Başkalarına Hizmet Forumu
Başkalarına Hizmet Forumu
Ana Sayfa | Bilgilerim | Kayıt Yaptır | Aktif Konular | Forum Üyeleri | Site içi Arama
Kullanıcı Adı:
Şifre:
Beni Hatırla
Şifre hatırlatma servisi

  Forum
 Kanal Bilgileri
 Kuantum ve Metafizik
 KUANTUM TEORISI
 Yeni Konu Aç  Konuya Cevap Ver
Yazar Önceki Konu Mesaj Sonraki Konu  

Alemtac


2482 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 05/04/2009 :  19:34:43  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
KUANTUM TEORİSİNİN ORTAYA KONUŞU VE ÇİFT YARIK DENEYİ

Max Planck'ın 1900 yılında, radyasyonun, 'kuanta' dediği paketler halinde yayıldığını veya emildiğini göstermesi kuantum teorisine giden yolda ilk adım olarak kabul edilir.1 Nobel Ödülü'nü getiren bu keşfinden başta Planck'ın kendisi de emin değildi. Çünkü Maxwell elektromanyetizmayı formüle ettiğinden beri, elektromanyetik radyasyonun bir dalga olduğu kabul ediliyordu. Ayrıca Hertz de elektroman¬yetik dalgaları bulmuştu ve bu dalgaların aralarında bir kesiklik yokmuş gibi gözüküyordu.2 Planck'ın, radyasyonunun 'kuantalar' şeklinde yayıldığını göstermesi, yayılmanın kesikli olduğu anlamına geliyordu ve fizikteki hakim görüşe aykırı bu iddia, olguları mükemmel açıklıyordu.

Kuantum teorisine giden yolda ikinci önemli adımı Einstein attı. 1905 yılında Einstein, Planck'ın çalışmasından yola çıkarak ışıktaki enerjinin 'kuanta' veya 'foton' denilen paketler halinde taşındığını ileri sürdü.3 1905 yılı, Einstein'ın izafiyet teorisi hakkındaki görüşlerini de ilk açıkladığı yıldır. Birçok kişinin beklentisinden farklı olarak, Einstein'a Nobel Ödülü'nü kazandıran, kuantum teorisi açısından önemli olan ışıktaki enerjinin 'kuantalar' şeklinde yayıldığını gösterdiği, fotoelektrik etkiyi açıklayan çalışmaları oldu. İronik olan ise Einstein'ın, katkıda bulunduğu kuantum teorisiyle ilgili ileri sürülen fikirlerden hiçbir zaman hoşlanmamış olması ve bu teoriye en büyük muhalefeti gerçekleştirmesidir.

Einstein'ın ışık hakkındaki görüşleri başlangıçta çok ciddiye alınmadı. Aslında Einstein'dan önce Newton da ışığın parçacıklardan oluştuğunu savunmuştu, fakat ışığın dalga şeklinde olduğu, Maxwell ve Hertz'in çalışmalarıyla deney¬lerle destekli bir şekilde sunulmuş ve geniş kabul görmüştü. Işığın parçacık şeklinde olmasının gözlenen birçok olguyu daha iyi açıklayacağının anlaşılması, bilim dünyasında geniş bir şaşkınlık yarattı. Işık tanecik miydi, yoksa dalga mıydı? Tanecik ve dalga kavramları birbirleriyle uzlaştırılamaz şekilde zıt gözükür. Diğer yandan birbirlerine ters bu iki iddiayı da destekleyen deneysel sonuçlar vardır. Bu durumun sonucunda bilim insanları artık pazartesi, çarşamba ve cuma dalga teorisini; salı, perşembe, cumartesi de tanecik teorisini kullanacaklar diye şakalar dahi yapılmaya başlandı.

Kuantum teorisi ile ışığın olduğu gibi diğer mikro parçacıkların da, hem parçacık hem de dalga gibi davran-dıkları ortaya konulmuştur. Bu durumu ortaya koyan en ünlü deneylerden biri 'çift yarık deneyi'dir. Bu deneyde, bir par-çacık-dalga demeti (foton, elektron veya diğer mikro parçacıklar), bir çift dar yarıktan geçirilerek arkadaki ekrana düşürülür. Bu deneyi ışıkla yaparsak (elektron veya diğer parçacıklarla da yapılabilir), ışığın parçacıklardan oluştuğu, ekrandaki nokta nokta izlerden anlaşılır. Aydınlanmadaki bizim gözlediğimiz düzgün -nokta nokta olmayan- durum, ışık kaynaklarının fotonlarının çok yüksek sayıda olmasından kaynaklanır. Örneğin altmış mumluk bir ampulden saniyede 100 milyon x 1 trilyon adet foton çıkar.

Fakat düzenek, çevre¬den gelen ışıktan korunur ve az sayıda fotonla deney gerçek¬leştirilirse, ışığın parçacık yapısını belli eden nokta nokta izle¬ri gözleyebiliriz.

Işığın parçacık nitelikleriyle ilgili sorun her iki yarığın açılmasıyla ortaya çıkar. Ekranda fotonların oluşturduğu en parlak noktalarda, tek yarığın açık olduğu duruma göre aydınlanma genliği dört kat artmıştır. Asıl problem ise sıfır genlikli noktalardadır, çünkü buralara tek yarık açıkken fotonlar ulaşmaktaydı. Burada karşımıza "Fotona izleyeceği yol için ikinci bir seçenek sunarak, nasıl oluyor da ilk izlediği yolu kullanmasını önlüyoruz" sorusu çıkmaktadır.

Bundan anlaşılan, ışığın yarıklardan geçerken parçacık gibi değil dalga gibi davrandığıdır. Çünkü dalgaların 'yıkıcı girişim' denilen özelliğiyle bu durum açıklanabilir; dalganın yayılması için iki yol varsa, iki ayrı yoldan gelen dalgaların birbirini söndürmüş olması olasıdır.

Burada garip olan, fotonlar veya elektronlar veya bütün halinde atomların tek tek bile gönderildiklerinde aynı şekilde girişim çizgilerinin çıkıyor olmasıdır; bu ise fotonların her iki yarıktan da aynı anda geçiyor olması demektir.

Roger Penrose, burada aynı varlık türünün hem parçacık hem dalgalar gibi davranmasından daha olağanüstü olanın; her bir parçacığın, tamamen tek başına, bir dalga gibi davranması ve bir parçacıkla ilgili değişik olasılıkların birbirini yok etmeleri olduğunu söyler.

Burada felsefi açıdan önemli olan nokta; kuantum teorisindeki bu tip deneylerin sonuçlarının, mantığın 'üçüncü halin imkansızlığı' ilkesinin değiştirilmesi gerektiğine dair iddialara sebep olmasıdır.

Bir insanın aynı anda iki yerde olduğu iddiası, bilim dünyasında bir hurafe, tıp dünyasında ise psikiyatrik bir hastalığın belirtisi sayılır; fakat atom-altı dünyada, 'aynı anda iki yerde olma' olgusu bilimin ta kendisidir. Bir parçacığın aynı anda iki ayrı yerde olması veya hem dalga hem de parçacık özelliği göstermesi gibi kuantum teorisinde karşımıza çıkan olgular, kuantum teorisinin ortaya konmasında önemli katkısı olan Werner Heisenberg'e göre, klasik mantığın 'üçüncü halin imkânsızlığı' ilkesinin değiştirilmesini gerektirir. Heisenberg, kuantum mantığının klasik mantığı kapsayacağı bir yeniden yapılanmayla sorunun düzeltilmesini teklif etmektedir.

Bu ise epistemoloji ile ilgili temellerin sorgulanmasını gerektirecek kadar önemli bir iddiadır. Bu iddianın ciddiyetini arttıran ise Heisenberg gibi modern fiziğin en ünlü isimlerinden birinin bu iddiayı dile getirmesi ve bu görüşü savunanların deney alanındaki olgularla kendilerini desteklemeye çalışmalarıdır.

Alemtac


2482 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 05/04/2009 :  19:44:38  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
BOHR'UN ATOM MODELİ VE TAMAMLAYICILIK İLKESİ
Niels Bohr kuantum teorisinin geliştirilmesine en çok katkısı olan kişilerden birisidir. Heisenberg, Schrödinger ve Dirac 1920'li yıllarda kuantum mekaniğinin detaylıca geliştirilmiş bir şeklini sunmadan önce, 1913 yılında, Bohr, Rutherford'un Güneş sistemine benzeyen atom modeli yerine kendi atom modelini teklif etti. Bu atom modeli, yeni 'kuantum' kavramıyla Kepler-Newton'un eliptik yörüngele-rinin bir buluşmasıydı.

Rutherford'un Güneş sistemine benzeyen atom modelinde, neden elektronların çekirdeğin üzerine düşmediği gibi sorular cevapsızdı. Bohr, zannedildiği gibi elektronların sürekli olarak radyasyon yaymadıkları için çekirdeğe düşmediklerini söyledi. Radyasyon yaydıklarında ise 'kuantalar' şeklinde yayıyorlardı. Bohr, atomlarda farklı yörüngeler -enerji düzeyleri- olduğunu, elektronların bu yörüngeler arasında 'sıçradığını', bu sıçramalar sonucunda radyasyonun 'kuantalar' şeklinde verildiğini söyledi. Bohr'un bu atom modeli en basit atom olan hidrojeni çok başarılı bir şekilde açıklıyordu, fakat karmaşık atomlara nasıl uygulanacağı pek açık değildi. Bohr'un modeli -sınırlılıkları¬na rağmen- kimyada atomların nasıl etkileşime girdiklerini ve molekülleri oluşturduklarını gösterebildiği için başarılıydı. Kimyasal reaksiyonlar atomlar arasında elektron paylaşımı veya takası olarak açıklanıyordu.

