Başkalarına Hizmet Forumu
Başkalarına Hizmet Forumu
Ana Sayfa | Bilgilerim | Kayıt Yaptır | Aktif Konular | Forum Üyeleri | Site içi Arama
Kullanıcı Adı:
Şifre:
Beni Hatırla
Şifre hatırlatma servisi

  Forum
 Kanal Bilgileri
 Kanal Bilgileri
 Kanal Bilgileri Tartışmaları (Genel)
 Yeni Konu Aç  Konuya Cevap Ver
Sonraki Sayfa
Yazar  Mesaj Sonraki Konu
Sayfa: Toplam Sayfa 34

Tiversonus


3343 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 01/04/2009 :  21:30:45  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Kanal Bilgileri ve/veya ilintili konular hakkındaki görüşlerimizi sunabileceğimiz, fikir alış-verişlerimizi yapabileceğimiz bir başlık.

Tiversonus


3343 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 01/04/2009 :  23:29:29  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Bilim Adamlari ‘Tunguska’ya Çarpanin Asteroid Degil “Kuyruklu Yildiz” Oldugunu Söylüyor

Mitch Battros - Earth Changes Media

29 Mart 2009

30 Haziran 1908’de, bir ates topu Rusya ve Mogolistan sinirina yakin “Tunguska” denen yerde Baykal Gölü üzerindeki gökyüzünden hizla geçti. Saniyeler sonra, dev bir patlama kuzeydoguya 600 kilometrelik uzanan tayga üzerinde, Lüksemburg büyüklügündeki ormanlik alani dümdüz etti ve etraftaki binlerce kilometre alanda bulunan agaçlari kavurmaya devam etti.



NASA’nin Derin Darbe Misyonu’nun ‘Temple 1’ Kuyruklu yildiziyla yaptigi incelemelerin son bulgulari, asteroidlerin gazlari bosalmis kuyruklu yildizlardan baska bir sey olmadigini ileri sürüyor. Ve bilim adamlari üç gece boyunca kuzey yariküredeki gökyüzünü aydinlatan muazzam patlamaya neden olan seyin bu ‘gaz’ oldugunu söylüyorlar. Bu olay Dünya’nin manyetik alanini etkiledi ve tüm gezegeni sallayan kuvvetli sismik ve akustik dalgalari tetikledi.



Yüzyillik arastirmaya ragmen, Tunguska olayinin birçok yönleri hala açiklanamiyor. Örnegin, patlama Hirosima’ya atilan atom bombasinin 1000 tanesinden daha fazla enerji saldi, buna ragmen krater olusmadi. Benzer büyüklükteki bir nesnenin 12,000 yil önce Kuzey Amerika’ya çarptigi, mega – faunal (bölge hayvanlarinin tümü) yok olmayi ve genel sogumayi tetikledigi düsünülüyor. Tunguska olayinin iklimimizi bozmadigi görülüyor.



Simdi St Petersburg, Rusya’daki Rus Bilimler Akademisi’nden Edward Drobyshevski’nin yeni analizi, bu problemlerin çözüldügünü iddia ediyor. Drobyshevski 1908’de çarpan nesnenin bir kuyruklu yildiz oldugu (ondan önce birçok bilim adami da ayni seyi idfade etmisti) sonucunu çikariyor. Ama digerlerinden farkli olarak, bu kuyruklu yildizin Dünya’nin atmosferine neredeyse teget geçerek çarptigini ve parçalandigini hesaplayabildi.



Bir kuyruklu yildizin basi etrafindaki isik, solar isinma ve süblimlesme (kati bir cismin gaz haline geçmesi) ile çekirdekten saliverilen moleküllerden olusur. Çekirdek bosaldiginda, yildizin basindaki isik direkt günes radyasyonuna maruz kalir ve çesitli sekillerde zarar verici olabilir. Çogu moleküller çekirdegi terk ettikleri gün içinde parçalanirlar (çözünürler). Örnegin, molekülün çekirdekten saliverildigi her iki reaksiyon foton absorblar ve iki parçaya ayrilir.



Bu kuyruklu yildizin daha genis bölümü atmosferden siçrayarak geçti, Dünyayi geçerek yörüngeye geri döndü. Daha küçük bölümü Tunguska üzerindeki atmosferde patlamadan önce Rusya üzerinde hizla isindi.



Drobyshevski, neden o kadar az uzun süren hasar biraktiginin anahtarinin patlamanin dogasi oldugunu söylüyor. Ve bunun anahtari kuyruklu yildizlari olusturan kimyasali daha iyi anlayisimizdir. Kuyruklu yildizin yüksek oranda hidrojen peroksit içerdigini ve oksijen ve su üretmek için isinirken bu hidrojen peroksidin patlayici sekilde ayristigini, kuyruklu yildizi parçaladigini söylüyor. Tunguska’yi harabeden bu patlamaydi.



“Önemli sekilde, kimyasal patlamanin enerjisi gövdenin kinetik enerjisinden büyük ölçüde düsüktür” diyor Drobyshevski.



Drobyshevski. ‘Bu, kuyruklu yildizin gezegene göreli olarak yumusak etkisini açikliyor ve bu olayla iliskili birçok gizemi çözüyor’ diyor.


(Çeviri: Saffet)

Go to Top of Page

Tiversonus


3343 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 03/04/2009 :  01:19:13  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
NASIL - VASIL

Ikiyi Bir edecegiz….
Oyle Ol’acagiz ki...
Ne suptil ne materyalist…..
Ne öteli ne dunyali…..
Suptillik iliklerimizde maddelesmis, iliklerimiz ise suptile evrilmis Ol’acak…..
Materyal alemde o kadar suptil olacagiz ki, dert keder aci ofke ve kizginlik, suptillesmis materyalistligimizden su gibi akip gececek…..takilmayacak bize

Eee nihayetinde, sen iyinin kotunun olmadigini ve hepsinin O’ndan geldigini bilenlerdensen, ne diye soz sarf edersin, bir baskasinin olumune, duskunlugune, sefaletine, acisina, basina gelenlere (?) icin icin nefsince “adalet” dersin. Kah sevinirsin. Kah yerinirsin. Ki “adaleti” de kendine gore yorumlarsin. Yorumunla olumu de “ceza” olarak ilan edersin.
Ki boyle “gormekle” de olumu kendine gercek kilarsin.
Sormazlar mi sana ki … bilmiyor musun diye, baktigini ve gordugunu ve soylediklerini satin almakta oldugunu.

Eee sen senelerdir suptilim gectim geciyorum, uctum kaciyorum diyenlerdensen, ne diye hala ikilikte; dedikoduda ve yargidasin. Nedenleri -neden- bulandiransin.
Gectiysen de bilmektesin ki Tek sen varsin.
Yok ki baskasi konusasin ve yargilayasin.
Hepsi sensin.
Eger ki halen yargilamaktaysan senin disinda bir baskasi var.
Bilmelisin ki bir baskasi var ise iki tanesin.
Sen ve digeri.
Sen ve diger isen, bu nasil Bir Ol’maktir.

Eee o zamanda bilmelisin “Nasil’i.

Dokunmayacak sana baskalarinin ihanetleri, cekip gitmeleri, sinirlari, sozleri, eylemleri, mallari mulkleri, basarilari, secimleri, orali burali olmasi, materyalist veya spiritualist olmasi.
Yolcularin Yol’lari sana cikmayacak.
Senin Yol’un Onlarin Yol’uyla Bir Ol’acak.
Ki “Bir Yol” her yer ve hicbir yer Ol’An “Kendine” cikiyorsa,
Kendin Ol’An Tekbasina yuruyebiliyorsa,
Tekbasina Ol’An; Ruhunda durabiliyorsa,
Iste O zaman:
Sen Yol’cu Ol’dugunu bilirsin,
Yol’da, Yol Ol’dugunu bilebilir.
Sen bilirsen her sey bilinecek.
Sen binyillardan sonra baska Bir sey Ol’maktasin.
Sen bilmez isen sana NE Ol’dugunu, inan hic kimse sonsuza kadar hic bir seyi bilmeyecek.
Ve Tekerlek; degirmencinin tekerlegi gibi SONSUZLUKTA donup duracak.
Sonsuzlugu da saracak Tekerlegine.
Ve SONSUZUN; Sonsuz Donusu baslayacak Yok’luguna.

Ve Sonsuzluk bile sen “”de”” sanacak, Yol Ol’An, Yok Ol’An ipin ucunu.

Eee o zamanda Alemlerin hesabini senden sormazlar mi?
Dostum bilesin ki; zararin neresinden donersen kar’dir.
Kar’da isen bilirsin basitce Nasil’i…..
O kadar suptillesecek ki dilin ve dilinden cikan sozlerin, dokunmayacak hic kimseye, acitmayacak sozleri kimsenin canini.
Suptillikten akan gonlunun guzellikleri, sular seller gibi her yeri yikayacak, tum atesleri sondurecek ki gul bahceleri peydah olsun, seslendigin sen Ol’An digerlerinin gonlunde.

O kadar suptillesecek ki eylemlerin, gorulmeyecek insanlara verdiklerin. Sanki veriyorken aliyormus gibi olacaksin. Dokunmayacak sana verdiklerin…ki hesap defterlerini kapayasin.
Hazineden veresin korkusuzca, tukenmedigini bilerek.
Eee tukenmeyen hazinenin de hesabi, verdiginin kosulu olur mu hic?
Bileceksin!
Kerim Vahhab Zittavl’in Hazinesi’nden verdigini.

O kadar suptilleseceksin ki, kati olmayacaksin kaya gibi, odun gibi.
Sivi olacaksin su gibi her yere kesintisiz akan, uyan ve yasam veren.
Akmak ki kilacak seni hayattar. Ve Hayat’da.
HAYATLARI VAR EDEN, ki yasamin bittigi kiremit calilarinin hercai durusunda kendini sevincten kaybedebilecek kadar kuculendir. Kucuklugunden susacak butun materyalistligin ve sonsuz bir huzur kaplayacak icini. O An’da kevgir gibi olacaksin icinden suptil ruzgarlarin bilinmeze estigi. Ki ufursun seni ruzgarlar Sonsuz Simdi’nin enginliginde yeni bir derinlige ve genislige.

Yeni bir hayat bulacaksin, An’da bir kez daha “O” Ol’acaksin, HAYATTAR kildigin BAKISIN kivaminda, ki Bakisin titretiyorsa, Can Uflendigin Alemleri.

Ne zaman; “Nasil” ile baslayan Buyuk Hikayen “Vasil’dir, ki O An.


Yazan Nilgun Nart
01.04.2009
(Alıntı)
Go to Top of Page

Tiversonus


3343 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 03/04/2009 :  17:39:28  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle


Önümüzdeki 12 yıl içinde su’dan insanlık tarihinde görülmüş olandan daha fazla tedavi sağlandığını göreceksiniz, çünkü su boyutlar arası yaşamla doludur. Gezegeninizin atmosferinde boyutlar arası yaşam formları yaşar, biliminiz bununla ilgili anomalileri keşfedecektir. Belli türde su tedavileri, hem doğal olarak hem de manyetizmi, kimyayı ve atomik yapıyı kullanarak suyun içindeki boyutlar arası yaşamı etkiler, bu da suyun içindeki yaşamın niteliklerini değiştirir. Boyutlar arası insan bu suyu içtiğinde sudaki yaşam nitelikleri bedenindeki suyla etkileşir. Ne dediğimi anlıyor musunuz? Suya yaptığınız manyetik müdahale suyun içindeki yaşam özelliklerini değiştirip bedene tedavi edici bir enerji aktarır. Bedeniniz büyük ölçüde sudan oluştuğu için bu yaşam sıvısıyla karışıp birleşir ve hücreye şifa aktarır. Sudaki yaşam türü insanlığın dengelenmesine yardımcı olmak için ordadır. Böylece su bu gezegende bir şifa niteliği haline gelecektir. Dünyanın üç yerinde boyutlar arası niteliğe sahip su çıkmaktadır. Evet, gerçekten de bir gençlik pınarı vardır! Ünü biraz abartılmış olsa da yaşlanma sürecini yavaşlatacak bir su vardır. Yüzeye çıkarken geçtiği toprak katmanlarının belli manyetiklerinden ötürü bu işleve sahiptir. Suda DNA’nızın boyutlar arası hücresel yaşamıyla uyuşan boyutlar arası bir yaşam vardır. O biyolojinizin bazı damgalarını ve talimat dizilerini değiştirecektir, yaşlanmanıza yol açan içinizdeki saatten söz ediyorum. Bu açıklamayı şimdi yapmamızın nedeni, 1999’da onu kabullenecek kadar gelişmemiş olmanızdır. (Sayfa: 263-276)



Bulunduğumuz yoğunlukta bir çok şeyi anlayamıyoruz. Anlamak ta zorluk çekiyoruz. Yukarıdaki alıntı Kryon'a ait ve katıldığım şeyler. Bazen düşünüyorum "Yüksek Benlik" parçamız mı Tanrı parçamız? Biz (3. yoğunluk realitesindeki biz) ile Yüksek Benliğimiz farklı mı? Fark nerede?

Fiziksel beden, genetik beden, ruhsal veya eterik beden ve zihinsel beden; Kasyopya Celseleri'nde aktarılan parçalarımız bunlar...Ra Bilgilerinde ise Akıl/Beden/Ruh bileşlimi olduğumuzdan bahsedilir. Bazı spiritüel yazarlar buradaki "Akıl" yerine "Tin" i kullanırlar.

Şimdi manyetizma ile veya manyetikleştirilmiş su ile veya fiziksel bedenimizde bulunan suyu manyetikleştirmek için yapılan fiziksel hareketler ile "daha az yaşlanma" veya fiziksel gençleşme sağlanabiliyor. DNA aktivasyonları yapılıyor. Ama aklıma takılan soru şu: Bütün bu ritüelimsi çalışmalar da "Akıl" ın veya saf bir bilince ulaşmış bilginin yeri nedir? Düşüncenin yeri nedir? Manyetikleşmiş su veya "dönme" hareketi (ki bunu kasyopyalılar da önerirler) düşünceden bağımsız mı çalışır? Birbirleri ile etkileşimleri nedir?

