebeple bu yedinci yoğunluk mevzuunun üzerinde tekrar tekrar durmamız, ziyadesiyle mühimdir şahsi kanaatimce. Hatta gerekirse temcit pilavı gibi mütemadiyen ısıtılıp biz BH adaylarının bilgiye aç zihinlerine hatırlatılmalıdır. Biz gaflete düşsek bile 7 tüm gafletlerden münezzehtir. Bu hakikati hatırladıkça daha bir BHye itimat edeceğiz, BHye itimat ettikçe bu hakikat dimağımızdan daha bir silinmez olacaktır. İçinde bulunduğumuz habisliğin yegane antidotu bu hakikattir. Yeter ki bencilliğimizin, gafletimizin, şehvetimizin ve nefsimizin imanımıza yönelttiği saldırılara mukavemet etmede muzaffer olmaya gayret edelim. Üzerinde yürümemiz gereken yol, BH ise varacağımız nihai hedef, tüm mevcudiyetin sonsuz kaynağı olan yoğunlukların yedincisidir.
Go to Top of Page

Tgur


1497 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 19/08/2016 :  10:26:45  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
"Biz gaflete düşsek bile 7 tüm gafletlerden münezzehtir."
--------------
Kıymetli Majisyen dostumuza bir sualim olacak,bize şah damarımızdan yakın olan her türlü gafletten nasıl münezzeh olur. (münezzeh=uzak olan)(gaflet=aymazlık, nefse uyup boşa zaman geçirmek)



Edited by - Tgur on 19/08/2016 10:32:51
Go to Top of Page

Majisyen


290 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 19/08/2016 :  11:04:39  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
<blockquote id="quote"><font size="2" face="Trebuchet MS, Verdana" id="quote">Eklenti:<hr height="1" noshade id="quote">Orjinal Mesajı Ekleyen Tgur

"Biz gaflete düşsek bile 7 tüm gafletlerden münezzehtir."
--------------
Kıymetli Majisyen dostumuza bir sualim olacak,bize şah damarımızdan yakın olan her türlü gafletten nasıl münezzeh olur. (münezzeh=uzak olan)(gaflet=aymazlık, nefse uyup boşa zaman geçirmek)



[/quote]

Sevgili Tgur çok güzel bir yere temasta bulunmuş. Daha önceki mesajlarımda da belirttiğim gibi ziyadesiyle paradoksal bir konu. 7 her türlü gafletten münezzeh iken bizim aynı derecede münezzeh olmadığımız fikrine günlük hayatımızı şöyle bir rasad etmek suretiyle ulaştım. 7 sonsuz mevcudiyetin farkındalığı, her şeyin mutlak sebebi ise ve şerrin de hayrın da ilmine en derin noktalara kadar haizse ben buradan 7nin her türlü gafletten münezzeh olduğu fikrine ulaşırım. Lakin 3ün illüzyonunda yaşayan bizler gerek 4KHnın gerek kendi nefsani, şeytani ve şehvani duygularımızın denaetine bir şekilde mağlup olarak bir gafletler silsilesi içerisinde debelenip durmaktayız. İşte bu sebeptendir ki şahsi kanaatimce 7 her türlü gafletten münezzeh iken 3 münezzeh değildir hatta yeri geldiğinde bilinçli hıyanetin, bencilliğin, KHnın saflarında boy göstermektedir adeta 7nin şahdamarımızdan da bizlere yakın olduğu hakikatini görmezden gelircesine.

Bu bahsettiğim hususlar şahsi kanaatimdir. Elbette beşer şaşar deyişinin de işaret ettiği gibi yanılma payım her zaman mevcuttur. Bu konuda sizlerin de fikirlerini duymak isterim.

Edited by - Majisyen on 19/08/2016 11:05:27
Go to Top of Page

Tgur


1497 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 19/08/2016 :  14:44:40  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Herhangi bir bilince müdahele etmek, oluşturmaya çalışmak haddimize düşmemiş ,biz ancak kendi inanç kalıplarımızın şu ana gelmiş olan farkındalığımızın kapılarından sızanları ortaya dökeriz,evvel emirde bunu belirtmeliyim, Sevgili Majisyen dostumuzun da belirttiği gibi "beşer şaşar"..Kimbilir baştan beri hep şaşmışızdır,

Bu arada bir dostla uzun uzadıya dialoga girmek de pek tarzım değildir,zira bilinçlerin heterojenliği zaten varoluşun en bariz karakteridir.Bir şekilde mücadele edici bir tavır zaten boşa enerji tüketmektir indimde ,zira bu yolda bir enerji harcanacaksa karşı tarafa cevap yetiştirmek değil düşünüp araştırmaya ,içsel analize harcanmalıdır..