Bohr kendi modelinin eksikliklerinin giderilmesi ile ilgili süreçte de önemli bir rol üstlendi. Kuantum teorisinin bilimsel yönünün geliştirilmesi kadar felsefi değerlendirme-sinde de o hep başroldeydi. Bilim insanları arasında geniş kabul gören kuantum teorisinin 'Kopenhag yorumu'nun babası da Bohr'dur. Bu yoruma Kopenhag isminin verilmesinin sebebi, Bohr'un bu şehirde bulunması ve onun bu konuyla ilgili çalışmalarının önemli bir bölümünü, tek başına veya Heisenberg gibi ünlü isimlerle burada yapmış olmasıdır. Kopenhag yorumunu farklı kılan en önemli özellikler; indeterminizmin ve yerel olmayan nedenselliğin doğaya içkin özellikler olarak görülmesidir, yani onlara göre indeterminizm ve yerel olmayan nedensellik ontolojik bir durumdur.

Bohr'un 'Tamamlayıcılık İlkesi'nin (The Principle of Complementarity) kuantum teorisi ve bu teorinin felsefi irdelemesinde önemli bir yeri vardır. Çift yarık deneyinde gördüğümüz dalga-parçacık ikilemi; elektron, foton gibi mikro varlıklarla yapılan deneylerde karşımıza çıkan izahı güç bir fenomendir. Bohr, buradaki ve ışığın doğasıyla ilgili sorundaki çelişkili gibi gözüken durumları Tamamlayıcılık İlkesi ile açıklamaya çalıştı. Bohr'un bu ilkeyi açıklarken gözlemciye verdiği rol, klasik fiziğin gözlemciyi, olgulara etki etmeyen, olgulardan bağımsız bir şekilde vazifesini yürüten kişi olarak tarifinden çok farklıdır. John Hedley Brooke, Bohr'un gençliğinde Kierkegaard'ın etkisinde olduğuna ve Kierkegaard'ın bireye vurgu yapan felsefesinin paralel bir izahını kuantum teorisinde oluşturduğuna dikkat çeker.19 Kuantum teorisiyle ilgili yapılan deneylerde, gözlem sürecinin gözleneni etkilediği anlaşılmıştır. Bohr'un Tamamlayıcılık İlkesi'ni Barbour, şu şekilde özetlemektedir:

1. Bir deneyde, araçların ve gözlemin rol aldığı süreci,
geleneksel kavramlara başvurarak açıklamaktan kaçamayız.

2. Gözlem süreciyle gözlenen arasına kesin bir çizgi çe¬
kilemez; hatta gözlem süreci gözleneni etkilemektedir. Bu
yüzden 'kendinde atom'u olduğu gibi resmetmemiz müm¬
kün değildir. Obje ile subje arasına kesin bir çizgi çizilemez,
ancak analiz için belli çizgiler oluşturulabilir. Bunlar yapılır¬
ken, geleneksel kavramları kullanmaktan kaçamayız. Bizler,
seyirci değil aktörüz, özgür irademizle deneyin düzeneğini
oluştururuz.

3. Dalga ve parçacık gibi kavramlar atomun dünyasını
tarifte kaçınılmazdır ve yararlıdır, fakat biz değişik deney
durumları için değişik modeller kullanmalıyız. Bu
alternatifleri 'çelişkili' değil, fakat 'tamamlayıcı' olarak
görmeliyiz, çünkü bunlar aynı deneysel durumda karşımıza
çıkmazlar. (Örneğin, bir deneysel durumda elektron
parçacıktır, diğerinde ise dalgadır.)

4. Geleneksel kavramlarla atomun dünyasını bütüncül bir
şekilde anlayamayız; çünkü kavramlarımızın sınırları bunu
engeller.

Işığın yapısını anlamaya kalktığımızda, bazı deneylerle ışığı parçacık olarak belirleriz, bazılarıylaysa ışığı dalga olarak belirleriz. Aynı durum diğer atom seviyesindeki parçacıklar için de geçerlidir. Fakat bunların, aynı anda hem parçacık hem de dalga olduğunu tespit edemeyiz. Bu durumda, Bohr'a göre, yaptığımız deney türü ve kavramsal yaklaşımlarımızla, atom seviyesindeki varlıkların özelliklerini 'biz' belirleriz.

Ayrıca atom seviyesinde yaptığımız gözlemin, gözlenen varlığı etkilememesi mümkün değildir. Örneğin bir elektronu mikroskopla gözlediğimizi düşünelim; elektronun görülebil-mesi için mutlaka bir ışık fotonunun elektrona çarpıp mikroskoba geri gelmesi gerekecektir. Elektronun aldığı bu darbe ise elektronun konumunu bozacaktır. Bohr, bizim seçtiğimiz gözlem tipinin, kullandığımız kavramların sınırlılığının ve gözlemle gerçekleştirdiğimiz etkinin 'kendin¬de atom' hakkında edindiğimiz bilgiyi tayin ettiğini söyler. Sonuçta, Bohr, 'kendinde şey'e ulaşamayacağımızı söyleyen Kant'la benzer sonuca ulaşmıştır. Fakat Bohr, epistemoloji açısından önemli bu görüşünü, salt felsefi spekülasyonla değil, atom seviyesindeki gözlem sürecini irdeleyerek temellendirmeye çalışmıştır.
Go to Top of Page

Alemtac


2482 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 06/04/2009 :  03:17:06  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Bohr teorisinin varsayımları şunlardır:

1) Elektron, protonun etrafında Coulomb (+ yükün – yükü çekmesi) çekim kuvvetinin etkisi altında, dairesel bir yörüngede hareket eder.

2) Elektron atom etrafında belirli yörüngelerde bulunur. Bu yörüngeler çeşitli enerji seviyelerdir. Bir üst yörüngeye geçmek için enerjiye ihtiyaç duyulur, alt seviyeye geçmek için de dışarıya enerji verilir.

3) Elektron ancak, enerjisi E1 olan kararlı bir durumdan, daha düşük enerjili bir E2 durumuna geçiş yaptığında enerji farkıyla orantılı bir enerji yayınlar.

Bohr’un teorisi, hidrojen atomunda ve hidrojene benzeyen bir kez iyonlaşmış iyon ile iki kez iyonlaşmış lityum gibi iyonlarda başarıyla uygulandı. Bununla birlikte, teori daha karmaşık atomların ve iyonların spektrumlarını doğru olarak tanımlayamazdı.

Atomik sistemlerin yeni mekaniğine doğru ilk cesur adım, 1923 yılında Louis Victor De Broglie tarafından atıldı. De Broglie, doktora tezinde, fotonların dalga ve tanecik özelliklerine sahip olmalarından dolayı, belki bütün madde biçimlerinin tanecik özellikleri olduğu kadar, dalga özelliklerine de sahip olacakları tezini ileri sürdü. O zaman için hiçbir deneysel doğrulanması olmayan bu öneri, oldukça büyük, devrimci bir düşünce idi. De Broglie’ye göre elektronlar, hem tanecik hem dalga olarak ikili bir doğaya sahiptirler. Her elektrona, ona uzayda yol gösteren veya “yörünge çizen” bir dalga eşlik ediyordu. De Broglie bu savı ile 1929 yılında Nobel ödülü aldı.

Schrödinger, 1926 yılında “Schrödinger Dalga Denklemi” olarak izah ettiği elektron dalgalarını eski fizikçilerin aşina olduğu su ve ses dalgalarının denklemleri gibi matematiksel bir denklemle ifade etti. Bu nedenle Schrödinger’in dalga mekaniği, Max Planck ve de Broglie gibi fizikçiler tarafından hüsn-ü kabul gördü. Schrödinger, Kuantumun dışladığı neden-sonuç bağını dalga denklemi yardımıyla ortadan güya kaldırıyordu. Ona göre elektronların bir durumdan bir başka duruma ani değişimlerinin sebebini. Elektron geçişlerini bir keman telinin titreşimleri gibi, bir notadan diğerine geçiş olarak yorumladı.

Paul Adrian Maurica Dirac (1902-1984),1926’ da özel rölativite kavramlarından yararlanarak. Schröndinger dalga denklemini değişik biçimde ortaya koydu. Dirac’ın fiziğe ikinci önemli katkısı, 1928’de özel rölativite teorisini kuantum mekaniği ile uyuşturması olmuştur.

1927’de , Werner Heisenberg (1901-1976) ilk kez bir parçacığın konumunu ve momentumunu aynı anda son derece doğrulukla belirlemenin olanaksız olacağını öne sürdü. Bu demektir ki, bir parçacığın tam konumunu ve tam momentumunu aynı anda ölçmek fiziksel olarak olanaksızdır.
Örneğin elektronu ele alalım. Çekirdek etrafında hızı en az, 10^10 cm/sn içinde tanımlanmalıdır. Aksi halde, atomun çekiminden kurtulup dışarıya fırlayacaktır. Bu, elektronun konumunda yaklaşık 10^-8cm.lik bir belirsizliğe denk gelir. Bu ise atomun toplam boyutudur. Elektron, atom etrafında o derece yayılmıştır ki, yörüngenin kalınlığı atomun yarı çapına eşit olur. Yani, elektron aynı anda çekirdeğin her tarafında bulunabilir. (Dünyanın, Güneşin hemen dibinden şimdiki yörüngesine kadar bütün alanlarda bulunma ihtimali gibi) Bu durum, “fiziksel olarak şu cisim çoğunlukla burada,ama kısmen orada, ara sıra da uzakta...” gibi ifadelerin kullanılmasını gerektirir. Neticede, Kuantum fiziği tek ve kesin bir sonu değil, birtakım olası sonuçlar öngörür ve her birinin ne kadar mümkün olduğunu söyler.

