Başkalarına Hizmet Forumu
Başkalarına Hizmet Forumu
Ana Sayfa | Bilgilerim | Kayıt Yaptır | Aktif Konular | Forum Üyeleri | Site içi Arama
Kullanıcı Adı:
Şifre:
Beni Hatırla
Şifre hatırlatma servisi

  Forum
 Genel Paylaşımlar
 Felsefe Kulübü
 Felsefeyi netleştirmek...
 Yeni Konu Aç  Konuya Cevap Ver
Önceki Sayfa | Sonraki Sayfa
Yazar  Mesaj Sonraki Konu
Sayfa: Toplam Sayfa 14

macka


221 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 29/01/2017 :  00:01:28  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
beğendiğine sevindim Bozadi bu açıklamaların üzerine aklıma bir anda geldi ve çok iyi örtüştüğünü hissetim , ağ çalışması gerçekten çok ilham verici geniş açıklamaların üçin tekrar teşekkürler
Go to Top of Page

Tgur


1497 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 29/01/2017 :  09:07:44  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle

Pozitifliğe ulaşma çabasında başarılı olamadım diyorsun sevgili Bozadi ,

Bunca yaptığın BH yolundaki davranışlarında ve ortama saçtığın kişileri pozitife yöneltecek olan o bilgi tomurcuklarını nerelere koyacağız veya bağlı olduğumuz ve çok sevdiğimiz sitemizi yürütme işni ne taraflara atacağız bunların tümü pozitifliğe doğru adım yoğunluğunu göstermiyor mu kaç kişi bu sitenin cazibesine kapılıp kendini bilgi zenginliğine atmıyor fark edilmiyor mu..

Aslında kendini zorladığın ve eksik gördüğün problemlerini anlıyorum dostum bazen kişilere karşı ters davranıyorsun ,bu hepimizde mevcut olan ve sıyrılmaya çalıştığımız en kötü huy ,bu da ortamımız pozitif ve negatif çekişmesinin devrede olduğu bir ortam hücrelerimiz organlarımız ,zihnimiz ister istemez bu auranın etkisi altında.

Yani etki ve karşılığındaki tepkinin hayatiyeti işleten en büyük özellik olduğunu sergileyen bundan başka tavır olamaz bilincinin var oluşun bütün unsurlarında olduğuna inanmış ve yaşamı bu şekilde yürütmekten başka yol olmadığına kandırılmışız..

Oysa gerçeğin ,o aradığımız gerçeğin tamamen bu olmadığını senin de çabalarınınla genişleyen bilgi dağarcığımızın bilincimizi eriştirdiği sahalarda rahatlıkla görüyoruz ve özümüzde olan o birliği arayan kıvılcım bununla ateş alıp motivasyonumuzu sağlıyor ve işte bazen rol diye adlandırdığımız o ortam dışı ama sevgiye yönelik davranışları sergiliyoruz.

Bu gidilen yol çok hassas ama sağa sola bakıp kendimize çeki düzen veren davranışlara dikkat eden bir hal yaratıyor.

Mesela senin ortaya döktüğün onca müsbet şeyden sonra o bazen işe de yarayan ters veya site zararlılarını tesbit edip ayıklama işlerini görüp bazen acımasız ve haksız oluyorum dediğin ve kötülediğin tarafını düzeltme çabalarını doğal görmek lazım diyorum ,ama illa da pozitif değilim niye olamıyorum dediğin husus bu sefer arzulu düşünüş oluyor..

Pozitifi şiddetle arzu eden arzulu düşünüş.Malüm o da istenen veya normal olan denmiyor.Denge dışı bir davranış.

Neticede dostum kendini yaralama ,yaptığın ve ortaya çıkardığın şeylerin ne olduğunu gören bizler ve koca bir evren var..




Go to Top of Page

bozadi


10775 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 29/01/2017 :  16:00:30  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen macka

beğendiğine sevindim Bozadi bu açıklamaların üzerine aklıma bir anda geldi ve çok iyi örtüştüğünü hissetim , ağ çalışması gerçekten çok ilham verici geniş açıklamaların üçin tekrar teşekkürler

Go to Top of Page

bozadi


10775 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 29/01/2017 :  16:03:20  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Değerli takdirin ve yapıcı eleştirilerin için çok teşekkür ediyorum Tgur
Go to Top of Page

bozadi


10775 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 29/01/2017 :  16:42:40  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Dün, son bahsettiğim hususlar üzerinde odaklanmaya çalışırken, yani pozitifliğe "erişmekten" ziyade pozitife "dönüşmeyi" tasavvur etmeye ve deneyimlemeye çalışırken zihnimde beliren bazı fikirlerden bahsetmek istiyorum. Bu fikirlerin bahsettiğim pratikle ne ölçüde bağlantılı olduğunu bilmiyorum, belki kendimle ilgili çeşitli nedenlerle hatırlamam gereken birşeydi.

Ayrıntılı bir şekilde hatırlamakta zorlanıyorum, aklımda kalanı biraz kaba bir şekilde de olsa ifade etmeye çalışayım. Bu aslında Beyti Dost'un "İşte asıl gülünç tarafınız, acınacak yeriniz bu; Her şeyi bilip, her şeyi öğrendiğiniz halde hiçbir şeyi bilmez gibi gaflet içinde olmanız..!" şeklindeki vurucu beyanıyla da yakından alakalı:

Ne kadar zor durumda olduğumuzun esasen bir önemi yok. Esas problem, durumu kabul edip (doğrulayıp, farkında olup) gereğini yapma konusundaki yetersizliğimiz. Hayatımızın bu haliyle yüksek oranlarda sahtelik, acizlik, kendini kandırma hali taşıdığını hissettim. "Peki gerçek olan ne?" diye sorduğumda, cevabın önemli bir bölümünün, çok ruhsal acı/sefalet çekiyor olduğumuz halde sanki öyle birşey yokmuş gibi davranıp bu şiddetli ızdırabın çözümüne tüm varlığımızla adanmıyor oluşumuz olduğunu hissettim. Evet, vurgu bu kısımdaydı: "şiddetli ızdırabın farkında olmak ve tüm varlığıyla çözümü istemek ve çözüm için yapabileceğinin en iyisini yapmak", başka hiçbir şeyi bundan daha fazla istemediğinden emin olmak.
Go to Top of Page

bozadi


10775 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 29/01/2017 :  17:06:17  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Bu husus, "düzen/ilüzyon aklımızı başımızdan alıyor" meselesiyle yakından bağlantılı. Diğer bir ifadeyle, dış gerçekliğe atfettiğimiz önem/ciddiyet, iç gerçekliğimize yeterince ilgi göstermememize neden olabiliyor. İç gerçekliğimize ilgili göstermek derken temelde kastettiğim şey, kendimizi iyi hissetmiyor olma durumunda, yani bir bakıma kısa/geçici olmayan bir şekilde derin bir huzursuzluk, mutsuzluk, güvensizlik duyma halinde, bu rahatsızlık/hastalık durumunu ortadan kaldırmak için gereğini yapmak, yani kendimizi şifalandırmak. Bana öyle geliyor ki, biz öyle bir haldeyiz ki, dış gerçeklik / düzen / ilüzyon bizi öylesine etki altında bırakıyor ki, acil içsel şifa ihtiyacımızın farkına varamıyoruz, rahatsızlığımızı rahatsızlık olarak değil, adeta olağan bir durummuş gibi kabullenme halindeyiz, ki bunu da egemen KH düzeninin hepimiz üzerinde uygulamayı başardığı sinsi bir hipnoz hali olarak düşünebiliriz gibi geliyor bana.

Nasıl toplumsal yaşamda kadim zamanlardan beri bizzat devlet veya devletle bağlantılı kurumlar tarafından uygulanagelen sayısız işkenceyi "normal" bir durum gibi algılamaya koşullandırıldıysak, yukarıda bahsettiğim marazi hipnotik hali de aynı şekilde kabullenmeye koşullandırılmış olduk. Elbette meselenin çok karmaşık yönleri var ama öyle ya da böyle, sonuç bu.
Go to Top of Page

arinmak


218 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 30/01/2017 :  15:39:31  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen bozadi

'olma' niyetinden ziyade 'görme' niyeti



Olmak yerine , görmeye çalışıyorum sanırım. Benim için çok önemli bir nokta ... kendimi sorgulamam gerekecek



Dün hava çok güzeldi , kalabalığa karışıp yürüyeyim dedim. Sonra büyük bir parkın içine girdim. İnsaları izledim ... yıllar içinde bazı konularda takıntılı - aptal biri haline gelmişim. Umursamadığım , takıntı haline getirmediğim saçmalıkları , umursayıp - takıntı haline getirmişim :( .
Birde farkedemediklerim var ...
Sadelik , karmaşanın en son halidir. Sadelikse yedidir (Yazdığımın ne kadar farkındayım ki ... yazmak içimden geldi :).