İnancım, bütünlük dediğimizi hiyerarşik bölümlere ayırmak ve en tepesindekine tapmak tamamen KH empoze ve faaliyetidir yani monoteizm dediğimiz illüzyonun en bariz ifadesidir işte bahsi geçen minimal kademeler diye ayırdıklarımızı ve bu katlarda yaşanmışlıklarla ilgili öğretiyi farkındalığı tamamen bir başka güce teslim etmektir.

Atlantiste ,yapmayın etmeyin diyen guruba "Birin Oğulları", dinlemeyip KH yaşantısını terk etmeyenler "Belial Oğulları "olarak adlandırılmış ve sonuç Belial Oğularının lehine olunca o bilinen batırılmalardan sonra (veya o evrelerde) galip gelen işte o iblis soyluların bir empozesi olarak monoteizm insanlığa dayattırılmıştır ..

Sonra devreye konan dinler programında bu husus terk edilmemiş veya peygamberler yoluyla gelen bilgilerde her ne kadar bütünlük bilinci anlatmaya çalışılmışsa da yorum yapan o malüm şeyhler tarafından gerçek sislenmiş ve o iblislerin yani KH güçlerinin de çarpıtmaları ile monoteizm anlayışı devamlı gerçek gibi gösterilmiştir. KH nin zamanda geri ileri giderek gerçekleri saptıran faaliyetlerinden her halde haberdarız.

İslamiyette ise tasavvuf erbabı bütünlük bilncini yakalayıp anlatmaya çalışmışlar ama devirlerinde ve şu anda dahi bu bilgilere itibar edilmemiş konu dinsel fantezi şeklinde dillerde dolaşmaktadır, mesela Hallacı Mansur "enelhak" demiş,Yunus "ete kemiğe bürünüp Yunus diye göründüm"şeklinde belirtmiş, HacıBektaş "her ne ararsan kendinde ara, Kudüste Mekke de Hacta değil" ve .ilh.

Bunlar fantezi midir yoksa senelerce çilehanelerde de yapılan öğrenme ve okunanları ,anlatılanları özümseme midir ,şu ana kadar aldığınız evrensel bilgilerle karşılaştırıp yorumlayınız..

Sonuçta fazla uzatamıyorum ,sözlerimi bir dörtlükle kapatıyorum ,

Bedenim ,zihnim ,ellerim
Bu dünyada onu gösteririm
Gözlerimle etrafa baktığımda
Yine hep onu seyrederim


Edited by - Tgur on 19/08/2016 14:58:36
Go to Top of Page

Majisyen


290 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 19/08/2016 :  14:59:45  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen Tgur

Herhangi bir bilince müdahele etmek, oluşturmaya çalışmak haddimize düşmemiş ,biz ancak kendi inanç kalıplarımızın şu ana gelmiş olan farkındalığımızın kapılarından sızanları ortaya dökeriz,evvel emirde bunu belirtmeliyim, Sevgili Majisyen dostumuzun da belirttiği gibi "beşer şaşar"..Kimbilir baştan beri hep şaşmışızdır,

Bu arada bir dostla uzun uzadıya dialoga girmek de pek tarzım değildir,zira bilinçlerin heterojenliği zaten varoluşun en bariz karakteridir.Bir şekilde mücadele edici bir tavır zaten boşa enerji tüketmektir indimde ,zira bu yolda bir enerji harcanacaksa karşı tarafa cevap yetiştirmek değil düşünüp araştırmaya ,içsel analize harcanmalıdır..

İnancım, bütünlük dediğimizi hiyerarşik bölümlere ayırmak ve en tepesindekine tapmak tamamen KH empoze ve faaliyetidir yani monoteizm dediğimiz illüzyonun en bariz ifadesidir işte bahsi geçen minimal kademeler diye ayırdıklarımızı ve bu katlarda yaşanmışlıklarla ilgili öğretiyi farkındalığı tamamen bir başka güce teslim etmektir.

Atlantiste ,yapmayın etmeyin diyen guruba "Birin Oğulları", dinlemeyip KH yaşantısını terk etmeyenler "Belial Oğulları "olarak adlandırılmış ve sonuç Belial Oğularının lehine olunca o bilinen batırılmalardan sonra (veya o evrelerde) galip gelen işte o iblis soyluların bir empozesi olarak monoteizm insanlığa dayattırılmıştır ..