Fizikçi Nick Herbert, dünyayı “sadece baktığımız zaman madde görüntüsü veren, aslında durmaksızın akan bir dalga çorbası” olarak ifade etmektedir. Midas’ın dokunduğu her şeyi altın yapan elleri gibi...

John Wheler “ Bizler sadece gözlemci değiliz, olanları anlatma hakkımız olduğu gibi, oluşturan da yine bizleriz.” der. Ve “ Olanlarla olacakları bizler gözlem aletlerimizle belirlemekteyiz” diyen Bohr’a hak verir.



Go to Top of Page

Alemtac


2482 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 06/04/2009 :  03:27:10  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
BELIRSIZLIK ILKESI

1920'lerde Niels Bohr ve Werner Heisenberg, atomlardan daha küçük (atomaltı) taneciklerin davranışlarının ne dereceye kadar belirlenebileceğini görebilmek için düşünsel (hipotetik) deneyler tasarladılar. Bunun için taneciğin konumu ve momentumu gibi iki değişkenin ölçülmesi gerekliydi. Tanecik ya da parçacık şu anda nerededir? Kütle ve hız çarpımı nedir? Onların eriştiği sonuca göre ölçümde daima bir belirsizlik olmalıydı ve bu belirsizliklerin çarpımı Planck sabitinin 4 pi'ye bölümüne eşit veya ondan daha büyük bir sabit oluyordu. Heisenberg belirsizlik ilkesi diye anılan bu ilkeye göre: bir taneciğini konumu ve ve momentumu aynı anda tam bir duyarlılıkla ölçülemez. Örneğin bir taneciğin konumunu kesin şekilde belirleyecek bir deney tasarlasak, onun momentumunu duyarlı şekilde ölçemeyiz; momentum belirlenebiliyorsa bu kez de taneciğin konumunu belirleyemeyiz. Basit bir deyişle, eğer bir taneciğin nerede olduğunu kesin olarak biliyorsak, aynı anda taneciğini nereden geldiğini veya nereye gittiğini kesin şekilde bilemeyiz. Benzer şekilde bir taneciğini nasıl hareket ettiğini biliyorsak onun nerede olduğunu belirleyemeyiz. Bir parçacığın momentumunun ya da konumunun ayrı ayrı belirlenmesinde bir sınır yoktur. Ancak momentum ve konum aynı anda yani aynı dalga fonksiyonu için belirlenmesinde temel bir sınır vardır. Atomaltı dünyada nesneler, daima belirsizliklere neden olmalıydı. Neden böyle olması gerekiyordu?

Elektronu "Görmek"
Hidrojen atomundaki elektronu "görmek" ve hareketlerini "izlemek" istiyoruz. Bir mikroskop kullanmak zorundayız. Mikroskopta görmek istediğiniz en küçük taneciği görebilmek için tanecik boyutu ile ışığın boyutu aynı olmak zorunda. Görünür ışıktan yararlandığımız normal bir mikroskopta görülebilecek en küçük boyut yaklaşık 1000 nm dir. Bir elektron mikroskobunun çözümleme gücü ise yaklaşık 1 nm dir. Elektronu görünür ışıkla göremeyiz . Çünkü görünür ışığı, hidrojen atomuna gönderdiğimizde elektron, atomdan kopup gider; yani görünür ışık hidrojen atomunu iyonlaştırır. Yapabileceğimiz tek şey var: Dalga boyu daha küçük ışık seçmek. Durum yine değişmiyor. Çünkü elektrona çarpan fotonlar, elektronunun atom içindeki "konumunu" ve "hızı"nı değiştiriyor. Ve biz elektronu asla atomdaki gerçek konumunda göremiyoruz. Ayrıca elektrona çarpan foton, elektronun hızını ve buna bağlı olarak momentumunu (kütle ile hızın çarpımını) değiştirir. Biz bu değişmiş olan nicelikle karşılaşırız.
"Heisenberg' in belirsizlik ilkesi, bir sitemin durumunun tam olarak ölçülemeyeceğini, bu yüzden onun gelecekte tam olarak ne yapacağı konusunda kestirimde bulunulamayacağını göstermiştir. Tüm yapılabilecek şey, farklı sonuçların olasılıkları hakkında kestirimde bulunmaktır. Einsten' i o kadar huzursuz eden şey, işte bu şans ya da rasgelelik unsuru idi. Albert Einstein, fiziksel yasaların, gelecekte ne olacağına ilişkin belirli, muğlak (belirsiz) olamayan bir kestirimde bulunulmasına inanmayı reddetti. Fakat, nasıl ifade edilirse edilsin, kuantum olayı ve belirsizlik ilkesinin kaçınılmaz oldukları ve fiziğin her dalında onlarla karşılaşıldığı konusunda her tür kanıt vardır."
Foto elektrik olayın tam sonuçları, 1925 de Werner Heisenberg' in açıklamasıyla anlaşıldı.
Foto elektrik olay, bir parçacığın konumunu tam olarak ölçme olanağı tanıyordu.
Bir parçacığın ne olduğunu anlamak için onu ışığa tutmalısınız. Peki ışık, sonsuz olarak bölünebilir mi? Bu sorunun yaklaşık yüz yıl önce maddeler için sorulduğunu anımsayınız. İlk bakışta ışık niye sonsuz dilimlere ayrılmasın serzenişiyle yanıtlanır. Einstein, ışığı sonsuz küçük miktarda kullanamayacağımızı göstermiştir. En azından bir paket yani bir kuantum kullanabiliriz. Bu ışık paketi, parçacığı etkiler ve onun herhangi bir yönde bir hızla hareket etmesine yol açar. Parçacığın konumunu ne kadar duyarlı (hassas) ölçmek isterseniz, kullanmak zorunda kalacağınız paketin enerjisi o kadar büyük olur , ama ışık bu durumda parçacığı daha fazla etkiler. Ancak siz parçacığın konumunu nasıl ölçmeye çalışırsanız çalışın, konumdaki belirsizlik ile hızındaki belirsizliğin çarpımı, her zaman belirli bir minimum miktardan büyük olur.


Go to Top of Page

Alemtac


2482 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 06/04/2009 :  15:59:26  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
BİRÇOK DÜNYA YORUMU

Princeton'dan mezun olan Hugh Everett tüm evreni açıklamak için kuantum teorisini kullanmak istiyordu. Fakat geleneksel kuantum teorisi dünyayı "olduğu gibi değil" gözlemciye göründüğü gibi, her şeyi bilen, her yerde ve her zaman olan, maddesel dünyanın dışında bulunan (günümüzün modern bilim adamları arasında modası geçmiş bir önerme) "son durak gözlemcisi" ne göründüğü gibi açıklamaktadır. Bu kuantum teorisinin evrenin kentlisini açıklamak için kullanılması mümkün değildir. Everett bunun yerine matematiği değiştirmeden, kuantum formülasyonunda gözlemcinin rolünü azaltan ve bizim evren sözcüğünün ne anlama gelebileceği konusundaki görüşümüzü yoğun bir şekilde genişleten radikal bir yorum öne sürdü.

1982 yılında zamansız ölümüne kadar Pentagon'da stratejik planlamada çalışan Everett, gözlenmeyen atomun kuantum muhtemel pozisyonlarının sadece olasılık değil, gerçek olduğuna karar verdi. Atom gerçekten aynı anda birçok yerde bulunabiliyordu, ama bu atomik pozisyonların her biri farklı bir evrende yerleşmişti. Everett'in yorumuna göre,olması muhtemel olan her şey büyük Everett kainatının alt evrenlerinden birinde oluyordu. Everett kainatını yer-zamanda spagetti çubuklarından oluşmuş, her çubuğun "tüm evren" diyebileceğimiz şeyde farklı muhtemel bir tarihinin olduğunu, fakat aslında büyük bir koleksiyon içinde sadece bir alt evren olarak bulunduğunu gözümüzün önüne getirebiliriz. İnsan gözlemciler bu alt evrenlerin birçoğunda bulunurlar, fakat komşularının varlığının farkında değildirler. Everett'in modelinde kuantum teorisi bir olayın gerçekleşme olasılığını temsil etmez. Bütün olaylar bu dünyada gerçekleşir; hiçbiri dışarıda kalmaz. Aslında kuantum teorisi gözlemcinin kendisini evren B' den çok evren A' da bulması olasılığını temsil eder.

Everett'in yorumu dünyanın gerçekten nasıl çalıştığı hakkında gerçek bir resim verirse, o zaman bir kez daha dünyayı "olduğu gibi algılamakta" sıradan insan bilincinin en yetersiz araç olduğunu öğrenmiş olacağız.
Einstein'in özel görecelik teorisi dünyayı tüm olayların, geçmişin, şimdinin ve geleceğin sonsuza kadar birlikte varolduğu değişimsiz bütün bir yer-zaman olarak açıklıyor; bu açıklama insanların her gün dünyayı sürekli olarak değişen şimdiki an olarak deneyimlemesiyle uygunluk sağlamıyor. Everett ve Einstein'ın fizik temelli dünya görüşleri bizim günlük deneyimimizle ters düşüyor: her ikisi de gerçek dünyanın bizim duyularımıza görünenden çok daha büyük olduğunu söylüyorlar.