İlgiyle okuyorum . Teşekkürler bozadi.
Go to Top of Page

Tgur


1497 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 31/01/2017 :  13:58:12  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle

"yaratımdan önceki kaosu yaşıyorsunuz"

Hatırlayalım sevgili Arınmak,sadelik "karmaşadan" yani kaostan evvelki durumdur ,ancak her karmaşa sadelikte bitmeli, KH bu karmaşayı daim tutmak ister bu yoğunluklarda takılıp kalmayı,yalnız sonuç yine onu sadeliğe sürükleyecektir zira o da sadeliğin seçtiği karmaşa guruplarından bir bölümdür ve kök noktalara gidip kara delikten sonra tekrar sadelik unsurlarından biri olacaktır.

Güzel bir benzetme yapmışsın..

Go to Top of Page

bozadi


10775 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 12/02/2017 :  20:27:06  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle


Şimdi ve burada olması gereken...


Şimdi ve burada olması gereken sevinçtir, mutluluktur, güvendir, sevgidir. Çünkü bu pozitif değerler varlığın özüdür ve eğer biz varlığın özüne ilişkin bu değerleri deneyimlemiyorsak, sağlıklı bir şekilde varlığı deneyimlemiyoruz demektir. İstisnaları vardır illa ki ama bkz. İstisnalar ve Kurallar. Dikkat edin, negatif bir ruh hali içinde olduğumuz çoğu defasında yeterince sağlıklı düşünemeyiz, zihnimizdeki, bilincimizdeki verilere, kaynaklara bütüncül bir şekilde erişemeyiz. Pozitif, güvenli, huzurlu, neşeli bir ruh halindeyken bilincimizdeki verilere, bilgilere daha kolay, hızlı ve bütüncül bir şekilde erişip aralarında bağlantılar kurabiliriz.

Ama bu kadar çok negatifliğin ortasında öyle bir pozitifliğe nasıl erişeceğiz, öyle değil mi? Hayatımızı buna adarsak, bunu yapmak çok daha mümkün hale gelebilir. Ne de olsa, pozitif olmadığımızda biz biz değiliz, varlığı sağlıklı bir şekilde deneyimlemiyoruz. O zaman hayatımızı pozitifliğe adamak gayet mantıklı bir fikir olabilir. Kendi içimizde, kendi varlığımızda güveni, sevgiyi, sevinci deneyimlemediğimizde, herhangi bir "davaya" hizmet etmemiz de pek anlamlı olmuyor. Tüm davalar mutsuzluklara, sorunlara, neşesizliklere, güvensizliklere, şikayetlere dayalıdır. Gerçek pozitifliğin tüm davaları çözebilecek tek potansiyel olduğunu söylemek biraz kabadır ama gerçektir, doğrudur. Eğer biz mutlu değilsek, güvenli değilsek, sevinçli değilsek, bizim en büyük sorunumuz ve en büyük davamız aslında bu mutsuzluk, güvensizlik ve sevinçsizliktir. Bu haldeyken hiçbir davaya istikrarlı bir şekilde pozitif katkıda bulunamayız. Ayrıca davalar "dünyanın" malıdır, dünyaya aittir. Mutsuzluğumuza, güvensizliğimize, sevinçsizliğimize gerekçe dünyada olan bitenlerdir. Eğer dünyada olan biten olumsuzluklar mutsuzluğumuzu, güvensizliğimizi, sevinçsizliğimizi büyük ölçüde kesinleştiriyorsa, büyük ölçüde "dünyanın malı" haline gelmişiz demektir. Dünya dediğimiz, hayat dediğimiz, daha doğrusu "dünya hayatı" dediğimiz şey bir sonsuzluk arkaplanı önündeki birkaç onyıldan ibaret değil mi? Hiç o ortalama birkaç onyılı beklemeden, birkaç saniye içinde kolayca sona erebilen, erdirilebilen birşey değil mi? Böyle bir geçiciliğe, böyle bir ucuzluğa, böyle bir kepazeliğe mutlak gerçeklik muamalesi yapmanın alemi var mı? Mutlak gerçeklik ne mi? Ayrıntısı çok, ama bilmeli, hatırlamalı, güvenmeliyiz ki, mutlak gerçeklik pozitifliğe dayalıdır. Sevgiye, sevince dayalıdır. Ve zaten biz gerçek bir sevgiyi, sevinci deneyimlerken gerçekten var olduğumuzu hissederiz, nefes alırız, kendimizi ve başkalarını şifalandırıveririz, yani varlıklandırıveririz. Sevgiyi, sevinci deneyimlemeden gerçekten var değiliz. Ve sevgiyi, sevinci deneyimlemeyi dünya genelinde veya kendi hayatımız özelinde olan bitenle özdeşleştirirsek, bittiğimizin resmidir.

Artık bu çocukluğu, bu marazı aşmamız gerekiyor. Sevgisizsek, sevinçsizsek, hiçbir şey bizim bir an evvel sevgiye ve sevince kavuşmamızdan daha acil bir öneme sahip değildir. Ve eğer sevgiyi, sevinci dünya hayatında olan bitenle mutlak şekilde ilişkilendirir, özdeşleştirirsek, sevgiyi-sevinci kurda kuşa yem etmiş oluruz. Nasıl nefes almadan yaşayamıyorsak, ruhumuz da sevinçsiz, sevgisiz yaşayamaz. Ve sevgiye, sevince erişim için dünyayı aracı veya hakem hele ki "tedarikçi" olarak atamak hiç iyi bir fikir değil. Peki nasıl, nereden mi erişmeliyiz sevgiye-sevince? Varlığımızdan, varlığımızla! Sevgi, sevinç varlığın özelliğidir zaten. Eğer varsak, sevgi-sevinç de var demektir. Sevgiye-sevince neden aramak, varlığa neden aramaktır. Düşünmeye, tartışmaya devam edelim.
Go to Top of Page

arinmak


218 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 13/02/2017 :  10:03:14  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen Tgur


"yaratımdan önceki kaosu yaşıyorsunuz"

Hatırlayalım sevgili Arınmak,sadelik "karmaşadan" yani kaostan evvelki durumdur ,ancak her karmaşa sadelikte bitmeli, KH bu karmaşayı daim tutmak ister bu yoğunluklarda takılıp kalmayı,yalnız sonuç yine onu sadeliğe sürükleyecektir zira o da sadeliğin seçtiği karmaşa guruplarından bir bölümdür ve kök noktalara gidip kara delikten sonra tekrar sadelik unsurlarından biri olacaktır.

Güzel bir benzetme yapmışsın..





beyenmenize sevindim. teşekkürler
Go to Top of Page

Olcay


83 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 13/02/2017 :  11:47:42  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Seçmek özgürlüğüne kesinlikle sahip varlıklar olarak sevgiyi seçmek bizim elimizde. Üzerimizdeki uygulanmış ve uygulanmaya devam eden programlamalar düşünce yapımız üzerinde aşırı olumsuzluklar yaratıyor. O yüzden anda kalmak şimdiyi yaşamak kararlarımızı özümüzdeki hislerle onaylamak gerekiyor.

Sevgili bozadi yazdıkların paylaştıkların çok içten ve özümsendiğinde okadar derin ve iyi geliyorki yoldan sapanlara ışık oluyor. Teşekkürler
Go to Top of Page

bozadi


10775 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 13/02/2017 :  14:08:03  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen Olcay

Seçmek özgürlüğüne kesinlikle sahip varlıklar olarak sevgiyi seçmek bizim elimizde. Üzerimizdeki uygulanmış ve uygulanmaya devam eden programlamalar düşünce yapımız üzerinde aşırı olumsuzluklar yaratıyor. O yüzden anda kalmak şimdiyi yaşamak kararlarımızı özümüzdeki hislerle onaylamak gerekiyor.

Sevgili bozadi yazdıkların paylaştıkların çok içten ve özümsendiğinde okadar derin ve iyi geliyorki yoldan sapanlara ışık oluyor. Teşekkürler
Eyvallah Olcay, sevindim öyle düşünmene.