Sanırım daha bir çok şeyi bu yoğunluktan bakarak anlamakta zorluk çekeceğiz veya kavramakta...Ama yine şu söz çok güzel: "Öğrencilerden Okulun Mimarları Olmaları Beklenmiyor!"
Go to Top of Page

Tiversonus


3343 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 04/04/2009 :  19:02:06  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Zeitgeist Filminin Düşündürdükleri



Gece bu filmin 2008 yılı versiyonunu izledim. İnsanlığın geldiği açmazı anlatıyor veya vurguluyordu. Dünyayı eline geçirmiş olan finansal sistem (özelde ABD Federal Bankası) insanları standart bir yaşama adeta zorluyor ve bugünkü dünya manzarası ortaya çıkıyordu. 1 dolarlık bankonot yüzde 10 unu mevduat munzam karşılığı olarak kasada tutarak (teminat olarak) geriye kalan yüzde 90’lık bölümü yine sisteme “borç” verilebiliyor ve bu silsile ile piyasaya sürülen 1 dolarlık borç (kağıt para) oluyor 9 dolarlık borç. İşte bu düzen, mutlaka ve mutlaka iflasları ve yıkımları getiriyor, bu kaçınılmaz oluyor. Dünya ölçeğinde bu sisteme direnenleri elimine ediliyor ve sözde demokrasiler (önce bol paralar ile) manipüle ediliyor yani istedikleri düzeni uygulayacaklar başa getiriliyot. Sonuçta siten savaşlar ve yoksulluk üzerine dönüyor. Ve işte bu sistem sıkıştı. Bu sistemin 4 elemente verdiği zarar da cabası. İnsan çevresi ile uyumlu olmak zorunda, sonuçta aynı enerji alanını paylaşıyoruz.

Bu sisteme insanlar annelerinden “çıplak” doğarak giriyor. Evet doğduğumuzda hepimiz çıplağız. Daha sonra sistemin okulları zihin yıkamaya başlıyor ve medyası da cabası. İş hayatına giren bir insan, mutlak bir “yalancı veya manipülatör” olmak zorunda, yoksa piyasa dan silinir veya çok dar bir alan sıkışır. İnsan artık, bu para imparatorluğunun bir robotu olur. Kimse kimseye güvenmez, herkes herkesi manüpüle eder duruma gelir.

Reklamlara yılda 500 milyar dolar para harcanan bir dünya düşünün. Reklam bir zihin manüplasyonudur. Dünya^da günlük 2 doların altında yaşayan insan sayısı milyarları aşmış ve evimiz olan Dünya’da büyük hasara uğratılmıştır. Dünya’da borçtan başka bir şey kalmamıştır. Bir mıcitin patenti alınır ve kasalarda saklanır, artık sistem canavarı oynar. İnsanlarda “izm’lerin” robotu olmuştur. Ve sitem; “bak yanlış yaparsan ceza alırsın” cinsinden içine “korku” sokulan dinler sayesinde de durdurulur. Aman (birleşmeyiniz, aman ayrı kalınız, bak o başka bir dinden, bak o başka felsefeden, bak o başka ırktan)”. Savaşa bile karşı koyarken (kahrolsun, ben daha fazla öldüreyim) cinsinden söylemler çıkartır sstem yani arada sırada “savaş karşıtı” savaşçı olur. İnsanlar “çıplak” doğarlar ancak “çıplak” ölmezler. Tuzakların, zihin kontrollerinin etkisinden çıkmak çok zordur. Televizyonlarda aşk filmi oynatır sistem, müthiş bir aşktır ve herkes aşkından birbirlerine saldırır, kimileri ise aşkından öldürürler. Ne güzel aşk filmi değil mi? İşin içinde “korku” varsa bilin ki orada “kontrol ve manipülasyon” vardır. Bu sistemde “çıplak” doğarız ancak “çıplak” ölmek çok zordur.

İşte böyle bir Dünya’da özgürce gerçeğimizi aramaya çalışıyoruz. Kimyasallaşmış sevginin ötesinde ki bir kavrayış ile önece gerçeğimizi bilmeye ve sonra sevmeye çalışıyoruz. Bilmeden ne kadar sevebilir ki insan? Ne olduğumuzun gerçeğini arıyoruz, en azından ben arıyorum.

Böyle bir sistemde, zihinlere bulaşmış engeller ile karşılaşıyoruz. İllaki bir sınıfa sokulmaya çalışıyoruz. Adam diyor ki; (bu Kasyopya’cı veya bu Ra!cı, bu başmelekçi bu Kryon’cu v.s) senillaki şu sun. Hayır öyle değil. O yanlış bir algı. Ben gerçeğimi arıyorum. Bir çok arkadaşım var ve ben onunla aynı fikirde olmadığım halde çok iyi anlaşıyoruz, birbirlerimize saygılıyız ve açıkfikirliyiz. Birbirlerimizi destekleriz, aynı fikirde olmadığımız konular olsa da.

Önyargısız olmaya çalışarak bilgiye yaklaşmaya çalışıyorum. Kaynakların ortak olmayan noktalarını bir yere kayıt ediyorum ve ortak yanlarına odaklanıyorum. Böyle yapınca durum kolaylaşıyor. Bir örnek vereyim:

“İsterseniz şöyle düşünün: Evren sonsuzdur. Bunun doğru olup olmadığı henüz kanıtlanmadı ama sizi temin ederiz ki, benliklerinizin, idrakinizin, arayış yolculuğu adını verdiğiniz şeyin ya da yaratılışı algılayışınızın sonu yoktur. Sonsuz olan çok sayıda olamaz, çünkü çokluk sonlu bir kavramdır. Sonsuzluğu tanımlamak için onu birlik olarak tarif etmeniz gerekir, yoksa sonsuzluk terimi bir anlam ya da içeriğe sahip olamaz. Sonsuz Yaratan’da sadece birlik bulunabilir. Birliğin basit örneklerini gördünüz. Güneş ışığında bulunan tüm renkleri gösteren prizma gibi. Bu birliğin basit bir örneğidir.

Gerçekte doğru ya da yanlış yoktur. Şu zaman diliminde, çeşitli şekillerde çarpıtarak kendi kendinizi eğlendirdiğiniz, akıl/beden/ruh bileşiminiz vasıtasıyla yaptığınız dansın bir noktasında uyum içine girilerek kutbiyetler kaybolacaktır. Bu çarpıtma, bu saptırma da aslında hiç gerekli değildir. Her biriniz, her şeyi birbirine bağlayan mutlak düşünce birliğini anlamak yerine, bunlardan birini alternatif olarak seçiyorsunuz. Birbirinin aynı ya da en azından benzeri varlıklar gibi dahi konuşmuyorsunuz. Oysa, her türlü varlık, duygu, olay, durum sizsiniz. Siz her şeysiniz. Siz birliksiniz. Siz sonsuzluksunuz. Siz sevgi/ışık, ışık/sevgi’siniz. İşte Bir’in Yasası budur.” (Ra 1, s. 79,80)

Ra Bilgileri





S: (L) Yani ilk ipucunu gördüğünde duygularını kontrol etmeye başlaman gerekiyor. Yaşadığın herşeyi, bunların hepsinin senin kendi yaratımının birer yansıması oluğunu ve senin mutlak iyiliğine hizmet ettikleri kabulü ve bilgisi ile değerlendirmen gerekiyor. Tabii bir süre boyunca bir besin kaynağı olarak seni tekrar kazanmak için belki on kat daha fazla çaba harcayacaklar ama bunu başaramadıklarını gördüklerinde artık seninle uğraşmayı bırakacaklar, bu şekilde mi?

Kasyopya Celseleri






Eskiden beri insanlığın bilmek istediği bir sır var, insan bu gezegene geldiği günden beri Tanrıyı aramaktadır. Tüm yaşamlarınız boyunca onu aradınız, dinler onu arayışla ilgilidir, törenler onunla ilgilidir, bu yüzden krallıklar kurulmuş ve yıkılmıştır. Onu biz sakladık, onu siz sakladınız! Onu insanın aramayı en son düşüneceği yere sakladık, öyle bir yere sakladık ki, Tanrı tarafından onurlandırılmak için basamakları sürünerek çıkan insan onun nerde saklı olduğunu hiç anlamayacaktı. Her gün ibadet için secdeye gelen insan onun nerde saklı olduğunu hiç bilemeyecekti. Size bir ipucu vereyim. BEN’İM sözcüğünün çevresinde neden bu kadar çok enerji var? Gençlik pınarının en son aranacağı yerin, insanın Tanrısallığı arayacağı en son yerin, insanın bakmayı düşüneceği en son yerin, onun saklanabileceği en iyi yer olduğuna hep birlikte karar verdik! Neden söz ettiğimi anlıyorsunuz öyle değil mi? Biz onu insanın içine gizledik, güç ordadır, gençlik pınarı ordadır, ebedi yaşam ordadır! Kutsalların kutsalını bulacağınız yer orasıdır, Tanrı ordadır! Tanrının içinizdeki parçası olan yüksek benlik o kadar iyi saklanmıştır ki, düalite size bunun böyle olmadığını haykırıp durur. Onu hiç aşikar olmayacak şekilde siz sakladınız! (Sayfa: 219-229)

Kryon






Daha da uzatmak mümkün….Biz Bir’in modeliyiz, biz “birliğiz”, aradığımız Tanrı “içimizde” veya Kasyopyalı’ların dediği gibi “İnsanlıık yaratılışın temel unsurudur”… Ortak yönlere odaklanıldığında işler kolaylaşıyor. Diğeri ise yani ortak olmayan yönlere odaklanıldığında tıpkı sistemin beyin/zihin manipülasyonunda olduğu gibi herkes bir tarafta kalıyor. Birleşmek mümkün olmuyor ve sanırım bu zihinlere bulaşmış bir problem.

Sevmek izin vermektir. Onu kendimize göre şekillendirmek değildir. Kişi ne olmayı arzu ediyor sa ona izin verilmelidr. Bu ruh kendi çocuğumuz veya yakınımız olsa da böyledir. Ama canım işte o hata yapıyor o bilmiyor, ben devreye gireyim, o şu olsun bu olsun:) Tuzağı görüyormusunuz? Bu kişiyi daha dengesiz yapar. Tabi ki öneri ve tavsiyelerde bulunacağız, ama ötesi özgür irade ihlali olur ve bu da pek sağlıklı bir sevgi değil bence. İnsanlık tarihi böyle şeylerle doludur.

İçimden geçenleri anlık olarak aktarmaya çalıştım. Paylaşmak istedim. Yoğunluğumuzdan bakarak bazı şeylerin kavranmasının zor olduğunu düşünüyorum. Açıkçası anlamadığım şeyleri bir kenara yazıp not ediyorum ve ortak paydalardaki kavramlara odaklanıyorun. BEN kelimesi ne kadar güçlü bir kelime değil mi? Açıkfikirlilikle, önyargısızca bilgiye yaklaşmaya çalışıyorum ve sevdiğim insanların “Olma” larını istedikleri şeylere engel olmamaya çalışıyorum. Çok fazla “vıcık vıcık“sevgi kelimelerini de eskiden beri pek fazla sevmedim. Yani herşeyin dengelisi güzel değil mi? Bazen kendimi eleştiriyorum bu konuda. Doğal olan gerçeğimizi yine yalınlık ve doğallık içerisnde bulabileceğimizi düşünüyorum.

Bilgi’nin içeriğinin ve dayandığı noktanın “sonsuz” olduğunun idarkindeyim. Bilgi içeriği bakımından sonsuzdur. İşte o zaman da bildiklerimin hiçbir şey olmadığını ve hatta geçersiz kalabileceğini veya yanlış olabileceğini hep düşünürüm. İşte o zaman benim ile aynı düşünmeyen ile belirli koşullarda (o da açık fikirli ise) güzel bir dostluk kurabiliyorum. Bilen biri herşeyi bildiğini söylüyorsa zaten hiçbir şey bilmiyordur. Bu da herşeyi çöpe atalım demek te değildir. Bildiğim tek şey var, hepimiz aynı yaratıcı özü taşıyoruz ve hatta her şey. Hem Bir’iz ve hem de Bir’in parçaları/unsurlarıyız.

Bir kumaş örtüsü düşünüyorum. Kumaş ufak çentiklerden oluşuyor. Her bir çentik bir ruh’u temsil ediyor. Kumaş’ın tamamı ise Bir. Bunu sadece fiziksel olan ile sınırlamıyorum, yani madde ve antimadde olarak alıyorum. Diğeri pantezim olur. Bu pan-enteizm edaha yakın. Gerçi bu kavramlarda çok yıpratıldı. Neyse anlık içimden geçenleri paylaşmak istedim. Bilgi ve Sevgi içinde olun!. İki kanatlı bir güvercin gibi:) Dedimya süslü lafları pek beceremiyorum.






Go to Top of Page

ivrin


376 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 04/04/2009 :  21:07:28  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen Tunay

Alıntıdır
Eğer ben bana dönersem, benle bir olabilirim. Ben benle bir olabilirsem de; bütünle bir olabilirim... Sadece paylaşmak istedim...
Sevgiyle...



Uzun zamandır bu kadar net ve bu kadar gerçek bir mesaj almamıştım dostlardan, dostum yüreğine sağlık, hani realitedeki sorumluluk payımız var ya "İşte budur!" diyorum.

Sevgiyle güzel insan..
Go to Top of Page

ivrin


376 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 04/04/2009 :  21:13:49  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Güdümlenip güdümlenmemenin sorumluluğunu asırlardır birilerine atıyoruz ve "kandırılmak" gibi sahte kavramlarla sadece kendimizi kandırıyoruz. Biz kandırılmayı seçiyoruz!

Hem kahramanlar yaratıyoruz sorumluluklarımıza hem de onların bizi kandırdığına veya güdümlediğine inanıyoruz, o kahramanlarsa bizim olmasını istediğimiz kimseler ya da şeylerdir.

Sonra bahanelerimiz hazır oluyor zaten; ya görsel veya sesli imajinasyonlar veya dünyayı yöneten kirli baronların yaptırımları. Ama her birimiz realitedeki kendi sorumluluk payımıza düşeni yapsa idik o bizi güdümlediklerini söylediklerimiz nasıl sorumsuzluk boşluğundan faydalanıp da bizi ele geçireceklerdi?
Go to Top of Page

ivrin


376 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 04/04/2009 :  21:23:29  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Evet dostum bilmeyi öğretelim ama öğrenelim de, çünkü hala yeterince bilmiyoruz!

O içimizdeki ben ile bir olup, bütündeki "BİR"liğimize vakıf olmadıkça ve oradaki sorumluluk payımıza, ne öğrenebileceğiz ne de öğretebileceğiz. Ve de sanırım hatalarımızdan en büyüğü biraz telaşa kapılmamız mı ne?

Halbuki talep ettiklerimize programlanıyoruz zaten, öyleyse talep edip akışta kalabilmeye sabır göstermeliyiz. Emeklemeden yürüyemeyiz!
Go to Top of Page

ivrin


376 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 04/04/2009 :  21:33:38  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen Tunay

Güzel İnsan..

Ne kadar özledik önyargısız, suçlamadan, olduğu gibi, sadece varsa dostça tavsiyelerde saygıyla bulunarak ve kavga etmeden,linç etmeden sevgiyle bir olabilmeyi..

Güzellikleri diliyorum tüm vicdanı ve yüreği güzel insanlara ! Sevgi içimizde; bakmayı ve görmeyi bilelim,bilmeyi öğretelim.



Yüreğinizden gelen bu yaratımlara gönülden eşlik ediyorum:) ve hasrettiniz hasretimizdir hedefimiz de hasret duyduklarımızın yaratımında olmak, sevgiyle..