Bütün kuantum gerçeklikleri içinde hiçbiri Everett'in sizin evreninizle birlikte sayısız evrenin var olduğu tartışmasından daha dikkat çekici değildir. Ancak, gerçeği tek olarak ele alması nedeniyle ( bu modelde olasılıktan gerçekliğe gizemli gözlemciler tarafından yaratılan geçişler yoktur) Everett'in abartılı vizyonu bazı kuantum düşünürler arasında gittikçe popülerlik kazandı. Bilim kurgu yazarları iyi bir hikaye yaratmak amacıyla paralel evrenleri icat ettiler.
Go to Top of Page

Alemtac


2482 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 06/04/2009 :  16:06:01  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
BİLİNÇ GERÇEKLİĞİ YARATIR

Yirminci yüzyılın en önemli entelektüel şahsiyetlerinden biri de Macaristan doğumlu matematikçi John von Neumann'dır. Von Neuman saf matematik alanındaki katkılarına ek olarak, rasyonel oyunlar olarak yorumlanan ekonomik ve politik davranışlar çalışmasını başlatmış, kendisi kopyalayan robotlar konusunda ilk teoriyi oluşturmuş ve saklanan programlı bilgisayar kavramını icat etmiştir. Bilgisayar bilimi alanındaki katkıları öylesine önemlidir ki, bir kerede tek komut alabilen sıradan bilgisayarlara hala "Von Neumann makineleri" denmektedir.

1930'ların başlarında Von Neumann matematiksel zihnini yeni gelişmekte olan kuantum fiziğine yönlendirdi. Von Neumann, Bohr ve Heisenberg'in gevşek atılmış ilmeklere benzeyen kavramlarını sağlam bir şekle soktu ve kuantum teorisini, bugün hala bulunduğu, Hilbert Boşluğu denilen incelikli bir matematiksel konuma yerleştirdi. (Sonsuz boyutlu Hilbert boşluğu, sıradan üç boyutlu boşluğun tersine, bir atomun kuantum olasılıklarının tamamını bir seferde içine alabilecek kadar geniştir.) Von Neumann, birçok bilim adamı tarafından "kuantum teorisinin incili olarak değerlendirilen “Kuantum Mekaniğinin Matematiksel Temelleri” adlı kitabında, pek çok fizikçinin yüzleşmekten korktuğu veya çekindiği kuantum ölçüm problemini teşhir etti ve açıkça saldırdı. Von Neumann "kuantum İncil" inde Kopenhag görüşündeki dünyayı iki parçaya ayırma fikrine karşı çıktı. Kuantum varlıkları (olasılık dalgaları) ve klasik ölçüm aletleri (belirgin özellikler taşıyan gerçek nesneler). Von Neumann, Bohr takipçilerinin dünyayı temel olarak farklı iki parçaya ayırmakla yanlış yaptıklarına inanıyordu.

Von Neumann'a göre dünyamız tekti, ikiye ayrılmamıştı. Tek doğası vardı ve bu doğa kesinlikle klasik değildi. Ancak, eğer dünya von Neumann'ın düşündüğü gibi tamamıyla kuantum-mekaniksel ise, kuantum teorisinin, fiziksel özelliklerinin her biri için her zaman kesin bir değer taşıyan gerçek nesneler koleksiyonu olarak değil, olasılık dalgaları anlamında açıklanması gerekir. Orada hiçbir şey gerçekten olmaz; her şey gerçekliğin eşiğinde sonsuza kadar tereddütte kalır. Gerçek dünyayla karşılaştırıldığında, klasik fizikteki eski moda kesin "evet veya hayır" dünyasına göre kuantum dünyası belirsiz "belki" lerden kurulmuş bir masal ülkesine benzer.

Von Neumann'ın bütünüyle kuantum dünyasındaki ölçüm problemini çözmek için "dalga fonksiyonunu yıkacak", belirsiz kuantum olasılıklarını kesin gerçekliklere döndürebilecek yeni bir şeyin eklenmesi gerekir. Fakat von Neumann tüm fiziksel dünyayı olasılıklar olarak açıklamaya zorlandığı için, bu belkilerden bazılarını gerçeklere çeviren süreç fiziksel bir süreç olamaz.

Dalga fonksiyonunu yıkmak için fizik dışından yeni bir sürecin (olası değil gerçek) dünyaya girmesi gerekir. Dalga fonksiyonunu yıkabilecek gerçekten var olan ve fiziksel olmayan uygun bir varlık bulmak için beynini zorlayan von Neumann sonunda bu işe uygun olacak bilinen tek varlığın bilinç olduğu kararına tereddütlü olarak vardı. Von Neumann'ın yorumuna göre dünya; herhangi bir bilinçli zihnin dünyanın bir bölümünü her zamanki belirsiz durumundan gerçek var olma durumuna yükseltmeye karar vermesi dışında, her yerde saf olasılıklar durumunda kalır. Von Neumann'ın düşüncesi (fiziğe dayanan) Piskopos Berkeley'in düşüncesine (teolojiye dayanan) çok yakındır. Dünyadaki hiçbir şey bir zihin tarafından algılanmadıkça gerçek değildir. İrlandalı piskopos şöyle demişti: "Dünyanın kudretli çerçevesini oluşturan bütün bu bedenler, bir zihin olmadan öze sahip olamaz."

Von Neumann profesyonel bir matematikçi olarak onun mantıklı savlarını nereye giderse gitsin cesurca takip etmeye alışkındı. Fakat burada kendi mantığı özellikle tuhaf bir sonuca vardığı için profesyonelliği açısından ciddi bir sınavdan geçiyordu. Fiziksel dünya tam anlamıyla gerçek değildi, ancak çok sayıda bilinç merkezlerinin davranışları sonucunda şekilleniyordu. İşin komik tarafı, bu sonuç zihnin derinliklerini özel bir ortamda mistik bir şekilde inceleyen başka bir dünyadan değil, oldukça başarılı ve dünyanın tamamen materyalistik modelinin mantıksal sonuçlarını çıkaran dünyadaki en pratik matematikçilerin birinden geliyordu yani Von Neumann’dan.
Go to Top of Page

Alemtac


2482 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 06/04/2009 :  16:21:17  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
WERNER HEISENBERG'İN ÇİFT KATLI DÜNYASI"

Hiç kimse gözlenen bir atomun durumunu açıklamaktaki kavramsal zorlukların Werner Heisenberg kadar farkında olmamıştı. Werner Heisenberg 1925 yılında kuantumun ilk başarılı matematiksel kuramını keşfederek yeni kuantum dünyasının Christopher Columbus'u olmuştur.

Modern kuantum teorisi Heisenberg'in başlangıçtaki anlayışını derin bir şekilde işlemiş, fakat yeni deneysel sonuçlardaki patlamaya rağmen teorinin özü sonraki yıllarda değişmemiştir. Heisenberg ve meslektaşlarına sorun yaratan felsefi zorluklar günümüzde de yaşanmaktadır. Heisenberg şöyle diyordu: "Buradaki dil sorunları oldukça ciddi. Sadece "gerçekler" hakkında değil, atomların yapısı hakkında da belirli bir şekilde konuşabilmeyi istiyoruz. Örneğin, bir bulut odasındaki su damlacıkları. Ama, atomlar hakkında sıradan dille konuşamıyoruz".

Niels Bohr ve Kopenhaglı meslektaşları birçok fizikçiyi atom dünyasının resmini oluşturmanın insanlar açısından imkansız olduğuna ikna etmişlerdi. Fiziğin kuvvetli akıntısının tersine yüzen Heisenberg atomların kuantum davranışının sıradan dille nasıl açıklanacağı görevini cesurca üstlendi.

Heisenberg, kuantum teorisini sadece deneysel sonuçları hesaplamak için bir araç değil, dünyanın gerçek resmi olarak ele aldı ve kendi gerçeklik resmini oluşturdu. Kuantum teorisi gözlenmeyen dünyayı olasılık dalgaları olarak temsil ettiğine göre, bu durumda belki de bakılmadığı zaman dünya sadece olasılık dalgaları olarak gerçekten varoluyordu.

Heisenberg’in düşüncesine göre derin gerçeklik yoktur. Gözlenmeyen dünya yarı gerçektir ve sadece gözlenme sırasında tam gerçeklik statüsü elde eder. Atomik olaylar hakkındaki deneylerde şeylerle ve gerçeklerle, günlük hayattaki her hangi bir olay kadar gerçek olan olgularla uğraşmak durumundayız. Fakat atomlar ve temel partiküllerin kendileri bu kadar gerçek değildir; bir şey veya bir gerçek oluşturmaktan daha çok potansiyeller veya olasılıklar dünyası oluştururlar.

Olasılık dalgası... bir şey için eğilim anlamına gelir. Aristo felsefesindeki eski "potentia" kavramının niceliğe bağlı bir versiyonudur. Bir olay düşüncesi ve gerçek olay arasında tam ortada, olasılık ve gerçeklik arasında garip türden fiziksel gerçeklik olarak duran bir şeyi ileri sürer.

Hayatın kaçınılmaz gerçeklerinden biri de seçimlerimizin gerçek seçimler olduğudur. Bir yoldan gitmek diğerlerinden vaz geçmek anlamına gelir. Sıradan insan deneyimi hepsi aynı zamanda olan birbirine zıt birçok olayı içermez. Bizim için dünya, atomik gerçeklikte olmayan bir sağlamlık ve tekliğe sahiptir. Burada bir seferde sadece bir olay gerçekleşir, ama bu bir olay gerçekten olur.