"Çocukluğu" aşma gerekliliği hususu üzerinde düşünmeye devam ederken şu da geliyor aklıma:

İki tür "çocukluk" kavramı olabilir gibi geliyor bana. Benim yukarıda "aşılması" gerektiğini düşündüğüm çocukluk, olumsuz bir durumla karşılaşır karşılaşmaz tüm dünyası yıkılmayla ilgili birşey. İradesel bir zayıflıkla da ilgili bu. Bin tane olumluluk yaşadıktan sonra tek bir olumsuzluklta sanki o kadar olumluluk hiç yaşanmamış gibi kendini hemen güvensizliğe ve nefrete teslim etmek. Bir tür şımarıklık, egosallık sonucu meydana gelir bu aşırı tepki. Bebeklerin, çocukların bencil olması gerekir kendilerini koruyabilmek için çünkü sürekli dış yardıma muhtaçtırlar, ihtiyaçları karşılanmadığında hemen büyük bir üzüntü ve kızgınlık tepkisi vermeleri nispeten doğaldır.

Dünyadaki hayatımızın her gününde kesintisiz bir şekilde pek çok şiddetli olumsuzluk meydana geliyor. Kendimizi fiziksel bedenimizden ve dünya üzerindeki hayatımızdan ibaret gördüğümüzde, hayatımız içinde olan biten bu yoğun negatiflikler de bizi ciddi şekilde belirliyor, hem kendimize hem başkalarına karşı bizi egosallaştırıyor, korkutuyor, güvensizleştiriyor...

Diğer "çocukluk" kavramı daha pozitif. İncil'de geçen (ilk kez geçtiği yer bu kaynak mı bilmiyorum), "çocuk olmadıkça tanrının krallığına / cennetine giremezsiniz" gibisinden bir çocukluk.

Çocukluğun belirli bir dönemiyle, belirli bir çocuk ruh haliyle veya belirli bir çocuk cinsiyle mi ilgili bu bilmiyorum ama genellikle çocuklarda "eğlenme" kavramı güçlüdür. Birşey eğlendirmiyorsa onunla ilgilenmek yerine onlara eğlendirici gelen başka birşey bulurlar. Eğlendirici, heyecan verici, yaratıcı olmayan şeyler çekici gelmez. İlgilenilen şeyin niteliğinden ziyade, ilgi sürecinde deneyimlenen bu pozitif değerler (heyecan, eğlence, sevinç, coşku) önemlidir. Çocuk hiç umulmadık küçücük şeylerle bile mutlu olmasını bilir. Nesnenin kendisi sadece bir mazerettir, esas değer çocuğun içinden, varlığından, ruhundan gelmektedir, önemli olan o içten gelen pozitif değerin akışının devam etmesi ve artmasıdır. Bu son derece tanrısal birşeydir.

Büyüklükte, yetişkinlikte sorumluluklar hızla artar, dertler çoğalır ve giderek "içteki çocuğun" kaybedildiği söylenir. Aslında bunun böyle olmak zorunda değildir, yani sadece sorumluluklar arttı diye kişinin varlığından türeyen sevinç, heyecan, coşku kesinlikle azalıp yitmek zorunda değildir ama içinde bulunduğumuz yaşam koşullarının çok aşırı uçlara varan yoğun negatifliği maalesef "içimizdeki çocuğu" feci şekilde sınırlar ve adeta yok eder. Bu anlamda "çocukluk", hiçbir şeyin içten türeyen "varoluşsal" sevinci kaybetmeye değmeyeceği farkındalığıdır. İçsel/varoluşsal sevinç hayatı yaşanmaya değer kılan şeydir, o olmadan hiçbir şey yeterince değerli olamaz. Değerli olan dıştaki değil, içtekidir. Ve ne yazık ki içinde yaşadığımız sosyo-ekonomik-askeri-dini vs düzen, içteki çocuğu, yani içteki tanrıyı, içteki "varlığı", yaratıcıyı, sevinci, coşkuyu baskı ve kontrol altında giderek yok etmeye yönelik yoğun bir mesai yapacak şekilde tasarlanmıştır kasıtlı olarak. Dış dünyadaki yaşam koşullarını kontrol altına alıp insanları o kadar büyük bir yokluk, sefalet ve işkence koşulları altında bırakıyorlar ki, içimizdeki tanrı, yani içimizdeki varlık, içimizdeki sevinç, coşku, yaratıcılık, sonsuz kudret kanalı giderek küçülüp yok oluyor adeta. Irmağın suyu kesiliyor, sırf hayatta kalıp negatif sisteme hizmet etmeye yetecek kadar "damlamasına" izin veriyorlar, böyle bir hayat mühendisliği projesi uyguluyorlar.

Yani üstteki mesajda her ne kadar "çocukluğu aşmalıyız" desem de, garip bir şekilde aslında varmamız gereken durum da yine bir tür çocukluk denebilir.

Var olan herşey gibi tüm varlığın ortak sahibiyiz ve paylaşıyoruz. Bazı varlıklar diğerlerinin yaratıcılıklarını keşfedip uygulamaya geçirmesini istemiyorlar. Tüm yaratım sürecini kendi kontrolleri altına almaya, kendileri Tanrıyı oynayıp (psikopat bir tanrı) bize de kul rolünü benimsetmeye çalışıyorlar. Bu çirkin oyunu bozmamız gerekiyor. Hayat neymiş, varlık neymiş göstermemiz gerekiyor onlara.
Go to Top of Page

gerçek tosun paşa


994 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 13/02/2017 :  16:33:19  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Bozadi daha önce üzerinde felsefe yapmaya çalıştığım bir konuda yazmışsın yine harika açıklamışsın :) Bence üstünde durduğun noktalar çok kritik özellikle dikkat edilmesini rica ediyorum.

Ben konuyu "çocukluk" ve "çocuksuluk" olarak 2 kavrama ayırmıştım temelde. Özetlemek gerekirse çocuksuluk "masumiyet, küçük şeylerden mutlu olma, neşeli olma, küçük hesaplar peşinde koşmayıp arkadan iş çevirmeme" olarak özetlenebilir. Çocuksu olmanın her yaştan kişiye katacağı şeylerin çok olumlu olduğu yönünde çıkarımlar yaptım kendimce. Neşeli bir insan olup mutluluğu içte aramak bence büyük bir erdemdir. Bunu kişiden bağımsız olarak bile böyle görebilirim.

Kas. ların söylediği "sizi çocuklukta bırakıyorlar" sözü benim konuyu şu şekilde ele almama neden oldu. Çocuklukta nedensiz tutkularımız vardır. Nedensizce bir oyuncak arabaya takar benim olsun diye günlerce ağlayabilir ya da ağlamasak bile aklımızdan çıkmayacak bir takıntı haline getirebiliriz. Korkularımız gözümüzde büyür bir rehberimiz olmadan (anne-baba-kardeş-dayı-amca-teyze-hala vs.) korkumuzun üstüne gitmemiz çok ama çok zordur. Şimdi etrafımda bireylerin varlığıyla ilgili yaptığım çıkarımlar şu; büyümek analitik düşünme gereksinimlerini karşılayıp yapılan hatalardan ders çıkarıp olumsuzu seyreltmedir. Çocuk bunun muhakemesini son derece zor yapar fakat günümüz globalleşen toplumunda bahsettiğim şey farklı bir ilüzyonla karşımıza geliyor.

İnsan olarak hata yapmak bizim realitemizdir. Şükür ki hiç bir zaman hatasızlığımla övünecek yüzsüzlük ve empati yoksunluğunda biri olmadım. Hepimiz hatalar yapıyoruz. Yapmalıyız da. Çünkü algımızı oturtup bahsi geçen "ders" kavramı hakkında fikir sahibi olmak için bile hata gerekli. Yalnız iyi insan ile kötü insan veya akıllı ile aptal insan arasında farkı şöyle özetliyorum. Bir taraf hatalarından ders alıp düzeltme yoluna gidiyor algılayıp çözebiliyor, diğer taraf ise çok büyük bir tramva yaşamadan asla anlayıp üstünde durmuyor.

Etrafımda insanlar global etkiyle kapıldıkları kültürel, dinsel , sosyo-kültürel yozlaşmalara rağmen kendiliksizliklerinin farkında değiller. İnstagramda, dizilerde gördüğü havalı arabayı, güzel restoranlarda check-in yapmayı hergün çektikleri 4 saat trafiği tüm emek ve birikimini para kazanmaya yatırıp hayallerini bile sanal gerçeklikten satın aldıklarının farkında değiller. Hayal kurmak sınırsız bir dünyadır. Hayal kuramaycak bir kitle var. Kişinin hayali izlediği havalı filmler ve ünlülerin sosyal medya paylaşımlarından farklı değil. Çünkü havalı olmayı, statü sahibi olmayı öğrenmiş ve hiç düşünmemiş irdeleyememiş. Küçük bir çocuğa benziyorlar değil mi? Çocuklar da böyledir dikkatli bakalım tekrardan. Bir çocuk oyuncak araba diye tutturur ve ona sahip olunca her sorun bitecek gibi algılar. Buyrun hayata yeni atılan bir erişkinin ihtiyaçlarını gözetmeden onlarca bin liralık araç satın almakla yaptığı tüketim çılgınlığına ufak bir çocukla özdeş zihinle kıyaslayarak bakın. Arada ne fark var?

