Başkalarına Hizmet Forumu
Başkalarına Hizmet Forumu
Ana Sayfa | Bilgilerim | Kayıt Yaptır | Aktif Konular | Forum Üyeleri | Site içi Arama
Kullanıcı Adı:
Şifre:
Beni Hatırla
Şifre hatırlatma servisi

  Forum
 Genel Paylaşımlar
 Felsefe Kulübü
 Felsefeyi netleştirmek...
 Yeni Konu Aç  Konuya Cevap Ver
Önceki Sayfa
Yazar  Mesaj Sonraki Konu
Sayfa: Toplam Sayfa 11

bozadi


9457 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 17/01/2019 :  15:11:14  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
“Mükemmel tatmin” konusunun “BH” konusuyla yakından ilgisi olduğunu düşünüyorum ben de, ama bu çabayı bir yoğunlukla ilişkilendirmeye çalıştığımda, doğrudan 7. yoğunlukla aramızdaki ilişkinin farkında olmaya benzetme eğilimindeyim bunu. Varoluşun mutlak niteliğine dair aşırı bir gizem, belirsizlik ve kaos olduğunu hissediyorum kendi bakış açımdan. Varoluşun aslına, esasına dair gizem, kimi insanlar için veya bazen tüm insanlar için gayet normal, gerekli, faydalı özelliklere sahip olabilir. Ama bu gizemin zararlı çalıştığı durumlar da olduğunu düşünüyorum ve o gizemi giderme yönünde somut bazı adımlar atma gereği duyuyorum.

“Mükemmel tatmin” kesinlikle sorunların varlığına dair algılarımızı, farkındalığımızı pasifleştirmeye, uyuşturmaya yönelik değildir, bu zaten pek mümkün de değildir sanırım. Neye inanırsanız inanın ve güvenirseniz güvenin, çok acı ve kahır çekiyoruz ve böyle birşey yokmuş gibi davranamayız istesek de.

İddia ettiğim gibi bir tatmin mümkün ve makulse bile, bu durum acıları, dertleri bir anda ortadan kaldırmayacak. Hatta muhtemelen, süreç ilerledikçe, bu durum sorunlarla, acılarla, dertlerle ilgili farkındalığı “artıracaktır”. Evet, şu anda hiç birimiz yeterince güçlü olmadığımız için, varlığıyla yüzleşebileceğimiz kişisel ve sosyal dertlerin de bir sınırı var, yani bir kısmıyla yüzleşmeyi kaldırabiliyoruz, büyük bir kısmıyla yüzleşmeyi ise “kaldıramıyoruz”. Bireysel ve toplumsal dertlerin büyük bir kısmını görmezden gelerek yaşamaya devam ediyoruz. “Tatmin” dediğim şey, kısavadede değilse de uzunvadede “kaldırılabilen”, “yüzleşilebilen” ve “çözümü için somut çaba harcanabilen” dert kapasitemizi artıracaktır aslında. Ve üstelik, daha önce çok daha az dertle bile ciddi bir ümitsizlik, karamsarlık halindeyken, nihai hakikate dair farkındalığın pekişmesiyle birlikte çok daha fazla ve derin dertle mücadele ederken gayet ümitli ve iyimser olunabilecektir.

“Nihai hakikat” kavramıyla veya bu kavrama yaklaşımla ilgili en büyük sorunlardan biri, bu kavramın atıfta bulunduğu şeyi “dışarıda”, “bizden uzakta” bir yerlerde arıyor olmamızdır. Bilincimize sürekli olarak acizlik/yalan/zehir emdiriliyor olmasıyla birebir alakalı bir mesele bu. Yobaz Materyalizm ile Yobaz Dinciliğin elele derinleştirmeye çalıştığı sorun bu: “Çözüm, açıklama, ferah burada değil, uzakta ve ulaşımı imkansız, daha da kötüsü anlamsız.”

Tüm varlığın sahibi ve kendisi olduğumuzu anlamadığımız, hatırlamadığımız sürece, tüm bu dertlerle boğuşmamız da genellikle çok verimsiz ve anlamsız bir süreç haline geliyor. Sorunlarla mücadeleyi küçümsemiyorum, hatta duruma göre, mutlak gerçeğe dair benim (çeşitli kaynaklardan etkilenerek) önerdiğim şekilde spesifik bir inanç ve farkındalık geliştirmeksizin, sorunlarla, adaletsizliklerle mücadele ediş süreci içinde de mutlak gerçeğin ilhamı, farkındalığı, güveni, sevgisi gelişir. Bu ikisi aslında pek çok diğer kutbiyet gibi %50-50 işleyen bir süreç diye düşünüyorum. Yani “dur ben önce herşeyden uzak kalıp mutlak gerçeğe ereyim, ondan sonra sorunları çözmek için gerekeni de verimli bir şekilde yaparım” diye bir tutum pek mümkün ve anlamlı görünmüyor bana. İki süreç bir şekilde birlikte ilerliyor hemen her durumda.

Sorunları sadece “kafada” teorik/inançsal olarak çözmeye çalışmakla sadece “sahada” mücadeleyi fetiş haline getirerek çözmeye çalışmak, ikisi de aşırı uç. Önerdiğim şey sorunları ve çekilen acıları sihirli bir değnek değmişçesine ortadan kaldıracak veya sorunlarla mücadele etmeyi gereksiz kılacak, görmezden gelmeyi teşvik edecek birşey değil.

Yeterli temele, sezgiye, bilince, inanca ve azme sahip olanların, “Ben neyim/kimim?” sorusuna, elimizdeki belli-başlı bazı kaynakların açıklamalarının da ilhamı ve yardımıyla “nispeten mutlak” (biraz tuhaf bir ifade ama ille de yanlış değil) bir şekilde cevap verebilecek hale gelerek tüm bu sorunlarla arasındaki ilişkinin doğasını giderek artan bir düzeyde anlayarak bu sorunlarla çok daha bilinçli ve dolayısıyla etkili şekilde mücadele edebilecek hale gelmesine yönelik.

Hem (başta) kendime, hem de ilgilenen herkese yardımcı olabileceği ümidiyle, bunu somutlaştırma çabamı sürdürmeye çalışacağım.
Go to Top of Page

bona fide


413 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 18/01/2019 :  02:28:40  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
merhaba bozadi, daha önce cevap yazmıştım sevgili tgurun cevabından yola çıkarak ayrılıkların farkına varıp onun üstünde bir bilince sahip olmaya çalışmalıyız cümlesiyle senden ve herkesten aklına gelen ve insanları ayrılmaya iten tuzaklara dair konuları yazmanın faydalı olacağını düşündüğümden. sonra son yazını okuyunca sildim akış değişmiş formatı bozmayım diye.
üstte var oluşun gizeminden bahsetmişsin ya ya da gizemli gibi görünmesini sağlayanlar yüzünden insanların bunu hem yararlı hemde zararlı açıdan çıkarları için kullanmaları adına netleştirmek istemen bunu ve yazının sonundaki ben neyim kimim sorusuna cevap verecek hale gelerek sorunlarla etkili mucadele edecek hale gelme, fikrini kendi çapımda küstahça değerlendirip her iki soruda da zihinde sapma var ego devrede diye hayıflanırken cevabını almadan ön yargılı davranamzsın diyen içsesimle çenemi kapayıp senin o iki soruya kaynaklar olmaksızın şahsi cevabını öğrenmek istedim.sence varoluş gizemli mi ve insan ben kimim neyim sorusunda sence kim? öyle naif adamsınki kaynakların ilhamı ve yardımıyla genel ifadeyi yazacaksın zaten, senin şahsi düşünceni bu sabırsız insan merak etmekte.
Go to Top of Page

bozadi


9457 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 18/01/2019 :  16:15:13  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen bona fide

sence varoluş gizemli mi ve insan ben kimim neyim sorusunda sence kim? öyle naif adamsınki kaynakların ilhamı ve yardımıyla genel ifadeyi yazacaksın zaten, senin şahsi düşünceni bu sabırsız insan merak etmekte.



Evet, haklısın bona fide. Elimizdeki kaynakları okuduktan sonra, bu sorulara o kaynakların bendeki etkilerinden tamamen bağımsız bir cevap vermem ne yazık ki imkansız gibi birşey benim açımdan. Yine de, cevabımı verirken, mümkün olduğu kadar o kaynaklara “bürünmeye” çalışmadan, spesifik olarak kendi somut, lokal, bireysel durumum açısından yanıt vermeye veya buna göre bazı ek açıklamalar sunmaya çalışayım.

1- sence varoluş gizemli mi.

Bu şekilde başladığım için özür diliyorum ama varoluşun “gizemli” olup olmamasından ziyade, “anlamlı” olup olmaması daha çok ilgilendiriyor beni sanırım. Ve itiraf edeyim ki, yaptığım tüm açıklamalarla çelişen biçimde, sanırım hala birilerinin veya birşeyin çıkıp bana varoluşun “anlamlı” olduğunu söylemesine, hissettirmesine, beni buna ikna etmesine ihtiyaç duyma eğilimindeyim ve bunu az-çok negatif bir manada çocukluk/olgunlaşmamışlık olarak değerlendiriyorum. Yazdıklarım yoluyla insanara “şöyle düşünün, böyle yapın” deyişlerim, daha çok kendimi o söylediğim şeye ikna etme ihtiyacımın bir yansıması aslında çoğu zaman.

Ra “gizem” faktörünün öneminden, doğallığından, değerinden bahsediyordu bir celsede. Yani neyi ne kadar çözersen çöz, anlarsan anla, bir gizem faktörü mutlaka kalıyor. Evrensel bir kuralmış gibi adeta. %50-50 olayı yani. Hayat varsayılan ayarlarında %50 gizemli, %50 apaçık ortada oluyor/olacak anladığım kadarıyla. Ama bu iki durumu/faktörü eşzamanlı olarak deneyimlemek de mümkün ve hatta doğal sanırım. Yani, elbette bizim dengesiz alemimizde çok sayıda istisnası olmakla birlikte, gizemliliği ve gizemli olmayışı dengeli, eşzamanlı bir şekilde deneyimlemek doğal sanırım, aynı denge yasasının bir gereği olarak.

“İhtiyaca” bağlı olarak varoluşa belirli bir gizemlilik atfedebiliyoruz diye algılıyorum. Gizemlilik durumu, ilgili süreçte derin bazı soru işaretleriyle ne kadar boğuştuğumuza bağlı olarak da değişebilir. Sorular sormaktan, aramaktan, incelemekten, analiz etmekten bunaldığımız, zaten fazlasıyla iyi bildiğimiz temel bazı şeylerin veya değerlerin konforuna yaslanmaktan keyif aldığımız, faydalandığımız veya buna çok ihtiyaç duyduğumuz durumlarda, “gizem” çekiciliğini ve gerçekliğini/etkililiğini kaybediyor o oranda. Sanırım bende de bu eğilim daha fazla uzun zamandır. “Acizlik” mantalitesinden, kompleksinden o kadar zehirlendim ki, bunun farkına vardıkça artık gizem/bilinmezlik/erişilmezlik kavramlarından nefret eder hale geldim. Belki yaylanma etkisiyle, artık bir o kadar aşırı şekilde ısrarla herşeyin şimdi ve burada olmasına ihtiyaç duyuyorum ve inanma eğilimi gösteriyorum. Belki bunun “tembellik” eğilimiyle de bir bağlantısı olabilir, emin değilim şu an.

2- insan ben kimim neyim sorusunda sence kim?

Önceki soruyla çok yakından alakalı, neredeyse özdeş bir soru benim açımdan. Kim/ne olduğunuza dair en derin inancınız, duygularınız, düşünceleriniz, aynı zamanda varoluşun ne kadar gizemli ve ne kadar anlamlı olduğuyla birebir alakalı.

Yine, sorunun cevabının ne olduğuna değil, ne olması gerektiğine dair reaktif bazı duygu ve düşünce kalıplarının etkisiyle cevap vereceğim. Ve hala dışarıdan bu konuda ikna edilmeye yönelik etki beklentileri bağlamında örtülü bir acizlik kompleksi duyduğumu da inkar etmeksizin, cevabın “çocukçasına basit” olduğunu düşünüyor, inanıyor, daha fazla inanmak, güvenmek istiyorum: Tüm varoluşu var eden güç benim. Sensin. Hepimiziz ve herşey. Çünkü tüm varoluş bir ve özü itibariyle çocukçasına basit birşey. Tıpkı tüm Güneş Sisteminin, tüm o karmakarışık, gizemli gezegenlerin yaratıcısı olan Güneş’in tüm o basitliği, görkemi ve güzelliğiyle apaçık ortada olması gibi.

Güneş olduğunu bilmeden gezegenleri karamsar bir şekilde, arzu-korku döngüsünün esiri olarak bilmenin, anlamaya çalışmanın veya onlarla/onlarda birşey yapmanın ne anlamı var? Öncelikle onların hepsinin yaratıcısının, sahibinin ve kendisinin ben olduğumu bilmem gerekiyor.