Diğer taraftan kuantum dünyası bizimkine benzer gerçek olayların dünyası değil, gerçekleşmemiş ve eyleme hazır sayısız eğilimle dolu bir dünyadır. Bu eğilimler Heisenberg ve meslektaşlarının keşfettiği kesin kuantum hareket kanunlarına göre sürekli olarak hareket eder, büyür, birleşir ve kaybolur. Fakat bu çılgınca atomik faaliyete rağmen orada hiçbir şey gerçekten olmaz. Atom dünyasındaki olaylar gözlenmediği sürece olasılık bölgesinde kalır.

Heisenberg'in iki dünyası fizikçilerin bir "ölçüm" adını verdiği özel bir etkileşimle bağlanır. Sihirli ölçüm eylemi sırasında bir kuantum olasılığı ayrılır; yarı-gerçek gölgeli kardeşlerini terk eder ve sıradan dünyamızda gerçek bir olay olarak su yüzüne çıkar. Dünyamızda olan her şey, bu diğer kuantum olasılık dünyasında bizim için hazırlanan olasılıklardan meydana gelir. Buna karşılık olarak, dünyamız bu olasılık havuzlarının ne kadar yayılacağı konusunda limitler koyar. Dünyamızda bazı olgular gerçeğe dönüştüğü için kuantum dünyasında her şey eşit derecede mümkün değildir. Heisenberg'in çift katlı vizyonuna göre bizim bildiğimiz anlamda derin gerçeklik yoktur. Gözlenmeyen evren olasılık, eğilim ve dürtülerden oluşmuştur. Heisenberg'e göre somut günlük dünyamız bir vaatten daha özlü bir şey üzerine kurulmuştur.

Go to Top of Page

Mordevrim


91 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 06/04/2009 :  16:42:10  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Çift Yarık Deneyi üzerine sevdiğim bir animasyon. Ayrıca gayet basit bir dille ve Türkçe anlatılmış:

http://video.google.com/videoplay?docid=1524611116784934635
Go to Top of Page

Alemtac


2482 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 06/04/2009 :  16:54:52  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Paylasimin icin cok tesekkurler Sevgili Mordevrim, gercekten harikaydi :))
Go to Top of Page

Alemtac


2482 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 06/04/2009 :  18:00:11  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
KUANTUM GERÇEKLİĞİNİN YORUMU

Bohm'un neo realist partikül-artı-dalga modelinden von Neumann'ın şuurun yarattığı dünya modeline kadar bu gerçekliğin her birinin aynı kuantum gerçekleriyle kusursuz bir uygunluk sağladığını belirtmekte yarar var. Olgu dünyasının altında neyin bulunduğuna karar vermek için bu çelişkili savlar arasından birini seçmekte en azından bilinen türde deneyleri kullanamayız.

Ancak, deneysel onaylamadan yoksun olmamız bu kuantum gerçekliklerinin gereksiz olduğunu göstermez. Metafiziksel çerçevelerin en önemli kullanım alanlarından biri de kuantum fiziğin yeni alanlara uzatılmasıdır: örneğin, zihin modellerine. Dünyada gerçekten neler olduğuyla ilgili geçici modeller olmadan, kuantum teorisi donuk matematiksel bir şekilcilik, seçkin türden bir yadsıma olmaktan ileri gidemez. Matematik formülleri her seferinde işe yarayan büyüye benzer; büyücünün (matematikçi) gücünü bütün dünyada kullanabilmesi için bunun nasıl işe yaradığını asla bilmemesi gerekir. Kahramanlık gösterisi yapmak için matematik tek başına yeterli olur, ama araştırmacılık adına neler olduğuyla ilgili kötü bir önerme bile yeni keşiflere yol açabilir. Yeni alanları araştıran biri bu sekiz kuantum gerçekliğinin bilinmeyen toprakların sınırlarını gösteren geçici haritalar olduğunu düşünebilir. Tüm evren, fiziksel gerçeklikte var olduğu şekilde birçok parçaların içinden sadece bir tanesidir.

BİLİM ŞUUR VE FİZİK ÖTESİ

Klasik bilim fiziksel algılama ile elde edilen bilgilerden oluşur. Şuurun esasta fiziksel olmadığını işaret eden birçok gösterge vardır. Fiziksel algılama ile sınırlı kalındığı sürece, bilimin şuurun derin esasları konusunda fazla bir şey öğrenmesine olanak yoktur. Dolayısıyla, gerçek anlamda bir şuur bilimi uygun algılama yöntemleri kullanmayı içermelidir, başka bir deyişle fizik ötesi olanı.
Go to Top of Page

Alemtac


2482 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 10/04/2009 :  15:00:49  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Işığın kuantumu; foton;

Bunların kendi karşıt parçacıklarıyla aynı oldukları düşünülür. Bu durumda elektrik yükü doğal olarak sıfır olmalıdır. Bu ifadenin anlamı ışığın kendisinin, ışığın kaynağı olamayacağıdır.

Madde ve karşıt-maddesi özdeş ikizlerdir. Ancak tek bir noktada birbirlerinden ayrılırlar: yükleri karşıttır ve birbirlerini yok ederler. Dunya'mizda karsit maddeye pek rastlanmamaktadir. Gökadalardan gelen kozmik ışınlar ve hızlandırıcılar dışında karşı-madeye rastlamıyoruz.

Iki fotonun birbiriyle carpistirilmasi sonucunda ortaya pozitron cikar ve manyetik alanda saklanabilir. Fotonlar elektrona gore zit yonde hareket ederler. Elektron ile zıt yönde giden foton belli bir anda birdenbire iki parçacığa ayrılıyor: bir pozitron ve bir elektron oluyor. Pozitronun ömrü fazla değildir:hemen bir elektrona rastlar ve bunlar yok olarak yeni bir foton yaratırlar. Bu sürece ışığın saçılması denilir.

Karşıt-maddenin ilginç bir özellliğini, 1965 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü Sin-Itiro Tomonaga ve Julian Schwinger ile paylaşan Amerikalı fizikçi Richard Feynman buldu. Feynman, antimaddelerin zaman içinde geriye doğru hareket ettiğini gösterdi. Bir antimadde, zaman içinde geriye doğru hareket ederken,özellikleri önemli ölçüde tersine çeviriliyordu. Örneğin bir elektron, negatif yüklü geçmişten geleceğe hareket ettiriyorsa,geriye doğru olan elektronun onu gelecekten geçmişten hareket ettirmesi gerekiyor. Bu aslında artı yüklü bir parçacığın davranışıdır; yani zaman içinde geriye doğru hareket eden bir elektron bize artı yüklü görünecektir. Feynman’a göre bir pozitron, zaman içinde geriye doğru hareket eden bir elektrondur,dolaysıyla madde ve antimadde arasında zaman tersinmesi ilişkisi vardır.



Go to Top of Page

Alemtac


2482 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 10/04/2009 :  15:51:28  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Madde ve Anti-Maddenin Düşündürdükleri
Prof. Dr. Ömer Said GÖNÜLLÜ



Karşımızda bir duvar var. Üzerine sıva yapıldığı için tek parça şeklinde duruyor. Sıvayı kazıdığımızda, duvarın, aynı ebatta düzgün kesilmiş yüzlerce taş (veya tuğla) parçasından örülmüş olduğunu görüyoruz. Taş parçalarını elimize alıp yakından baktığımızda, her birinin aynı ebatta binlerce daha küçük ve düzgün parçadan oluştuğunu anlıyoruz. Her bir küçük parçayı büyüteç altında incelediğimizde ise, bunların ancak mikroskop altında net görülebilecek, anlamlı şekle sahip onbinlerce mikroskobik parçadan mürekkeb olduğunu farkediyoruz. Gözlemlerimiz bu şekilde elektron ve tünel mikroskoplarına kadar uzayıp gidiyor. Dahası, duvarın bu şekilde ayakta durması için, en küçüğünden en büyüğüne bu parçaları bir arada tutmaya yarayan çok büyük kuvvetlerin her an faaliyette olduğunu da keşfediyoruz. Bu bize, sözkonusu duvarın rastgele toprak veya çamur yığarak değil, en küçük parçasından itibaren belli bir hesap ve geometri ile örüldüğünü, ve mevcudiyetinin bu şekilde devam etmesinin de ince bir hesaba dayanan ve her an varedilen kontrollü kuvvetlerin kullanılmasıyla mümkün olduğunu gösteriyor. Anlıyoruz ki, önce en küçük parçalar imal edilmiş; bunu yapan usta, bunlarla daha sonra bir duvar öreceğini biliyormuş ve bunu gerçekleştirmiş.
İşte maddenin önce atom-altı tanecikler, daha sonra da1 çekirdek, atom ve molekül şeklinde yaratılışını ve sürekliliğini bu misâlden yola çıkarak bir nebze tasavvur edebiliriz. Bu durum önce sebeble izah edilemeyecek şekilde bir ilk (ham)maddenin yaratıldığını, ardından Kâinat’ın sebeb-netice münasebeti çerçevesinde İlâhî İlim, İrade ve Kudret ile bir inşâya tâbi tutulduğunu açıkça göstermektedir.