İki tarafta (çocuk ve çocuk bırakılan yetişkin birey) sorgusuz sualsiz bir kandırmacaya ayak uydurabilir rol-model aldığı kaynaktan beslenip gerekli algı mekanızmalarını kullanamaz ama kendini yeterli sanır düşünme gereği bile duymaz.

Edited by - gerçek tosun paşa on 13/02/2017 16:38:49
Go to Top of Page

Gaia


211 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 13/02/2017 :  17:22:14  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Son iki paragrafında gerçekten sağlam bir noktaya değinmişsin gtp.

Ödül mekanizmasıyla, bir nevi çocuk tutuluyor yetişkin birey. Çocuk egosunu az çok gözlemliyoruz. İstediği bir şey olmadığında mızmızlanan ve maraz çıkarmaya meğilli olan bir ego. Yetişkinlerin arasında yaptığımız gözlemlerde de; biri bir şey başardığı zaman, diğeri de o şeyi başarmak ve öne geçmek istiyor. Hakimiyet ve daha iyi olmak istiyor. Ödüllerin en çoğunu,en fazlasını hep bir yarış halinde almaya çalışıyorlar.

Belkide buradaki kilit nokta ödülün illüzyonunun farkına varmaktır. O zaman bir büyüme başlayabilir.
Go to Top of Page

gerçek tosun paşa


994 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 13/02/2017 :  19:19:30  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Çok teşekkürler Gaia. Ana akım medya ve interaktif ortamların getirileri son zamanların en etkili buluşları olarak lanse ediliyor. Burada bu husus iletişim araçlarının çok dikkatle ele alınması gerektiği gerçeğini ortaya koyuyor. Basit şekilde kitle iletişim araçları olan tv-internet (sosyal mecralar)- gazete-dergi-görsel yayınlar kötüdür diye kestirip atamayız çünkü yarar ve zarar kavramlarını da belirleyen bireylerdir. Bireyin bilgi birikimi ve kazandığı entellektüel birikim çok kritik bir öneme sahip. O yüzden çok sevdiğim Noam Chomsky nin söylediklerini hiç unutmam. Kendisi dünyanın en köklü üniversitelerinde bile verilen eğitimi niteliksiz bulup insanlara kapital çevrelerde yaşayış alıştırmaları öğretildiği gerçekten insanlara değer katacak mesleki ve hayati bilgilerin eğitimle alınmasının olanaksızlığını sert bir dille eleştirmiştir. Burada zihnin fonksiyonlarıyla çok ciddi bir oynayış söz konusu bunu görmemizi sağlıyor bu çocukluk meselesi.
Go to Top of Page

bozadi


10775 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 13/02/2017 :  20:17:54  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
"Çocuk bırakılan yetişkin birey" gözlemini/analizini ben de isabetli buluyorum gtp. Ve bu arada, "şu olunca, şunu elde edince tüm sorunlar çözülecek" hezeyanını çok yaşadım, hala sınırlı ölçüde de olsa yaşarım. Yıllar önce babam ilk kez televizyona takılan "atari" aldığı zaman hayatımın bir daha asla eskisi gibi olmayacağı çok büyük bir devrim yaşayacağımdan emindim. O atariden sıkılıp olağan yaşamımın devam edeceğini anlamam yalnızca iki-güç gün sürdü herhalde. Bunun gibi, insan, "şu olunca, şunu alınca tüm hayatım geridönüşsüz olarak tamamen pozitife dönüşecek" şeklinde hezeyanlara kolay kapılıyor belki de. Bunun kısmen faydalı/sağlıklı yönleri de olabilir "ümit" faktörü nedeniyle. Ama aynı zamanda egosal bir kısırdöngüyle de ilişkili olabilir bir ölçüde.

Biz hep "değerli olanın", "mutlak doğrunun" bize DIŞARIDAN verilen veya empoze edilen, dayatılan, "bildirilen" birşey olduğunu düşünmeye koşullandırıldık. Sürekli olarak biz "çocuğuz" ve birileri de "büyük/otorite". Sürekli olarak birileri bize hayatımızın ve varlığımızın ne anlama geldiğini, ne yapmakla "mükellef" olduğumuzu "bildirip" duruyor. Elbette daima bizden daha bilgili, daha yüksek bilinç düzeylerinde insanlar/varlıklar vardır. Ama elimizdeki bilgi kaynaklarından anlıyoruz ki, üst seviye pozitif varlıklar bize "tepeden" bakmıyorlar, bize hayatımızın ne anlama geldiğini, ne yapmamız gerektiğini "bildirmiyorlar", "emretmiyorlar". Bizi seviyorlar ve hayatımızla ve farkındalığımızla ilgili seçimlerin ve sorumluluğunun bize ait olduğunu hatırlatıyorlar. "Baş yaratıcı sizsiniz" diyorlar. Ötesi var mı? "Baş yaratıcı sizsiniz" diyen K'lar kendilerinin 6. yoğunlukta, bizimse 3. yoğunlukta olduğumuzu bilerek söylüyorlar bunu. Demek ki kaçıncı seviyede olduğunun nihai bir önemi yok. İnsan 3. seviyede de tüm varoluşun, tüm varlığın ta kendisi olduğunu belirli ölçülerde idrak edebilir.

Bize sürekli varoluşun bir tehdit altında olduğu, bunda bizim de sorumluluğumuz/suçumuz olduğu, ceza çekmeyi, aşağılanmayı hak ettiğimiz ve "büyüklerin" (din ve devlet büyüklerinin) emirlerine itaat etmemiz gerektiği düşüncesi aşılanıyor. Kimse bize tüm hayatın, tüm varlığın sahibi olduğumuzu hatırlatmak istemiyor. Dünya üzerinde o kadar büyük bir işkence uygulanıyor ki, biz de sanki tüm varoluş aynı kötü durumdaymış gibi, varoluş tehlike altındaymış veya güvenilmezmiş, sevgisizmiş gibi bir izlenime kapılıyoruz. Amaç zaten bu izlenimi, bu inancı yerleştirmek.

Sürekli bir koşturmaca, zamanla yarışma, birşey yetiştirme veya birşeye yetişme telaşı var. Tıpkı at yarışında ölümüne koşturulan atlar gibi, tepemize birileri binip bizi dörtnala koşturuyor deli gibi.

O kadar korkutulmuş, endişelendirilmiş, aptallaştırılmış durumdayız ki, tüm varoluşun zaten bize ait olduğunu, mutluluğun-sevincin-sevginin varlığın doğal bir özelliği olduğunu, birşey başarmaya, bir mertebeye ermeye endeksli olmadığını, hiçbir şeyi hiçbir yere yetiştirmek gibi bir görevimizin olmadığını anlayamıyor, hatırlayamıyoruz. Kimsenin, hiçbir şeyin emir/komutasında değiliz, yok böyle birşey. Bunu birileri kendi çıkarları için uyduruyor. "Doğup ölüyor" olmak bir acizlik, bir ceza, bir kötülük değildir, doğal bir döngüdür ve eğer bu kadar şeytani, bu kadar sevgisiz, bu kadar nefret, yıkım ve işkence dolu koşullara mahkum etmeseydik kendimizi, doğumun öncesini, ölümün sonrasını, tüm bu geliş gidişlerin anlamlarını da gayet yeterli düzeyde biliyor, hatırlıyor olurduk. Ki "öte tarafta" bunları zaten biliyoruz, sadece burada kendi egosallığımız, dikkatsizliğimiz, basiretsizliğimiz nedeniyle yarattığımız ve birilerinin epeyce suistimal etmekte olduğu işkenceli koşulların etkisiyle bu kadar çok korku ve endişenin muhatabı haline gelip varoluşun ve dolayısıyla da varlığımızın ne olduğunu çok ciddi oranlarda unutacak hale geliyoruz. Kutlama yerine sürekli yas ve keder halindeyiz. Bu kabusa, bu aptallığa bir son vermemiz gerekiyor. Biz kendimize gelmeden, varoluşun gerçeğini hatırlamadan başkalarına da gerçekten yardımcı olamayız gibi görünüyor bana. Kurtarılması gereken bir dünya veya varoluş yok. Kurtarılması gereken sadece bizim şiddetli çevresel negatif koşullar nedeniyle dumura uğramış olan bilincimiz.
Go to Top of Page

bozadi


10775 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 21/02/2017 :  11:03:18  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle

Din: Mutlakla İlişki


Daha önce "merkezlenme" ihtiyacı diye tanımladığım konuyu biraz daha derinleştirmeye çalışacağım. Zihnimdeki bilgi/sezgi/tahmin parçalarını birleştirmeye çalışıyorum.