Ama olmaz, belanın müptelası yapmış bizi birileri. İlla korkmalıyız, illa şiddetli arzu ve korkuların muhatabı olarak yaklaşmalıyız herşeye. Hep kiracı, hep kaçak olmanın arzu ve korkularıyla yaşamalıyız. Ev sahibi teriminin bile yeterince açıklayamadığı derecede herşeyin özünün ben olduğumu, ne kadar karmaşık ve bireysel olarak akıl almayacak derecede çok/çeşitli bir zenginlik içerirse içersin, şu anda görebildiğim ve göremediğim herşeyiyle, tümmmmmm varoluşun sahibi ve kendisi benim. Bu hiçbir zaman değişmedi ve değişmeyecek. O zaman neden tüm varoluş beni korkutuyor veya korkutması gerekiyormuş gibi bir varsayım içindeyim veya o varsayıma zorlanıyorum ve zorlanıyoruz? Kime neyi yetiştirmemiz gerekiyor? Neyin koşturmacası bu? Tam bir aptallık! Varoluşun en basit ve en önemli gerçeğiyle mücadele derneği üyeleriyiz! İlk ve en basit gerçeği bilmeden, ona yönelik sezgilere, inançlara, farkındalıklara var gücümüzle yatırım yapmayacaksak neye yatırım yapacağız? Hangi mücadelenin, ne anlamı, ne önemi var? Bu ölçeğin ne kadar anlamlı olduğu şüpheli olsa da, varsayımsal olarak 10 trilyar dünya yılı sonra dünya mı kalacak? Sen ben mi kalacağız mevcut kimliklerimizle? Ne durduğu gibi duracak? Hem herşey çokkkk ama çok değişmiş olacak ama aynı zamanda hiçbir şey hiçbir zaman değişmeyecek. Mevcut korkularım, komplekslerim itibariyle bu durumun, bu sezginin, bu ihtimalin de bana korkutucu geldiği durumlar oluyor ama hayır efendim. Gerçek orada duruyor ve gerçek ne kötü, ne de anlamsız. Ah bizi iliklerimize kadar sömüren ve bizi ciddi oranda kendilerine asimile etmiş olanların (bu konuda kendimiz çok masum değiliz tabi) etkisiyle ebedi bambasit gerçeğe karşı savaş açmamış olsaydık… Daha doğrusu bunu yapmayı ne zaman bırakacağız?
Go to Top of Page

bozadi


9457 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 18/01/2019 :  16:39:54  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
"Gizemlilik" ve "anlamlılık" kavramlarını düşünürken şu geldi aklıma; gizem bu işte. Varoluş anlamlı mı, değil mi? Ve bu sorunun bir sürü cevabı var bizim varoluşsal/kişiliksel parçalanmışlık durumumuz nedeniyle. Varoluş hem anlamlı, hem anlamsız. Bir parçamız varoluşun anlamlı olduğuna inanıyor, diğer bir parçamız olmadığına. Bu meselede bu iki ana parçanın kendi içinde bir sürü alt ikili parçaları da var. Aslında "bölünmenin" objektiflik, bilgi edinimi, sorgulama, keşif açısından önemli bazı gereklilikleri de var ama bizdeki bölünmüşlük daha ciddi, daha hastalıklı birşey. Kısmen 3. yoğunluğa özgü doğal bir durum, daha çok da şiddetli KH baskılarından kaynaklı hastalıklı bir durum.

Bölünmekte, meselelere çok farklı açılardan bakmakta sorun yok. Sorun, sorunların çözümü için yeterli "irade" sahibi olup olmamakta. Ben bir olay veya durum değilim arkadaş. Ben bir aktörüm. Ben bir kişi, bir varlığım. Sonsuz potansiyelim. Yaratıcıyım. Bunun için varım. Beni çok rahatsız eden, beni üzen, dağıtan, parçalayan, aptallaştıran, zehirleyen şeylere karşı hiçbir şey olmamış gibi bakamam. Ama birileri bize "aktör olma, köle ol, etkileme, sadece etkilen. Kendi iradeni kendin için kullanma, benim için kullan" diyor. Ve biz bu yalanları, bu sömürüleri yutuyoruz, benimsiyoruz. Çünkü biz insan olmanın, aktör olmanın, bağımsız olmanın ne demek olduğunu bilmiyoruz, en azından bununla ilgili farkındalığımız çok berbat durumda. Figüranlığa ve kölelik figüranlığına veya en iyi ihtimalle küçük/sahte aktörlüklere alıştırılmışız. Olmaya değil, oldurulmaya alıştırılmışız. Özne değil, nesne olmamız isteniyor. Çok büyük bir yalanın, baskının muhatabı ve mağduruyuz.
Go to Top of Page

bona fide


413 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 18/01/2019 :  23:23:09  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
teşekkürler bozadi sanki benim hislerimi belkide çoğumuzun dile getirmişsin her zamanki dehşeti engiz ifade yeteneğinle ki birazdan başı sonu belli olmayan yazıyla başın dönebilir,imla gramer hak getire))

"Tüm varoluşu var eden güç benim. Sensin. Hepimiziz ve herşey. Çünkü tüm varoluş bir ve özü itibariyle çocukçasına basit birşey. Tıpkı tüm Güneş Sisteminin, tüm o karmakarışık, gizemli gezegenlerin yaratıcısı olan Güneş’in tüm o basitliği, görkemi ve güzelliğiyle apaçık ortada olması gibi."
Daha güzel ifade edilemezdi öyle ki kaynakların güvenilirliğinden ziyade senin tanımlamanı düşünceni tercih ederim -herkes ve herşey için- bu ortada olan gerçekte, herşey biz bütünün parçası olarak yalın apacık seyrini sürdürürken diyorsun ki;

"O zaman neden tüm varoluş beni korkutuyor veya korkutması gerekiyormuş gibi bir varsayım içindeyim veya o varsayıma zorlanıyorum ve zorlanıyoruz?"

bu cümlene kendimce şu cevabı verirdim çoğumuz aynı hisleri taşıyoruz ve kendi adıma . bilincin hani cocuksu saf bilincin ben herşeyim biziz bütünün parçasıyız -diyen bilincin, sapmışların aslında bizim için görevli işbirlikçilerin zehirlemesiyle arzularına yenilerek herkesten ve herşeyden üstün olduğunu zannetmesi ve buna inanarak yaşamasına rağmen o çocuksu saf bilincin arada sırada ya da bireyin yaşadığı travmatik olaylarla uyanması -ölüm kaza yoksunluk savaş vs.- bütünün parçasıyız ve sen bütünden ayrı bütüne hükmeden gibi yaşıyorsun gerçek değişmedi diyen evrenin çağrısı, egodan kurtulmalısın biz daha az değerli değiliz diyen evrende var olan diğer şeylerin yardım eliyle bütünle birliği hissetmemiz için evrenden gelen uyarılar -ki bireyde yenilmişlik hisleri yaratan-ve çağrı karşısında egonun yenilgisini hazmedememesi bütüne teslim olmaktan kaçma telaşıdır belkide var oluşa dair duyduğumuz korku. egonun üstün ve mükemmel olan benim diyen egonun korkusunu sahipleniyor bütüne bağlantı kurmamak için direnç gösteriyoruzdur, ortada olanı görmemek için. evrende var olan herşey bize hizmet ediyor soluduğumuz hava içtiğimiz su bitkiler yiyecekler diğer insanlar hayvanlar vs ile, bu biz üstün ve mükemmel olduğumuz için değil evrendeki herşey bahşedilen yaşamı deneyimlememiz için tüm varolan şeyler en küçüğünden en büyüğüne kadar en kötüsünden en iyisine kadar işbirliği içindeler ve sınavın en zor -aslında keşfederek ya da travmalarla bilinçlendikçe en kolay kısmında yer alan insanla bütünleşen ruhun, fizisel beden arzularıyla işbirliğini suistimal etme mücadelesidir ders dediğimiz şey belkide.bence belkisi fazla.)) bütünüz biriz herşeyiz diyen bilinçli ruhlar adına evrenle doğayla işbirliğinde kim ya da hangimiz evet ben doğanın parçasıyım ve kuru ottan vızıldayan sinekten şu ayrık otundan yerdeki örümcekten sokaktaki köpekten yoldaki taş parçasından kum tanesinden farksızım bütünün parçasıyım hepimiz aynı hamurdanız algısıyla yaşıyoruz ve ya da şu çirkin korkunç adam şu sefil genç şu pis çocuktan farkım yok diyoruz -tanımları biz yarattık üstelik. munir derman bi yazısında şöyle diyordu insanoğlu lağım suuyuna bakar iğrenir tiksinir fakat doğa o lağım suyunu buharlaştırır bulut olur yağmur olur ona içirir ))insan olarak üstün olduğumuzu sandığımız gibi insanlar arasında da üstünlük ve sınıflar yarattık. farkında olsak dahi ne kadar saygılıyız işbirliğine bize evrene herşeye bütüne ne kadar saygımız var. benim yok örneğin ruhun sapması için yaşamımıza dahil olanları suçlayarak kendimize özeleştiri yapmaktan kaçarız doğa olaylarıyla yaşanılan trajedilerde doğanın kanunu deriz yine kendimizi ayrı tutarız bize bişey olmayacakmış gibi hep ayrıcalıklı olmak zorundayız ego nefs ne dersek artık. dinler bu tuzakla dolu insanı bütünden ayıran. en büyük tehlike en güçlü zehir.

sana sorularda sapma var diye düşündüğümü yazarken kastettiğim buydu sorularında bütünün parçası olarak yaratılmış olan herşey adına değil insana odaklı ve cevaplarda kaynaklardan o şekilde olacaktır algısı oluşmuştu. ve isyanında;

"Ben bir olay veya durum değilim arkadaş. Ben bir aktörüm. Ben bir kişi, bir varlığım. Sonsuz potansiyelim. Yaratıcıyım. Bunun için varım. Beni çok rahatsız eden, beni üzen, dağıtan, parçalayan, aptallaştıran, zehirleyen şeylere karşı hiçbir şey olmamış gibi bakamam. Ama birileri bize "aktör olma, köle ol, etkileme, sadece etkilen. Kendi iradeni kendin için kullanma, benim için kullan" diyor. Ve biz bu yalanları, bu sömürüleri yutuyoruz, benimsiyoruz."

derken sende bunun egonun sesi olmadığını biliyorum yazılarınla tanıdığım bozadi adına ben sonsuz potansiyelim yaratıcıyım derken bütünden ayrı düşünmediğinide. bilirkişi bonafide hepsi forumda yazılı halbuse kendim bu düşüncelere forum sayesinde sahip oldum yani bozadi senin yazılarını sana satıyorum haberin yok)) bütünden ayrılmamızı isteyenlerin belkide ayrılmış rolü üstlenenlerin sayesinde sorunumuzun korkumuzun cevabını vermiş oluyorsun
bizi asıl direnişimiz bizi işbirliğinden bütünden ayırıp sınıflandıran tüm uyaranlara sürekli güncelleştirilen çığırından çıkan arzulara zaaflara sahipolma hırsı yaratan cezbedici sunumlara yapmak zorundayız.bunu yaparken bütüne evrene doğaya diğerlerine en az hasarla işbirliği içinde olmalıyız. teslimiyet terim olarak kaybeden gibi hissettiriyor kabullenmek o çocuksu ifadeyi kabullenip ona uyumlanmak. yapmalıyız etmeliyiz egonun kafasını gözünü kırmalıyız da ben yapamam şahsen bi kaç yüz kere gidip geleceğim yada öbür tarafta uzuuunnn sürecek başka sınav seçerim. dünya çok zormuş))

Edited by - bona fide on 18/01/2019 23:30:03
Go to Top of Page

bona fide


413 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 19/01/2019 :  00:00:22  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
ve aslında biz bu mucadeleyi yapsak sistem kendini yok eder tüm o siyasi politik baş belaları ve yüzde birler insanları birbirine düşüremeyeceği için en azından yaygara yapmak yerine halka hizmet ederek görevini yapar. gerçi tüm ideolojilerden izmlerden arınmış böyle bir toplum hayal dahi edemiyorum herkes birbirine saygılı çevreye doğaya duyarlı naif gürültüden arınmış ya da hayal edeyim ne demişler, olmaz olmaz deme olmaz olmaz
Go to Top of Page

bozadi


9457 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 19/01/2019 :  15:36:12  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen bona fide

kim ya da hangimiz evet ben doğanın parçasıyım ve kuru ottan vızıldayan sinekten şu ayrık otundan yerdeki örümcekten sokaktaki köpekten yoldaki taş parçasından kum tanesinden farksızım bütünün parçasıyım hepimiz aynı hamurdanız algısıyla yaşıyoruz ve ya da şu çirkin korkunç adam şu sefil genç şu pis çocuktan farkım yok diyoruz
Eninde sonunda böyle düşüneceğiz sanırım, o noktaya, birlik bilincine varacağız. Zaten biliyor veya seziyoruz ama hayatımızı o bilince dayalı yaşayabilme ümidimizi kıran çok fazla faktörün bombardımanı altında yaşıyoruz.


Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen bona fide

munir derman bi yazısında şöyle diyordu insanoğlu lağım suuyuna bakar iğrenir tiksinir fakat doğa o lağım suyunu buharlaştırır bulut olur yağmur olur ona içirir ))
: )


Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen bona fide

sende bunun egonun sesi olmadığını biliyorum yazılarınla tanıdığım bozadi adına ben sonsuz potansiyelim yaratıcıyım derken bütünden ayrı düşünmediğinide.
Aynen, evet. Egonun tillahı gibi geliyor kulağa ama aslında egoyu geride bırakmaya ilişkin bir farkındalığa işaret etmeye çalışıyorum. K’ların, Ple’lerin, Ra’nın, Maharaj’ın anlattıklarına ve tabi ki bir o kadar kendi sezgilerimize dayalı olarak.

Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen bona fide

teslimiyet terim olarak kaybeden gibi hissettiriyor kabullenmek o çocuksu ifadeyi kabullenip ona uyumlanmak. yapmalıyız etmeliyiz egonun kafasını gözünü kırmalıyız da ben yapamam şahsen bi kaç yüz kere gidip geleceğim yada öbür tarafta uzuuunnn sürecek başka sınav seçerim. dünya çok zormuş))
uzun zamandır aşina olduğumuz bu yaşam koşullarında egodan tamamen arınmak hem imkan bakımından çok zor, hem bunun ne kadar faydalı olacağı da şüpheli olurdu sanırım. Bu koşullarda tam bir egosuzluk veya ona yakın birşey, birlikte yaşadığın insanların dilini unutmak, onlarla iletişim kapasitenin ciddi bir kısmını kaybetmek anlamına gelirdi sanırım. Ve insanlar arasındaki mevcut yaşam biçimimizi ve etkileşimlerimizi sürdürmemiz imkansızlaşabilirdi. Ama tabi bu da demek değil ki egomuzdan hiç arınmaya çalışmayalım. Egomuzdan çok çeşitli yöntemlerle giderek arınacağız ve bu süreçte benzer bir niyet ve çaba içinde olanlarla kendi özel topluluğumuzu oluşturmaya gayret edeceğiz diye düşünüyorum. Bu dayanışma topluluğu toplumun geri kalanından yalıtık olmayacak, onlarla geliştirici yönde etkileşimleri olacak ve genişlemeye gayret edecektir. Varsayım yalnızca tabi.
Go to Top of Page

bozadi


9457 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 21/01/2019 :  17:11:46  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
"Şimdi ve burada" konusunun önemiyle ilgili fikirler dönmeye devam ediyor zihnimde. Kendi deneyimlerime, çıkmazlarıma ve bunlara dair yaptığımız analizlere dayalı olarak vardığım çeşitli ara ve ana soruçları paylaşmaya devam etmeye çalışıyorum.

Şimdi ve burada iyi olmanızın, iyimser olmanızın sorumluluğu size ait. Koşullar genel itibariyle kötü, evet, ama bu durum manevi olarak iyi halde olmayışımızın sorumluluğunu başkalarına ait kılmıyor aslında. Sorumluluk temelde kendimize ait. Ve bize bu sorumluluğu veren şey de hep tartıştığımız bir konunun doğrudan bir sonucu: Hepimiz Güneş'iz. Sonsuz Potansiyeliz. Bu sadece dinsel, inançsal bir gerekçe değil, en pragmatiğinden, en materyalistinden, en bilimselinden de bir gerekçe. Koşullar genellikle desteklemiyor, köstekliyor diye iyi hali, güveni, sevgiyi kaybederseniz, sorumluluğu ve kudreti kendinizde bulmazsanız, bunun kaybedeni siz olursunuz. Aşırı şikayet, kökeni kendimizde aranması gereken bir acizlik halinin yansıması, itirafı. Herşey olması gerektiği gibi bir bakıma. Her birimiz için en önemli olan, bizim ne durumda olduğumuzdur, olumsuz koşullarda ne hale geldiğimiz, ne kadar kolay yıkıldığımızdır.

Kısmi bazı faydaları olmakla birlikte, insanların çoğunluğunun siyaset/ideoloji vb. bağlamında karşı taraftaki birilerini en ağır şekillerde suçlamaya çok meraklı olmasının nedeni de bu: Sorumluluktan kaçış. Apaçık yanlışlıklara yapılan haklı ve gerekli itirazlardan, protestolardan bahsetmiyorum. Müzmin bir şikayet ve küpüne zarar veren, nefret dolu bir suçlama hastalığından bahsediyorum. Hepimizde şu veya bu ölçüde vardır.

Koşulların kölesi olup olmamak, yani maneviyatımızın temel olarak dış koşullara göre belirlenmesine müsade edip etmemek bize bağlı.

Şimdi ve burada istersek, devam eden tüm genel olumsuz koşullara rağmen iyimserliğimizi, umudumuzu nispeten yüksek, en azından yeterli bir düzeyde tutabiliriz. Yeterli derken, kötüleşmek yerine az da olsa iyileşme, gelişim göstererek, ümidimizi artırarak.

Aşılması gereken bir tür çocukluk ile olgunluk arasındayız. Sanıyorum ki, bu konu bağlamında, olgunluğun en önemli işaretlerinden ve gereklerinden biri, (genellikle olumsuz olan) koşullardan etkilenmek doğal ve hatta kaçınılmaz olmakla birlikte, özellikle maneviyat anlamında iyi halde olma, ümitli olma sorumluluğunu ve kudretini kendinde bulabilmektir.

Zihin, bilinç, farkındalık yeteneklerimizi kullanarak, içinde bulunduğumuz hali etkileyebildiğimizi, her zaman aynı düzeyde olmasa da değiştirebileceğimizi biliyoruz. Şimdi ve buradamıza sahip çıkmamız gerekiyor. Şimdi ve burada kendimiz için bir fark yaratmak ve o farkı besleyip büyütmek bizim irademiz dahilinde. Bu konuda birbirimize destek olmaktan, işbirliği yapmaktan başka çaremiz yok diye düşünüyorum.
Go to Top of Page

bozadi


9457 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 22/06/2019 :  17:34:02  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Farklı zamanlarda aklıma farklı ilhamlar, motivasyonlar geliyor. Yani hayatımı adayabileceğim, bana rehber olacak, ne olursa olsun ona dönerek, onu hatırlayarak tekrar hiza alıp yoluma huzurlu ve güvenli bir şekilde devam edebileceğim bir düşünce, ideal, ilham, motivasyon.

Böyle bir ilham bulduğum zaman, sanki o hiç aklımdan çıkmayacakmış gibi oluyor. Tam da o ilhamı aldığım anda olduğu gibi, her zaman, her yerde, her koşulda onu hatırlayabileceğimi ve aynı ilhamı, motivasyonu bulabileceğimi düşünüyorum. Ama bu düşünce ve beklenti, zamanın testinden geçemiyor çoğu durumda. Zaman ve koşullar değiştikçe, en sabit, en değişmez ve dağılmaz sandığım ilhamlar, düşünceler, motivasyonlar kayboluveriyor, anlamlarını adeta yitiriyor.

Sonra ve özellikle de bir sıkıntı/karmasarlık patlamasından sonra o durumun basıncının etkisiyle yine bilincimin nispeten derinlerine erişip bir tür pozitif düşünce, ideal veya rehberlik arıyorum. Bir tane buluyorum. Ve yine aynı beklentiyi geliştiriyorum. Bu düşünce ve ilhamı hiç kaybetmeyeceğim. Bundan sonra hep bu düşünceyle, bu idealle hareket edip yolumu asla kaybetmeyeceğim. Bu ilham beni tamamen düzlüğe, kesintisiz feraha kadar taşıyacak. Ama hayır, nispeten çok kısa bir süre sonra o ilham da dağılıyor, etkisini, gücünü giderek kaybediyor. Çoğu durumda bu etkisini kaybetme sürecine şu veya bu ölçüde bir mücadele ve hırs da eşlik ediyor; o ilhamı unutmama, hatırda tutma, rüzgarını kaybetmeme, onunla özdeşleşme çabası. Ama dediğim gibi bu mücadele hemen her defasında başarısızlıkla, hüsranla sonuçlanıyor.

Yalnız, ucundan kıyısından hatırladığım hemen her defasında bana doğruluğunu hissettiren, biraz samimiyetle üzerinde durmak suretiyle olumlu etkiler yapmaya başlayan bir düşünce ve ilham var ki, onu "şimdi" olarak tanımlayabilirim belki.

Bu aslında sakin ve samimi bir içebakış ve basit ve etkili bir akılla kendini pozitif bir şekilde düzene sokmaya başlamayla ilgili birşey. Şimdi ve burada. Dış koşullardan, yani bazen kendimizi feci şekilde kaptırdığımız dünyevi uğraş ve hırslardan arınmayı, onları bir süreliğine tamamen bırakmayı gerektiriyor. Bu yöntemin zorluğu da biraz bundan kaynaklanıyor sanırım. Kafamızı, düşüncelerimizi dünyevi meselelerden nispeten tamamen yalıtık ve basit bir şekilde kendi "iyi oluşumuza" odaklamak hiç kolay olmayabilir. Çünkü dünyada etkisi altında bulunduğumuz çeşitli propaganda bombardımanları, bizim basitçe kendi kişisel iyi oluşumuza odaklanmamızı, herkesten ve herşeyden bağımsız olarak varoluşsal gücümüzü, anlamımızı, dayanağımızı, motivasyonumuzu kendi evrensel varlığımızdan bulmamızı pek desteklemiyor. Her zaman olduğu gibi, dini ve siyasi ideolojiler bunun başlıca örnekleri arasında. Tüm bu ideolojiler varlığınızı o ideolojinin varlık tanımına dayandırmanızı, ona ait olmanızı, sadece onunla var olmanızı, sadece ona hizmet etmenizi, o ideolojinin çıkarlarını diğer ideolojilerinkine karşı kıskanç ve kızgın bir şekilde savunmanızı ister.

Ve ne yazık ki insanlık tarihi itibariyle ekonomik, dinsel, siyasi vb. pek çok bakımdan epeyce yıpratılmış, zayıflatılmış, birbirine düşürülmüş durumda olduğumuzdan, sürekli işkence ve travmalara maruz kaldığımızdan, ciddi bir acizlik hali, düşüncesi, inancı içinde bulunuyoruz çoğu durumda. Din ideolojileri başta olmak üzere çoğu ideolojinin de bu acizlik düşüncelerini ve inançlarını destekliyor olması gibi bir durumla da karşı karşıyayız. Hiçbir belirli ideolojiye güçlü bir adanmamız olmasa bile, vahşi kapitalizm düzeninin insana doğal olarak kazandırdığı bir ideal, daha doğrusu bir hırs var. Sosyo-ekonomik güçle ilgili hırslar. Korku-arzu döngüsü. Ekonomik olarak "köleleşme" korkusu ve ekonomik olarak "sınırsızca özgür" olma arzusu, hırsı. Tüm ideolojilerin de kendi içinde çeşitli sosyo-ekonomik sınıfları, çeşitli fakirlik ve zenginlik düzeyleri var.

İşte tüm bu arzu-korku döngüleri, uzun zamandır insanlık bilincine ekilen acizlik düşünceleri ve inançlarıyla birlikte, bizim kendi varlığımızda tüm ideolojilerden ve sosyo-ekonomik statüden bağımsız olarak koşulsuz ve sonsuz bir cevher, kaynak, güç ve ilham bulmamızı zorlaştırmaya hizmet ediyor çoğu durumda. Şiddetli arzu-korku döngüsü "aklımızı alıyor". Kalbimizi ve beynimizi travmaya uğratıyor, parçalıyor, zayıflatıyor, köleleştiriyor.

Hayat dediğimiz şeyin koşturmacalı keşmekeşi içindeki sıkıntılarla, dertlerle dolup taştığımızda durup iyileştiremiyoruz kendimizi. Durup “koşulsuz bir şekilde” ilham, güven, moral alabileceğimiz birşey bulamıyoruz varlığımızda. O yüzden de “durmaktan” korkuyor, çekiniyoruz. Kendimize bakmaktan, kendimizle başbaşa kalmaktan korkuyoruz, utanıyoruz. Çünkü onda, yani kendimizde değerli birşey bulamayacağımızı, birşey yapamayacağımızı düşünüyoruz, buna epeyce inanmış, inandırılmış durumdayız.

Meditasyonun pek çok zaman çekici gelmemesinin başlıca nedeni de bu. İçimizde, varlığımızda kendiliğinden mevcut olan kaynakların değersizliğine, fakirliğine, rezilliğine epeyce ikna olmuşluğumuz. Utandırmanın dışında veya ötesinde, bu bizi “korkutuyor” da. Kendi varlığına bakıp kendinden güç, anlam, derman bulamama düşüncesi ve daha da kötüsü, dünyevi sayılabilecek mücadeleler yoluyla yaratmaya çalıştığımız anlam ve mutluluk motivasyonunu da kendi “karanlığına” bakarken kaybetme korkusu.

İşte, kendimde adeta düzenli olarak teşhis ettiğim bu akıl ve gönül hastalığına karşı ne yapabileceğimi de zaman zaman sorgulama cesaretini buluyorum. Ve bu yazının başında bahsettiğim ilham ve motivasyonları da genellikle bu konuda yaşadığım bir sıkıntılı veya travmalı sürecin şiddetlendiği veya adeta patladığı bir aşamada “peki ne yapabilirim, neye güvenebilirim, neyi pozitif ve güvenilir bir rehber olarak benimseyebilirim?” diye kendime sorduğum zamanlarda birer cevap veya cevap olasılığı olarak bulmuşumdur. Ve dediğim gibi, hiç kaybetmeyeceğimi, unutmayacağımı sandığım o motivasyonların, rehberlerin, itici güçlerin, rüzgarların hepsini de tekrar tekrar kaybetmişimdir, büyük bir moral bozukluğuyla.