Haklısınız.. örneğin şu çelişkiye çok rastlıyorum; taleplerimizde güzellikler varken sonra en ufak bir kıvılcımda telaşa kapılıp harlayabiliyoruz ve nedense o kıvılcılardaki gerçeğe değilde (yani talebimizin, oluşma yolundaki derslerine) algılarımızdaki şekle bakıyoruz. Hep diyorum ki biraz algılarımızı gözden geçirsek aslında telaş edilecek hiç bir şey olmadığını görmemiz hiç de zor değil, çünkü zaten devrede sevgi varlıklarımızın gerçeği var. Ama işte o algılar yok mu, o öz-varlığımızı perdeleyen zihinsel algılar; bizi hem güdümlenen köleler haline getiriyorlar hem de uzlaşısız ortamlar yaratıyorlar.

Bu güzel platformdaki ilk hedefimiz, algılarımızı gözden geçirerek sevgi varlıklarımıza güvenle bilgi akışını sağlamaktır.

Sevgiler Tüm Meleklere..
Go to Top of Page

Tiversonus


3343 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 05/04/2009 :  00:50:57  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Üstadım, sevgisizlik hiç olmadı ki! Belki duygusal/kimyasal anlar da bir yükselme ve sonrası, evet sonrası şu (özgür iradesi belki istemez diye şifa yollama ve kabul isteme) durumunda bir nötr duruş oldu. Sanmıyorum başkası da sevgisizlik taşısın. Yani inanın tartışma sonrası sadece sevgi dolu bir sarılma isterdim ve bunu yapabilirim ha dünyada herkese yapabilir miyim işte burda nötr şekilde duruşum var. Durum bu.
Go to Top of Page

ivrin


376 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 05/04/2009 :  01:31:11  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen Tunay

Bir eklemeyi yapmayı görev biliyorum; eğer geçmişten anın hayrına bir ders alacak isek, lütfen ve lütfen istisnasız herkes o geçmişe kısaca bir gözatıp gelsin.Sonuçta görülecek ve anlaşılacak olan heralde sadece şudur; "kimse haklı değildir ve kimse haksız değildir", tek başına.
Soğunkanlılıkla tavsiyede bulunan herkesin, kendi yaşadıklarında aynı soğukkanlılığı gösteremediklerini açıkça görmekteyiz.
Benim alacağım ve aldığım ders; bilgelik tavsiye etmekle olmuyor, eylemde ve duygularda dengeyle oluyor.Önyargılar, kör kızgınlıklar, egolar, soğukkanlılıktan uzak subjektif analizler ve fazlaca laflar sözler..Ve bu noktada kimse ama kimse bir diğerinden daha az hatalı değil !
Önce bunları kabul edelim, sonra yolumuza devam edelim ve ışıkla yol açalım.Bu noktada yüreğinin en ücra yerinden bir minik kalp kırgınlığı,öfke vs.getiren bir kişi varsa, bu yola çıkmak için acele etmesin derim.
YANİ DOSTLAR DÜRÜST OLALIM !!! Kendimize ve herkese.Kurtulalım şu bizim gibi düşünmeyenlere olan öfkelerimizden.
Sevgiyle ve ışıkla yol alalım..




Sevgili Tünay dostum; tüm bu söyledikleriniz realitemizdeki sorumluluk payımızın birer ögeleri aslında. Yaşanan olumsuzluklar hakında öyle çok fazla yorum yapacak kadar konunun içinde yer alma imkanım olmadı gerçi, o yüzden de konuyu geniş açılardan değerlendiremiyorum aslında. Çünkü son anda konuya dahil olup da konunun içinde farkettiğim, kişilere yönelik zanedilen cümlelerin, aslından şaka yollu bir bilinmeyen mail'in sahibini bulmak üzere sarfedilmiş sözler olduğunu açıklamaya çalışırken bile, çok fazla yanlış anlaşılınca, anladım ki durum bireyleri aşan bir durumdu! Ve de muhatap kişiler oradan gittikten sonra bile algılar da bir gelişme değişme olmadı.

O sebeple ben şöyle düşünüyorum; yaşananlarda haklılık veya haksızlık payının ötesine geçmek, orada algıların dahi neden zayıf olduğu konusunu, yani bireylerin dışındaki enerjiyi fark etme durumunda olacak kadar düşünce ve duygulardan izole hale gelmek gerekir. Örneğin ben bunu kendi adıma yapabiliyorum ama algılar cümlelere duygu yüklediğinde, siz istediğiniz kadar sevgi dolu olun, ve de duygu üretmeyin, geri çekilseniz bile kelimelerinize algılar tarafından duygu yükleniyor.

Yani bireylerin ötesinde bir enerji oluşmuş oluyor ve diyelim ki çok masum biri bile katılsa o anda o ortama, hatta hiç söz dahi sarf etmese, bu kez de aynı algıların o sessizliğe şöyle bir duygu yüklenme olasılığı yüksek "sinsice izliyor, içten pazarlıklı, konuya bile dahil olmuyor" v.s.

Ben mesela bu durumu kendimde yaşadım orada, ortamı terk ettim hatta hitap edemediğim algılar daha fazla tahrik olmasın diye yazılarımı bile sildim (Çünkü yazdıklarımla algılara ulaşamadım!) eh buna bile duygu yüklendi.. hatta ayıplandı v.s. canları sağolsun.

Şimdi zaten, bu durumda, bu kadar bireylerin ötesinde bir enerji sirkülasyonunda kime haklı ya da haksızsın denilebilir ki?... Ya da orada olanlara kin nefret öfke v.s duygular geliştirilebilir ki?

Ben açıkcası yıllardır beni tanıyanların da şahit olduğu gibi pek zaten duygu geliştiremiyorum yani bu durum nötr kalma çabasıyla da alakalı falan değil aslında. Şöyle geçerli bir nedenim var; ben duygu durumlarının fizik bedenimde yaptığı tahribatları ve yarattığı kimyasalları öğrenip özümsedikten sonra, artık duyguların sadece güzel olanlarıyla ilgilenmeye başladım. Ve diğer yandan af etme kavramının karşımdaki insanı af etmek olmadığını, tam tersine ona duyabileceğim kızgınlık, öfke, kin v.s. duyguların, fiziksel bedenime salgılattığı zarar verici salgılardan, kendimi özgür kılmak olduğunu kavrayıp özümsediğim gün, bir daha bu tür formları hayatıma sokamadım. Ama benle ilgili gergin bir algı hissettiğimde de açıkcası, kaçmaktan çekinmedim. Çünkü kalıp duvar olma ve direnme çabasına zihinsel bir gafla düşebilirsem eğer, bunun ilk önce kendime zarar vermek ve yaşam enerjimden çalmak olduğunu bildim. Kimi bunu kaçmak olarak ta nitelendirebilir, dedim ya her algıya hitap etmem söz konusu değildir. Sanırım orada yaşananlara yeterince vakıf olsaydım bile yine kaçmak eyleminde karar kılardım ama dediğim gibi bunu bir duygu ile değil, bunu enerjimi korumak amaçlı yapardım. Çünkü hizmet insanının enerjisi düşmemeli, tam tersine beslenmelidir.. ve bunun en büyük sorumluluğu da kişinin kendisisindedir. Geçmişte 5 yıl gibi uzun bir süre her türlü fiziksel işkence yaşadığım zamanlarda bile, o işkenceyi bana yaşatan kişiye karşı bir duygu geliştirmedim. Çünkü zaten yaşadığım anlardaki acı yetip artıyordu, bir de içsel acı-bedeni yaratmak demekti bu, bu kez de kendi kendime fiziksel işkence demekti yani. Yani aslında bendeki idrakin böyle küçük meclis tartışmalarında gelişip veya gerileyebilecek bir idrak olmadığını dile getirmeye çalışmıyorum ne olur beni yanlış anlamayın, sadece ne kadar kendi yaşam enerjime karşı sorumlu olduğumu dile getirmeye çalışıyorum aslında. Ve benim bakış açımdan -duygulara yönelik nedir-i ortaya koyduğumda hizmete katkım oalbileceğini düşünüyorum naçizane.



Ben kendi adıma bu platformda da böyle durumlar olursa yine oyumu kaçmaktan yana kullanırım:) bu bir yerde o ortamdakileri kendi halinde bırakmaktır. Tüm şeffaflığımla bu kadar sevgili dostum.. umarım kendi payıma düşeni ifade edebilmişimdir.

Sevgiler:)
Go to Top of Page

ivrin


376 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 05/04/2009 :  03:59:47  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Enerjinize minnetarım dostum, öyle enerjiler tanıdım ki rengarenk hepsine minettarım ama öz-varlığım için ve onun sonsuz yaşam enerjisi için. Öğrendiğiniz anlamlı dersleri de uyguladığınızı görebiliyorum ne mutlu size:) keşke ben de sizin kadar bilge ve olgun olsa idim sevgili dostum. Ama işte emeklemeden yürünemiyor! Öğreneceğiz sayenizde yoksa burada niye buluştuk öyle değil mi adı üzerinde Başkalarına Hizmete geldinizse misyonunuz bu demek ki! Saygıyla eğiliyorum misyonunuzun karşısında ve sevgiyle salıyorum bu rengarenk enerjinizi tüm evrene ve geriye size, isterim ki sizden algıladığım enerjiyi siz de deneyimleyin ve bu güzellikten mahrum kalmayın sevgili dostum:)

Işıkla Kalın..
Go to Top of Page

Tiversonus


3343 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 07/04/2009 :  16:28:30  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Gerçek İhtiyacı Belirlemek

İşte "bilgi akışı" dediğimiz gerçekleşmeye başladı; sevgili Mordevrim'in alıntıladığı paylaşımları buna güzel bir örnek. Dikkatimize getirmesi ise büyük bir hizmet, her yazıyı/yazılanı/söyleneni takip edemiyoruz malesef. Ayrıca günümüz medyasının durumu nedeniyle de bu tür bilgilere ulaşmak herzaman kolaylıkla olamıyor.

"Yapılması gereken şey birey olarak her düzeyde gerçek ihtiyacın belirlenmesi. Bizler, yüzyıllardır (hatta sanırım bin yıllardır) ihtiyacımız olmayan şeylere ihtiyacımız varmış gibi kandırıldık. Günümüzde de durum aynı. İhtiyacımız olmayan şeylere ihtiyacımız olduğunu yanılgısı, onları elde edemeyince hissettiğimiz mutsuzluğu ve korkuyu da beraberinde getiriyor. Sanırım bu da, şu anki karanlık düzeni devam ettirmemize yol açıyor. Gerçek ihtiyaçlarımızı belirlemek içinse belli bir ruh huzuruna ulaşmak gerekiyor gerçekten. Huzurlu insan tüketmeyi fazla sevmez, varolduğunu hissedebilmek için tüketme ihtiyacı duymaz. Sakin ve çevresi ile dengeli bir ilişki kurar."


"Bir sorunu, onu yaratan zihinle çözemezsiniz"

"Şu an Devrim-i Kebir yani kıyametin geldiğini söyleyen dini ekoller de var, DNA sarmallarımızın değişeceğini söyleyenler de... Ama bence bunlar gerçekten konunun özünden sapmaktan başka bir şey değil. Kaybolan insan daireler çizerek dolaşır ki bu zihinsel durumumuz için de geçerlidir. Genellikle kayıp olan insan aynı şeyi tekrarlar durur. Einstein boşuna "Bir sorunu, onu yaratan zihinle çözemezsiniz" dememiş. Demek ki asıl mesele lineer bir hatta, yani düz çizgide ilerlemeyi başarmakta. Bu nedenle de ilk olarak merkezimizi kaybetmememiz gerekiyor."


Işık da sabırla işlenmesi gereken bir şey


"Yani karanlık aynı zamanda ışığın mayalandığı kozadır. Aynı şekilde, içinde bulunduğumuz karanlığın ışığı kozaladığına inanıyorum. Bu durumda yapılması gereken en önemli şey, ışığı besleyecek bir bilinç durumu geliştirmektir. Ama bu, hafta sonu kurslarında kundalini enerjisini uyandırmak ya da iki nefes egzersizi ile aydınlanmak filan gibi komik şeylerle olmayacaktır. Eğer oluyorsa o zaman sanırım ben ve benim gibi 20-30 yıldır kendini ruhsal çalışmalara adayan ve bu insanların bahsettiği seviyelere yaklaşamayan insanlar cidden son derece yeteneksiz olmalıyız. Elbette mümkündür ve yeteneksiz de olabiliriz. Fakat günümüz New Age akımı ya da ondan türeyen bütün bu garip uygulamaların, eğer bir karanlık taraftan bahsedebilirsek, O’nun çok işine yaradığını söyleyebiliriz. İçteki değişim zaman içinde ve yavaş yavaş oluşuyor ne yazık ki. Bu nedenle de sabırla işlenmesi gerekiyor. O nedenle içimizdeki ışık da sabırla işlenmesi gereken bir şey."


Kitle tehlikelidir ve düşünmez.

"Ne derseniz deyin ister şöyle ister böyle nüfus azalmak zorunda. Bunu acısız yapmak harika olurdu. Eğer elimizdeki teknolojik gelişimi dünya üzerinde mesela 500 milyon insanla kullansak ve nüfusu bu sayıda tutsak gerçekten bir cennet yaratabilirdik. Biliyorsunuz bunun örnekleri var tarihte. Fakat kitleler bireylerden farklı bir düşünceye sahiptir. Kitle ne yazık ki bireyden daha kaba, daha akılsız ve daha vahşidir. Toplumsal olaylarda bunun örneklerini sürekli görürüz. Bir insan İstanbul'daki azınlıkların malını yağmalamayı aklından geçirmez ama 1000 insan bir araya geldiğinde çapulcu oluverir. Yani kitle tehlikelidir ve düşünmez."


"Kaynakların daha çok tükendiği, toplumsal yapıların ciddi biçimde sarsıldığı, "yarın" kaygısının arttığı ve savaşların "sıradan" hale gelmeye başladığı bir dünya modeli görünüyor ufukta."


"Birincisi: Kitlelerin çoğunluğu (yani insan toplumunun çoğunluğu) daha "geri" (bu sözcüğü dikkatli kullanmak gerek aslında) daha "kaba" ve daha şiddete eğilimli, daha "bencil" niteliklere sahiptir. Bu bir seçkincilik ya da aşağılama falan değil, durum tespiti; bir göreceliliğin altının çizilmesi."