Hayatımızda çok fazla negatifliğe paralel olarak çok fazla değişkenlik, istikrarsızlık ve belirsizlik var. Zaten negatifliğin dozunu sürekli artırmaya çalışanlar, aynı zamanda bilinci, inancı, güvenci paramparça etmeye çalışanlar.

Bir hayat yaşıyoruz. Pek çok koşturmacanın, uğraşın, stresin içine girip çıkıyoruz. Dikkatimizi pek çok farklı şeye vermek zorunda kalıyoruz. Stresin, endişenin yoğunluğuna bağlı olarak epeyce enerji ve moral kaybedebiliyoruz. Tabi ki bize moral ve enerji kazandıran şeyler de yaşıyoruz ama sanırım malum koşullarda negativitenin baskın olduğu, hatta sıkça bizi feci şekilde bunalttığı, köşeye sıkıştırdığı, kendimizi sıkça baskı ve tehdit altında hissettiğimiz hususunda hemfikirizdir. Bu tür durumlar, yani aşırı stres insandaki "anlam" duygusuna ciddi oranda zarar verebiliyor. Yani kendi şahsi varlığını ve genel olarak Varlığı "anlamlı" bulma, kabul etme, sevme, mutlu olma konusunda ciddi bir kayıp yaşanıyor. Ama bunu kendimize ve birbirimize itiraf etmekte zorlanıyoruz. Zombileş(tiril)iyoruz. Bu hayatı, bu oyunu oynama hevesimiz feci şekilde kaçtığı halde, sevmeyebilecek olsak bile bir parçası olduğumuzu çok iyi bildiğimiz topluma, aileye, çevreye uyma mecburiyeti hissi ve belki bir parça umutla, yarı-zombileşmiş, hayat ışığı kısılmış bir şekilde, bir angarya hayata, işkenceye uyum sağlamaya çalışıyoruz. Uyuyarak, imkan olduğunda dinlenerek veya sevdiğimiz birşeylerle ilgilinerek enerjimizi, katlanabilirliğimizi, moralimizi, anlam duygumuzu tazelemeye, artırmaya çalışıyoruz.

Bir "mutlak" arıyorum. Bu kadar belirsizlik, bu kadar adaletsizlik, sevgisizlik, sömürü, anlamsızlık karşısında öyle birşeyi bileyim ki, tüm bu berbatlığa yenik düşmeyeyim, gülebileyim, kendimi kaybetmeyeyim. Bir mutlak olmalı, herşeyi kapsayan, hiçbir şeyin kendisinden kaçamayacağı, alakasız olamayacağı, onsuz anlamlı olamayacağı, var olamayacağı. Herşeyi birleştiren, herşeyin kenetlendiği bir merkez, bir mutlak olmalı. Tüm anlamın, tüm güzelliğin, tüm bilincin, tüm sevginin kaynağı olan bir mutlak. Ne zaman istesem ona dönebilmeliyim, onu hatırlayabilmeli, onunla özdeşlik bilincimi tazeleyebilmeli, tüm şiddetli olumsuzluklara, tüm saçmalıklara, aptallıklara, kötülüklere gülüp geçebilmeliyim. Sadece gülüp geçmek değil, şifa olabilmeliyim, yardım edebilmeliyim, ümidimi, bilgimi, gerçeği paylaşabilmeliyim. Tüm bu saçmalıkları yaşamak zorunda olmadığımızı, gerçeği hatırlatabilmeliyim. Kendimi ve başkalarını kabustan uyandırabilmeliyim.

Go to Top of Page

bigsenfoni


1252 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 21/02/2017 :  14:24:52  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  bigsenfoni Kullanıcısının kişisel sayfasını Ziyaret edin  Alıntı Ekle
Zannedersem sen coskuyu ariyorsun,icerdeki cosku zayif ise disariyada öyle yansyor.Coskuyu kelimelere dökmek cok zor, o icte olan birsey ve öz ile kaynasmis/yapisik bir sey,hayatta tutan,seven/sevilen birsey,yasama arzusunu güclü kilan,birligi seven birsey veya his.Hatta icerdeki cocukta denemilir merakli,ögrenmeye her zaman acik,hayat oyununu acisiyla/tatlisiyla (+/-)oynamasini seven,bu oyuna ilgisi ve meraki olan icerideki öz İsik/his/enerji....cakralarin aktivesine/acikligina göre degisken bir sey hatta cakralar...

...bir sey yazacaktim ama bir his beni durdurdu(bir sey bana dur dedi),özgür iradenizi sinirlamak istemiyorum sanirim, gerisini kendiniz kesfetmeniz gerekiyor.


Edited by - bigsenfoni on 21/02/2017 14:45:04
Go to Top of Page

gerçek tosun paşa


994 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 21/02/2017 :  14:25:12  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
"Bir "mutlak" arıyorum. Bu kadar belirsizlik, bu kadar adaletsizlik, sevgisizlik, sömürü, anlamsızlık karşısında öyle birşeyi bileyim ki, tüm bu berbatlığa yenik düşmeyeyim, gülebileyim, kendimi kaybetmeyeyim. Bir mutlak olmalı, herşeyi kapsayan, hiçbir şeyin kendisinden kaçamayacağı, alakasız olamayacağı, onsuz anlamlı olamayacağı, var olamayacağı. Herşeyi birleştiren, herşeyin kenetlendiği bir merkez, bir mutlak olmalı. Tüm anlamın, tüm güzelliğin, tüm bilincin, tüm sevginin kaynağı olan bir mutlak. Ne zaman istesem ona dönebilmeliyim, onu hatırlayabilmeli, onunla özdeşlik bilincimi tazeleyebilmeli, tüm şiddetli olumsuzluklara, tüm saçmalıklara, aptallıklara, kötülüklere gülüp geçebilmeliyim. Sadece gülüp geçmek değil, şifa olabilmeliyim, yardım edebilmeliyim, ümidimi, bilgimi, gerçeği paylaşabilmeliyim. Tüm bu saçmalıkları yaşamak zorunda olmadığımızı, gerçeği hatırlatabilmeliyim. Kendimi ve başkalarını kabustan uyandırabilmeliyim."

Burada söylediklerin motivasyonumu korumak ve sağlamak için kullandığım bir yöntem. Mutlak arayışı bitecek bir şey değil zira bilgiye ulaşma isteği geçici değil. Her yeni öğrendiğimiz şeyi teoriden pratiğe göre iyice analiz ederek bir konuma yerleştirmek gerekiyor. Bunu yaparken hayatın olağan akışının getirdiği "stres" faktörü çok kritik bir durumda. Bir kaç gündür hiç enerjimi sabitleyemiyorum ve nedensizce karamsarım. Uyum sağlama çabalarımın kafamı zorladığı bu günlerde bu yazdıklarını görmek beni düşündürdü ve olumlu yönde etkiledi. Fazla yalnız hissediyoruz.

Burada düzenli bir meditasyon programı oluşturulabilir bir türlü gerekli özeni gösteremedim bu konuda. Bir de şu 'şifa olabilme' konusu da son zamanda yaşadıklarımla özedeşleşmiş adeta. Çünkü çok fazla düşündüm bu konuda ve yaptığım bir hata utanmama neden oldu fakat dersimi de bir o kadar iyi aldım. Herhalde ileriye odaklı olarak mücadeleye daha çok asılmak için görüyoruz ve bunları düşünüyoruz.

Teşekkürler Bozadi.
Go to Top of Page

bona fide


542 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 21/02/2017 :  14:55:00  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
bi kızılderili öyküsüydü sanırım iyi kötü köpek örneğinde hangisini beslersinle ilgili ve iyi köpeği besleyip iyilik yaymakla bitiriliyordu oysa gerçek hikayede ikisinide eşit beslemek gerektiği kötünün varlığı sendeki iyiliği ortaya çıkardığı için tıpkı halil gibranın şiirindeki gibi doğada meyve ağaçları meyvelerini herkese sunuyor en masumundan en katiline en vahşisinden en uysalına kadar ayırmıyor seçmiyor nimetlerini şu faydalansın bu faydalanmasın diye. bizdeki sıkıntı bu kendimize göre iyi ve doğrularla, bizden olmayanla mücadale içindeyiz. bize göre kötünün sırtına basıp yükseldiğimizi -öyle olduğumuzu zannediyoruz- unutuyoruz. bizim gibi düşünmeyenlerle savaşıyoruz büyüklenme duygusu bu da sanki.kötüyüde aslında içimizdeki kötünün ne olduğunu bildiğimizden o duyguyu kendimizde yaşadığımızdan reddediyoruz kendimizle savaşıyoruz bi yerde.gibi.
birisinin küçümseyen dışlayan tavrını neden algılarız konusuna dair şöyle diyordu bi yerde siz kendinizde aynı tavrı başkasına gösterdiğiniz için o tavrın halin farkında olursunuz onu bilirsiniz. yani yine kendinizle savaşırsınız. çok mu karıştırdım emin değilim. bu düşüncelerimi bozadi senin bi üstteki son parağrafına yaptımda sanki konu o değilmiş gibi geldi şimdi.
Go to Top of Page

bozadi


10775 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 21/02/2017 :  15:51:31  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Katkılarınız için teşekkürler arkadaşlar.