Sonra devreye konan dinler programında bu husus terk edilmemiş veya peygamberler yoluyla gelen bilgilerde her ne kadar bütünlük bilinci anlatmaya çalışılmışsa da yorum yapan o malüm şeyhler tarafından gerçek sislenmiş ve o iblislerin yani KH güçlerinin de çarpıtmaları ile monoteizm anlayışı devamlı gerçek gibi gösterilmiştir. KH nin zamanda geri ileri giderek gerçekleri saptıran faaliyetlerinden her halde haberdarız.

İslamiyette ise tasavvuf erbabı bütünlük bilncini yakalayıp anlatmaya çalışmışlar ama devirlerinde ve şu anda dahi bu bilgilere itibar edilmemiş konu dinsel fantezi şeklinde dillerde dolaşmaktadır, mesela Hallacı Mansur "enelhak" demiş,Yunus "ete kemiğe bürünüp Yunus diye göründüm"şeklinde belirtmiş, HacıBektaş "her ne ararsan kendinde ara, Kudüsde Mekke de Hacta değil" ve .ilh.

Bunlar fantezi midir yoksa senelerce çilehanelerde de yapılan öğrenme ve okunanları ,anlatılanları özümseme midir ,şu ana kadar aldığınız evrensel bilgilerle karşılaştırıp yorumlayınız..

Sonuçta fazla uzatamıyorum ,sözlerimi bir dörtlükle kapatıyorum ,

Bedenim ,zihnim ,ellerim
Bu dünyada onu gösteririm
Gözlerimle etrafa baktığımda
Yine hep onu seyrederim





Doğrudur. KH güçleri beşeriyeti kandırmak için ellerinden geleni yapmaktadır. Bunun yansımalarından bir tanesi de monoteizm adı altında çeşitli cemaatlerin insanları kontrol altında tutmaya uğraşmalarıdır. Yaptıkları faaliyetin asıl neticesi ise kandırılan şahısları hipnoz altında tutarak kendilerine bağımlı kılmaktır yani KHdır. Böylece 3ün illüzyonunda beşeriyet debelenip durmaktadır.

Bu arada eğer size laf yetiştiriyormuş gibi bir izlenim verdimse affınıza sığınıyorum. Eğer böyle bir yanlış anlaşılma mevcut ise bu hususu düzeltmek isterim. Bu forumdaki dostlarımızla fikir teatilerinde bulunmayı her daim ilham verici bulmuşumdur.
Go to Top of Page

macka


221 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 19/08/2016 :  15:59:35  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Paylaşım ve bilgiler için teşekkürler arkadaşlar.
Yaradanın bize şah damarımızdan yakın olmasına rağmen her türlü
gafletten uzak olması meselesi tabi üzerinde çok durulması gereken bir mesele.
Şöyle düşünebiliriz,ruhsal varlığımız Öz Ruh ve Eren Ruh olarak iki bölüm halindedir.

Öz Ruh doğrudan içimize Yaradanın koyduğu bir tanrısal kalıp gelişime ihtiyacı olmayan,bizim rol modelimiz ,yüksek benliğimiz,rehberimiz belki de vicdanımız belki de Yunus'un dediği
"Bir ben vardır bende, benden içeru"

Eren Ruh 1,2,3,4,5,6 yoğunluk kademelerinde tekamül eden, Öz ruha dönüşmeye çalışan,evine dönmeye çalışan ,hata yapan,yanan pişen tarafımız. Mevlana derki
“Cemâdlık (maden, toprak) mertebesinden öldüm, nebât (bitki) oldum. Ve nebât (bitki) mertebesinden öldüm, hayvan ile berâber oldum. Hayvanlıktan öldüm; Âdem (insan) oldum. Şu halde ölmekten ne korkayım, ne vakit ölmekten noksan oldum?”
Sonuç olarak her ruh öncelikle kendi nefsini, eren ruhunu yenip ki asıl fetih budur ,öz ruhuna kavuşmak için ,hayırlı 7 ye ulaşmak için yol alacaktır.




Go to Top of Page
Sayfa: Toplam Sayfa 14  Mesaj Sonraki Konu  
Önceki Sayfa | Sonraki Sayfa
 Yeni Konu Aç  Konuya Cevap Ver
Forum Seç:
Başkalarına Hizmet Forumu © Celse veya diğer içerikleri farklı ortamlarda paylaşırken lütfen kaynak belirtiniz Yukarıya git
Snitz Forums 2000

Design by Sizinsayfaniz.com

Bu sayfa 1,2 saniyede oluşturuldu.