" Hayatta kalma ve ayakta kalma. "

"Gerçekten de tarihin oldukça kritik bir evresine tanıklık ediyoruz ve bunun devamında hayat, dünyanın hiçbir yerinde "eskisi gibi" olmayacak. Bunu düşünerek kendisini, sevdiklerini, yakınlarını ve değer verdiği insanları gözünün önünden birer birer geçirip, bu insanlar ve kendisi için "nasıl bir dünya" özlemi duyduğunu aklından geçirmesi yeter insanın. Zaten şu an bu söyleşiyi okuyorsa, o da “azınlıktan” demektir ve ne yapması gerektiğini ona birilerinin söylemesine gerek yok. Sezgiler, vicdan, akıl ve sevdiği/istediği dünyaya ilişkin tercihler... Bunlar, aynı dalga boyunda dolaşan insanları zaten ister istemez bir arada durmaya yönlendirecek diye düşünüyorum. Tarihte böyle kritik dönemlerde hep böyle olmuş. Belki de en kritik nokta, iki ilkeyle özetlenebilir şu dönem için: Hayatta kalma ve ayakta kalma. Bunu "bireysel" anlamda söylemiyorum; kendi gibi, kendine yakın olanlarla birlikte, ayakta ve hayatta kalma."




Kaos dolu bir dünya zamanı insanları bekliyor. Olayın travmatik yanları sadece hafifletilebilinir gözüküyor. İşte tartışmamaız ve bilgilenmemiz gereken şeyler bunlar. Sanırım tüm insanları çok zor bir dönem bekliyor. Her karanlığın potansiyel olarak ışığı harekete geçirdiğini unutmadan, günlük kısır çatışmalara girmeden, yüreklere korku ve nefatiflik ekmeden bunları konuşmalıyız veya nasıl hazırlanmalıyızı konuşmalıyız diye düşünüyorum.
Go to Top of Page

Tiversonus


3343 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 09/04/2009 :  16:18:04  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
DÜNYA BUZUL ÇAĞININ EŞİĞİNDE


11.01.2009



İklim bilimi alanındaki büyük ve ilgi uyandıran kanıtlara göre, Dünya şimdi bir diğer Buzul Çağı’nın girişinin eşiğindedir. Uzun – vadeli iklim değişimi bilgi temelimizi sağlayan birçok veri kaynakları, sıcak, on iki bin yıl uzunluğundaki Holocene (şu andaki jeolojik çağ) periyodunun yakın zamanda sona ereceğini ve sonra dünyanın sonraki 100,000 yılda Buzul Çağı koşullarına geri döneceğini belirtiyor.



Buzulların merkez çekirdekleri, okyanus sediment çekirdekleri, jeolojik kayıt ve kadim bitki ve hayvan nüfusu araştırmaları, hepsi her biri yaklaşık 100,000 yıl süren Buzul Çağı maksimumlarını n düzenli döngüsel modelini gösteriyor, buzul çağları arasında her biri yaklaşık 12,000 yıl süren sıcak bir periyot oluyor.



Çeşitli kaynaklardan toplanan uzun – vadeli iklim verilerini çoğu da bir arada Milankovich döngüleri olarak bilinen üç astronomik döngüyle kuvvetli bir korelasyon gösteriyor. Üç Milankovich döngüsü 41,000 yıllık döngüde dünyanın yana yatmasını kapsıyor; 100,000 yıllık periyotta değişen dünyanın yörüngesinin şekli; ve 26,000 yıllık periyotta dünyanın ekseninin yönünü kademeli olarak döndüren, dünyanın yalpalaması olarak da bilinen Ekinoksların Presesyonu.



Milankovich’in teorisine göre, bu üç astronomik döngünün her biri dünyaya erişen güneş radyasyonunun miktarını etkiliyor, soğuk Buzul Çağı maksimumları ve sıcak periyotlar döngüsü üretmek üzere birlikte hareket ediyorlar.



Buzul çağı neden sonuç ilişkisinin astronomik teorisinin unsurları ilk kez 1842’de Fransız matematikçi Joseph Adhemar tarafından sunuldu, 1875’te İngiliz dahi Joseph Croll tarafından daha ileri geliştirildi ve teori 1920 ve 30’larda Sırp matematikçi Milutin Milankovich tarafından şu andaki şekline getirildi. 1976’da prestijli “Bilim” dergisi John Imbrie, James Hays ve Nicholas Shackleton tarafından yazılan “Dünya’nın yörüngesindeki varyasyonlar: Buzul Çağlarının Hız Ayarlayıcısı” başlıklı bir makale yayınladı. Bu makale üç bilim adamının okyanus sediment çekirdeklerinden elde ettikleri iklim verileri ve astronomik Milankovich döngülerinin modelleri arasında buldukları korelasyonu tanımlıyordu. 1970’lerin sonundan bu yana, Milankovich teorisi iklim bilimciler arasında Buzul Çağı neden sonuç ilişkisi için hesaba alınan hakim teoridir ve bu nedenle Milankovich teorisi iklimbilim kitaplarında ve Buzul Çağı ile ilgili ansiklopedi makalelerinde her zaman tanımlanır. 1976 raporlarında Imbrie, Hays, ve Shackleton, deniz – sediment çekirdekleri ve Milankovich döngülerine dayanan kendi iklim tahminlerinin iki şekilde değerlendirilmesi gerektiğini yazdılar. Birincisi, sadece gelecek iklimsel trendlerin doğal bileşenine uyguladılar – ve fosil yakıtlar yakmaktan dolayı olan etkiler gibi antropojenik (insan tarafından yapılmış) etkilere uygulamadılar. İkincisi, sadece uzun – vadeli trendleri tanımlıyorlar, çünkü yörünge varyasyonları nı 20,000 yıllık ve daha uzun periyotlarla ilişkilendiriyorlar. Yüksek frekanslardaki iklimsel salınımlar tahmin edilmiyor… sonuçlar sonraki 20,000 yılda uzun – vadeli trendin yaygın Kuzey Yarıküre buzullaşmasına ve daha soğuk iklime doğru gittiğini belirtiyor.”



1970’ler sırasında ünlü Amerikalı Astronom Carl Sagan ve diğer bilim adamları, insan endüstrisi tarafından üretilen karbon dioksit (CO2) gibi ‘sera gazlarının’ felaketsel küresel ısınmaya götürebileceği teorisini desteklemeye başladılar. 1970 lerden bu yana, “antropojenik küresel ısınma’ (AGW) teorisi giderek akademik kuruluşların çoğu tarafından gerçek olarak kabul edildi ve onların AGW’yi kabullenmeleri hükümetlerin AGW’nin kötüleşmesini önlemek üzere çok önemli değişiklikler yapmasını teşvik etmek için küresel bir harekete ilam oldu.



AGW teorisinin desteklenmesinde belirtilen kanıtın merkezi parçası 2006’da “Uygunsuz Gerçek” filminde Al Gore tarafından sunulan ünlü ‘hokey sopası’ grafiğidir. ‘Hokey sopası’ grafiği küresel sıcaklıklarda 1970’lerde başlayan ve 2006/2007 kışına kadar devam eden akut yukarıya doğru artışı gösteriyor. Ancak, bu ısınma trendi, 2007/2008 kışı Kuzey Yarıkürede 1966’dan bu yana en derin kar örtüsünü ve 2001’den bu yana en soğuk dereceleri doğurduğunda kesintiye uğradı. Şimdi Kuzey Yarıkürede şu andaki 2008/2009 kışının muhtemelen hem kar derinliği hem de soğuk dereceler açısından eşit olacağı veya daha yüksek olacağı görünüyor.



AGW (antropojenik küresel ısınma) teorisindeki ana hata, onun yandaşlarının sadece geçmiş bin yıldaki kanıtlara odaklanmaları dır, geçmiş milyonlarca yıldan gelen kanıtları görmezden geliyorlar, iklimbilimin gerçek anlayışı için zorunlu olan kanıtları. Paleoiklimbilimden (Geçmiş zamanların iklimini, sebeb, sonuç ve etkilerini inceleyen bilim dalı) gelen veriler son küresel sıcaklık artışı için, Buzul Çağı maksimumları ve buzul çağları aralarının doğal döngülerine dayanarak bize alternatif ve daha güvenilir açıklama sağlıyor. 1999’da İngilize “Doğa” dergisi, 1990’lar sırasında Antarktika’daki Rusların Vostok istasyonunda toplanan buzul çağa ait buz çekirdeklerinden türetilen verilerin sonuçların yayınladı. Vostok buz çekirdeği verileri, 420,000 yıl öncesinden itibaren şimdiki zamanımıza kadar küresel atmosferik sıcaklıklar, atmosferik CO2 ve diğer sera gazları ve havadan gelen partiküllerin kaydını kapsıyor.



Vostok buz çekirdeği verilerinin grafiği, Buzul Çağı maksimumlarını n ve sıcak ara dönemlerin düzenli döngüsel bir modelde gerçekleştiğini, elektrodiyagramda kalp atışının ritmine benzer bir grafik - çizgisini gösteriyor. Vostok veri grafiği ayrıca küresel CO2 seviyelerindeki değişimlerin, küresel sıcaklık değişimlerinin yaklaşık 800 yıl gerisinde kaldığını gösteriyor. Bunun belirttiği şey, küresel sıcaklarının CO2 değişimlerinden önce geldiğidir veya küresel sıcaklıkların CO2 değişimine neden olduğudur, tersi değildir. Başka bir deyişle, artan atmosferik CO2 küresel sıcaklığın artmasına neden olmuyor; bunun yerine küresel sıcaklıktaki doğal döngüsel artış küresel CO2’in artmasına neden oluyor.



Küresel sıcaklığa tepki olarak küresel CO2 seviyelerinin artmasının ve düşmesinin nedeni, soğuk suyun, sıcak sudan daha fazla CO2 tutma kapasitesidir. Karbonatlı içeceklerin, sıcak bir ortama konulduğunda karbonatının veya CO2’nin serbest kalmasının nedeni budur. Karbonatlı içeceklerin, şarabın ve biranın köpüklerinin kaçmasını önlemek için bunları soğuk yerlerde saklarız. Dünya şu anda doğal Buzul Çağı döngüsünün sonucu olarak ısınıyor ve okyanuslar ısınırken, atmosfere artan miktarlarda CO2 salıyor.



Isınan okyanuslar tarafından CO2 salınması, dünyanın sıcaklığındaki değişimlerin gerisinde kaldığı için, dünyanın şu andaki buzul çağları arası sıcak periyodunun bitişinden sonra bir diğer sekiz yüzyıl boyunca küresel CO2 seviyelerinin artmaya devam etmesini beklemeliyiz.



Vostok buz çekirdeği verileri grafiği, küresel CO2 seviyelerinin geçmiş 420,000 yıl boyunca Buzul Çağı minimumları ve maksimumlarını n doğal döngüsüne direkt tepki olarak düzenli bir şekilde yükselip düştüğünü ortaya koyuyor. Bu doğal döngü içinde, yaklaşık her 110,000 yılda küresel sıcaklıklar ve bunu izleyen CO2 seviyeleri, yaklaşık bugünkü aynı seviyelerde zirveye ulaşıyor.



Bugün tekrar zirve noktasındayız ve sıcak ara periyodun sonuna yakınız ve dünya sonraki Buzul Çağına girmek üzere. Eğer şanslı isek, buna hazırlanmak için birkaç yılımız olabilir. Buzul Çağı, her zaman olduğu düzenli ve doğal döngüsünde gibi geri dönecek, antropojenik küresel ısınma etkileri olsun ya da olmasın.



AGW teorisi, saçma bir şekilde dar bir zaman genişliğinden alınan verilere dayanıyor ve uzun – vadeli iklim değişiminin ‘büyük resmi’ni amaçsız (düşüncesiz) şekilde ihmal ediyor. Buz çekirdeklerini, deniz sedimentlerini, jeolojiyi, palebotaniği ve zoolojiyi kapsayan paleoiklimbilimden gelen veriler, bir diğer Buzul Çağına girişin eşiğinde olduğumuzu belirtiyor ve veriler ayrıca ciddi ve uzun süren iklim değişiminin sadece birkaç yıl içinde gerçekleşebileceğini gösteriyor. Antropojenik Küresel Isınmanın kuşkulu tehdidi üzerine endişe dünyadaki insanların dikkatini başka yöne çekerken, Kuzey Yarıkürenin büyük bölümünü oturulmaz kılacak olan yaklaşan ve kaçınılmaz Buzul Çağının çok gerçek tehdidi aptalca görmezden geliniyor.



Gregory F. Fegel



http://english. pravda.ru/ science/earth/ 106922-0/



(Çeviri: Saffet Güler)

Go to Top of Page

Tiversonus


3343 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 10/04/2009 :  13:04:26  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Pan-enteizm

Spinoza ağırlıklı Panteizm algılayışına göre, Tanrı her şeydir ve her şey Tanrı ‘dır. Tanrı-Evren-İnsan ayırımı yoktur, böyle bir ayrım aklın yanılsamasıdır. Tanrıbilimsel olarak Tanrı, Evren, İnsan bir ve aynıdır. Aşkın bir Tanrı var olmadığı gibi, her hangi bir yaratmadan da söz edilemez. Spinoza ‘nın bu görüşü, ailesinin göç ederek ayrıldığı Endülüs İspanya ’sındaki ünlü mutasavvıf Muhiddin-i Arabî ‘nin etkisiyle oluşmuştur. Bilindiği gibi Arabî ‘nin görüşü “Vahdet-i Vücut” olarak ileri sürülmüştü. Ancak bir çoklarının sandığının aksine, Spinoza ‘nın Panteizmi ile Arabî ‘nin Vahdet-i Vücut anlayışı birbirinin aynı değildir. Spinoza ‘da Tanrı evrendedir ve evren kadardır. Arabî ‘de ise Evren Tanrı ‘dadır ve bu durum Tanrı ‘yı sınırlamamaktadır.

İngiliz düşünürü White Head ‘e göre, Tanrı ‘nın her türlü değişmenin ötesinde değişmez bir niteliği ve bunun yanında bir de değişen ve oluşan bir niteliği vardır. Tanrı değişmeyen yanıyla devinimi başlatmıştır ve Evrenin bilincindedir. Ancak Tanrı bu konumda kalmış olsaydı, ilk devindirici, özgür, öncesiz ve yetkin olarak kalacak ama varoluşa katılmamış olacaktı. Diğer niteliği ile ise Tanrı, değişme ve oluşma sürecinin içinde ve bilincindedir. Bu nedenle Tanrı ‘nın evrende içkin (evrenin maddesine karışmış-içinde bulunan) olduğunu söylemek de doğrudur. Evrenin Tanrı ‘da içkin olduğunu söylemek, Tanrı-Evren ilişkisinin karşılıklı olduğunun farkına varışın göstergesidir.

Süreç felsefesi olarak da ifade edilen ve White Head ‘le başlayan bu akıma Pan-enteizm ya da Diyalektik teizm denir. Pan-enteizme göre Tanrı, hem değişmeyen (mutlak), hem de değişen (göreli) dir. Hem zamanın içinde, hem dışında, hem sonlu, hem de sonsuzdur. Aynı zamanda hem tikel hem tümel, hem neden hem sonuçtur.