@ bigsenfoni
Evet, aynı zamanda bir coşku arayışı bu. Varlığa ilişkin bir coşku. Aynı zamanda huzur, sükunet, güven. Aslında K'ların "Hayat dindir" ifadeleriyle ilgili birşey bu. Varoluşta bir mutlak var ve o mutlakla ilgili arayışımızın, ilişkimizin dinsel bir anlamı olduğuna inanıyorum ve bunu çok değerli, önemli buluyorum. Birlikte giderek netleştirebileceğimize inanıyorum.

@ gtp
Nasıl insanlar dini inançlarına göre, olağan hayat akışından bir süreliğine kenara çekilip belirli ibadetlerle mutlak bir güçle bilinçsel bir irtibat kurmaya çalışıyorlarsa (yani ideal olarak bu böyledir), bizim de Mutlakla ilgili algılarımız, inançlarımız, ilişkimiz, bilinç genişletme çabalarımızın böyle dini bir etki yaptığına inanıyorum ve o yüzden özellikle bu hususta odaklanmayı deneyeceğim. Meditasyon ve benzer uygulamalar konusunda birbirimize yardımcı olabileceğimize inanıyorum.

@ bona fide
Hehheh, evet, üzerinde odaklanmaya çalıştığım bu son hususlarda iyilik-kötülük düalitesiyle ilgili kati bir yorum veya tartışma yoktu ama BH-KH düalitesi meselesi forumumuzun asli konularından biridir : )

Etrafımızda gördüğümüz/algıladığımız bir kötülüğe dair muhakeme veya yargılama yaparken aslında kendimizdeki kötülüğü yargıladığımız hususunda, belirli bir açıdan kesinlikle hak veriyorum. Hepimiz azımsanamayacak bir ego, yani kendine hizmet güdüsü taşıyoruz. Yani hiçbirimiz kesintisiz bir şekilde "başkalarına hizmet" modunda yaşamıyoruz, henüz. Ego tüm kötülüklerin temelinde yatan bir husus. Ve eğer biz ego taşıyorsak, aktif bir şekilde egotik davranabiliyorsak, demek ki dışımızdaki herhangi bir varlığın herhangi bir faaliyetine atfedebileceğimiz ve yargılamak isteyebileceğimiz veya yargılanmasını isteyebileceğimiz bir kötülük konusunda bizim kendimizin de bir yargılanabilirlik durumumuz ortaya çıkıyor ilginç bir şekilde. Ama böyle bir durum var diye, maruz kaldığımız veya bir şekilde tanıklık ettiğimiz şiddetli ve kasıtlı kötülük/ego faaliyetlerini görmezden gelemiyoruz, kızıyoruz, tepki duyuyoruz, feryat ediyoruz, nefret ediyoruz, var gücümüzle protesto ediyoruz, yargı istiyoruz, yaptırım istiyoruz, öyle değil mi?

Aslında tanıklık ettiğimiz, özellikle de vahşet içeren şiddetli, psikopatik kötülüklere karşı duyduğumuz tepki, kendimizde de mevcut olan aynı ego potansiyelinin farkına varıp bundan arınma doğrultusunda faydalı bir katalizör sağlıyor. Çünkü pozitif/yapıcı yönde ilerlemek, alanını, gücünü, etkileşimini artırmak isteyen bir insan çelişkilerden arınmak ister. Bir psikopatiye, kötülüğe tanıklık edip buna karşı güçlü bir tepki gösterdiğimizde, aynı kötülüğün çok çok daha küçük ölçekli de olsa benzerlerini kendimizin de yaptığımızı, yapabileceğimizi biliriz. Ve şiddetli dış kötülüklere karşı gösterilen tepki, bireylere "ahlaki" bir sorumluluk yükler, çok daha zayıf, çok daha pasif düzeylerde bile olsa, kendimizdeki aynı potansiyel kötülük eğilimini gözden geçirmeye, sorgulamaya ve o güdüden, yani egosal güdüden arınmaya, uzaklaşmaya, pozitif çözüm yollarının / alternatiflerin / seçeneklerin neler olabileceğini düşünmeye teşvik eder.

Şahit olduğumuz şiddetli ve "profesyonel" psikopatiler, kendimizde de mevcut olan aynı kötülük/bencillik/egoistlik potansiyelinin sonunun nerelere vardığını gözlemlememiz için çok değerli bir fırsat sağlar ve böylece yolumuzu, seçimlerimizi, niyetimizi düşünmeye ve daha bilinçli hareket etmeye teşvik eder.

Dolayısıyla, evet, iyilik/kötülük konusunda aşırı katı, aşırı yargılayıcı tutumlar almanın kendisi çok pozitif bir eğilim olmayabilir duruma bağlı olarak. Ama pozitif ve negatif eğilim kesinlikle vardır, gerçektir ve hayatımızın en temel meselelerinin başlarında gelmektedir. Tüm hayatımız, tüm deneyimlerimiz BH-KH düalitesiyle ilgili, eğer dikkatli düşünecek olursak. Dolayısıyla, iyiliği-kötülüğü sanki "tamamen" göreceli kavramlarmış, bir somutluğu yokmuş ve bu hususlarda kesin ve yargılayıcı bir tutumla yaklaşmak "kesinlikle" yanlışmış gibi bir bakış açısının da çok sağlıklı olmayacağını algılıyorum şahsen.
Go to Top of Page

bozadi


10775 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 24/02/2017 :  14:56:05  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle



Aslında kafamda yeterince toparlayabilmiş değilim sevginin özündeki güdüyle ilgili ideal algımı. Ama parça parça da olsa ifade edip sonra belki sizin de yardımınızla parçaları yerli yerine oturtabilmeyi ümit ediyorum.

Her ne kadar bir idealden bahsetsem de, betimlemeye çalıştığım şeyi hepimizin gayet aşina olduğu olağan ve pek çok negativiteyle kaplı olan yaşam koşullarımızın farkındalığını kesinlikle yitirmeden, bununla bağlantılı olarak betimlemeye çalışıyorum. Amaç iki gerçekliği aynı anda olduğu gibi görebilmek zaten, böylece aralarında bir bağlantı, etkileşim olması.

Bu yukarıdaki resimdeki iki kişiyi düşünün. Ve onların öyle her anlamda çok ideal koşullarda olduklarını düşünmeyin. Sizinle son derece benzer koşullarda olduklarını düşünün. Bu ekonomik, kültürel, toplumsal, ailevi, çevresel şartları ve başka pek çok şartı kapsıyor. Resimdeki sahneyi aşırı idealleştirmemek, kendi koşullarımızdan aşırı uzaklaştırmamak, zihnimizde imkansızlaştırmamak gerek. Çok basit, çok mümkün bir sahne esasında. Olağanüstü birşey olmuyor. İki insan rahatsız edilmeyecekleri bir yerde, özgürce bir arada, yüzyüze, el eleler. Evet, aslında... çok sık bulunabilecek bir olanak olmayabilir bu ama imkansız veya olmayacak birşey de değil kesinlikle. Esas mesele zaten ortam veya koşullar değil, iki insanın bilinçsel olarak birbiri hakkında ne düşündüğü, ne hissettiği, ne paylaştığı veya paylaşabileceği ile ilgili ideal bazı olasılıklar. Yani, özellikle de bu forumun bilgi kaynaklarına aşınalığın getirdiği "Başkalarına Hizmet" algısı veya güdüsü temelinde, bu iki insanın birbirlerine ideal olarak nasıl hizmet edebileceklerine dair olasılıklar.