“Şimdi” dediğim şey de belki böyle bir sığınılabilecek rehberlik ve itici güç olasılığı, belki de değil. Ama diğer rehberlik olasılıklarıyla karşılaştırdığımda, “şimdi” ilhamı veya yöntemi adeta düzenli olarak kendini hatırlatıyor, diğerlerinin başarısızlığının külleri arasından kendiliğinden tekrar tekrar ortaya çıkıyor gibi. En basit ve doğal olan şeymiş gibi. Eninde sonunda dönmem, hatırlamam gereken basit ama zamanla etkili sonuçlar üretecek bir güç, bir varlık gibi. Yapışmaya, hiç bırakmamaya, hiç unutmamaya çalıştığım diğer “rüzgarlarla” karşılaştırıldığında başta etkisiz, güçsüz ve hatta manasız gibi görünüyor. Ama böyle düşünmenin nedeninin bile kendi aptal dünyevi arzularım ve korkularım olduğuyla yüzleşiyorum sıkça.

“Şimdi” dediğim şeyi çok etkili bir şekilde tanımlamayabileceğimi sanmıyorum. Ama şu an için aklımda olan birkaç özelliğini tasvir etmeye çalışayım. Arzu ve korku döngüleriy yüzünden kaybedip tekrar bulmak zorunda kaldığım zaman başka birkaç yönden tanımlamaya devam ederim belki. Böylece onu giderek daha iyi tanımlamak, onu esas almayı kolaylaştırır belki.

Bu fikir, bu ilham veya bu yöntem mümkün olduğunca durup veya yavaşlayıp kendine odaklanmayı, içine ve bütününe bakmayı içeriyor. “Şu anda ne yapıyorum?” diye sorduruyor. “Şu anda ne düşünüyorum, nasıl düşünüyorum?” “Şu anda kendi kendime zarar verdiğini gördüğüm veya sezdiğim duygularım, düşüncelerim, inançlarım var mı?” “Şu anda beni korkutan nedir? Şu an beni üzen, endişelendiren, zayıflatan başlıca duygu, düşünce veya inançlar nelerdir?”

Geçmişi hatırlamaya veya geleceği tahmin etmeye yönelik durumlardan farklı olarak, “Şimdi”nin özel bazı avantajları, güzellikleri var. Sorduğunuz sorunun cevabını hemen alabiliyorsunuz. Daha doğrusu samimiyetiniz ve düşünce berraklığınız ölçüsünde, sorularınızın cevaplarını bizzat kendi varlığınızı, duygularınızı, düşüncelerinizi “o an” gözlemleyip tespitler yapıyorsunuz.

Amaç kendi kendini belli ediyor. Şimdi ve burada kendi gerçek iyiliğimizle, huzurumuzla çelişmeyecek, huzurumuzu, güvenimizi, sevincimizi besleyecek yapıcı düşünceleri, duyguları, inançları benimsemek, yıkıcı olanları bilinçli bir şekilde reddetmek; gerekçesi ne olursa olsun. Gerekçe derken, farkında olarak veya olmayarak bir sürü suçluluk duyuyoruz. Mutluluğu, iyiliği, doğruluğu, güzelliği hak etmediğimizi düşünmemize neden olan çeşitli duygular, düşünceler, inançlar var bilincimizde ve bilinçaltımızda.

“Şimdi” yönteminde veya çalışmasında, ne gerekçeyle olursa olsun, kendi iyiliğimizi, huzurumuzu, güvenimizi pekiştirmeyi desteklemeyen her tür yıkıcı duygu, düşünce ve inancın farkına varılarak onun reddedilmesi, yapıcı olanlarla değiştirilmesi söz konusu.
Go to Top of Page

bozadi


9457 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 24/06/2019 :  16:15:05  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
"Şimdi ve burada" konusunda derinleşmeye çalışmaya devam ediyorum.

"Şimdi ve burada" çok kısa vadeli birşey gibi görünüyor. Hani, insan açken ve doyurucu bir öğüne ihtiyaç duyarken sadece "bir parmak bal" yalaması gibi bir izlenim doğuruyor sanki. Üstelik o da şimdi ve burada gerçekten pozitifleşme başarısı elde etmeye bağlı. Yani, o bir parmak bal bile ne kadar mümkün çok belli değil gibi. Sorunları gerçekten çözmekten ziyade kaçmaya, kendini kandırmaya hizmet edecekmiş gibi. Ama kastettiğim, sezdiğim manada "şimdi ve burada iyi oluş pratiği", tüm kısa vadeli ve geçici etki görünümüne rağmen aslında "zamansız", "sonsuz" birşeyle bağlantılı bence.

"BH olmak" demek bence kabaca bu demek: Kendi kendine zarar verici duygu, düşünce ve inançlar taşımamak, beslememek. Bu arada, hem bu mesajda, hem de öncekinde ve daha önceki çeşitli mesajlarda "kendine odaklanma" vurgusu yapıyorum sıkça. Yani, sanki pek de "başkalarına hizmet" güdüsü taşımayan birşeyi vurguluyormuş, savunuyormuş gibi görünmüş olabilirim. Ve bu kısmen doğru da olabilir ama hayır, "kendine dikkat etmek, şimdi ve burada kendi kendine zarar verici duygu, düşünce ve inançları tespit edip, gözlemleyip onlardan arınmaya çalışmak" diye tasvir ettiğim şey aslında sonsuza kadar toplumdan, başkalarından yalıtık olarak kendi şahsiyeti, kendi bireysel varlığı içinde bir koza örüp tüm deneyimini orayla sınırlamaya yönelik birşey değil kesinlikle. Gerçek manada "pozitifleşme" denen şeyin başkalarıyla etkileşim ve başkalarına hizmet eğilimiyle adeta kaçınılmaz, çok doğal, çok sağlıklı bir bağlantısı var her zaman. Yani başkalarına hizmet güdüsünden bağımsız bir pozitiflikten, pozitifleşmekten bahsetmek manasız bana göre.

Bireyin "kendi varlığı" dediğim şey, celselerde de konusu geçtiği gibi "tüm varlık / varolan herşey" ile doğrudan bağlantılı ve nihayetinde tamamen özdeş, yani aynı ve birdir. Dolayısıyla, ben ne kadar "ben" veya "kendi" dersem diyeyim, bu asla kendimizi varoluşun geri kalanından, kitlesel, toplumsal deneyimden tamamen yalıtmaya, uzaklaşmaya, kaçmaya yönelik bir savunu değildir. Tam aksine, bir parçası olduğumuz topluma veya o toplum içinde inançsal olarak az çok uyumlu olduğumuz bireylere hizmet etmeye, dayanışmaya yöneliktir.

Ama evet, toplumsal etkileşimler ister istemez zihnimiz üzerinde bazı kirletici, bozucu, saptırıcı etkiler yapacaktır ve bu etkiler belirli bir dozu aştığında toplumsal etkileşimden bir süreliğine kendimizi yalıtarak, şifa alabileceğimiz, hiza alabileceğimiz, rehberlik ve ruhsal gıda, güç alabileceğimiz bir realiteyle bilinç ve inanç bağımızı az-çok tekrar kurana kadar yalıtık/uzak kalmamız faydalı, gerekli ve hatta zorunlu olabilir. Bazen toplumsal etkileşimler yorucu, tüketici, yozlaştırıcı olduğu kadar yapıcı, onarıcı, besleyici, geliştirici de olabilir ve elbette bu bağlamda güzel bir enerji alış-veriş dengesi sürdüğü ölçüde çok fazla içe çekilme veya yalıtım ihtiyacı olmayabilir veya otomatik, hızlı, zahmetsiz, kendiliğinden gerçekleşebilir.

Ben aslında bu "şimdi ve burada" konusunda ve benzer başka konularda önerilerde bulunurken, toplumdan veya daha doğrusu sosyal etkileşim ortamımızdan çok da yapıcı, geliştirici, besleyici, onarıcı etkiler görmediğimizi varsayarak, yani şartları genel olarak olumsuz varsayarak öneride bulunuyorum.

Peki, birey çevresinden genelde pek pozitifleştirici etkiler görmediğinde, bireysel varlığının evrensel/tümsel bağlantıları, birliği, bütünlüğü bağlamında, meditasyonumsu bir modda dikkatini kendine, içine, bireysel varlığının durumuna çevirerek pozitifleşmeyi nasıl sağlayabilir?

Özellikle de geçmişten pek çok travmatik bilinç ve bilinçaltı yükleri, korkular, derin ve inatçı endişeler getiriyorsak, bunu bir anda sihirli değnek değmişçesine başarmayı arzulamak çok sağlıklı bir beklenti olmayabilir. İlginç olan şey şu ki, sizin de doğrudan ve dolaylı olarak defalarca sezmiş, deneyimlemiş olduğunuz gibi, “iyi oluş”, “iyileşme” veya “iyileştirme” denen şey varoluşun doğal bir parçasıdır, varoluşun kendi öz niteliğidir. Yani varlığı iyilikten, iyi oluştan ayrı düşünemeyiz aslında. Varlık ve iyilik özdeştir. Varlık kendi kendine niye kötü davransın ki? Tabi “Kötülük neden ve nasıl varoluyor, mümkün oluyor öyleyse?” sorusu gündeme geliyor. Burada “özgür irade” konusu var. Kötülük eğilimi diyebileceğimiz şey varlığı, var oluşu, var ediciliği değil, yokluğu, yok oluşu, yok ediciliği destekleyen bir tavır, tutum, tercihtir. Tüm bireysel varlıklar, tek ve bir olan tümsel varlığın uzantılarıdır ve özgür iradelerini kullanış sürecinde kendini tümsel varlıktan tamamen ayrı görme eğilimi geliştirebilir, ki buna “ego” diyoruz, ve bu süreçte başka bireyleri kendi şahsi çıkarları için kullanma eğilimi de gelişir doğal olarak çünkü kendini diğer tüm bireylerle aynı, tek ve bir olan varlığın bir uzantısı olarak görmek yerine, var oluşu adeta bir tür kurtlar sofrası olarak görüp, tüm bireyleri de kendi egoist çıkarları peşinden koşan ve bu uğurda diğer herkesle ezeli rekabet halinde olan yalıtık bireyler olarak görür ve bu vahşi düzende kendi şahsi çıkarlarının egemenliğini mutlaklaştırmaya uğraşır durur.

Ve bizler de 3KH düzlemindeki hayat hikayemizde, “kurtlar sofrası” bilincine, düşüncelerine, duygularına, inançlarına epeyce maruz kalıyoruz, benliğimiz, aklımız, gönlümüz bunların bombardımanına maruz kalıyor sürekli. Birileri, büyük vurguncu bazı “süper egolar” insanlığın aksi yönde, birlik-beraberlik içinde ortak çıkarlarını güvence altına alma doğrultusunda dayanışmasını istemiyorlar, çünkü bu durum o süper sömürücü egoların çıkarlarını, bekalarını tehdit ediyor. O yüzden de “böl-yönet” uygulamaları, operasyonları hayatımızın en yaygın deneyimlerinden biri. İşte, siyaset sahnesinde ocularla bucular arasındaki ezeli rekabetler de bu programlamanın bir ürünü aslında. Bunların tümü ego hastalığı temelli genel olarak. Hepimiz bu hastalığı şu veya bu oranlarda taşıyor, deneyimliyoruz. Ama evet, “nispeten” sağlıklı veya kabul edilebilir nitelikte bir ayrımcılık türü var denebilir: BH-KH yolları. Yani, tavır, niyet, gidişatın yönü anlamında gerçekten uzlaşmaz, zıt nitelikli olan iki şey, bu iki şey: BH ve KH kutuplaşmaları.

BH’de ego yok. Yani BH’de tüm varlığın tek ve bir olduğu bilinci, farkındalığı, inancı var, şu veya bu ölçüde. Tüm bireysel varlıklar tek ve bir olan varlığın uzantıları olduğu için, “başkalarına hizmet” tek olan varlığa ve “kendine” hizmettir dolaylı olarak. Kıskanma yok, güçlü bir dayanışma var. Sevgi var. KH ise ego ile eşanlamlı. Yani kendi bireysel varlığını ve tüm bireyleri birbirinden tamamen bağımsız, tamamen ayrı sanma ve bireyler arası ilişkileri de çıkar çatışmasına dayalı sonsuz bir rekabet hali olarak görme durumu. BH açısından bakıldığında, her ne kadar KH’ye adanan varlıklar da BH’ye adanan varlıklarla aynı tek varlığın uzantıları olsa da, KH’ler buna inanmaz ve BH’leri de kurtlar sofrasının birer oyuncusu olarak görür ve onları da kendi çıkarları için kullanmak, dilediği gibi sömürebilmek ister.

Üst yoğunluk düzeylerinden bahsettiğimizde KH adaylığından ve BH adaylığından bahsetmek çok mümkün değil. Oralarda BH-KH tercihleri zaten yapılıp uygulamaya konmuş durumda, her ne kadar KH’den BH’ye geçiş mümkün olabilse de.