Molekülden başlayarak sırayla atom sistemi, atom çekirdeği, çekirdekteki nükleonlar (proton ve nötronlar), her bir nükleondaki kuarklar şeklinde geriye doğru gittiğimizde, maddeyi oluşturan bu çok küçük temel parçacıkların çok yüksek kuvvetlerle (güçlü nükleer kuvvetler) bir arada tutulduğu bugün biliniyor. Bir başka deyişle, ilk yaratılıştan bugüne farklı ölçeklerde organizasyona tâbi tutulan fîzikî âlemde, galaktik ölçekten atom-altı ölçeğe inildikçe, farklı ölçekteki maddî cisimleri sebebler açısından bir arada tutmakta kullanılan kuvvetler ters orantılı olarak büyümektedir. Bugün fizikî âlemde bilinen, kütleçekim (gravite), zayıf nükleer kuvvet, güçlü nükleer kuvvet ve elektromanyetik kuvvet şeklindeki dört temel kuvvetten en zayıfı kütleçekim, en büyüğü ise güçlü nükleer kuvvettir. Yıldız gibi devasa, gezegen gibi orta ölçekte veya elma gibi küçük ölçekte kütlelerin aralarında vazife gören gravite (kütle çekim) kuvveti, proton veya kuark gibi çok küçük veya neredeyse kütlesiz kabul edilen atom-altı taneciklerin atom çekirdeğinde bir arada tutulmasında kullanılan güçlü nükleer kuvvetin 1040’da birine karşılık gelmektedir. [Her ne kadar varlığı tecrübî olarak ortaya konmuş ve birer isim verilmiş olsa da, elektrondan itibaren atom-altı taneciklerin gerçekten “cisim” diyebileceğimiz bir fizikî varlığa sahip olup olmadığı (yoksa bizim yaklaşımımıza göre mi varsayılıp ifade edildiği) kuantum fiziğinin hâlen tartışılmaya devam eden bir konusudur.]
Peki, esbab açısından inşânın ilk ve en temel maddesi olduğu anlaşılan atom-altı parçacıklar bize maddenin gerçek mâhiyeti hakkında bilgi verebilir mi?

Atom-altı parçacıklar

Çok büyük bütçelerle inşa edilen tanecik hızlandırıcılarda proton ve elektron gibi yüklü taneciklere yüksek hız ve enerji kazandırıldığında, bunlar sanayi, tıb veya fizik araştırmalarında kullanılabilecek hususiyetler göstermektedir. Düşük enerjilerde hızlandırılan tanecikler televizyon ekranında görüntünün meydana gelmesinde, bir katod-ışını tüpü vasıtasıyla X-ışınlarının üretilmesinde, kanserli hücrelerin veya zararlı bakterilerin ortadan kaldırılmasında kullanılabilmektedir. Bu yüklü taneciklere yüksek enerji kazandırılıp birbirleriyle (ayrıca nötronlarla) çarpıştırıldığında ise, çok daha küçük tanecikler meydana gelmektedir. Bu sonuncular, maddenin ilk defa hangi temel parçacıklardan itibaren yaratılmış olabileceğinin ve o andan itibaren Kâinat’ta hangi temel fizikî kuvvetlerin işletildiğinin anlaşılmasına yardımcı olmaktadır.

1930’lardan bu yana devam edegelmekte olan bu çalışmalarla maddenin veya maddeye nüve teşkil edecek ilk fizikî varlık parçasının nasıl olduğu konusunda belli tahminler geliştirilmiş, tanecik hızlandırıcılarda çok yüksek hızlarda gerçekleştirilen çarpıştırmalar neticesinde en küçük temel tanecik olarak kuark tesbit edilmiştir. Kuarkın elde edilmesinin diğer yolu, maddeyi trilyon derece sıcaklıklara kadar ısıtarak olabildiğince parçalamaktır, fakat bugün için dünya üzerinde bu imkânsızdır. İşte Büyük Patlama (Big Bang) teorisi bu şekilde, yani “maddenin ilk yaratılışında çok yüksek sıcaklıklar, daha doğrusu buna yol açacak büyük ve âni bir enerji boşalımı (patlama) meydana gelmiş olmalıdır” düşüncesiyle doğmuş ve fizikçiler arasında giderek kabul görmüştür.

Yirminci yüzyılın sonlarında ise, aynı durumun anti-madde için de geçerli olduğu anlaşıldı. Bir de şu husus iyice belirgin hâle geldi: Madde ile onun ayna ikizi olan anti-maddenin organizasyonu ve devamlılığı tesadüflerle izah edilemezdi.

Madde ve anti-madde araştırmaları

Madde, enerjinin yoğunlaşmış şekli olarak da tarif edilebilir, ve tekrar enerjiye dönüşebilir (E = mc2). Fisyon ve füzyon reaksiyonları,2 kütlenin binde bir, onbinde bir gibi çok küçük kesirlerinin enerjiye (geri kalan kısmının başka hususiyetteki kütlelere) dönüşmesi demektir. Fakat maddenin, ayna ikizi olan anti-maddeyle birleşerek yaklaşık % 100 verimlilikle enerjiye dönüşmesi de mümkündür. Peki anti-madde nedir?
1931 yılında ingiliz fizikçi Paul Dirac, sadece teorik çalışmalar neticesinde, anti-madde olarak isimlendirdiği garip bir tanecikler grubunun varlığı üzerine tahminler yürütmeye başladı.3 California Teknoloji Enstitüsü’nden (Caltech) Carl Anderson’un çalışmaları bunu destekleyici mâhiyette neticelere ulaşınca, dikkatler Dirac’a çevrildi. Fakat reklâmdan hoşlanmayan, utangaç bir yapıya sahip Dirac medyanın konuya alâka göstermesine izin vermedi -zâten Nobel Ödülü’nü de reddetmişti. Bugün de Dirac’ın ismi sadece konunun meraklıları tarafından biliniyor; fakat anti-madde modern fiziğin hâlâ en derin sırlarından biri durumunda. Kelimenin biraz anlaşılmaz gözüken tedailerine rağmen, anti-maddeyi anlamak zor değil. Bazı bakımlardan -meselâ kütle- anti-madde tanecikleri maddeninkilerle aynıdır. Anti-madde, içindeki temel taneciklere ait elektrik yükü,4 manyetik moment5 ve spin6 gibi hususiyetlerin normal maddedekine göre zıt olduğu bir durumdur. En önemli farklılık, elektrik yüklerinin ters olmasıdır. Bir anti-madde çekirdeği pozitif değil negatiftir. Yörüngesinde de, negatif değil pozitif yüklü elektronlar (pozitronlar) bulunur.

Anti-maddenin Kâinat’taki varlığı ise tanecik hızlandırıcılarda ortaya kondu. Fizikçiler gerek CERN’de (Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi, Cenevre) gerekse Fermi Lâboratuarında (ABD) atom-altı parçacıkları ışık hızına yakın hızlarda parçalayarak çok küçük miktarlarda anti-madde elde ettiler. Sebebler plânında madde sisteminin çok küçük atom-altı taneciklerden yaratılmış olması gibi, anti-madde de çok küçük anti-madde taneciklerinden yaratılmıştır; aralarındaki tek fark, yüklerinin zıt olmasıdır. Hem maddenin, hem de anti-maddenin çok küçük ve çok hızlı temel tanecikleri çarpışma sonucu oluşur oluşmaz, artık iyice soğumuş olan mevcut Kâinat’ın şartlarına uygun bir yapı ve fonksiyonda olmadıklarından ömürleri çok kısa sürmekte ve hemen (saniyenin milyarda bir gibi kesirlerinde) enerjiye dönüşüp belli-belirsiz fizikî yanları itibariyle ortadan kalkmaktadırlar. Bunların tesbiti için, tanecik hızlandırıcılardaki çarpıştırmalarla elde edilen kütlesiz veya çok küçük kütleli tanecikler çok hususi şartlarda tutuldu ve Kâinat’ta bilinen en hafif madde ve anti-madde olan hidrojenin anti-maddesi (anti-hidrojen atomları) sentezlendi (bir hidrojen atomu bir protonun ta kendisidir). Fakat bütün bu işlemler çok pahalıya maloldu.

İlk defa 1995’de CERN’de üretilen dokuz anti-hidrojen atomunun ömrü kırk nanosaniye (saniyenin milyarda kırkı) kadar sürdü. Aynı lâboratuarda bir milyon anti-hidrojen atomu üretildi; toplam ağırlıkları kilogramın yaklaşık katrilyonda birine karşılık geliyordu (Weed, 2003). İkibinbeş yılı itibariyle yıllık global üretim ise kilogramın yüz milyarda biriydi, ve bir onsu (28,3 gram) bir katrilyon dolara karşılık geliyordu (Berman, 2005).

Neredeyse her Büyük Patlama (Big Bang) modelinde, yaklaşık 14 milyar yıl önce bir patlama ile vücut bulan madde-uzay-zaman Kâinatı’nda eşit miktarda madde ve anti-madde yaratıldığı tahmin ediliyor. Bu durumda, sebebler dünyasında herşeyin çift yaratılmış olması Kâinat ölçeğinde de geçerli gözüküyor. Fakat tanecik hızlandırıcılarda “bir görünüp bir kaybolan” anti-madde dışında, Kâinat’ta bunun hiçbir izi ve işareti bugün görülemiyor. İlk Yaratılış Büyük Patlama ile veya bir başka şekilde de olsa, teorik fizik hesaplamalarına göre başlangıç anında maddeyle birlikte yaratıldığı sanılan bütün bir anti-madde, takip eden saniyenin kesri kadar kısa bir sürede kaybolmuş gözüküyor. Peki bunlar nereye gitti ve bu nasıl oldu?