Evet, akla gelecek şeylerden biri bu iki insanın birbirlerinin bedenlerine duyabilecekleri "zıt cinsiyet" temelli çekim olabilir. Ama fizik temelli cinsiyetsel ve/veya cinsel çekim bizim asli konumuz değil. "Konumuz olamaz" da değil, ama bu örnekte değil. Bu konuda işin yalnızca şu yönünü vurgulamak istiyorum: tensel ve/veya cinsel açlığın doyrulması her ne kadar pozitif bazı duygusal/kimyasal ve kısmen ruhsal etkiler, etkileşimler yapabilecek olsa da, bunun temel olarak fizyolojik bir mesele olduğunu ve örnekteki gibi iki bireyin birbirine esas veya ideal olarak sunabileceği bilinçsel/varoluşsal/ruhsal hizmeti sunmayla doğrudan bir ilgisi olmadığını kabul etmek gerek. Tüm diğer benzer fizyolojik/kimyasal ihtiyaçlar gibi tensel ve cinsel ihtiyaçlar da doyrulduktan sonra çekiciliği tersine döner ve itici hale gelir. Yani örneğin karnımızı iyice doyurduktan sonra en güzel veya lüks bir yiyeceğin bize itici, hatta mide bulandırıcı gelmesi gibi. Kısacası, tensel/cinsel açlığın doyrulması, bireyselliğimizle, varlığımızla, hayat deneyimimizle ilgili en gerçek, en önemli veya ciddi sorunların çözümüne doğrudan hizmet etmez ve hatta bazen tam ters etkiler de yapabilir, gerçek sorunlarla yüzleşmeden kaçış eğilimi durumunda örneğin. Toplumsal, ailevi, kültürel koşullar, şartlanmışlıklar, korkular, endişeler nedeniyle tensellik ve cinsellik sıkça sorunlu bir mesele olagelmiştir, bunları da illa ki tartışmamız icap eder yeri geldiğinde.

Şimdi fiziksellik ile ruhsallık arasındaki bir bağlantıyı/köprüyü hatırlatarak, konunun fiziksel yönünden ruhsal yönüne doğru ilerlemeye çalışacağım. Ruhsallık yani spiritüalite konularına ve elimizde bununla ilgili kaynaklara dayalı olarak, "cinsiyetin" aslında hiç mutlak olmadığı, geçici ve hatta bir yönüyle "sahte" olduğuna dair bilgiler, sezgiler, izlenimler ediniyoruz. Ruhun, yani esas/mutlak varlığımızın (5, 6 ve nihai olarak 7. yoğunluk bağlamında) cinsiyeti olmadığını öğreniyoruz. Ama 3. yoğunluk diye tanımlanan deneyim seviyesinin içerdiği doğal bir düalite yasası nedeniyle, ruhlar bu deneyim ortamına girdiklerinde erkek veya dişi bir beden seçmek durumunda oluyorlar ve belirli fizyolojik ve kimyasal ve ayrıca kültürel faktörlerle birlikte, ruhun 3. yoğunluktaki uzantısı, kullanmakta olduğu bedenin cinsiyetiyle bağlantılı olarak erkekliğe veya dişiliğe özgü bazı karakteristikler geliştirmeye ve sergilemeye başlıyor doğal olarak. Ama bu durum yine de o bedeni kullanmakta olan ruhun ve/veya ruh uzantısının mutlak manada bir cinsiyeti olduğu anlamına gelmiyor kesinlikle. Erkek ve dişi bedenleri kullanan varlıkların ikisi de gerçekte cinsiyetsiz, daha doğrusu cinsiyet kavramının ötesindeler, özdeşler, aynılar ve duruma göre cinsiyeti bir katalizör olarak kullanabiliyorlar. Peki bu deneyim seviyesinde neden cinsiyet düalitesi var? Emin değilim ama kendini aşikar eden durumlar olduğunu, bunun temel anlamının sezilebileceğini tahmin ediyorum. Mutlağın bakış açısıyla, yani büyük resimden bakıldığında 3. yoğunluk bir anlamda "çocuk" seviyesinde bir varoluş ortamıdır. Henüz mutlak hayata/varoluşa kesin bir bağlanışın, adanışın gerçekleşmediği bir seviyedir ve dolayısıyla da bu seviyedeki varlıkları hayata bağlamaya yönelik teşvikler, kolaylaştırıcılar, destekler olması gerekir, tıpkı büyüme çağındaki çocukların ihtiyaç duyduğu çeşitli teşvikler, yardımlar gibi. Cinsiyet farkının neden olduğu gizem ve çekim, 3. yoğunluk ruh için çok önemli, hayati bir katalizör. Kendisiyle hem aynı, hem de bir o kadar farklı ve gizemli bireylerle karşılaşılıyor. Yani sanki hayat aynı varlık grubunun bireylerinin birbirleriyle ilişki kurmalarını, etkileşmelerini teşvik etmek için, birbirlerinin ilgilerini çekmelerini sağlamak için böyle bir "bir elmanın iki zıt yarısı" mekanizmasına başvuruyor gibi geliyor bana. Bu farklılık ve çekim gizemi ayrıca bireyleri kendilerini, yeteneklerini sergilemeye teşvik ediyor. Hayat bir anlamda kesintisiz bir alışveriş ortamı gibidir, öyle değil mi? İnsanlar birbirlerinden ne alıp ne verebileceklerine bakarlar. Ve bu da bireyleri kendilerini ve başkalarını tanımaya teşvik eder, ayrıca kendini, potansiyellerini keşfedip geliştirmeye teşvik eder. Bu da 3. sınıftaki ruhları yaşamlar boyunca pek çok maceraya, hikayeye sürükler. Sanıyorum ki ruhsal öğretmenlerin veya tasarımcıların amacı, çocuksu bir aşama denebilecek olan 3. seviyedeki ruhları/canları, tanrısallıklarını, sonsuz potansiyellerini keşfetmeye teşvik etmek, hayata, varlığa bağlamak. Cinsiyet katalizörü 3. yoğunlukta bu mekanizmanın temel araçlarından biri gibi görünüyor. Forumda önceki tartışmalardan birinde de dikkat çekmeye çalıştığım gibi, karşı cinsler arasındaki ilişki biraz da birey ile tüm varoluş (bütün) arasındaki ilişkinin bir sahnesi gibi işlev görüyor gibi geliyor bana. Yani bir bireyin gizemli bir çekim duyduğu karşı cinsle olan ilişkisi veya etkileşimi aslında o bireyin tüm varoluşla olan ilişkisini yansıtıyor bir yönüyle. Hayat, karşı cinsin gizemi ve çekiciliği yoluyla, tüm varoluşun gizemine ve çekiciliğine dikkat çekiyor yavaş yavaş. Erkek ile kadın arasındaki ilişki, cinsiyetten bağımsız olarak "insan ile varoluş bütünü" arasında da cereyan ediyor. Hayat bütünlüğünün gizemi, karşı cinsin gizeminde tezahür ediyor adeta. Ve nasıl erkek ve kadın tüm gizem ve zıtlık görüntüsüne rağmen aslında hem tamamlayıcı, hem de tamamen bir ve aynı varlıksa, cinsiyetten bağımsız olarak "insan" ile "evren" de tüm gizem ve zıtlık görüntüsüne rağmen birbirini tamamlayıcı ve gerçekte tamamen bir ve aynı varlıktır. Varlık kendinden sıkılmamak için kendini böyle ilginç zıt parçalara bölüp tüm bu atraksiyonları yapıyor sanki! Ama bu tanımlayış biçimim çok kaba, yanlış veya eksik bir ifade muhtemelen.

Fiziksellik/düalite ile ruhsallık arasındaki bu muhtemel ilişkiye değindikten sonra, 3. yoğunluktaki mevcut durumumuza, sorunlarımıza biraz daha ruhsal/bilinçsel bir açıdan yaklaşmaya çalışacağım, yine yukarıdaki resimdeki iki bireyin örneğinde. "İdeal anlamda sevgiden" kastettiğim esas mesele yani. İşte, düşünün, ne halde olduğumuzu, hayat deneyimimizin durumunu düşünün. Pek çok ciddi sorun var. İnsanlığın genelinin vurdumduymazlığını, dikkatsizliğini, cehaletini, tembelliğini suistimal eden "akıllı", egemen, psikopatik bazı global güçler genel dünya insanlığının hayatını dini, ekonomik, siyasi, askeri pek çok açıdan hiç azımsanamayacak oranlarda kontrolleri altına almış durumdalar ve insanlık genel yozlaşık hali nedeniyle doğru dürüst birleşerek kendi hayatının kontrolünü kendi eline alamıyor ve bu yüzden de, insanlık nüfusuyla karşılaştırıldığında çok çok küçük sayılarda bile olsalar, insanlığın açıklarını çok iyi kullanan bir takım güçler, hayatımızı uzun zamandır işkenceye çevirmiş durumdalar. Bir yandan sosyo-ekonomik olarak hayatta kalabilmek için çırpınırken, bir yandan da varlığımızın, hayatın anlamını sorgulamaya, "neyin ne olduğunu" anlamaya, yorumlamaya, kendimizi ve hayat bütünlüğünü keşfetmeye çalışıyoruz. Ve mağduru olduğumuz şiddetli negatiflikler, kendimizle ve hayatla ilgili varoluşsal keşiflerimizi de çok olumsuz etkiliyor genel olarak. Korkuyoruz. Özgür hissetmiyoruz. Bilincimizde pek çok yaralanmışlık var ve bu durum bir şekilde bedenimizde de kendini tezahür ettiriyor hastalıklar, rahatsızlıklar olarak. Hayatın anlamlı, sevgili bir bütün olup olmadığı konusunda ciddi şüpheye kapıldık. Ciddi oranda inanç ve güven kaybettik tüm bu süreçte. Ve yaralı/bereli halde bir yandan ekonomik ve sosyal olarak hayatta kalma mücadelesini sürdürürken, bir yandan da tüm bu şiddetli olumsuz, korku, güvensizlik ve istikrarsızlık koşullarında hayatın ne olduğunu, kendi bireysel ve kitlesel varlığımızla bütünsel hayat/evren arasında nasıl bir ilişki olduğunu anlamaya çalışıyoruz.