“Adaylık” meselesi daha çok bizim yoğunluk düzeyimiz olan 3Y için geçerli. Yani burası bir “seçim” aşaması. BH ile KH arasında seçim. Var olmaları ölçüsünde, ister BH’ye, ister KH’ye adanıyor olsun, tüm bireysel varlıklar aynı tek varlığın uzantıları olsa da, BH’de o tek olan varlıkla mutlak birleşmeye doğru bir ilerleyiş varken, KH’de o tek olan varlıktan giderek tamamen kopma eğilimi söz konusudur. “Varlıktan kopma” dediğimiz zaman da bu doğal olarak “yok oluş” anlamına gelir ve bu da bir tercihtir neticede. Aslında “bireyselliğin geçiciliği” anlamında BH ile KH yollarının nihayetinin farksız olduğu iddia edilebilir çünkü BH’nin “bir anlamda” sonu diyebileceğimiz 7Y’de, önceki yoğunluk düzeylerindeki deneyimler sürecinde sürdürülen bireysel varlık giderek genişleme, yayılma eğilimi geliştirmiş ve nihayet 7Y’de tüm varoluşa dağılarak bireyselliğini tamamen “bırakma / sona erdirme” deneyimini yaşar. Bu da bir “yok oluş” gibi görünüyor, değil mi? Öyle görünüyor olabilir ama pek de öyle değil. BH yolunda, bireysel varlık ile tümsel varlığın “bir, tek, aynı” olduğu duygusu, düşüncesi, inancı var. Tüm bireyler zaten tek olan varlıktan türüyor, yine onunla birleşiyor. Tüm bireyler geçicidir ama bireysel deneyim asla sona ermez. Bir birey türeyip sonra tekrar tek olan varlıkla ‘tamamen’ birleşirken başka bireyler türemeye devam ediyor. Adeta sınırsız sayıda. Ve tümü zaten aynı birey, aynı ve tek varlık. İki ayrı varlık yok ki, bir tanesinin doğumundan veya ölümünden bahsedebilelim. Tüm varlık tek ve bir olan varlık. Ama 3KH’de bunu anlamak, buna inanmak, güvenmek pek kolay değil. Hem 3Y’nin kendine özgü, doğal, çocuksu egosallık, çıkarcılık, KH’lik durumu var, hem de şiddetle KH’leştirici nitelikte çok fazla duygu, düşünce ve inanç propagandası bombardımanına maruz kalıyoruz. Dolayısıyla bu koşullarda tüm bireylerin aslında tek ve aynı varlık olduklarına inanmak, güvenmek pek kolay olmuyor. Ama “çıkar birliği” gereği ve biraz da varlığın kendi özünden türeyen iyilik eğilimleri yoluyla, aksi yöndeki tüm koşullara ve dayatmalara rağmen BH eğilimleri için de her zaman taptaze olasılıklar, destekler, imkanlar türemeye devam ediyor. Bireyin özgür iradesi herşeyin üzerinde. Varoluş bütünü veya merkeziyeti, tüm bireylerin özgür iradelerini koruma yönünde gerekli tüm dengeleyici imkanları mutlaka sağlıyor. Seçilen yolun ve yolların bireyin kendi özgür iradesinin ürünü olmasına mutlak bir özen gösteriyor gibi görünüyor; kısa vadeli olarak durumun hiç de öyle olmadığına dair izlenimler edinebilecek olsak da, nihai olarak durum bu gibi görünüyor.

“Şimdi ve burada” kavramıyla ilgili bir pratiği netleştirme çabamda nedense bu uzun sayılabilecek ayrıntılara girme gereği duydum, faydasından çok emin olmamakla birlikte. Her zaman olduğu gibi öncelikle kendi bilgimin dayanağını, dayanaklarını yoklama ihtiyacı duydum. Meselenin veya meselelerin en nihai dayanağına dair mevcut en iyi kavrayışımı görmek ve göstermek istedim. Ama belirttiğim gibi, bu çabam “şimdi ve burada” pratiğine dair kısa ve öz bir açıklama, netleştirme çabası gösterme niyetimle biraz çelişmiş olabilir.

Sonuç olarak, anladığım, sezdiğim kadarıyla, iyilik veya iyileşme dediğimiz şey varlığın doğal bir özelliğidir. İyileşmenin ilhamı varlığın bizzat kendisinden türer, fışkırır. İyiliğin, iyileşmenin eksikliği aslında varlıkla, varoluşla aramızdaki birlik, bütünlük bağlarımızdaki veya bu bağların bazılarındaki ciddi tıkanıklık veya çürümüşlüklerden kaynaklanıyor olsa gerek.

İyilik ve varlık, öz itibariyle aynı şey. KH varlıkları veya KH’ye adanmakta olan “varlık”lar, bu seçimleriyle aslında şahsi varlıklarını giderek tüketiyorlar, yok ediyorlar. Başta belki daha çok başkalarını tüketip yok ediyorlar gibi görünüyor ama bunu, yani yok ediciliği, özgür iradeye müdahaleyi ve ihlal ediciliği, sömürücülüğü yoğunlaştırmaları ölçüsünde, giderek kendi bireysel varlıklarını yokluğa sürüklüyorlar, bununla bilinçli olarak farkında olsalar da, olmasalar da. Doğal ve meşru karma/denge yasası, başkasına yapılanın kendine yapılan şey olması sonucunu doğurur. Ne de olsa herşey birdir. KH varlıkları yollarını değiştirmemeleri durumunda varlıkları nihayetinde tamamen sona erecektir ve o zaman onlar için artık BH’likten veya KH’likten bahsetmenin de pek bir anlamı olmayacaktır.

Pozitif etkileri yanında genellikle epeyce yorucu, tüketici, yozlaştırıcı etkiler de yapan toplumsal etkileşimlerimizden zaman zaman biraz geri çekilerek “şimdi ve burada” bireysel bir şekilde pozitifleşme, şifalanma uygulaması yapmak ve bunu özellikle de toplumsal aidiyetlerimizden, “toplumun bir parçası olarak” varlığımızdan “bağımsız” bir şekilde yapmak hiç kolay birşey değildir, ciddi bir cesaret gerektirir.

“Şimdi ve burada” çalışmasının “herşeye sıfırdan başlama” tarzı bir düşünceyle de önemli bir bağlantısı olduğunu seziyorum bazen. Yani, “şimdi ve burada tertemiz bir başlangıç yapma” gibi bir olasılık, bir niyet. İşte sanırım meditasyonun ve meditasyondan niyet edilen şeyin insana korkutucu gelebilmesinin bir nedeni de bu konuyla ilişkili. Nasıl mı? Bu aynı zamanda kimi kaynaklarda (Tolle, Maharaj) veya daha doğrusu o kaynakların bazı kısımlarında “zihnin kötülüğü” diye atıf yapılan şeyle de ilgili. Kurtlar sofrası niteliğinde sosyo-ekonomik vs. koşullara sahip olan hayatımızı idame ettirirken, mecburen epeyce hesap, kitap, planlar yapmak ve bunları sıkça hatırlamak, hareketlerimizin, tercihlerimizin o hesaplara, planlara uygunluğunu kontrol etmek zorundayızdır. Stresli bir süreçtir ama bir bakıma veya bir ölçüde mecburidir. Bu kesinlikle sadece ekonomik planlarla ilgili değildir. Hayatımızın anlamı, önemi, amacı gibi son derece felsefi ve psikolojik meseleler için de tamamen geçerlidir. İdeolojiler tamamen böyle hesap, kitap, plan işlerine dayalıdır. Bunun bir kısmı doğaldır ama ideolojilerin, siyasetin vs. o sıkça atıf yaptığımız egosal nitelikleri nedeniyle bu hesap-kitaplara, planlara epeyce negatifliğin bulaşması veya bunların negatiflik türetmesi de adeta kaçınılmaz bir durumdur. Ve buna rağmen, yani bunların biz ve çevremiz üzerindeki yıkıcı, tüketici, yozlaştırıcı etkilerini bildiğimiz halde bunları bırakamayız çünkü bu sadece bizim şahsi seçimlerimizle, tercihlerimizle ilgili birşey değildir, aidiyet bağı kurduğumuz aile, çevre, görüş ve ideolojilerle de bağlantılıdır. Ve bildiğimiz şekliyle toplum içinde varolmanın başka yolu yok gibidir. Yani örneğin herkesin futbol taraftarı olduğu ve gününün, hayatının önemli bir kısmını bunun tartışmalarına adadığı bir yerde siz de buna teşvik edilmiş olursunuz, bunu yapmak zorunda hissedersiniz, bu yönde doğrudan veya dolaylı pek çok etkiye maruz kalırsınız. “Mahalle baskısı” biraz da bu tür “şekillenmeleri”, kalıpları ifade eder. Buna riayet etmediğinizde, içinde bulunduğunuz toplumla veya çevreyle ciddi bazı etkileşim zorlukları, sıkıntıları yaşayabilirsiniz.

İşte tüm bu hesap, kitap, plan işlerini zihnimizde ayrıntılarıyla oluşturup takibini yapmak durumundayızdır günümüzü, hayatımızın akışını idame ettirmek için. Bu işe ciddi bir zihin emeği harcanması gerekir. Meditasyon ve bağımsız tefekkür denebilecek çabalarda, çalışmalarda genellikle “zihnini boşaltmak” denen şeyi yapmak icap ettiğinden, bu durum kişiyi ciddi bir şekilde strese sokabilir çünkü hayatınızı idame ettirmek için pek çok zaman stresli bir şekilde zihninize kazımaya, unutmamaya, takip etmeye çalıştığınız, bunun için ciddi emekler harcadığınız şeyleri “zihninizden boşaltmak” hiç de akıllıca ve faydalı birşey gibi görünmeyebilir. Örneğin ideolojiler size sürekli “sakın şunu unutma, bunu sakın aklından çıkarma, her zaman şunu düşünerek, şuna inanarak hareket et” gibisinden “programlamalar” yapar ve siz de kendinizi kendi mahallenizin, ortamınızın, çevrenizin benimsenmiş program türlerine göre programlamak, onlara uygun hareket etmek veya o alanda yoğun bir şekilde faaliyette bulunmak durumunda hisseder, bunu isteyebilir veya buna mecbur kalabilirsiniz. Meditasyon ise bir bakıma zihnimizi tüm “programlardan” arındırmaya yönelik bir teşebbüstür, o programları geri dönüşsüz ve mutlak bir şekilde silmeyi amaçlamayabilecek olsa da. Yani en azından hiç değilse bir süreliğine onları bir kenara koymanız gerekir. Ve işte bu durum, bu gereksinim, bu tavsiye insanı korkutur. İdeolojik, bireysel, psikolojik, ekonomik, sosyal, felsefi, ne olursa olsun hayatımızı, çıkarlarımızı idame ettirmek, sürdürmek için zihnimize, akıl defterimize kazımaya çalıştığımız, zaman içinde çeşitli derece ve miktarlarda güncellememiz ve güncel haline tekrar adaptasyon geliştirmemiz gereken şeyler vardır ve bunları geçici olarak bile olsa tamamen bir kenara koyma fikri başlıbaşına şüpheli, korkutucu gelebilir. Uyku, tatil, mola, hobi gibi şeyler yoluyla bunu aslında zaten bir miktar deneyimleriz, yani o “yükleri” bir süreliğine bir kenara bırakmayı deneyimleriz ama bir yandan da o yükler uykumuzda, tatilimizde, molamızda, eğlenme zamanlarımızda bile beynimizi, zihnimizi kolay kolay terk etmez, etkilerini, streslerini yaşatır. Hele ki uykunun o derin aşaması olmasa, insanlar o yükleri kesintisiz bir şekilde zihninde tutmaya devam etse, hayatta kalmak bile çok mümkün olmayabilir, insan aklını kaybeder, varlığını çürütür. İşte böylesi programlar, böylesi yüklerle yaşıyoruz zihnimizde.

Kendini geliştirmeye yönelik serbest araştırma, düşünüş, tefekkür, meditasyon tarzı deneyimlerde, yukarıda belirttiğim nitelikte zihinsel programların, prangaların, önyargıların sınırlayıcılıklarından kurtulmak, bağımsız olmak pek kolay değildir. Bildiğiniz herşeyin veya çoğu şeyin yanlış olabileceğine olasılık vermek, herşeyin anlamını yeniden ve daha doğru bir şekilde tanımlamak için gerekirse bildiğiniz herşeyi sorgulayıp, bir kenara koyup düşünsel, psikolojik, felsefi olarak herşeye sıfırdan başlama ihtimalini ciddiyetle değerlendirmek cesaret ister.