Bunu anlamaya yönelik araştırmalar devam ediyor. Bunlardan birisi, dört temel kuvvetten biri olarak kabul edilen zayıf nükleer kuvvetin yol açtığı radyoaktif beta bozunmasıyla ilgili. Bu bozunmada, atom çekirdeğindeki bir nötron önceden tahmin edilemeyen bir anda bir protona dönüşür, bu esnada nötrondan dışarıya bir elektron ile anti-nötrino7 denilen bir tanecik neşrolur. Bazı nadir izotoplarda ise çift-beta bozunması görülür. Bu hâdisede, çekirdekteki nötronlardan ikisi aynı anda bozunur, yani iki protona dönüşür, ve bu esnada iki elektron ile iki anti-nötrino yayılır. Fizikçiler 20 yılı aşkın bir zamandan beri tecrübî olarak çift-beta bozunması gözlemliyorlar. Fakat Heidelberg’de (Almanya) bulunan Max Planck Nükleer Fizik Enstitüsü’nden Hans Klapdor-Kleingrothaus ve meslektaşları çift-beta bozunmasının farklı bir versiyonunu gözlediklerini, bu deneyde anti-nötrino meydana gelmediğini söylüyorlar. Bu proses 1937’de italyan fizikçi Ettore Majorana tarafından tahmin edilmiş, fakat imkânsız bulunmuş. Heidelberg ekibi şimdi bunu başardığını söylüyor. Burada konunun madde/anti-madde münasebetini ilgilendiren yanı şu: Normal bir beta veya çift-beta bozunması sırasında çekirdekteki nötrondan dışarıya bir veya iki anti-nötrino neşrediliyorsa, bu durum, bu nötronlarda birer nötrino bulunduğu mânâsına geliyor. Dışarıya anti-nötrinonun neşredilmediği çift-beta bozunmasında ise, nötronun bozunmasıyla meydana gelen bir anti-nötrino çekirdekten dışarıya çıkamadan orada bulunan hemen bir başka nötron tarafından absorbe ediliyor demektir ve bu da bilinen kanuna aykırı gözükmektedir. Acaba Kudret-i İlâhî Kâinat’ta anti-maddeyi bu şekilde mi gizlemiştir? Eğer bu sonuçlar doğruysa, dışarıya anti-nötrino vermeyen çift-beta bozunması, sanki nötronun yapısında gizlenmiş olan nötrinonun maddenin temel parçacıkları arasında farklı bir yeri olduğuna işaret ediyor. Fizikçiler madde ve anti-maddenin etkileşim ve bozunmalarının, enerji ve lepton8 sayısının korunması gibi özel kanunlara tâbi olduğunu belirtiyorlar. Bu kanunlar, maddeyi anti-maddeyle değiş-tokuş etme süresinin geriye işleyen zamana eşit olduğunu söylüyorlar. Dışarı nötron verme filmi geriye sarıldığında, bir anti-nötrino başlangıçta kendisiyle birlikte bir nötrinoyu absorbe etmiş olan aynı (sayıda) nötronu göstermektedir. Neticede, Heidelberg ekibinin bulduğu neticeler, Kâinat’ın neden anti-maddeyle değil de maddeyle dolu olduğunu, ortada neden anti-madde gözükmediğini izah etmeye yardımcı olabilir.

Neden madde ve anti-madde?

Dünya üzerinde büyük miktarlarda anti-madde depolamak hem zor, hem yüksek maliyetli, hem de tehlikeli. Çünkü anti-madde maddeye temas ettiğinde, her ikisi de büyük bir enerji açığa çıkararak ortadan kayboluyorlar. Dirac, anti-madde kütlelerinin Kâinat’ın uzak köşelerinde gizlenmiş olabileceğini düşünüyordu. Bu o gün için mümkün gözüküyordu: Çünkü anti-maddeden yaratılmış bir galaksi normal bir galaksiden ayırtedilemeyebilirdi. Spektroskopik analizler de bunların ayrı olduğunu söylemiyordu. Fakat bugün, anti-maddenin uzayın derinliklerinde de seyrek olduğu belirtiliyor. Elektronlar ve pozitronlar arasındaki temas neticesinde, karakteristik olarak 511 bin elektron volt gibi bir enerjiye sahip gama ışınları meydana geliyor. Eğer anti-madde galaksileri mevcut olmuş olsaydı, bunlar galaksilerarası uzayda yüzen olağan taneciklerle etkileşime girecek, ve mevcut galaksilerin etrafında gama ışını hâleleri meydana gelmesine yolaçacaktı. Bu gibi hâleler çok arandı fakat bulunamadı. Yani bir madde Kâinatı’nda yaşıyoruz (Berman, 2005). Fransız astrofizikçi Marc Lachièze-Rey de, “Galaksimizde bir anti-madde asteroidi olsaydı, etrafındaki malzemeyle birlikte ortadan kalktığında hemen belirleyeceğimiz X ışınları yayardı.” diyor (Poirier & Greffoz, 2001).

Bu Kâinat’a anti-maddenin değil de maddenin hâkim kılınması konusunda fizikçilerin getirdiği hâl-i hazırdaki izah, fizik kanunlarının hafif tertip madde lehinde düzenlenmiş olduğu şeklindedir. Stanford Linear Accelerator Merkezi’nden bir ekip (2004), bazı madde ve anti-madde taneciklerinin davranışında küçük fakat temyiz edici bir farklılık tesbit edince bu açıklama destek buldu. Bu netice, fizik kanunlarında madde tarafı ağır basan bir tanzimi ima ediyordu.

Bu kanunlara bağlı olarak işletilen sebebler açısından, fazla anti-madde ihtiva eden bir Kâinat tehlikeli olabilir. Çünkü madde ile anti-madde karşılaştığında, bugün için bilinen netice, maddenin enerjiye % 100 dönüşmesidir (E= mc2). Bu, patlayan bir hidrojen bombasının bıraktığından 143 kat fazla enerji serbestlenmesi demektir. Bir ons (28,3 veya 31 gram) ağırlığında bir mermer parçası eşdeğer bir anti-mermerle çarpıştığında, reaksiyon neticesinde 50 milyar defa trilyon erg enerji serbest kalır ki, bu, ABD’de mevcut bütün elektrik ampullerini bir gün boyunca yakmaya yeter (Berman, 2005).

Bir santimetre büyüklükte anti-çakılın atmosfere girmesi ise, Hiroşima bombasının bıraktığından daha büyük bir enerji yumağı içinde madde ve anti-maddenin yok olması için yeterli olabilir. Bir kilometre çapında bir anti-asteroidin düşmesiyle ortaya çıkacak tablo çok daha ürkütücüdür (Poirier & Greffoz, 2001).

Eser miktarda anti-madde bile ciddi neticelere yolaçabilir. 1997’de, yörüngede dolanan Compton Gama Işını Gözlemcisi’ndeki bir dedektör, galaksimizin merkezine yakın bir yerde bir pozitron fışkırması analiz etti. Bu anti-tanecikler karşılaştıkları elektronları yokederler ve tehlikeli bir gama ışını girdabı oluşmasına yolaçarlar. 3500 ışık yılı uzaklığa kadar yayılabilen bu gama ışınları Dünya’dan gözlenmek istenseydi, Samanyolu Galaksisi’nin merkezi -meselâ Ekim ayında gece güneybatıda ufka yakın yerde- parlak bir kızıl bulut şeklinde görülürdü. Bu aktivitenin kaynağı, bilinen herhangi bir cisme karşılık gelmiyor. Compton dedektörüyle çalışan James Kurfess, “bazı teorisyenler karanlık maddenin anti-madde üretebileceğine inanıyorlar, fakat Samanyolu’daki pozitronların ömrü milyonlarca yıl olduğundan, bunlar eski bir süpernova patlamasından da geliyor olabilir.” diyor. Yani pozitron fışkırmasının sebebiyle ilgili henüz bir ipucu yok. Compton’ın görevi 2000’de sona erdi. Bu arada Avrupa uzaya yeni bir gama ışını gözlemcisi (Integral) gönderdi. Samanyolu’ndaki anti-maddenin menşei bu yüzyılın önemli bir araştırma konusu olarak gözüküyor (Berman, 2005).

Anti-madde ve madde, kendilerinin yaratılıştan önce mevcut bir ilim, irade ve kudret ile yaratıldıklarını gösteriyor

Aslında madde ve anti-madde birbirine çok benziyor. Bu yüzden de Kâinat’ta neden anti-maddenin değil de maddenin ikizine baskın geldiğini henüz kimse izah edemiyor. Bugün teorik ve tecrübî fizik Kâinat’ın yarısının kayıp durumda olduğunu, son görüldüğü tarihin ise, Kâinat’ın ilk yaratıldığı an olduğunu tahmin ediyor. Madde ve onun zıt yüklü simetriği, Yaratılış’ın başında, daha doğrusu bizim zaman idrakımız açısından Yaratılış’tan önce bir ilim, kudret ve Yaratma yönünde bir takdirin mevcut olduğunu, yani hem maddenin, hem de anti-maddenin kendiliğinden olamayacağını ortaya koyuyor. Baştan itibaren bütün sebebler, bizim aklen ve kalben benimseyip alışacağımız bir “madde Kâinatı”nın ortaya çıkması için biraraya getirilmiş, anti-madde Kâinatı’nın değil; bu yönde bir irade çok açık gözüküyor.