İşte, yukarıdaki resimde idealize edilen iki kişinin durumunu tam da bu bağlamda düşünmek gerekiyor bence. Yani insanlık geneliyle birlikte, çok trajik yönleri olan bir durumun gayet içinde olan bu iki kişi karşı karşıya geliyor. Aralarında "sevgi ilişkisi" denen bir durum oluşuyor. Sevginin ne anlama geldiğini veya gelmesi gerektiğini düşünmemiz gerekiyor sanırım. Bunu özellikle de "başkalarına hizmet" kavramı ekseninde düşünmek gerekiyor bence. Sevgi bu değil midir? Kendinden önce karşındakinin iyiliği için çaba harcama eğilimi değil midir? Tabi ki burada bir "dengeye" ihtiyaç vardır, tek taraflı olması veya kalması suistimal olgusunu gündeme getirecektir muhtemelen ve biliyoruz ki "suistimal" hayatımızın en merkezi konularından / meselelerinden biridir pek çok farklı bağlamda. İçinde bulunduğumuz şiddetli "kendine hizmet" koşullarında göz önünde bulundurulması gereken pek çok şey vardır ve durum epeyce karmaşıktır çünkü hepimiz ego taşıyoruz, şiddetli olumsuzluklarla karşılaşıp yaralanıyoruz, kızıyoruz, hiddetleniyoruz, tekrar dengemizi bulmaya çalışıyoruz vs ama sonuçta tüm bu olumsuzluklar bizi BH bağlamında sevginin ne olduğunu veya olması gerektiğini düşünmekten, fikir yürütmekten, çaba göstermekten alıkoyamaz. Bilginin, farkındalığın, öğrenmenin, ders almanın önemi de bununla ilgili olsa gerek.

İki insanın sevgi ilişkisinin ideal manada gerçek ve faydalı olabilmesi için öncelikle neyin içinde olduklarıyla ilgili güçlü bir farkındalıkları olması gerekir. Ne ölçüde kendilerini kandırma hali içindelerse, birbirlerinin cinsiyet ötesi ruhsal/bilinçsel varlığına gerçek manada bir katkıda bulunmaları, "hizmet" etme, "sevme" düzeyleri o ölçüde düşük olacaktır. Çok uzun zamandır insanlığın yaşam koşulları son derece yıpratıcı, yaralayıcı, ezici nitelikte olmuştur ve hiçbirimiz bunun etkilerinden, sonuçlarından kaçamazdık. Dolayısıyla önce var olan son derece problemli durumun iyice farkında olmak gerekiyor. Yaralılığın ve şifa ihtiyacının karşılıklı ve dürüst olarak farkında olunması gerekiyor.

Müsait vaktimde devam edeceğim, henüz kafamdaki bazı veri parçalarını ifade edemedim. Onları biraz toparlayıp paylaşmaya çalışacağım.
Go to Top of Page

Tgur


1497 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 24/02/2017 :  15:17:14  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Konuyu ben de toparlamaya çalışırken Bozadinin izahı gelmiş ve oldukça detaylı ama neticede aynı hususu değişik mentaliteyle sunuyoruz gibi,

"iki insan arasında romantik gönül eşi, tüm insan ilişkilerinden ayrı bir kategoride olmalı. mahremin iki kişiye verdiği farklı algı ve yakınlık var. yoksa hala faşistçemi düşünüyorum aidiyetin ayrıcalığı olması bak işte gene dünyalık kafasındayım. tgur cevaplamalı bu soruyu."
-------------------------
Bu yoğunluktaki yaşam için yapılması gereken oryantasyon oluşmuştur ve insanlık olarak bu esaret kalıpları da denebilecek yaşamı sürdürüyoruz, sevginin ayrılığı devreye alan yaşam tarzında uygulanışı ,neticede o korktuğunuz ve faşistçe sandığınız ayrılık oyunundaki tatbikatı.

Zaten hormonal çeşitlilikte yapılan ayarlamalarla cinsler ayrılmıştan bire yönelme konusunu uygulamaktadır cismani sevgidir onun adı ,
Yani bedensel bütünlükte bulunan hormonların itilimi sevgiyi bu tarza sokmuştur ve yapılan faaliyetle birleşim duygusunu büyük bir hazla tadan bedenler esasta o arzulu düşünce ve aidiyet duygusu ve KH lara giden beslenme enerjisidir diyen K.ların belirttiği tarzda bir kaba beden faaliyeti yürütmektedir.

DNA daki kapatılan bölümün dışında kalan aktif kısım ,bu yaşamı sürdürürken Freudun da tesbit ettiği gibi cinsiyet ve açlık fenomenlerini yürütür ve yaşamı sadece bu zanneden zavallı insan bütün yaşam ortamı ve mekanizmalarını, edebiyatını, sanatını v.s.bu kısıtlı donelerle çizmiş yürütmektedir.

Bu hali kınamıyorum ,kısa döngüde insan KH rolünde kök noktalara doğru yapılan yolculuğunda bu kandırılışlara maruz kalacaktı ,çok şükür bilgilenme yoluyla bu olanların yavaş yavaş farkına varabiliyoruz ama büyük bir kısmın bunlardan bihaber olduğunu biliyoruz, bilgi yolculuğuna çıkmadan bilincimizin kısıtlı yaşama karşı duyduğu tatminsizlik bıkkınlık gibi sıkıntı veren hususları esasta bir nevi bütünlüğe doğru çağrı sunan ruhsal dürtüdür.

Bütünden kopan her parça bütünü arayacaktır zira ayrıya düşmüş her parça bütünle birleşmekten başka şeyden zevk alamaz ,işte KH nın bu ortamı sex le tuzak kurup aldatması en kolay ve zevkli gibi görünen bir kılıfa sokmuştur ,durumun izahı bence budur..




Edited by - Tgur on 24/02/2017 15:17:44
Go to Top of Page

bozadi


10775 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 24/02/2017 :  15:29:57  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Konuya mümkün olduğu kadar çeşitli açılardan veya çeşitli biçimlerde yaklaşmamızın gerekliliğine sonuna kadar inanıyorum Tgur, katkıların için çok teşekkür ederim, şimdi okuyorum.
Go to Top of Page

bozadi


10775 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 24/02/2017 :  15:54:41  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
bona fide'nin "mahremiyet" vurgusuyla ilgili bir itirazım yok dün ona Şiirler sayfasında da belirttiğim gibi. Bu arada şiir sayfandaki karalamalarımızı hoşgördüğün için ayrıca teşekkür ediyorum Tgur. Yukarıdaki mesajımdaki bazı yorumlarım mahremiyeti, özeli ortadan kaldırma eğilimi olarak algılanabilir belki ama öyle bir eğilimim yok. Ama sevgi/aşk kavramının üzerindeki aşırı gizem ve gizlilik örtüsünü biraz inceltmemiz gerektiğine inanıyorum.
Go to Top of Page
Sayfa: Toplam Sayfa 14  Mesaj Sonraki Konu  
Önceki Sayfa | Sonraki Sayfa
 Yeni Konu Aç  Konuya Cevap Ver
Forum Seç:
Başkalarına Hizmet Forumu © Celse veya diğer içerikleri farklı ortamlarda paylaşırken lütfen kaynak belirtiniz Yukarıya git
Snitz Forums 2000

Design by Sizinsayfaniz.com

Bu sayfa 0,7 saniyede oluşturuldu.