İşte “şimdi ve burada” dediğim uygulamada, bu “herşeye sıfırdan başlama” ve bunu tekrar tekrar yapma durumu da söz konusu sanırım. Tekrar tekrar sıfırdan başlama, temiz bir başlangıç yapma dediğim şey ille de her defasında bildiğiniz, bulduğunuz, keşfettiğiniz herşeyi çöpe atıp sıfırdan keşfetmeniz gerekeceği, aynı emekleri tekrar tekrar göstermeniz gerekeceği anlamına gelmek zorunda değildir. En doğru olan ve yeterli bir düzeyde keşfedilen şeyler, her temiz, taze başlangıçta, yeni keşif başlangıcında hızlı bir şekilde yerini alacaktır. Kesin veya kesine yakın doğrular unutulmaz, ne kadar sıfırdan başlarsanız başlayın onlar sonsuza kadar oradadır. Ama o kesin doğrular son derece temel, evrensel, basit ve ebedi doğrulardır. Dünyada egosal çıkar çatışmaları güdülen fani doğrular değildir.
Go to Top of Page

bona fide


413 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 26/06/2019 :  03:23:46  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
marks dahi insanlara ücrette eşit haklar derken "işçi" aslında "KÖLE" liği daha cazip katlanılır hale getirip düzenin daha sağlam olmasına çalışmışken ki sanayi devriminde daha çok köleye ihtiyaç olacaktı fazla para alacak olmanın zafıyla insanlar köle olduğunu unuttular. daha çok insan şehre gelmeli daha çok devlet için çalışmalıydı işçi sözcüğü kutsallaştı nede olsa eşit haklara sahip olacaklardı insan beyni dinle değil parayla uyuşturuldu.din uyuşmanın tesirini artırdı okullar açıp zorunlu eğitimlerle aileleri bir merkezde toplanma zorundalığı birbirine benzer toplu vilallar apartmanlar inşa edip daha çok insanı şehirlere çekmek ömrünün yarıdan fazlası aynı işte çalışıp emekli olma kıyağı ki emeğinden kesildiği gibi yaşamsal ihtiyaçları için gerekenlerdende vergi kesebilen devlet yada yönetenler güçlenecek ve onlara daha iyi hükmedecek savaşmasıda dahil gerektiğinde her işte kullanabilecekti. dahil olmasak dahi olaylarda taraf olmak taraflı bakma yorumlama hatası ben hata diyorum, şuanda gelişen toplumsal olayları, yakın verilerden ziyade uzun zaman öncesinden ele alıp adil yorumladığımızda varsa karmanın da yakamızı bırakacağına inanıyorum.yani dersler bitmeyecek, yaşam daha kolaylaşacak... yine zihinsel ve bedensel yorulacağız fakat dümen bizde olacak başkalarının kazanması için değil kendim için yorulacağım. yani şimdilik henüz öyle olmasada olacak
Go to Top of Page

bozadi


9457 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 26/06/2019 :  22:32:36  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle

Hayatımızın ortak sahnesinde olan bitenlere (özellikle siyasi olaylar) duyarlılık ve olumlu-olumsuz tepkiler gösterme konusunda bir "denge" ihtiyacından bahsetmek daha anlamlı olur gibi geliyor bana bona fide. Yani zihnimizi devlet/siyaset işlerine çok fazla emanet etmemek ama duyarsız da kalmamak, ahlaki olarak taraf olmak, belirli oranda tepki göstermek.

Taraflı olmak veya olmamak göründüğü kadar basit bir mesele değil gibi geliyor bana. Bir manada, tarafsız olmak diye birşey mümkün değildir. İyinin, doğrunun, adaletin "tarafında" olmak bir tür zorunluluk insani, vicdani olarak. Ama evet, ille de belirli bir ideolojik siyasi hareketle çok fazla özdeleşip her tür alternatif ideolojiden veya kesimden insana kategorik olarak kötü gözle bakmak, bu anlamda "taraf" olmak pek sağlıklı birşey değil bence.

BH olmak, BH'leşmek, BH yolunda ilerlemek hususunda basit ama etkili olabileceğini düşündüğüm bir düşünceyi paylaşmak istiyorum bu bağlamda.

Bildiğimiz gibi BH denen şey ile "iyilik" denen şey arasında bir tür özdeşlik var. Tıpkı "varlık" ile "iyilik" arasındaki özdeşlik gibi, ki zaten BH varlık, KH yokluk yolu gibi birşey.

Bu başlıkta bu konuda daha önce ele aldığım hususlarla da ilintili olarak, BH'leşme, pozitifleşme, iyileşme konusunda şu klasik, basit formül geliyor aklıma: Hayatını, varlığını iyiliğe adamak. Cidden ve tamamen. Tabi, bir süreç bu, 5 dakikada gerçekleşebilecek birşey değil, ama imkansız da değil belki.

İyileşme, iyileştirme bilinciyle yaşamak, buna adanmak. Bu ille de fiziksel veya psikolojik rahatsızlıkların veya hastalıkların "iyileştirilmesi" anlamında tıbbi çağrışımları olan bir iyileşme olmak zorunda değil. Yakından alakalı ama ille de o değil, ille ondan ibaret değil. Bilinçli olarak, herşeyle ilgili olarak iyiyi istemek ve buna adanmakla ilgili. Bir hayat ve varoluş anlayışı olarak. Hele ki kötülükten bu kadar muzdarip bir dünyada.

"E zaten kötülük istemiyoruz ki" itirazları olabileceğini tahmin ediyorum.

Muhtemelen farkında değiliz ama bizim "kötülük istememe" şeklimiz bile çok dünyevi. Yani dünyevi ortalama yaşam standartlarının "kötülük istememe, iyilik isteme" şekli veya türevi. Çok dolaylı, çok pasif, çok zayıf kalıyor belki de. "Yarı zamanlı" veya "kısmi" ve "değişken" bir iyilik isteme anlayışımız var belki de. Adanmıyoruz. İyiliği istemeye tüm yüreğimizle adanmıyoruz. Bir parçası olduğumuz ve benimsediğimiz yaşam biçimlerinin sınırları ve imkanları dahilinde iyilik isteyebiliyoruz genellikle, ki onu bile "tam zamanlı" deneyimlemiyor, buna niyet bile etmiyoruz gerçek manada. Kötülükten şikayet ettiğimiz kadar adanmıyoruz iyiliğe. İyiliğe adanmaktan neyi kastettiğim konusunda açıklamalar yapmam gerekiyor.

Daha önce de temas etmeye çalıştığım gibi, hayatımızın anlam, önem ve işlevine karar verme konusunda çok istekli olan pek çok çevre, grup, ideoloji var çevremizde. Çok söylüyor gibi göründükleri, ama aslında hiç söylemedikleri şey şu: Hayatını iyiliğe ada. Bunu söylemezler, söylüyor gibi göründüklerinde bunu çok muhtemel olarak belirli bir siyasi, ideolojik bir görüşle ilişkilendirme, hatta özdeşleştirme eğilimindedirler. İşin kötüsü, bu ideolojik varoluş tanımlama eğilimi o kadar yaygınlaştırılmış ki, ona uymadan, ona itaat etmeden neredeyse "yalnız" kalıyorsunuz, "aptal" gibi görünüyorsunuz.

Bana öyle geliyor ki, hayatını iyiliğe adamak aslında "varlık" açısından bir "tercih" bile değildir, varlığın zaruriyetidir. Var olmaya devam etmenin mecburi şartıdır. İyilik (niyeti ve çabası) var olmanın doğal neticesidir. Bize hayatını basitçe iyiliğe adamayı en doğrudan, en mutlak ve en basit şekilde söyleyemeyen bireysel veya örgütsel aktörler, iyiliğe en basit ve en doğrudan şekilde odaklanamayışları nedeniyle yapamıyorlar bunu. Ahlaken yeterli olgunlukta değiller yani. Kafaları karışık, farkındalıkları yetersiz veya niyetleri bozuk, şu veya bu ölçüde. Ve bence hepimiz aşağı yukarı bu belirttiklerimi deneyimliyoruz.

Belirli bir aşamaya ulaşana kadar, "sadece" değil tabi ama en başta ve en çok "kendi" iyiliğimize odaklanmamız gerekecektir. Çünkü, Maharaj'ın da belirttiği gibi, "Kendine yardımcı olamayan, başkalarına da yardımcı olamaz". Bu elbette istisnaları olabilecek bir laf ama neyin kastedildiği anlaşıldığında, yanlış olmadığı da anlaşılacak bir laf. Bunu şöyle bir benzetmeyle açıklayabiliriz belki: Bir ölçüde işlev göstermekle beraber pek çok ciddi sorunu olan bir alet işlevini sağlıklı bir şekilde yerine getiremez.

İşte, bizler de BH bağlamında, yani varlık bağlamında, dolayısıyla da iyilik bağlamında pek çok sorunları, işlev bozuklukları olan varlıklarız 3KH dünya insanlığının mensupları olarak. Niyeti az-çok BH yönünde olanları kastediyorum özellikle.

Bizler öyle bir şekilde programlanmış veya programlanmaktayız ki, "iyiliği" (hizmeti) hep dünyevi, yani dünyanın kendi bozuk sosyal düzeninin içindeki belirli çıkar gruplarının dümenine uyacak şekilde istemeye koşullandırılıyoruz, büyük oranda. Öyle ki, iyiliğin, iyiliği istemenin, iyiliğe niyet etmenin gerçek, basit ve evrensel doğasına ciddi oranda yabancılaşmış durumdayız.

Bu durumun vahametini en çok, en somut olarak “kendimizle” olan ilişkilerimizde gözlemleyebiliriz. Biz kendimizin iyiliğini istiyor muyuz gerçekten?

Devam etmek, meseleyi iyice somutlaştırmak niyetiyle şu an için burada kesiyorum.
Go to Top of Page

bozadi


9457 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 28/06/2019 :  21:48:45  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
"İyilik isteme", "iyiliğe niyet etme" konusunda bazı netleştirmeler yapmaktan çok fayda sağlayabileceğimize inaniyorum.

"Kendimizin iyiliğini istiyor muyuz?" diye bir soru ortaya atmıştım. Aslında kendinin iyiliğini istemekle başkalarının iyiliğini istemenin birbirine zıt veya birbiriyle çelişkili olması gerekmiyor kesinlikle ama bu hususu gerekirse sonradan ele alabiliriz. Şu an için anladığım şekliyle "iyilik istemenin" gerçek veya doğru yolu olduğunu sandığım şeyden veya şeylerden bahsetmek istiyorum.

İyilik istemeden, iyiliğe niyet etmeden iyilik sağlanabilir mi, üretilebilir mi? Cevabın "hayır" olduğunu varsayarak devam ediyorum: İyilik istiyor muyuz? İyiliğe niyet ediyor muyuz? Ne ölçüde? Daha doğrusu buna, yani iyilik istemeye, iyiliğe niyet etmeye tüm irademizle "adanıyor muyuz"? Buna çok kesin bir şekilde "evet" diyemediğimizi varsayarak devam ediyorum. Genel, egemen hayat koşullarımızda KH deneyimi o kadar güçlü ve yoğun ki, ne kendimizin, ne de başkalarının iyiliğine tüm irademizle adanmadığımız epeyce zaman geçirdiğimizi tahmin ediyorum, kendimi kesinlikle bu dediğimin bir istisnası olarak görmeksizin.

İyilik veya iyileşme istemenin, istenebilecek çeşitli öğeler içeren bir menüdeki alternatiflerden biri gibi göründüğünü seziyorum bazen, başta kendi deneyimlerime dayanarak. Ve işte bazen de bunun son derece yanlış olabileceğini seziyorum. Yani, iyiliği, iyileşmeyi istemenin aslında bir "seçenek" olmadığını, olmaması gerektiğini. Ve bunu söylerken ne kendimin ne de başkalarının özgür iradesini kontrol altına alma hevesiyle söylemiyorum. İyilik istememe veya iyiliğe tüm iradesiyle adanmama seçeneği veya özgürlüğü olmasaydı, iyiliği istemenin, iyiliğe, iyileşmeye, iyileştirmeye adanmanın da pek bir anlamı, önemi, değeri, öğrenmesi, testi olamazdı. Ve yine, ben bu lafları ederken hiçbir yakın tarihte tüm irademle kesintisiz bir şekilde ne kendimin ne de başkalarının iyiliğini ister hale gelemeyeceğimden emin olduğumu da ekleyeyim. Kendine Hizmet denen şey özellikle 3Y dersleri için azımsanamayacak oranda doğal, gerekli bir niteliğe de sahip; ille başkalarını sömürmeye (kötülüğe) adanma gibi bir anlama gelmek zorunda değil daha önce de değinmeye çalıştığım gibi.

Lakin, BH'ye "mezun" olma imkanlarının ve hatta bir anlamda zaruretinin epeyce gündemde olduğu böyle bir ilginç zaman ve mekan kavşağında, bu "iyiliğe adanma" meselesinde kavrayışımızı ve yaşam tarzımızı derinleştirmeye ihtiyaç duyduğumuza dair bazı sezgilerim var. Söylediğim, söyleyeceğim şeylerde ve/veya bunları söyleyiş tarzımda pek çok eksik ve yanlış yön olabilir. Yani sonradan geri dönüp baktığımda pek de makul ve vicdanlı olmayan veya acelecilikler, dikkatsizlikler ve yarı-bilinçli KH programları nedeniyle hem kendim hem de pek çok başkası için faydadan çok zarara neden olabilecek bir düşünceler, inançlar ve öneriler dizisi paylaşmış olabilirim. Bu olasılıklara rağmen bu konuya girmek, bu olasılığı, bu yöntemi derinlemesine sorgulamak, denemek istiyorum.