Hartshorne Tanrı ‘nın bir soyut bir de somut iki yüzü olduğunu söyler. Soyut niteliğiyle Tanrı, mutlak, etkilenmez, erişilmez ve değişmezdir. Somut yanıyla ise etkilenir ve değişir. Tanrı bu iki niteliğinde de yetkindir. Ancak bu yetkinlik klâsik Teizmdeki gibi değildir. Oradaki yetkinlik değişmeyen donmuş bir yetkinliktir. Buradaki yetkinlik değişir, ancak bu değişme Tanrısal bir değişmedir. Yani yetkinliğe doğru değil, yetkinlik içinde bir değişmedir. Bu tanımla Pan-enteizm, hem Deizmden hem de Panteizmden ayrılır.

Özet olarak; Panteizm ile Pan-enteizm arasında önemli bir fark vardır. Panteizmde her şey Tanrıdır. Pan-entezimde ise, her şey Tanrı ‘dan sudur etmiştir (oluşmuştur). Ruhun tek amacı, oluştuğu Tanrı ‘ya dönmektir. Bunun da yolu tek evrensel yasa olan evrim/tekamül den geçmektir.



Panteizm’in Türleri

1. Tabiatçı Panteizm : Tek realite tabiattır. Tanrı da tabiatın içinde var olandır. (Dideron, Boron d ‘Holbach)



2. İdealist Panteizm : Tek realite ruhtur. Tanrı da ruhun özünde var olandır. (Hegel, Fichte, Brunschvicg)



3. Teolojik Panteizm : Felsefî anlamda asıl Panteizm budur. Evrende tek realite Tanrı ‘dır. Diğer bütün varlıklar, evren, dünya, tabiat, insan, ruhlar vs. her şey Tanrı ‘nın varlığında oluşmuştur. Hiçbir şey onun dışında değildir, her şey odur.



Bruno, Boehme, Spinoza gibi filozofların ileri sürdüğü Tek-ilkeci (monist) Panteist görüş, giderek Tasavvuf içinde de benimsenmiştir. Tasavvuf düşüncesi de özünde bir panteist anlam taşımaktadır. Anadolu mutasavvıflarından Hallac-ı Mansur ve Mevlâna bu düşüncededir.


Özet olarak; Panteizm ile Pan-enteizm arasında önemli bir fark vardır. Panteizmde her şey tanrıdır. Pan-entezimde ise, her şey Tanrı 'dan sudur etmiştir (oluşmuştur). Ruhun tek amacı, oluştuğu Tanrı 'ya dönmektir. Bunun da yolu tek evrensel yasa olan evrim/tekamül den geçmektir.



Not: İçerik, “www.dunyadinleri.com”dan alıntılanarak derlenmiştir…

*********


Not: Kasyopya celselerinde "El-Arabi" nin geçtiği bölümler ve yorumlar bu bakımdan ilginçtir. Bir düzeltme de şu olsun; El-Arabi, "Vahdet-i Vucut" söylemini direkt kullanmmaış ancak öğrencisi Konevi bunu kullanmıştır.

Go to Top of Page

Tiversonus


3343 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 16/04/2009 :  16:04:51  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
"Gerçekler" Üzerine Işık/Sevgi/Bilgi Üretmek

Eğer karanlık var ise (Kendine Hizmet üst yoğunluğu); gerçekten çok kurnazca çalışıyor olmalı. Karanlığın (üst yoğunluk bağlantısını) kabul etmeyenlere bir sözüm yok; kabul etmeyenleri, özgür iradelere saygı çerçevesinde sadece "kabul" ediyorum. İnandığım bilgileri bir başkasının onayına sunmak amacım değil; sadece kişisel bakış açımı ortaya koymaktır. İsteyene ve arzu edene sunmaktır ayrıca.

Gözlemlerime göre, dünyamızda kötülük ve negatiflik had safhada. İyiliğe göre nisbeti çok fazla. Bu ortamda spiritüalistleri gözlemliyorum. Bunlardan bir grup var ki, bunlara "metafizik uyuşturucu" kullananlar olarak söz etmek mümkündür. Kendine hizmet dünyasının tüm negatifliklerine ve zihin manipülasyon araçlarına rağmen, herşeyi "toz-pembe" algılamaya ve buna göre de "konuşan" kişilerdir bu grubu oluşturan. Şimdi bu yazıyı yazarken içine düştüğüm açmazım şu oluyor: Negatif olana odaklanmaış oluyorum. Negatif olana odaklanmak ile itham edilebilirim. Elbette negatife odaklanmak gerekli değil, faydalı da değil. Ancak hangi zeminde durduğumuzun tesbitini yapmak başka şey "negatife odaklanmak" başka bir şey. Tesbit sağlam olursa, daha verimli ve faydalı üretim yapabiliriz diye düşünüyorum.

Pozitifliği paylaşan insan özgür iradelere saygı çerçevesinde; kendinden olmayana "kabul" geliştirme eğilimindedir. Negatifliği benimsemiş kişi ise; kendinden olmayana "kontrol" geliştirme eğilimindedir. Ra bilgilerinden benim anladığım bu. İşte benim buraya yazdığım düşüncelere katılmayanlara "kabul" geliştirme eğilimindeyim, en azından buna çabalarım.

Kişinin kimyasal bir fizik beden taşıdığını biliyoruz. Kişi bu kimyasal bedeninin yapısından dolayı, çok kolay "itki" lere mahruz kalabilir. İşte bu kimyasal negatif "itki" lerin tesbitini yaparak bir farkındalık geliştirebilir ve kimyasal duyguları dengeleyebiliriz. Bu durum, negatife odaklanmak olarak algılanmamalı. Bu durum kişinin kendi ve çevresel gerçeğinin araştırılması ve bu tesbitlerin doğru yapılarak, hizmetin yapılabilmesini sağlamak içindir. Diğer türlüsünün hayal kırıklığına yol açacağını düşünüyorum. Yani "toz-pembe" görülen gerçekler varmış gibi hareket edilerek, hizmet üretilemez: Sevgi, ışık, bilgi.

Gerçekleri araştıran (hem kendi ve hemde tüm insanlık için) kişi, sahte sevgi sözleri ile karşılaştığında şuna bakmalıdır. Kişi bir "kabul" görüyor mu veya özgür iradesine saygı gösteriliyor mu? Bu ikisinden birisi yok ise eğer; gösterilen ve dillendirilen "sevgi sözcükleri" sanaldır.

Burada korkunç bir "tuzak" sezinliyorum: Gerçeklere odaklanılmaması!!!

Gerçeklere odaklanan kişiyi bekleyen (sanal sevgi kelimelerini görünce) tehlikeler şunlardır diye düşünüyorum:

1. Kişi Bilgi' den uzak tutulur,
2. Sanal bir dünya yaratılarak; gerçek kaotik, kötülük dünyası devam eder,
3. Kişi spiritüalizmden soğutulur.
Go to Top of Page

Tiversonus


3343 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 16/04/2009 :  17:02:18  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
(devamı)

Şimdi "kişi önce kendini değiştirmeli, sonra Dünya değişir" görüşü öne sürülebilir! Baştan dedim ya; zor bir kısır döngüye sokulur insan. Önce kişi mi değişecek, sonra mı? Elbette önce kişi değişecek, bundan kimsenin kuşkusu yok. Ancak şu soruyu kendimize soralım "Kişi gerçeklerin tesbiti temelinde mi değişecek, yok sa metafizik sanal bir gerçeklik yaratarak, huzur ve güveni" mi seçecek?

Gerçekleri araştıran kişye bir başka yaklaşım ise şudur: "Sen bilgi küpüsün önce OL". Soru şu önce "OL malı mı?" Cevap basit: Elbette OL'unmalı...Ancak bu olma işi "gerçeklerin temelinde mi Ol'acak, yok sa sanal bir dünya yaratarak mı?" olacak.

Şunu söylemek istiyorum: Sanal bir dünya yaratarak, onun içerisinde "mutlu, huzurlu" olmak çok ama çok daha kolaydır. Fazla bir enerji istemez. Buraya kaçış daha da cazip bir yoldur. Caziptir çünkü, kolaydır. Diğeri ise zor olan yoldur. Gerçekleri tesbit etmek için Bilgi toplamak ve bu bilginin farkındalık oluşturmasını sağlamak ve oluşan farkındalık ile değişmek.

Eğer bu yazıma bir "duygusal itki" göster mi yorsanız gerçekten siz ya OL'muşsunuzdur ya da "metafizik uyuşturucu" almışsınızdır.

Eğer bu yazıma "duygusal bir itiki" gösteriyorsanız; - ki bu durum daha da vahim- hala OL'mamışsınızdır ve OL'muş gibi davranmaktasınız, ya da OL'ma yolcusu sunuzdur, tıpkı benim gibi.

Her ihtimalde de pozitif (Başkalarına Hizmet) yönelimli bir varlık; kendi gibi düşünmeyeni "kabul" edğilimindedir. Negatif (Kendine Hizmet) yönelimli bir varlık; kendi gibi düşünmeyeni "kontrol" ve "dışlama" eğilimindedir.

Ne dersiniz kendimizi gözlemlemeye?
Go to Top of Page

Alemtac


2482 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 16/04/2009 :  17:22:14  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Benden baska kimse yok galiba !!! Cevap vermem de gerekiyor mu bilmiyorum ? Gerçekleri tesbit etmek için bilgi toplamak ve bu bilginin farkındalık oluşturmasını sağlamak ve oluşan farkındalık ile değişmek istiyorum :) Bu duygusal bir itki midir ? :))

Edited by - Alemtac on 16/04/2009 17:29:18
Go to Top of Page

Tiversonus


3343 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 16/04/2009 :  17:38:04  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Ben de:)) Aslında kısır öngüyü kırmanın yolu; "seçmek ve yürümek" , herşeye rağmen (onaylanma duygusu almadan, benzer frekanstaki kişiler ile, çelme takanlara bakmadan)...Tabi ki, bizim gibi düşünmeyenleri "kabul" ederek. Hayatta herşey / tek şey derslerdir, öğrenmektir. Öğrenmenin zevki yeter bence. Böylece kendimizi tanıyarak, varoluşun çekirdeğine kadar giden bilgi ve öğrenme yolculuğuna devam ederiz. Bakarsınız OL'uruz da:)) Bir ödül beklemeden yürümek bu. Zevk ala ala, öğrene öğrene yürümek. Aynı zaman da acılı, sıkıntılı hayat testlerini de içeriyor. Kanımca kolay yol yok. Kolay olsaydı herkes OL'urdu ve Dünya böyle negatif yer olmaz dı.
Go to Top of Page

Alemtac


2482 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 16/04/2009 :  17:55:58  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Yolum/yolumuz belli. Urkekligi, cekingenligi bir kenarda birakmam lazim :) Derslerin bizler icin hazirlanmis/hazirladigimiz birer oyun oldugunu bilerek, bu yolda kendimizi tanımak ve oncelikle kendimize kabul vererek, boylece severek ( kendini sevmeyi bilmeyen baskalarini nasil sever ki ) acili sandigimiz yolda eglenebiliriz, ogrendikce...Tek bir seye hasretim ve susamisligim var, bilgi ile farkindaligimi arttirmak ve degismek/donusmek.
Go to Top of Page

Tiversonus


3343 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 21/04/2009 :  09:25:57  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Kabusa 3 yıl kaldı



Dünyaca ünlü bilim dergisi New Scientist 2012 yılının eylül ayında güneş fırtınasının kopacağını iddia etti.

Bilim insanları bundan 153 yıl önce hayatı felç eden güneş fırtınasının bir benzerinin Kuzey Amerika ve Avrupa'yı etkileyeceğini iddia etti.

1859 yılının 1 Eylül'ünde güneşten gelen anormal manyetik enerji nedeniyle telgraf sistemleri tamamen çökmüştü. Ancak uzmanlar 2012'de olacağını varsaydıkları güneş patlamasının daha vahim sonuçları olacağını belirtiyor.

Benzer bir manyetik enerjinin dünyayı vurması halinde televizyon, radyo yayınlarının tamamen kesileceği, elektrik sisteminin devre dışı kalacağı, cep telefonu şebekelerinin çökeceğini ve suların kesileceğini iddia ediyor.

Güneş fırtınasının Kuzey Amerika ve Avrupa'yı vurması halinde ise hasar gören alt yapının yeniden yapımının en az 20 yılı alacağı belirtiliyor. Bilim insanları bu süreçte 100 bin kişinin de hayatını kaybedeceğini varsayıyor.


http://www.hurriyet.com.tr/dunya/11471517.asp

İSRAİL ordusunun, İran’ın nükleer tesislerine saldırı için hazır olduğu ve hükümetten onay beklediği öne sürüldü.

İngiliz The Times Gazetesi’ne konuşan İsrail savunma ve istihbarat kaynakları, "yeşil ışık" beklediklerini ve saldırının "günler, hatta saatler" için gerçekleşeceğini söylediler. İsrail, uzun süredir seslendirdiği askeri harekat tehdidinin "lafta kalmayacağını" göstermek istiyor. İran Silahlı Kuvvetleri Genel Komutanı Tümgeneral Ataullah Salihi ise, tehditlerin hayata geçirilmesinin söz konusu olamayacağını söyledi. Salihi, "Ordu Günü" kutlamaları çerçevesinde Tahran’da düzenlenen törende yaptığı konuşmada, "İsrail, İran gibi bir ülkeyi tehdit edecek çapta değil" dedi.

http://www.hurriyet.com.tr/dunya/11463368.asp?gid=200
Go to Top of Page

Tiversonus


3343 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 22/04/2009 :  14:21:08  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Diplomasi kazanamazsa, savaş baskısı var

Hiç kuşkusuz, 2009’un en önemli astrolojik göstergelerinden birisi de, 29 Ekim’de Satürn’ün Terazi burcuna geçişi olacak. Satürn bu burçta yücelim durumunda olduğu için dünyada adalet, diplomasi ve dış ilişkilerin, ortaklıkların öne çıkacağı görülmekte. Bu bir yandan global ekonomik sıkışmanın bir gereği olarak, dev şirketlerin ortaklaşa hareket etmeleri ve birleşme zorunluluğu gibi görülürken, diğer yandan devletler arasında denge aramak, uzlaşı kurmak, diplomasi kullanmak yönünde de önemli arayışları da simgelemekte. Ancak 29 Ekim sonrasında, özellikle Kasım ayı boyunca, Satürn’ün Pluton ile kare açı içinde kalması, sonuçları aslında 2010’da netleşecek olan büyük sürtüşmelere, ekonomik, politik baskılara işaret etmekte. Satürn/Pluton açıları savaş döngüsü yaratan açılımlar ortaya koyarlar. Bundan önce, 2001 yılında karşı karşıya gelen bu iki gezegen, 11 Eylül’de İkiz Kulelerin yıkılması ile, ABD’nin harekete geçtiği ve Afganistan ve Ortadoğu’ya sıcak müdahalelerde bulunduğu döneme denk gelmişti. Bu durumda, 2009’un ikinci yarısında dünyada ortaya çıkacak siyasi gelişmeler ülkeler arasında önemli gerginliklerin olabileceğini gösteriyor. Kuşkusuz bu durum 2010’da, Uranüs’ün de Koç burcuna ilerlemesi ile birlikte diplomasi alanını iyice kızıştıracak ve savaş ait temaları tetikleyecektir. Aynı dönemde ülkemizin de çok hassas bir dönemden geçtiğini görüyoruz.


http://astroloji.milliyet.com.tr/Astroloji/Default.aspx?aType=MayaDetay&parCATID=149&ARTICLEID=8681
Go to Top of Page

Tiversonus


3343 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 22/04/2009 :  16:15:50  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle



Yazar, eğitimci ve doktor... Hindistan'da tıp eğitimi gördü. 1970'te ABD'ye göçtü. 1971'de New Jersey Hastanesi'nde stajını tamamladıktan sonra, aynı yıl endokrinolojide uzmanlaşmak üzere Boston'a taşındı. Birçok saygın tıp fakültesinde ders verdi. 1985'te New Eng-land Memorial Hospital'da (Boston Regional Medical Center) personel şefi oldu. Bu esnada transandantal meditasyonla, Ayurveda olarak bilinen ve "hayat bilgisi" anlamına gelen eski Hint şifa geleneğine ilgi duymaya başladı. Geleneksel tıbbın kendisi için büyüsünü yitirmesinin peşi sıra işinden ayrıldı ve etkili bir Ayurveda uygulayıcısı olan Maharishi Mahesh Yogi'yle birlikte Maharishi Ayur-Veda Produckts International'ı kurdu. Burada bir dizi bitkisel vitamin, çay, yağ ve koku üretti.