Aksi takdirde, maddenin büyük patlamayla birlikte ortaya çıkan trilyonlarca derecelik yüksek sıcaklıklar altındaki en şeffaf, en dağınık ama yine de en seyyal hâli olduğu düşünülen (çünkü tanecik çarpıştırma deneylerinin neticelerinden yola çıkılarak bunun böyle olabileceği tahmin ediliyor) kuark denizinden ilk hadronlar, ardından protonlar ve nötronlar, sonra atom çekirdeği, daha sonra elektronların çekirdek etrafına yerleşmesiyle atom sistemi ve moleküller nasıl oluşabilirdi ki?!.. Madde-uzay-zaman yok iken, böyle simetrik bir madde/anti-madde âlemi, ardından maddenin yapı ve fonksiyonlarının hâkim pozisyona getirildiği bu Kâinat, ve bu Kâinat’ta sebeb olarak işletilen kanunlar nasıl ilk andan itibaren vücud bulabilirdi ki? Maddeye temel teşkil eden kuark (belki de esir) denizi sadece sıcaklığın düşmesiyle çekirdek, atom sistemi ve molekül şeklindeki yeni madde organizasyonlarına kendiliğinden dönüşmüş olabilir miydi?!..9 Sıcaklık düşse bile kuark denizi yapısı itibariyle aynı şekilde kalabilirdi. Sıcaklık ve sıcaklık değişiklikleri ile madde ve maddenin hâl değişiklikleri arasında bugünkü Kâinat’ta (geçerli fizik kanunlarıyla) gördüğümüz bir sebeb-netice münasebeti görülemeyebilirdi. Bu kanunu kuarklar kendileri koymuş olabilir mi?!.. Bundan da önce, maddenin ve uzayın ortaya çıkışı10 bir büyük patlama ile olduysa, ve bu esnada trilyonlarca derece sıcaklık açığa çıktıysa, patlama öncesinde bu enerji birikimi hangi fizikî âlemde ne zaman, nasıl, hangi sebeblerle oldu? Eğer patlama öncesinde hiçbir fizikî âlem yok idiyse, fizik metafizikten mi doğdu? Evet! Kâinat yoktan yaratıldı! Bu sorunun cevabı müsbet bilim yoluyla izah arandığında bile bu şekilde ortaya çıkıyor. Kâinat yaratıldı! Bu sorular ilk defa soruluyor değil. Fakat, “bilim”in eli fizik-ötesine (veya öncesine) yetişemiyor.

Burada bir başka enteresan husus şu: Galaksi, hatta Kâinat çapındaki büyük ölçekli hâdiseler, tam tersine küçük ölçekteki (atom-altı tanecikler üzerindeki) araştırmalarla, hızlandırıcılardaki çarpıştırmalarla anlaşılmaya çalışılıyor. Kaldı ki, araştırılan tanecikler artık müstakil olarak mevcut değil. Başlangıçtaki yüksek sıcaklık şartlarında vardı bunlar. Kâinat’ın fihristesi gerçekten zerreye yüklenmiş. Ayrıca diyebiliriz ki, atom-altı tanecik araştırmalarında daha derinlere inildikçe, çok küçük kütleli (kilogramın katrilyonda biri), hattâ kütlesiz, çok süratli ve ayrıca çok kısa ömürlü (saniyenin milyarda biri) taneciklerin varlığı, maddenin her an, sanki varlık-yokluk sınırından, hatta neredeyse yoktan varedildiğini ve sür’atle daha büyük ve kütleli taneciklere doğru dönüştüğünü de düşündürüyor.

En önemlisi de, atom-altı dünyasındaki bu faaliyetleri göremeseydik, O’nun ilim, irade ve kudretinin her an her yere nüfuz ettiğini bu kadar açık anlayamayacaktık. Atom-altı dünyası sabit ve hareketsiz olsaydı, hâşâ, yaratıldıktan sonra kendi hâline bırakılmış, veya Kudret-i İlâhî oraya ulaşamıyor gibi düşünülebilirdi. Bu kadar küçük, hızlı, her an oluşan ve başka bir şeye dönüşen bu kadar çok sayıda tanecik yaratılmasaydı, O’nun kudretinin büyüklüğünü, ilminin ve hesabının inceliğini ve sonsuzluğunu anlayamayacaktık.

Kaynaklar
- Berman, B., 2005 - What’s the Antimatter? Discover, Vol 26, No 10, October.
- Weed, W.S., 2003 - Startrek. Discover. Vol 24, No 8, August.
- Poirier, H. & Greffoz, V., 2001 - Asteroïdes: La menace se précise. Science & Vie, No 1006, Juillet, Paris.

Dipnotlar
1. Bu önce-sonra münasebeti bizim açımızdan geçerlidir; zamanı yaratan Yaratıcımız zaman ile mukayyed değildir.
2. Fisyon (atom çekirdeğinin bölünmesi) reaksiyonu yavaşlatılmış zincir reaksiyonu şeklinde nükleer santrallerin, sür’atli zincir reaksiyonu şeklinde atom bombasının çalışma prensibidir. Füzyon reaksiyonu ise, Güneş’in ve hidrojen bombasının çalışma prensibidir.
3. Paul Dirac 1928’de elektronun antitaneciği olan pozitronun varlığını da tahmin etmişti. Bu, 1932’de California Teknoloji Enstitüsü’nde (ABD) fizikçi Carl Anderson tarafından tecrübî olarak ortaya kondu.
4. Elektrik yükü, herhangi bir maddenin bir diğerine kuvvet uygulamasına yolaçan hususiyetidir ve birimi coulombdur (C). Bir cisim, sürtünme, indüksiyon veya kimyevî değişiklik sonucu elektrik yüklenebilir. Ve bizzat yük bir atom veya cisim üzerinde bir elektron birikimi (negatif yük) veya bir elektron kaybı (pozitif yük) gösterir. Naylon kazağın giyilip çıkarılması veya saçların taranması sırasında görülen statik elektrik, yüzey atomlarından elektron kazanılması veya kaybedilmesidir. Bakır telden elektronların geçmesi gibi bir yük akışı ise elektrik akımıdır ve birimi amperdir (A).
5. Manyetik moment, basitçe, bir mıknatısın uzunluk ve kuvvetine bağlı olarak meydana gelen tesirdir.
6. Spin ise, proton veya nötron gibi bir atomaltı taneciğin, bir atom çekirdeğinin, bir atomun veya bir molekülün, tanecik hareketsiz hâle gelse bile varolmaya devam eden tabiî açısal momentumudur. Belli enerji durumundaki bir taneciğin, belli bir elektrik yükü ve kütlesi olduğu gibi, kendine mahsus bir spini de vardır.
7. Nötrino lepton sınıfına ait yüksüz üç temel tanecikten (ve bunların antitaneciğinden) herhangi biridir ve çok küçük (muhtemelen sıfır) kütlesi vardır. Bunlar elektron nötrino, muon nötrino ve tau nötrinodur. Elektron nötrinonun antitaneciği bir çekirdeğin beta bozunumu sırasında yayılan anti-nötrinodur.
8. Güçlü nükleer kuvvetten etkilenmeyen temel tanecik sınıflarından biri olan leptonlar ise elektron, muon ve tau ile bunların nötrinolarına, ayrıca hepsinin altı antitaneciğine karşılık gelir. Temmuz 2000’de Fermi Laboratuarı’nda tau leptonun varlığının doğrudan delili elde edildi. Muon ise, kütlesi hariç elektrona benzeyen bir temel taneciktir. Kütlesi elektronunkinden 207 kat daha fazladır. Yarı-ömrü saniyenin milyonda ikisi kadardır. Bu süre sonunda elektronlara ve nötrinolara dönüşür. Muonun menşe itibariyle bir mezon olduğu tahmin edilse de, henüz bir lepton olarak sınıflandırılmaktadır. Mezon bir kuark ile bir anti-kuarktan yapılı olan kararsız bir atom-altı tanecik grubudur. Varlığı kozmik radyasyonda da tesbit edilmiştir; çok yüksek enerjili taneciklerin bombardımanına mâruz kalan çekirdek tarafından neşrolunmaktadır. Mezonlar hadronların bir alt-sınıfı olup kaonları ve pionları ihtiva eder. Mevcudiyetleri 1935’de Japon fizikçi Hideki Yukawa tarafından tahmin edilmiştir.
9. Maddenin ve anti-maddenin meydana gelmesi başlangıçtaki yüksek sıcaklığın sebebler planında düşmesine, atom-altı taneciklerin birleşmesine (nükleer sentez) bağlanmış görünüyor.. Madde ve anti-maddenin karşılaşması ise büyük bir enerji açığa çıkmasına yol açıyor. O halde başlangıç şartlarının çok büyük enerji boşalımı (büyük bir patlama) ve çok yüksek sıcaklıklar ile oluşturulduğu buradan da anlaşılıyor.
10. Bugün fizikçiler, maddenin yoktan ve içine sokulduğu mekan (uzay) ile birlikte yaratıldığını kabul ediyor.
Go to Top of Page
  Önceki Konu Mesaj Sonraki Konu  
 Yeni Konu Aç  Konuya Cevap Ver
Forum Seç:
Başkalarına Hizmet Forumu © Kasyopya celselerini ve diğer mesajları farklı ortamlara kopyalamadan önce lütfen izin isteyin: baskalarinahizmet@gmail.com Yukarıya git
Snitz Forums 2000

Design by Sizinsayfaniz.com

Bu sayfa 0,64 saniyede oluşturuldu.