Bu tartışmada "iyilik", "iyilik isteme", "iyiliğe niyet etme" gibi kavramları kullanırken, bununla ilgili önemli olduğunu tahmin ettiğim bir açıklama, bir tür ayrım yapmak, buna dikkat çekmek istiyorum. İyilik ille kendimizin veya falancanın falanca derdini çözmek, falanca ihityacını veya isteğini karşılamak demek değildir. Bu tür şeyleri doğrudan veya dolaylı olarak kapsayacaktır elbette ama iyiliğin, iyilik istemenin özü bu değildir tam olarak. Benim kastettiğim manasıyla "iyilik istemek" ile "varlık istemek" büyük oranda veya tamamen özdeştir. İyiliğe ne kadar tam bir iradeyle niyet ediyorsanız o kadar varsınızdır ve aynı şeyi ters yönden ifade edecek olursak, ne kadar varsanız, o kadar tam bir iradeyle iyiliğe niyet edersiniz. KH'ye aktif şekilde adanan (faşist, şeytani) "varlıkların" (örnek İlüminati veya 4KH) gayet güçlü bir varlıkları ve etkileri var gibi görünüyor, bu nasıl oluyor? Bu KH'ye adanmış bireylerin ve grupların "varlıksal" gücünün ve etkisinin büyük veya yüksek görünmesi daha çok bizim KH modundaki zihinlerimizin algısı aslında bence. Ve bize çok uzun vadeli ve hatta sonsuz gibi görünebilecek olsa da, varlığın sonsuzluğunun bakış açısından bir göz açıp kapama vakti bile sayılabilir bazı 3Y ve 4Y KH güçlerinin bizler üzerinde "uzun zamandır" kurdukları egemenlik. Ve sömürüye adanan bu "varlıkların" aslında ne kadar hızlı bir şekilde "yok oluşa" doğru kaydıklarına, düştüklerine dair elimizdeki kaynakların verdiği bilgiler de bu anlamda oldukça ibretlik, takdir edersiniz ki.

Gerçekten var olmak, varlığımızı toparlamak, iyileştirmek, güçlendirmek istiyorsak, iyiliğe adanmayı bir "seçenek" olarak değil, en doğal, en anlamlı, en güzel zorunluluk olarak görmemiz icap ediyor. Yine vurgulama gereği duyuyorum; burada iyilik derken, "Hm, şimdi iyilik zamanı, dur gidip birine iyilik yapayım" cinsinden bir iyiliği kastetmiyorum aslında. Öylesi son derece 3Y nitelikli bir iyilik anlayışı olur ve sorunlu bir "acıma" ve "acırken kendisi acınacak hale gelme" durumlarıyla da yakından bağlantılı olabilir gibi geliyor bana. Benim kastettiğim iyilik "belirli birinin belirli bir derdine veya ihtiyacına yardımcı olmak" değil pek. Elbette ille bunun tersi de değil. Peki ne? İyilik derken, iyilik istemek, iyiliğe niyet etmek, tüm iradesiyle iyilik istemeye adanmak derken nasıl veya ne anlamda bir iyiliği kastediyorum?

Benim kastettiğim iyiliğin öncelikli öznesi, hedefi, konusu sizsiniz, yani kendimiziz. Bu bir seçenek veya tercih değil, bir mecburiyet. Bozuk durumdayız, arızalı durumdayız ve kendimizi "iyileştirmemiz" şart. Elbette kendimizi başkalarıyla etkileşimlerden tamamen koparmayı, kendimizi "iyileştirmeden" başkalarıyla olan etkileşimlerimizi büyük ölçüde askıya almayı kastetmiyorum. İkisi (bireysel iyileşme, başkalarıyla olan ilişkilerimizdeki iyileşme) aşağı yukarı birlikte ilerleyecektir. Ama yine de "doğal ve kaçınılmaz" olarak öncelikli iyileşme ve iyileştirme öznemiz ve konumuz kendimiziz.

Devam etmek üzere.
Go to Top of Page

bozadi


9457 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 03/07/2019 :  16:38:59  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Şifa (iyileşme, iyileştirme) denen şeyin "yaratıcılık" yeteneği ve düşüncenin yaratıcı (gerçeklik belirleyici) gücüyle yakından bağlantılı olduğunu sanıyorum. "Gerçeklik belirleme" derken, daha çok kendi bireysel hikayemizde olumsuz duygu, düşünce ve inançların egemenliğini kırma, olumlu olanları egemen hale getirme sürecini kastediyorum daha çok. Yoksa, dışımızdaki olguları, olayları, durumları, kişileri kendi keyfi özgür irademize göre şekillendirme veya kontrolümüz altına alma anlamında değil.

Kendi bireysel gerçekliğimizin merkezi biziz. Sıfır noktası biziz. "Sıfır" derken, aslında bu daha ziyade "1" denen olgu. Daha önce kısmen değinmiştim sanırım. Birşeyin "sıfır noktasına" inmeyi, en derin, en dip, en merkez noktaya erişme anlamında kullanıyoruz daha çok. Ama "sıfır" aslında birşeyin "olmadığı" bir durumu ima eder daha ziyade, teknik olarak. Sıfır düzeyine, başlangıca ulaşmaktan bahsedilirken daha ziyade ilk, yani 1. düzeye ulaşmak kastedilmiş olur.

"Birey" derken de, BİReyin "Tanrı" olduğu gerçeğini göz önünde bulundurmak gerek. Bizim yaşam koşullarımızda özellikle Batı medeniyetiyle karşılaştırıldığında bireyselliğin değeri, geliştirilmesi konusunda maalesef olumsuz, bloke edici etkiler çoktur. Batı medeniyetinin bireye, bireysel özgünlüğe ve özgürlüğe verdiği değer aslında bireyin tanrısal niteliğinin daha fazla onaylanmasını ve onurlandırılmasını ifade ediyor. Ve Batıya duyduğumuz hayranlığın, çekimin bir nedeni de bu olsa gerek. (Batılıların da genel Doğu medeniyetinde özendiği şeyler olmakla birlikte.)

Birey gerçekten Tanrıdır, çünkü var olan herşey Tanrıdır. Tanrı demek, Varlık demektir.

Bireyselliğimizin bir yönüyle, bir ailenin, bir toplumun, bir dünyanın, bir galaksinin parçasıyız ve birşeylerin etrafında dönüp, koşturup duruyoruz binbir türlü acizlikler, sıkıntılar içinde. Bu süreçlerin şiddetli olumsuz yönlerinin nedenleriyle, yani kendimizi nasıl olup da bu durumların, bu koşulların içine soktuğumuzla ilgili pek çok şey tartıştık şimdiye kadar. Ama tüm hikaye bu değil. Biz (var olan herşey gibi), tüm bu olayların döndüğü tüm mekanın ve tüm zamanın, tüm mekan ve zamanların sahibiyiz. İnanması kolay olmayabilir ama gerçek bu. Elimizdeki belirli bazı kaynakların vurguladığı ve bence bilincimizin, gönlümüzün, aklımızın en derin potansiyelinin haykırdığı, onayladığı, aradığı şey de budur.

Bir yandan kendimizi lokal dünyevi gerçekliğimizdeki koşullara uydurmak, çeşitli acizlikler ve sıkıntılar içindeki koşullarımızı iyileştirmek için didinirken, bir yandan da herşeyin sahibinin ve kendisinin bizzat biz olduğumuzu hatırlamamız gerekiyor. Dünyadaki hayat deneyimimizin şiddetli bazı dengesizliklerini "dengeleyecek" olan yolun bu olduğunu sanıyorum.

Birey Tanrıdır ve düşünce gücü aynı zamanda yaratıcılık gücüdür. Ve işte düşüncemizin yaratıcılık gücünü pozitif yönde bilinçli bir şekilde kullanma konusunda daha fazla deneyime, farkındalığa ihtiyacımız var bence.

Düşüncelerinizin kendi gerçekliğinizi, deneyiminizi nasıl şekillendirdiğini fark edin. Olumlu düşünceler düşündüğünüzde, bunun gücüne bağlı olarak deneyiminizin nasıl bu durumdan pozitif yönde etkilendiğini biliyorsunuz. Olumsuz duygu, düşünce ve inançların da tüm yaşam deneyimimizi nasıl karartabildiğini biliyoruz.

Burada önemli bir “denge” meselesi var elbette. Maalesef uzun zamandır epeyce olumsuz şartlar içeren dış gerçeklikten kendimizi tamamen yalıtarak yaşayamayız; bu ne mümkün, ne de anlamlı olur. Ailemizin, çevremizin, ülkemizin, dünyanın olaylarının, durumlarının bir parçasıyız. Bunu inkar edecek değiliz. Ama dışsal gerçek ile içsel gerçek arasında bir denge kurulması gerekiyor ve bu dengede bu iki tarafın değerinin, öneminin yaklaşık da olsa %50-50 olduğunu düşünmekte bir sorun yok bence. Dış ve iç gerçeklik de nihai olarak birdir elbette ama ikisini ayırarak incelemenin gerektiği durumlar da doğal ve kaçınılmazdır. Dışsal gerçeği grupsal, toplumsal veya kitlesel gerçeklik olarak tanımlamak mümkün olur sanırım. İçsel gerçeklik ise bireydir, bireyseldir. Burada birey elbette çok yalnız ve aciz kalıyor kitleyle veya kitlelerle karşılaştırılınca ama bireyin birliği, tekliği, aynı zamanda Tanrının (tüm varlığın) birliği ve tekliğidir. Herşeyin başlangıç noktasıdır. “0” noktasıdır veya diğer bir ifadeyle “1” noktasıdır.

Bireye en fazla güç, kudret, şifa, direnç gücü katacak ve aynı zamanda onun dış gerçeklikte ilişki içinde olduğu bireylere hizmetlerini, katkılarını artıracak olan şey, bireyin Tanrı olduğunu, yani herşey olduğunu bilmesidir. Sevginin, güvenin, huzurun, şifanın, kudretin başka bir kaynağı olamaz nihayette.

Hayatımızda sıkça kendimizi kaybolmuş hissederiz. İdeolojiler biraz da bu kaybolmuşluk duygumuzu yenmek, daha doğrusu onu maskelemek için kullandığımız bir kaçış alanıdır. İdeolojiler size kim olduğunuz, nerede olduğunuz, ne yaptığınız ve ne yapmanız gerektiğini söyler. Böylece siz bu sorulara tamamen bireysel özgür iradenizle, aklınızla ve yüreğinizle yanıt arama sorumluluğundan büyük oranda kurtulmuş olursunuz. Aslında hangi dini veya siyasi ideolojide neyi benimserseniz benimseyin veya savunursanız savunun, elinizde olmaksızın tüm yaptığınız ve tüm yapacağınız kendi Tanrısal bireyselliğinizin, mutlak gerçeğin aslını esasını aramaktan, onu test etmekten ibarettir. Ama ideolojilerle ilişkide bunu çok daha dolaylı, kaçak ve potansiyel olarak verimsiz bir şekilde yapmak durumunda kalırsınız, her ne kadar buna rağmen tüm bu ideolojik deneyimlerin de bir öğreticilik, geliştiricilik değeri olsa da.

Korkuyu, acizliği, mağduriyeti ve suçluluğu o kadar çok, yoğun ve sürekli yaşadık ve yaşıyoruz ki, bu bizde ciddi bir akıl-gönül veya farkındalık tutulmasına, hastalığına neden oldu. Körleştik ciddi oranda. Ve kendimizi tüm bu olumsuz koşulları içeren dışsal gerçeklikle veya ilüzyonla (daha doğrusu lokal ilüzyonumuzla) çok fazla ilişkilendirdik, özdeşleştirdik. Dolayısıyla, ilüzyonumuzdaki berbatlıkları, acizlikleri kendi nihai veya mutlak varoluşsal gerçekliğimizin özellikleri sanmaya başladık. Yani berbatlıklarımızı ve acizliklerimizi mutlaklaştırdık, “mutlak gerçeklik” olarak görmeye başladık. Din ideolojilerinin ve diğer belli başlı ideolojilerin bu kadar “popüler” olmasının nedeni de budur. Çünkü onlar sizin acizliğinizi doğrular ve herşeye rağmen iyi bir gelecek ümit edebilmek için bir yol olduğunu, bunun için ne yapmanız gerektiğini söyler. Ama bunu genellikle çok egoist bir biçimde yapar, farklı, rakip, alternatif ideolojileri var gücüyle kötüler, onlara duyduğu nefreti kendi varlığının dayanağı yapar.

İyilik, iyileşme (şifa, sevinç, huzur, güven, sevgi) düşüncede başlar, tıpkı diğer herşey gibi. Düşüncede “başlamakla” kalmaz, devam da eder. Herşey düşüncede olup bitmektedir. Düşünce tüm deneyimi, tüm varlığı kapsamaktadır. Düşünce bilinçtir, bilinç varlıktır ve herşeydir. Düşünceden, bilinçten, varlıktan başka birşey yoktur.

Düşüncenizin yaratıcılığını keşfedebilirsiniz. Düşüncenin “frekansları” belirleme, yani bir deneyim spektrumundaki (veya spektrumlarındaki) durumunuzu, yolculuğunuzu sağlama, belirleme gücünü keşfedebilirsiniz. Bunun küçücük bir örneğini istediğiniz an kendinize kanıtlayabilirsiniz, daha doğrusu bunun doğruluğunu biliyorsunuz, isterseniz çok zorlanmadan hatırlayabilirsiniz.

Kendi düşüncelerinizle kendi ruh halinizi azıcık bile olsa daha pozitif hale getirmeye çalıştınız mı hiç? Sadece düşünce gücüyle. İlle dış gerçeklikle ilgili bir koşula dayandırmadan. Pozitiflik için pozitiflik. Tamamen kendi kendinize, kendinizle. Beyninizde/aklınızda, duygularınızda, inançlarınızda tamamen düşünce/irade/inanç yoluyla küçücük de olsa bir fark yaratmadınız mı hiç? Bilinçli olarak yapmasanız bile farkına varmadan bunu sayısız kereler yapmışsınızdır. Ama bunu daha bilinçli hale getirmemiz mümkün, doğal ve gerekli aslında.