Bir süre sonra bu uygulamalarına eşlik eden kitaplar yazmaya başladı. Kısa zamanda sıra dışı bir kariyer yaptı. Kitapları çok satanlar listesine girdi (örneğin Ageless Body, Timeless Mind - "Yaşsız Beden, Zamansız Zihin" bir milyonun üzerinde sattı); 35 dile çevrildi. Kimileri ses ve video kasetlerine aktarıldı. Bunlardan pek çoğu televizyon kanallarında gösterildi. Dünyanın dört bir yanında seminerlere katıldı, konferanslar verdi.

1995'te Chopra Merkezi'ni kurdu. Başkanlığını yaptığı bu merkezde, beden, zihin ve ruh sağlığıyla ilgili eğitim programlan uygulanmakta.

Onun Hindistan’daki komünü, meditasyon, terapi, beden çalışmaları ve yaratıcılık programlarına katılmak için ya da sadece bir Buda Alanının içinde olmayı deneyimlemek isteyen binlerce uluslararası ziyaretçiyi çekerek, dünyanın en büyük ruhsal gelişim merkezi olmaya devam etmektedir.



HAYATIN ANLAMINI BULUN

* Hayatımızdaki ıssızlığın sebebi nedir sizce?

İnsan hayatındaki en büyük eksiklik anlam eksikliği... Yaşamak için anlam ve amaca ihtiyacımız var. İnsan, hayatında bir anlam saptayamayınca umutsuzluk başlıyor. İnsanlar başarının, iyi bir işin ve çok paranın peşinden koştukları gibi ruhsal arayışın da peşinden koşuyorlar. Halbuki durum tam tersi... Ruhsal dinginlik için esnek olabilmeniz, bazı şeylerin üstüne düşmeden kendiliğinden oluşmasına izin verebilmeniz gerekir. Sürekli 'düşün, düşün, düşün, yap, yap, yap'tan ziyade varlığınızı hissedebilmeniz önemli... Mükemmel olmak çok sıkıcı bir şey. Kusurlarınızın ve zayıflıklarınızın olması eksiklik değildir; tam tersine gerçek ve bütün olmaktır.


* Hayatta amaç yaratmanın en iyi yolu ne?

Hayattaki arzularım ve amacım benim üretmemi sağlıyor. Hayatın amacını bulmak için ise kendimize üç soru sormamız gerekir. 'Ben kimim?', 'Ne yapmak istiyorum?' ve 'Beni diğerlerinden ayıran vasıflarım neler?' Herkesin 'en iyi' olduğu bir becerisi vardır. İşte o yönünüzü keşfettiğiniz zaman işe koyulun ve ondan sonra serbestsiniz. Meditasyon benim gerçek kimliğimi bulmama çok yardımcı oluyor.


* 'Farkındalık' ve 'bilinçli olma' kavramlarını nasıl tanımlıyorsunuz?

Farkındalık bir pratiktir; içinde bulunduğunuz anı fark ederek uygulayabileceğiniz bir pratik... Daha yüksek bilinci ise, hayatınızdaki 'deneme ve hata' tecrübelerinizle geliştirebilirsiniz. Bu tip bir gelişim için niyet etmeniz, dikkatinizi vermeniz ve harekete geçmeniz gerekir. Buna ulaşmak için önerebileceğim en iyi araç da meditasyondur.



DÜŞÜNCE YAPINIZI DEĞİŞTİRİN

* İnsanlar aslında bazı alışkanlıklarının ve davranışlarının kendilerine zarar verdiğinin farkındalar ama yine de değişemiyorlar. Ne yapmaları gerekiyor?

Zararlı davranışa karşı en iyi çare; kendinizi tanımanız ve kendinizle daha içten bir yakınlık kurabilecek zamanı yaratmanız... Kim olduğunuzu, içinizdeki gerçeğin aslında ışık, sevgi, huzur ve sınırsız olanaklar olduğunu anladığınızda kendinize zarar vermeyi bırakırsınız.


* "Hayatımda hiçbir şey kötü gitmez" diyorsunuz. Bu mümkün mü?

Bazı şeylerin beklentimi karşılamayacağını anladığımda, o konudaki düşünce şeklimi değiştiririm. Önemli olan sabit bir sonuca bağımlı olmamaktır.


* Bir insanın hayatı karmakarışıkken nasıl pozitif düşünebilir ki?

Hayatınız her ne kadar öyle görünse de, aslında hiçbir zaman karmakarışık değildir. Çünkü tüm bu karmaşanın içinde çözüm, bilgi, tecrübe, bilgelik ve olgunlaşma vardır. O 'karmakarışık' durumdan bir şeyler öğrendiğinizde bir daha kesinlikle kendinizi aynı yere koymazsınız. En önemlisi, tecrübelerinizden öğrenmeniz ve o tecrübenin neden olduğu drama bağımlı kalmadan yolunuza devam edebilmenizdir. Bazen insanlar drama olan bağımlılıkları yüzünden hayatlarında karmaşa yaratıyorlar.


* Amerika'ya cebinizde sekiz dolar ile gelmişsiniz. O günden beri çok şey başardınız. Şimdi zenginliği ve başarıyı nasıl tanımlıyorsunuz?

Zenginlik bolluktur. O da Latin kökenli kelime 'flow'dan (akış) gelir. Hayatın akışına kendinizi verdiniz mi, arzuladığınız tüm enerjiler sizi bulur. O zaman da başarıyı mıknatıs gibi çekersiniz. Başarıyı, içimizdeki ilahi gücü beslediğimizde oluşturabiliriz. Gerçek başarı hayatımızdaki mucizeleri tecrübe etmemizdir. Milyonlarınız varsa ve hâlâ para düşünüyorsanız o zaman zengin değilsinizdir.


* Peki ya mutluluk?

Mutluluk içinizde zaten var olan ama hayatımızdaki bir yığın detayla üzeri kapanan bir bilinç halidir. Aynen güneşin bulutların ardında gizlendiği gibi, mutluluğumuz da günlük sorunların ardında gizlenir. Ama bulutları aşmayı öğrenebiliriz. İnsanlar yaratıcılıklarını ifade edebildikleri, hayatlarında bir anlam saptayabildikleri, anlamlı ilişkiler kurup, başkalarını mutlu edebildiklerinde mutludur.


* Pek çok ünlü sizi takip ediyor. Bu kadar popüler olmanızın sebebi nedir?

Hayatımın amacına kendimi adamış olmam, güne verdiğim heves, neşe, kendime inanmam ve tabiatın kanunlarına güvenmem beni cazip yapıyor.





TV Roportajı

Dünyayı Yönetenler'de İpek Cem'in program konuğu alternatif tıbbın öncülerinden Dr. Deepak Chopra. Chopra bu söyleşide, Gazze'den Hindistan'a dünyadaki sıcak gelişmeleri manevi bir bakış açısıyla değerlendiriyor.
İpek Cem: Bugünkü konuğum, Doktor Deepak Chopra. Dünyayı Yönetenler'e hoş geldiniz.



Deepak Chopra: Çok teşekkür ederim.



İpek Cem: Siz, alternatif tıbbın önde gelen isimlerindensiniz. Geçenlerde Wall Street Journal'da yayınlanan bir makalenizde alternatif tıbbın giderek kabul gördüğünü söylüyorsunuz. Bu gerçekten de böyle mi?



Deepak Chopra: Evet. Öncelikle, o makaleyi başta "Tamamlayıcı Tıp" başlığıyla yayınlayacaktık, ancak sonradan Wall Street Journal farklı bir başlıkla yayınladı. Tamamlayıcı tıp dediğimiz şey, çeşitli metotlar yardımıyla, insanın kendi sistemini düzenleyen ve kendiliğinden iyileştiren uygulamaların bütünüdür. Bugün tıp fakültelerinin % 75'inden fazlası ve tüm üniversite hastaneleri, bir şekilde tamamlayıcı tıbba sıcak bakıyor. Tıp fakülteleri bu alanda uzman eğitmenler arıyor. Bu nedenle bu yaklaşımlar çok daha fazla kabul görüyor diyebilirim.



İpek Cem: Peki alternatif ve tamamlayıcı tıp söz konusu olduğunda, aradaki denge nasıl kuruluyor? Bir yanda alışılmış, geleneksel tıbbî yaklaşımlar varken, diğer yanda farklı yaklaşımlar var.



Deepak Chopra: İnsanlar artık hem ilaç bazlı hem de cerrahî ve teknoloji temelli yaklaşımların akut hastalıklarda oldukça etkili olduğu konusunda hem fikirler. Örneğin zatürreyseniz, iyilşeşmek için antibiyotik almanız gerekiyor. Ancak bir de kronik hastalıklar var. Örneğin eğer kanserseniz, bir kalp hastalığınız varsa ya da otoimmün hastalıklardan birine sahipseniz, tamamlayıcı tıbbın beklenilenden etkili olabileceği de aşikâr. Hatta zaman zaman çok daha etkili olduğu gözlemleniyor. Wall Street Journal için hazırladığımız aynı makalede sunduğumuz araştırmalar, koroner bypass ameliyatlarının ya da anjiyoplastinin, hastanın yaşam süresini uzatmadığını ortaya koyuyor. Ancak araştırmalar, meditasyonla, sebze ağırlıklı diyetler yaparak, egzersiz ve yoga gibi destekleyici tedavilerle, koroner arter hastalığı geçirmiş kişilerin rahatsızlıklarının gerileyebileceğini gösteriyor.



İpek Cem: Peki bu tedavilerin hastaların dinî inançlarıyla bağlantısı var mı?



Deepak Chopra: Bunun ille de dinle bir bağlantısı olması gerekmiyor. Manevi deneyimin içinde beyin ve vücut alanındaki ilişkiyi dengeleyen ve sufilerin de kullandığı güçlü teknikler vardır örneğin. Bunlar yüzyıllar içinde gelenekselleşmiştir. Sufiler, yani Mevlana Celaleddin Rumi'ni izinden gidenler, kendi varlıklarının derinliklerine inerek, yine kendileriyle iletişime geçmeye çalışır. Bunun için ille de bir inanç sisteminizin olması şart değildir. Çünkü inanç, genellikle kendini güvende hissetmeyen kişilerin ihtiyaç duyduğu bir kavramdır. Varlığından emin olduğunuz bir şey varsa, "inanmak" kavramı zaten ortadan kalkar. Elektriğe inanıyor musun?" gibi bir soru, saçma olacaktır. Bilincimiz, maneviyatımız ve ruhumuz gerçekten varsa, o zaman daha derinlere doğru yolculuğa çıkabiliriz demektir.



İpek Cem: Günümüzde yeni çağ tedavilerine ve hatta pozitif düşünceye bile kuşkuyla yaklaşanlar var. Bazıları zihnin büyük bir güce sahip olduğunu söylüyor. Bu, aynı zamanda sıkça sorgulanan bir yaklaşım.



Deepak Chopra: Bu kuşkular, yapılan çok sayıda köklü araştırmanın bulguları doğrultusunda azalıyor. Bildiğiniz gibi son 35 yıldır, stres yönetiminin önemi üzerine yüzlerce bilimsel makale yazıldı. Aynı şekilde meditasyon, nefes alma teknikleri, yoga, sağlıklı beslenme, egzersiz ve hatta Qi Gong ve Tai-Chi gibi enerji tıbbı konuları da derinlemesine incelenmekte. Ve ortaya çıkan veriler o kadar ikna edici oldu ki, şüphe duyanlar giderek azalıyor. Tabii kuşkuyla yaklaşan da vardır, ama daha çok yaşlı kesim.



İpek Cem: Tanrı olgusu, bu konularla nasıl bağlantılı? Diyelim ki ibadet olarak namaz kılan Müslüman bir hastanız var. Ya da farklı bir dine inanan bir hastanız var. Kendi dinlerinin uygulamaları kişiler için daha mı güven verici?



Deepak Chopra: Bir insan eğer dindarsa ve kişinin dinî ibadeti kendiyle barışık olmasına yardımcı oluyorsa, kesinlikle tavsiye edebilirim. Ancak eğer bir dine mensup olmak, insanda öfke, bölücülük ve çatışma yaratıyorsa, o zaman din doğru bir şekilde yapılmıyor demektir.



İpek Cem: Biraz da sizin sıkça sözünü ettiğiniz manevi farkındalıktan söz edelim. Siz, insanlığın evriminin insanın manevi farkındalığını artırmasıyla olacağını savunuyorsunuz. Bu savınızın hayata geçtiğini nasıl anlarız?



Deepak Chopra: Bunu daha az strese, yaşamdan daha çok keyif alarak, yaşamdaki hedeflerinizin farkına vararak, sezgilerinize ve hayal gücünüze daha çok kulak vererek, yaratıcılığınızı arttırdığınız ve bilinçli tercihler yaptığınız noktada algılamanız mümkündür. Bu aynı zamanda, kendi varlığınızın daha derin bir parçası olan bilgeliğinizle güçlü bir bağ kurduğunuzun da göstergesidir diyebiliriz.



İpek Cem: Siz kitaplarınızda insanların "savaş veya kaç" mantığıyla öncesinden koşullandığını söylüyorsunuz. Örneğin binlerce yıl önce yaşayan insan, doğaya karşı güçlü durmak ve onu kuşatan her şeyle savaşmak zorundaydı. Bugün belki aynı tehlikeleri yaşamıyoruz, ama yine de deyim yerindeyse "savaşlar çağındayız". Sizce neden bu durumdayız?



Deepak Chopra: Yapılan araştırmalarda, insan davranışlarının sinir sistemi tarafından yönetildiği ve beynin üç farklı bölümden oluştuğu ortaya çıkmıştır: İlki, bundan 300 milyon yıl önceki insanda mevcut olan sürüngen beyin. Sürüngen beyin, insanın bir tehlike ya da bir tehdit anında kaçmaya ya da savaşmaya karar vermesini sağlar. Bir de limbik beyin dediğimiz, duygusal beynimiz var. Eğer bir çocuk, koşulsuz bir sevgiyle büyütülmezse, çocuğun limbik beyni, duygularını sürekli kontrol etmeye başlar. Kendini sürekli tehdit altında hisseder, kurbanı oynar, çıkarcı ve inatçı davranışlar sergilemeye başlar. Bu beyin 100 milyon yıldır devrede. Son olarak art beyin vardır. Bu ise, 4 milyon yıl önce ortaya çıkmıştır. Günümüzde pek çok insan, sürüngen ve limbik beyinlerinin etkisi altındadır. Çünkü art beyin çok yeni ve beynin büyük çoğunluğunu kaplayan, sürekli evrim geçiren bir bölgedir. Kendimizle ilgili bu özelliklerin farkına varırsak, bu ortak özelliklerimizi besleyebilmemiz de mümkün olacaktır. Bir de yaşamda eko-sistem var. Biz insanlar, bu eko-sistemi ve diğer canlı türlerini sürekli tehlike altına sokuyoruz. Diğer deyişle kendimizi tehlikeye atıyoruz, çünkü hâlâ Darwin'den kalma "güçlü olanın hayatta kalması" teorisini davranışlarımıza yansıtıyoruz. Ancak ben, evrimin bir sonraki ayağına, güçlü olanların değil, bilge olanların geçebileceğini söylüyorum. Bilgelik, hayatta kalmak için belirleyici olacak, çünkü bilgeliğimiz, aynı zamanda bizim doğayla, diğer türlerle aramızdaki ilişkiyi belirleyen ve bu eko-sistemin bir parçası olduğumuzu unutturmayan bir unsurdur.



İpek Cem: Günümüzde meydana gelen bölgesel çatışmalar ve savaşlar,örneğin Orta Doğu'daki durum meydanda. Sözünü ettiğiniz bilgeliğe dayalı düşünce sistemi insanlara aşılanabilir mi?



Deepak Chopra: Dünyayı değiştirmenin tek yolunun, insanların tek tek kendilerini değiştirmesiyle mümkün olabileceği bilincini arttırmak gerekiyor. Bana göre sosyal eylemcilik de başarısız bir yöntem olabiliyor. Örneğin barış eylemcileri. Bu kişiler sürekli olarak ya savunmadalar, ya da bir şeye karşılar. Sonuç olarak bunun sadece ikili düşünce sistemine hizmet ettiği ortaya çıkmıştır. Örneğin barış göstericileri bazen insanları kızdırır. Sonra da kızgın davranışlar sergileyerek, kendileriyle çelişirler. Mahatma Gandhi, "Dünyayı değiştirmenin tek yolu, önce kendinizi değiştirmekten geçer." der. Yani dünyaya barış getirmek istiyorsanız, işe önce kendinizden başlamalısınız. Artık bilinç düzeyinin yeni bir araştırma alanı olduğunu görüyoruz. Bunu en iyi reklamcılar bilir. Eğer herkese ulaşmasını istedikleri bir ürün varsa, bu bir ayakkabı ya da bir sigara markası olabilir, bunu olabildiğince çok insana ulaştırırlar. Reklam ne kadar çok insana ulaşırsa, o kadar inandırıcı hale gelir. Hangi ideolojiyle ya da fikirle olursa olsun, ortak bir barış bilinci geliştirebilirsek, herkes için ortak doğruyu bulmuş oluruz. Bu, aynı zamanda kurmuş olduğumuz yeni bir insanlık vakfının da amacı.



İpek Cem: Geçenlerde Mumbai'deki bombalamaların ardından Larry King Live programının konuğu oldunuz. Amerika'nın bölgedeki politikalarına yönelik bir takım siyasi yorumlar da yaptınız. Hindistan'da doğan ve orayla duygusal bağı süren biri olarak, Mumbai'da yaşanan bu felaketle ilgili ne düşünüyorsunuz?



Deepak Chopra: Bu konuda bir kısa vadeli, bir de uzun vadeli strateji söz konusu. Herhangi bir terör eylemi için konuşuyorum. Kısa vadeli olarak düşünelim: Diyelim ki teröristlerin kim olduğunu biliyoruz. Diyelim ki yerlerini de biliyoruz. Eğer onları güvenlik güçlerinin yardımıyla, diğer insanlara zarar vermeden engelleyebiliyorsak, bu kısa vadede yararlı bir yaklaşımdır. Ancak bu bir çözüm değildir. Gazze'de yaşananları hepimiz gördük. Bu saldırıların sorumlularına olan güven de zedeleniyor. Ben, terör konusunda askerî çözümlerin işe yarayacağına inanmıyorum. Öncelikle terörün doğduğu noktadaki ideolojiyi ve buna neyin yol açtığını iyice kavramak gerek. Bunun için de, tarihî, kültürel ve ekonomik boyutları anlamanız gerekmektedir. Tabii bunun dışında bir de uluslararası siyaseti bilmelisiniz. Bu karmaşık bir sorun. Bugün dünyada tanık olduğumuz pek çok durumda, kasten olsun-olmasın, bir şekilde ülkeler arası terör ortaklığı yapılıyor. Bu ülkelerden biri de, teröre karşı savaş başlattığını söyleyen ve silah üretimine tam gaz devam eden Amerika Birleşik Devletleri. Petrolden elde edilen gelir, zengin Arap ülkelerine akıyor. Ve ne yazık ki bu paradan, pek çok terör örgütü de faydalanıyor. Ancak ısrarla bunu görmezden geliyoruz, çünkü petrol bazı Arap ülkelerine bağımlı kılıyor ve özellikle Suudi Arabistan Amerika'nın önemli bir müttefiki. Eğer Amerika bugünkü sorunları aşmaya çalışacaksa, ki umarım olur, o zaman Başkanlığı sırasında Obama'nın İsrail konusunda oldukça katı kurallar koyması ve bu toplu kıyıma izin vermemesi gerekecektir. Aynı zamanda Gazze'ye yardım etmeleri için Arap müttefiklerine baskı uygulamalı. Petrolden sağlanan gelirin sadece %1'i bile yoksul Filistinliler'in mevcut durumunu iyileştirebilir. Filistinliler'in %70'i günde iki dolardan az parayla geçiniyor. İnsan gibi yaşayamıyorlar. Bu nedenle el ele verip, onların sorumluluğunu üstlenmemiz gerekiyor.



İpek Cem: Bu bir felaket. Farz edelim ki, ben bugün anne ve babası Gazze'de öldürülen ufak bir çocuğum. İçimdeki o intikam ve adaletsizlik duygusuyla nasıl başa çıkabilirim?



Deepak Chopra: Bunu başarmak neredeyse imkânsız diyebilirim. Bugün Gazze'de ya da bir başka yerde yaşanan savaş, önümüzdeki birkaç nesil boyunca yeni düşmanlar edineceğiniz anlamına gelir. Tabii eğer, savaş sonrası 50 yıl boyunca yaraları saracak herhangi bir askerî ya da ekonomik planınız yoksa. Bunu öngöremeyen insanlar, misilleme ve intikam hırsını içlerinden söküp atamazlar. Binlerce yıl geçti, hâlâ savaşın bir işe yaramadığını anlayamadık. İşe yarasaydı, bugün ortada sorunumuz kalmazdı. Askerî çözüm, kalıcı çözüm değildir.



İpek Cem: Siz Yeni Delhi'de doğdunuz. Sizden önce babanız da doktordu. Mesleğinizde ilerlemek için Amerika'ya gittiniz. Ancak sonrasında bir şeyler sizi doğu felsefesine doğru itti. Belki yalnızca doktorluk yaparak da bu denli başarılı olabilirdiniz. Neden farklı bir yola döndünüz?



Deepak Chopra: Aslında dönmüş sayılmam. Ben o yolu daha da uzatıp geliştirdiğimi düşünüyorum. Bir hekim olarak gördüm ki, aynı hastalığa sahip iki hasta, aynı doktor tarafından, aynı tedaviyi görse de çok farklı sonuçlar elde edebiliyor. Bir hasta iyileşiyor, ancak diğeri hastalığa yeniliyor. Bu hastaların zihninde neler oluyor? Benim uzmanlığım zaten beyin kimyası alanındaydı. Bilincimiz, ruhumuz ve bedensel biyolojimiz arasındaki ilişkiyi görebildim. Bunların hepsi, birbirine bağlı. Bunun üzerine, bilim, sinir ve beyin kimyası alanlarında bildiğim her şeyi bir araya getirmeye karar verdim. Eski geleneklerin bana öğrettiği bir şey vardır: Onlar bize, her olguya bütünsel olarak yaklaşmamız gerektiğini öğütler. Yemek yeme, nefes alma, sindirim, metabolizma, eleme, beş duyumuzla dünyayı algılama şeklimiz, düşüncelerimiz, hislerimiz, duygularımız, arzularımız, hafızamız, kişisel ilişkilerimiz, sosyal etkileşimlerimiz ve bizi kuşatan çevre, en az vücudun kendi kendini iyileştirmesi kadar önemli faktörlerdir.



İpek Cem: Siz aynı zamanda kitapları çok satan bir yazarsınız. 50'den fazla kitabınız var ve 20 milyonluk satış rakamını geçmiş durumdasınız. Son dönemde Buda'nın ve Hz. İsa'nın hayatına dair iki kitabınız var. Sırada aynı şekilde Musa ve Muhammed peygamberler de var mı?



Deepak Chopra: Bunu ilk kez burada açıklamış olacağım. Evet, Hz.Muhammed'le ilgili bir kitap için sözleşme imzaladım.



İpek Cem: Peki Hz. Muhammed'i araştırıken ilginizi en çok çeken ne oldu?



Deepak Chopra: Her şeyden önce ben, tarihi boyutu göz önüne sermeyi seviyorum. Hz.Muhammed'in geldiği kültürü ve yaşadığı deneyimi de. Çünkü bildiğiniz gibi kendisi okuma yazma bilmiyordu, ancak yine de Cebrail meleğinin getirdiği Kuran'ı ezberden okuyabiliyordu. Günümüz perspektifinden bakıldığında, bu nasıl açıklanabilir? Kendisinin, bizim Tanrı dediğimiz evrenin yaratıcısıyla iletişime geçtiği açık. Bu çoğu insan için bir sır, ancak onun gibi biri için değil. Kısacası kitabım, bahsettiğiniz diğer iki kitaba tarz olarak çok benzeyecek ve Hz.Muhammed'in aydınlamasını konu alacak.



İpek Cem: Yayın tarihi belli mi peki?



Deepak Chopra: Bu kitap, 2010'un Ekim ayında çıkacak. Şu an hâlâ yazıyorum.



İpek Cem: Türkiye, pek çok manevî geleneğe ev sahipliği eden, ayrıca Osmanlı döneminde "halifelik" kurumunu barındırmış bir ülke. Farklı kültürler, aynı toprakta, bir arada yaşamış. Siz Türkiye'yi nasıl tanıyorsunuz? Ülkemizi önceden ziyaret etme fırsatınız oldu mu?



Deepak Chopra: Türkiye'ye üç kez geldim. Bu üçüncü gelişim. Türkiye'yle aramdaki özel ilişkiyi, Anadolu'daki muhteşem maneviyat geleneğine ve özellikle de Mevlana Celaleddin Rumi'yle aramda kurduğum duygusal ve ruhsal bağa borçluyum. Türkiye'yle aramdaki ilişki de buradan geliyor diyebilirim. İslâm'ın özellikle Sufi geleneğini yakından inceledi.



İpek Cem: Dünyanın farklı kültür ve dinlerinden insanlar kitaplarınızı okuyor. Bu farklı kültürlere örneğin Türkiye'deki izleyicilerimize ne gibi bir mesaj vermek istersiniz?



Deepak Chopra: Sanırım vermem gereken en önemli mesaj, insan ruhunun evrenselliğin bilincine varması gerektiğidir. Artık kendimizi daha fazla dar tanımlara sıkıştırmayalım. Kendimizi etnik, ırkçı ya da dinî terminolojilerle ifade etmeye çalışmayalım. Hepimizin kişisel, etnik ve dinî kimliği var, ancak bunların ötesinde bir kimliğimiz daha olmalı: Evrensel kimliğimiz. Büyük din rehberlerimiz de evrensel kimliklerini ön plana çıkarmış kişilerdi. Biz de bu kimliğimize ulaşmayı başarabilirsek, eminim kendimizi ve ruhlarımızı iyileştirmiş oluruz.



İpek Cem: Darwin'in evrim teorisiyle, insan bilincinin evrimini kıyasladınız. Bugün dünyada insanoğlunun bilgeliğinin arttığına kanıt görüyor musunuz?



Deepak Chopra: Günümüzde kendimizi anlama konusunda bir anlayış var. Daha evrensel ve bütünsel bir anlayışa doğru gidiyoruuz. Çünkü artık geleneksel, materyalist yaklaşımların küresel ısınmaya, ekolojik dengenin bozulmasına, türlerin katledilmesine, savaşlara, teröre ve ekonomik çözülmeye yol açtığını biliyoruz. Sadece haberleri izlediğimizde bile, tek bir ekonomiye ve tek bir eko-sisteme sahip olduğumuzu anlamamız mümkün. Evrende tek bir insanlığın olduğunu da artık fark edelim.



İpek Cem: Oğlunuz Gotham Chopra'yla yaptığınız bir röportajda, Hindistan'a olan bakış açınızı anlatmışsınız. Bir yanda refah içindeki zenginlerin, diğer yandaysa aşırı yoksul kesimin varlığından bahsetmişsiniz. Bu iki kesim arasındaki uçurumun sebepleri konusundaysa, bazı toplumsal değerlere gönderme yapmışsınız.



Deepak Chopra: Bence değerlerimizle yaşam biçimimiz arasında bir bağ kurmuyoruz. Kendimize değerlerimizin ne olduğunu sormuyoruz. Hindistan'ın durumu çok ilginç. Bir yanda küresel düzeyde ön plana çıkan bir ekonomi söz konusu. Ancak diğer yandan, bazı manevî geleneklerini de kaybediyor. Hindistan'da büyük bir ahlakî ve bürokratik çöküntü de mevcut. Bu çok alarm verici. Bizim gibi gıda ihracatı yapan bir ülkedeki çocukların %30'u aç. Aşırı yoksulluk hâlâ Hindistan'da kol geziyor. İnsanlar kişisel farkındalıklarını ve çevrelerini iyileştirmek adına sorumluluklarını arttırdıkça, Hindistan da boyunu aşan bu sorunları en kısa zamanda çözecektir. Ancak şu an, sorun büyük.



İpek Cem: Hepimizin aklında, giderek hız kazanan ve sanki hiç bitmeyecekmiş gibi görünen küresel ekonomik kriz var. Kimse yolun sonunda bir ışık göremiyor. Sizce bunun da değer sistemimizle ya da kapitalizmle bir bağlantısı var mı?



Deepak Chopra: Bu kesinlikle değer yargılarımızın zarar görmesiyle ilgili. Eğer insanî değerlere yeterli önem verilmezse, ne kapitalizm, ne komünizm, ne de sosyalizm tutunabilir. Akraba kayırıcılığına, güç tüccarlığına, nüfuzumuzu satmaya, aç gözlülüğe ve bürokrasiye yenilirsek, her sistemi çökertiriz. Bu, kendi kendini düzelten bir mekanizmadır. Ekonominin durumu ne olursa olsun, insanın potansiyeli hiçbir zaman tükenmez. Sınırsızdır ve sınırsız olan bir şeyi hiçe sayamazsınız. "Dünya" dediğimiz şeyin aslında ortak bilincimizin bir yansıması olduğunu er ya da geç fark edeceğiz. Sorunların da tek çözümü, yine ortak bilincimizde yatıyor.



İpek Cem: Sizinle ilgili araştırma yaptığımda pek çok özelliğiniz olduğunu gördüm. Ancak benim aklıma dört tanesi geliyor: doktor, yazar, konuşmacı ve son olarak da…



Deepak Chopra: Filozof.



İpek Cem: Evet filozof. Hepsi çok kapsamlı tanımlar. Merak ediyorum, kendinizi ve dünyadaki rolünüzü siz nasıl tanımlıyorsunuz? Bu rol değişime uğradı mı?



Deepak Chopra: Hayır. Giderek kâr amacı gütmeyen faaliyetlerim ön plana çıkıyor. Artık "yeni bir insanlık" adıyla kurduğum vakıfa çok vakit ayırıyorum örneğin. İnsanları, küresel bir toplumun ve barış bilincinin etrafında toplayarak, yoksulluğa, sosyal eşitsizliğe ve bozulan ekolojik sisteme çözümler üretmeye çalışıyorum.



İpek Cem: Bu samimi röportaj için çok teşekkür ediyorum.



Deepak Chopra: Benim için bir zevkti.

Go to Top of Page

Pınar


671 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 22/04/2009 :  17:51:23  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Pınar Kullanıcısının kişisel sayfasını Ziyaret edin  Alıntı Ekle
Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen Tiversonus

Kabusa 3 yıl kaldı


Dünyaca ünlü bilim dergisi New Scientist 2012 yılının eylül ayında güneş fırtınasının kopacağını iddia etti.

Bilim insanları bundan 153 yıl önce hayatı felç eden güneş fırtınasının bir benzerinin Kuzey Amerika ve Avrupa'yı etkileyeceğini iddia etti.

1859 yılının 1 Eylül'ünde güneşten gelen anormal manyetik enerji nedeniyle telgraf sistemleri tamamen çökmüştü. Ancak uzmanlar 2012'de olacağını varsaydıkları güneş patlamasının daha vahim sonuçları olacağını belirtiyor.

Benzer bir manyetik enerjinin dünyayı vurması halinde televizyon, radyo yayınlarının tamamen kesileceği, elektrik sisteminin devre dışı kalacağı, cep telefonu şebekelerinin çökeceğini ve suların kesileceğini iddia ediyor.

Güneş fırtınasının Kuzey Amerika ve Avrupa'yı vurması halinde ise hasar gören alt yapının yeniden yapımının en az 20 yılı alacağı belirtiliyor. Bilim insanları bu süreçte 100 bin kişinin de hayatını kaybedeceğini varsayıyor.




Bilim şu varsayımlar üzerine kurulur:

1. Dünya Anlaşılabilirdir
2. Bilim Tüm Sorulara Cevap Bulamaz
3. Bilim Bir Olayı Gözlemlemektir
4. Bilim Mantık ve Hayal Gücüdür
5. Bilim Açıklar ve Tahmin Eder
6. Bilim Adamları Ispat Ederler, Peşin Hükümden Kaçarlar
7. Bilim Otoritecilik Değildir


Şimdi bu durumda, 2012 yılında felaket beklemek mantıklı bir iş midir? Ayrıca 2012 ye şurada üç yıl kalmışken, gerekli önlemler alınamaz mı? Felaket çığırtkanlığı kimlerin işine yarıyor? Bu olayın gerçekleşmesi dahilinde 20 yıl boyunca bu durumdan nemalanacak olan şirketler kimlere ait? Dünyanın her yerine parmak daldıran ülkeler, bu stratejik iletişim ağını bir anlık patlamaya teslim edebilirler mi?Bu dünya üzerinde bir tek Avrupa ve Amerika kıtaları mı var? Ayrıca Avrupa bir kıta mı?




Yarattıklarını beğenmiyorsan, dur ve yeniden başla!:)
Go to Top of Page

Tiversonus


3343 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 22/04/2009 :  18:18:40  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle

Kabusa 3 yıl kaldı

<blockquote id="quote"><font size="1" face="Verdana, Arial, Helvetica" id="quote">Eklenti:<hr height="1" noshade id="quote">
Dünyaca ünlü bilim dergisi New Scientist 2012 yılının eylül ayında güneş fırtınasının kopacağını iddia etti.

Bilim insanları bundan 153 yıl önce hayatı felç eden güneş fırtınasının bir benzerinin Kuzey Amerika ve Avrupa'yı etkileyeceğini iddia etti.

1859 yılının 1 Eylül'ünde güneşten gelen anormal manyetik enerji nedeniyle telgraf sistemleri tamamen çökmüştü. Ancak uzmanlar 2012'de olacağını varsaydıkları güneş patlamasının daha vahim sonuçları olacağını belirtiyor.

Benzer bir manyetik enerjinin dünyayı vurması halinde televizyon, radyo yayınlarının tamamen kesileceği, elektrik sisteminin devre dışı kalacağı, cep telefonu şebekelerinin çökeceğini ve suların kesileceğini iddia ediyor.

Güneş fırtınasının Kuzey Amerika ve Avrupa'yı vurması halinde ise hasar gören alt yapının yeniden yapımının en az 20 yılı alacağı belirtiliyor. Bilim insanları bu süreçte 100 bin kişinin de hayatını kaybedeceğini varsayıyor.



Bilim şu varsayımlar üzerine kurulur:

1. Dünya Anlaşılabilirdir
2. Bilim Tüm Sorulara Cevap Bulamaz
3. Bilim Bir Olayı Gözlemlemektir
4. Bilim Mantık ve Hayal Gücüdür
5. Bilim Açıklar ve Tahmin Eder
6. Bilim Adamları Ispat Ederler, Peşin Hükümden Kaçarlar
7. Bilim Otoritecilik Değildir


Şimdi bu durumda, 2012 yılında felaket beklemek mantıklı bir iş midir? Ayrıca 2012 ye şurada üç yıl kalmışken, gerekli önlemler alınamaz mı? Felaket çığırtkanlığı kimlerin işine yarıyor? Bu olayın gerçekleşmesi dahilinde 20 yıl boyunca bu durumdan nemalanacak olan şirketler kimlere ait? Dünyanın her yerine parmak daldıran ülkeler, bu stratejik iletişim ağını bir anlık patlamaya teslim edebilirler mi?Bu dünya üzerinde bir tek Avrupa ve Amerika kıtaları mı var? Ayrıca Avrupa bir kıta mı?




[/quote]

Yorumlarım (kişisel) ve Sorularım:

1. Şimdi bu durumda, 2012 yılında felaket beklemek mantıklı bir iş midir?

"Beklemek" mantıklı değil, evet bence.
*"Beklememek" mantık lı mı? Hmm evet bekleyince hayatın tüm buna odaklı oluyor, dolayısı ile beklenti içerisinde olmadan bir şeyler yapmalı bence. Ne yapmalı?

*Bazı işaretler var, çevresel ve kozmik astroloji. Maya takvimi, bir hizalanma durumu. Daha önceki kayıtlar faydalı değil..Hmm İlginç bir durum yaşanacak, ancak ne yaşanacak söyleyemeyiz. Bence günlük hayattan kopmadan "bilgi toplama" ile girmeliyiz. Ne yaşanacaksa o yaşanacak. Hiç bir şey olmamamış gibi bu işaretlerden kopuk da yaşamak pek mantıklı gelmiyor. İşaretleri okuya okuya, bilgi toplaya toplaya, günlük hayattan da kopmadan, olası durumları da kafamızı yorarak ancak "olacak" demeden yürümeliyiz.

Yani "Nuh" gibi bir "gemi" yapalım, gerekli olacak sa iyi işe yarayabilir gerekecek mi, emin değiliz, gerekmediğinde "gemi yapmayı öğrenmiş ve bir gemimiz" olmuş olur:))))

Zaten öğrenmesek yerine ne yapacak tık ki? Bence "bilgi toplamak" ve beklemeden yaşamak veya biliçlenmek. En iyi yol gibi gözüküyor.

Ayrıca 2012 ye şurada üç yıl kalmışken, gerekli önlemler alınamaz mı?

Olayın ne olacağının tam bir anlaşması yok ken, ortak bir tesbit yok iken, alınacak önlemin de anlamı veya içeriği olmaz, kanımca. Dolayısı ile Dünya yapısı da zaten "önlem" alma özürlü:)) Yani bu soru gereksiz:)) Belki kişisel önlem den bahsedilebilinir o da bir yukarıdaki açıklamada var zaten:))

Felaket çığırtkanlığı kimlerin işine yarıyor?

Bence bu new age ile ilgilenenler arasında dahi pek fazla oranda kabul edilen bir şey değil: Felaket...Zaten dünya devamlı felaketleri yaşıyor. Yani ölçeği düşündüğümüzde hakim sistem zaten çığırtkanlık yapmıyor. Bazı ruhsal kanallar da bu hasat olarak veriliyor, onlar bile bu felaket olarak yorumlanmamlı diyorlar. Yani yaygın bir beklenti değil veya böylesi daha katlanılır geliyor insanlara.

20 yıl boyunca bu durumdan nemalanacak olan şirketler kimlere ait?

Böyle bir şirketler var sa da borsa da işlem yapmıyorlar! Sanırım şirket manüplasyonu olamaz bu durum. Kanım bu yönde.

Bu dünya üzerinde bir tek Avrupa ve Amerika kıtaları mı var? Ayrıca Avrupa bir kıta mı?

Bir Türk dünyaya bedel ise 70 milyon Türk neye bedel? Bunun cevabını bulursam yukarıdaki soruyu cevaplarım:)) 1 milyon dolarlık insan ile günde 2 dolar ile geçinen insan alım gücü bakımından, tüketebilme kapasitesi bakımından, harcayabilme kapasitesi bakımından bakılır ise; tek kişidir:)) Nerden baktığına bağlı:))
Go to Top of Page

Pınar


671 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 22/04/2009 :  20:52:51  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Pınar Kullanıcısının kişisel sayfasını Ziyaret edin  Alıntı Ekle
Felaket çığırtkanlığı yapılmıyor mu Tiversonus?:)) "Vay aman, gezegenler sıralanacak!", " vay anam, güneş püskürecek", " amanın küresel ısınma", " ne olacak bu dünyanın hali", "kutuplar eriyor, aboooow oradaki petrolü kim içecek?", " hasat yapılacak, ülem geçsem mi geçmesem mi karar veremiyom", " papa, uzaylıları kabul etti, dünyanın sonu mu geldi ki!!", " aboooooow! başımıza göktaşı yağacak!", " güneş son yılların en düşük ısısını yayıyor, vay efendim yazında dünyayı ısıtmak için basın doğal gazın düğmesine, yakın kaloriferleri", " cebinizdeki paraları gece yatarken çıkarıp doğu yönüne koyup, önünde mum yakın ve onun önünde eğilin seronomisi", " enerji vampiri sarmış dört bir yanımı, bana herşey neyi hatırlatıyor", " ben bir vampir miyim? Eğer öyle ise hasat edilemiceem ühühüüü!", " Tüm felaketlerin göbeği dünyada amerika ve avrupa, türkiyede de istanbul nedense!:) Koca dünyada kara parçası kalmadı sanki!", " Bilim adamları otomatik pilota mı bağlı? Senaryonun en kötüsünü düşünüp, kimseler duymadan bir takım kotarmalar yapılıyor ve dünyadaki onca insan kurban mı ediliyor", " ülen dünyada 1 milyar kişi olsak, onu yönetmek daha güzel olurdu.".

Ben tüm bu bilgi toplama işinde iyice dağıtmış durumdayım.Biri yangın var diye bağırırken diğeri sel geliyoor diye bağırıyor.Su mu dökeyim, sandala mı bineyim bilemiyorum artık.En güzeli dibine kadar yaşamak bu hayatı.Bunun için gelmiyor muyuz zaten.:)) Özümüz ölümsüz ise, bize zaten yokoluş yoksa, gelecek olan felaket bana vız gelir tırıs gider demek geliyor içimden.:)) İnadına yaşamayı seçiyorum! İnadına dibine kadar yaşayacağım!:)

Ha bir şey daha!:)) İspanyollar mayaları, aztekleri keserken ve onları kafir ilan edip tüm yazmalarını yakarken ne düşünüyorlardı.Sonra bunların tüm bilgilerini bizim önümüze sürerek biz kestik anlamadık, ama adamlar bak neler biliyorlarmış, vay kafirler mi demek istiyorlar şimdi.:)))Dostum zaten talan etmişsin adamların bilgilerini, şimdi ben nasıl inanayım elindeki bilginin mayalara ait olduğuna.Ne bileyim bizzat kendin uydurmadığına!:))2012 tüm insanlar için müthiş bir hayal kırıklığı olacak oysa. Tıpkı "halley"in geçisi gibi.O da düşecekti tepemize sözde.:)))

Yarattıklarını beğenmiyorsan, dur ve yeniden başla!:)
Go to Top of Page
Sayfa: Toplam Sayfa 34  Mesaj Sonraki Konu  
Sonraki Sayfa
 Yeni Konu Aç  Konuya Cevap Ver
Forum Seç:
Başkalarına Hizmet Forumu © Kasyopya celselerini ve diğer mesajları farklı ortamlara kopyalamadan önce lütfen izin isteyin: baskalarinahizmet@gmail.com Yukarıya git
Snitz Forums 2000

Design by Sizinsayfaniz.com

Bu sayfa 1,09 saniyede oluşturuldu.