K’lar “düşüncenin ‘inanç’ merkezi” diye birşeyden bahsetmişlerdi. Sanırım bu da bu meselenin önemli bir parçası. Yani bir bilgisayarın işlemcisinde bir miktar verinin işlenmesine benzer kuru kuruya bir düşünüşten bahsetmiyoruz. “İnanç” veya “irade” faktörü de olmalı düşüncenin belirleyici, yaratıcı etkisini göstermesi için. E tabi bunu söylerken, şimdilik beklentileri çok yüksek tutmamak, abartmamak gerek. Durduğunuz yerde kendi düşüncenizle, kendi hissiyatınızda, duygularınızda, deneyiminizde en ufak, küçücük bir pozitifleşme farkı yaratamaz mısınız?

Bu başlık altında bu konuya daha önce bir ölçüde girmeye çalışmıştım. Şimdi konuya biraz daha geniş bir perspektiften bakabildiğimi sanıyorum ve tabi ki zaman ilerledikçe, deneyim arttıkça giderek daha da genişletmem, derinleştirmem, zenginleştirmem mümkün olacaktır bu önerileri.

Meditasyon denen şey bu aslında biraz da. “Dur, mümkün olduğu kadar sessiz, sakin bir yere geç. Günlük hayatın, dış gerçekliğin pek çok stres faktörüyle ve hatta bombardımanıyla dayattığı düşünce süreçlerini bir durdur, yavaşlat, gevşet, sakinleş. Sen onlar değilsin, kendini onlarla özdeşleştirmeyi bırak. Rahatla. Sakinleş. Gevşe. Yavaş ve derin nefesler al. Bekle. Bu şekilde biraz zaman geçmesine izin ver.” Meditasyonun bu faydasını aslında ille de şekilsel anlamda meditasyon yaparak bulmak zorunda değilsiniz. Moraliniz, enerjiniz, gücünüz, inancınız, iradeniz yeterince güçlü ve pozitif olduğunda, dış gerçekliğin gayet içindeyken bile iç ve dış realite arasında epeyce süre dengeli ilerleyebilirsiniz. Tabi burada yine “dış dünya – iç dünya” meselesinde oturtmamız, daha iyi kavramamız gereken bir sürü şey var. Özellikle “iç dünyanın” anlamı, önemi. Vurgulamaya çalıştığım gibi, bizim dış dünyamız aynı zamanda iç dünyamızın da önemli bir kısmını işgal eder durumda. Yani neredeyse iç dünyamız diye birşey kalmayacak. Ve yine, bunu söylerken, “dış dünya = kötü”, “iç dünya = iyi” diye basit bir denklem olmadığı inancımı ve sezgimi vurgulamak isterim. İkisi nihayette birdir. Aynı şeyin iki yansımasıdır. Dış dünyanın nasıl bu kadar problemli hale geldiğini çeşitli şekillerde ele alıyoruz, belirttiğim gibi. Ve işin kötüsü, çok sorunlu dış dünya gerçekliğiyle aşırı özdeşleşme nedeniyle, dış dünyanın sorunları iç dünyanın da sorunları oluyor. Daha doğrusu ikisinin birbirinden hiçbir farkı kalmıyor. Dış dünya dengesiz bir şekilde iç dünyayı “asimile” ediyor. Şu anda hepimiz bu sorunu ciddi oranlarda deneyimliyoruz bana göre.

Ama bunu söylerken bile, bu durumla ilgili önemli bazı bilgileri bile “dış dünyadan” alıyoruz. Örneğin bu forum ve forumda ele aldığımız kaynaklar vs. Dış dünyada sadece kötülük yok, iyilik de var. Ne de olsa dışarıda başka bireyler, başka “iç dünyalar”, başka Tanrılar var. Kısacası, iç ve dış diye kesin bir şekilde ayırmak kolay değil, çok karmaşık, iç içe geçen durumlar var ama buna rağmen bu ayrımı yapmanın, bu şekilde analiz etmenin önemli doğallıkları ve zorunlulukları da var.

Netice itibariyle, “gerçek iç dünyayı” keşfetmemiz, hatırlamamız, güçlendirmemiz ve dış dünya realitesiyle dengelemimiz gerekiyor. Bir yandan “içimizde” yeni veya farklı veya ihtiyaç duyulan bir gerçeklik ararken, bir yandan da “arayan” ile “arananın” bir olduğunu, aynı şey olduğunu göreceğiz; veya diğer bir ifadeyle, “gördük, görüyoruz, göreceğiz”.
Go to Top of Page

bozadi


9457 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 06/07/2019 :  16:31:19  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Ra (ve Kasyopya) bilgilerinde, varoluşun 7 aşamadan oluştuğu, bu 7 aşamanın her birinin de kendi içinde 7 alt-aşaması olduğu ve bu alt aşamaların da yine sonsuza kadar 7'li alt aşamalara bölündüğüne yönelik açıklama aklıma geliyor. Sonuçta bu "çok boyutlu gerçeklik" denen şeyi ifade ediyor. Gerçeklik tek olmakla birlikte, onun kendi içinde çeşit çeşit döngüsel farkındalık artışı evreleri var.

Bizim hayat veya gerçeklik deneyimimiz de bu çok boyutluluğun bir parçası, bir uzantısı ve kendisi. Çok net 7 aşamaya bölmek ne kadar mümkün olur bilmiyorum ama dünyadaki lokal hayat veya varoluş deneyimimizin de kesinlikle çeşitli seviyeleri olduğunu bildiğimizi, sezdiğimizi düşünüyorum. Yani “derinlik” ve “kapsayıcılık” bakımından hiyerarşik bir tür kademe sıralaması var deneyimimizin.

Daha önce kozmolojik 7 yoğunluğun olası simgelerinden birini şu şekilde paylaşmıştım:



Çekirdek 7Y oluyor. Çekirdekten uzaklaştıkça daha alt yoğunluk seviyeleri var. Yalnız, belki belirtmişimdir, buradaki yoğunluk numarası sıralamasının tersten de alınabileceğini düşünüyorum:



Yani en içteki, “çekirdekteki” yoğunluk seviyesini 7Y olarak değil 1Y seviyesi olarak alıyorum. Yalnız burada 1Y yani 1. yoğunluk derken, en ilkel, en düşük farkındalık seviyesine sahip madde/mineral seviyesini kastetmiyorum, bizim şu anda 7Y olarak bildiğimiz, yani elimizdeki kaynaklarda 7Y (7. yoğunluk) olarak geçen “çekirdekteki” yoğunluk seviyesinin sıra numarasını 7 değil de 1 olarak alıyorum. Dolayısıyla niteliksel bir değişiklik yok, sadece adlandırmada, numara sıralamasında bir değişiklik var. Peki neden böyle birşey yapıyorum? Çünkü çekirdekte olan, en merkezde olan, var olan herşeyin Birliğini ifade eden şeyin “1” rakamıyla ifade edilmesinin gayet doğal olduğunu düşünüyorum. Her iki rakamsal sıralama biçiminin de bir anlamı ve önemi olduğuna inanıyorum ama 7Y olarak bildiğimiz ve herşeyin birliğinin ifadesi olan seviyeyi “1”. seviye olarak almanın da bazı hususları oturtmak için önemli faydaları olacağını düşünüyorum.

Benim bu tartışmada ele almak istediğim seviyeler o evrensel 7 seviye değil tam olarak, bizim dünyadaki kendi hayat ve varoluş deneyimimiz içindeki bilinçsel hiyerarşik bazı kademeler. İkisi arasında kaçınılmaz bir bağlantı var elbette ama biz dünyadaki varoluş deneyimimizin bilinçsel veya farkındalıksal kademelerini tespit etmeye çalışırken o kozmolojik 7 seviyeye uygun seviyeler bulabilir, oturtabilir miyiz, bilmiyorum. Şimdilik böyle birşeye kasmaya gerek olmadığını düşünüyorum.

Dünyadaki hayat veya varoluş deneyimimizin farkındalıksal hiyerarşik seviyeleri derken neyi kastettiğimi açıklamaya çalışayım. Konuya şu an yeterince hakim olmadığım için, “en kısa yol, bildiğin yoldur” diyerek, kendi deneyimlerimden çok aşina olduğum ilk açıklama yoluna başvurayım:

Diyelim ki tüm varlığınızı derinden etkileyen bir veya birkaç sıkıntı deneyimliyorsunuz. İçinden çıkamadığınız, çözümleyemediğiniz, anlamlandıramadığınız ve sizi çok rahatsız eden bir durum içindesiniz düşünce, duygu, inançlar bağlamında, tüm varoluşunuzun anlam ve önemi bağlamında. Hani Aynştayn’a atfedilen bir laf vardır, “Bir sorunu, o sorunun seviyesinden çözemezsiniz” gibisinden. Veya şöyle ifade edilebilir belki: Yanlış bir yönde ilerlediğinizin farkına vardığınızda, bazen geldiğiniz rotada geri geri gidersiniz, ta ki sizi hedefinize götüren yolda ilk yanlış yöne sapmayı gerçekleştirdiğiniz yere kadar geri gidersiniz, tekrar doğru yönde devam edebilmek için.

İşte, hayatımızda felsefi, duygusal, inançsal olarak bir çıkmaza girdiğimizde veya bir tür batağa saplandığımızda, bizi o çıkmaza getiren yoldan geri geri gitmemiz gerekir, ta ki doğruluğundan, uygunluğundan emin olduğumuz ve verimli, yapıcı bir şekilde ilerlememize imkan verecek bir noktaya geri dönünceye veya varıncaya kadar.

Her zaman değilse bile genellikle yukarıda tasvir ettiğim gibi yanlış veya kötü bir yöne, bilinçsel, duygusal, inançsal bir çıkmaza veya batağa girme nedeniyle sorgulamaya başlarız “herşeyin” anlamını. Bize nefes aldıracak, kendimizi nispeten iyi hissettirecek bir yere dönmemiz gerekir; yanlışlığı, sorunu, aldığımız yaraları, maruz kaldığımız yıpranmayı değerlendirmek, enerji ve moral toplamak ve doğru yönde devam etmek üzere tekrar pozitif irade geliştirebilmek için.

Hepimiz dünyadaki bu hayat deneyiminde küçüklü-büyüklü sayısız travmalar yaşamışızdır. Pozitifliğe, adalete, vicdana uymayan, hatta bunların köküne kibrit suyu döken pek çok kötü muameleye maruz kalmışızdır ve bazen bu muameleleri kendimiz de yapmışızdır hem aile içinde, hem akrabalarla, komşularla, arkadaşlarla, tanıdıklarla, çevreyle, toplumla ilişkilerimizde, evde, sokakta, okulda, işyerinde, yaşadığımız her yerde. Nasıl bir düzende yaşadığımızı çok iyi biliyoruz aslında, elimizdeki kaynaklar ve özellikle de Kasyopyalılar meseleyi pek çok ilginç boyutuyla epeyce çıplak bir şekilde vurguladılar ama bizim kendi deneyimlerimizden bildiğimiz kadarıyla bile olsa meseleyi doğru dürüst masaya yatırıp, teşhis edip gereğini yapma konusundaki organize çabalarımız çoğunlukla çok yetersiz kalıyor, hatta neredeyse tamamen görmezden gelerek, çok dolaylı yollarla buna karşı çözümler geliştirmeye çalışarak yaşıyoruz.

Bir önceki mesajda “iç dünya – dış dünya” bakış açısından bir çözüm olasılığına değinmeye çalıştım. Şimdi bu “iç-dış dünya” meselesini, bu mesajda değinmeye çalıştığım “kademeler” konusuyla birlikte ele almak istiyorum. Kademeler konusunun olası bir görselleştirmesi olarak da, çekirdek/merkez/başlangıç seviyesini “1” olarak numaralandırdığım grafiği dikkate almanızı öneriyorum.

Her durumda değilse bile genellikle ciddi dertler yaşadıktan sonra sorduğumuz “Herşeyin anlamı nedir?” “Tüm olan bitenin anlamı, önemi nedir?” “Tüm herşeyin belirli bir aslı, esası, kökeni, başlangıcı var mıdır, nedir, nasıldır?” gibi felsefi sorgulamalarınızı hatırlayın. Bu arada, bu acıları yaşayıp bu felsefi sorgulamaları yapmak deyince, K’ların “Acı çekmek DNA’ları etkinleştiriyor” sözü aklıma geldi :-) Tabi bu şebekçe sırıtışın ardında epeyce travma, kahır, işkence çekme emojileri saklı...

“1” numara nedir? Var mıdır veya? Varsa ve özellikle de simgesel olarak verdiğim resimde olduğu gibi iç içe deneyim küreleri ve en içte, en merkezde, herşeyin başı, sonu ve kendisi olan çekirdek gibi mi? Benim inancım bu yönde, daha doğrusu bu inanç yönünde irade geliştirmeye çalışıyorum.

İnsanların geneli, büyük ölçüde din ideolojilerinin de etkisiyle o “1” numaraya Tanrı diye belirli bir varlığı yerleştiriyorlar. Bana göre bu ille de “yanlış” olduğu söylenemeyecek bir yaklaşım olmakla birlikte, özellikle monoteist din ideolojilerinin tanımladığı şekliyle ciddi bir eksikliği veya yanlışlığı olan bir yaklaşım. Kasyopyalıların da vurguladığı gibi, bu yaklaşımdaki temel sorun “ayrılık”. Yani 1 numara ile sizin aranızda doğrudan bir bağlantı ve özdeşlik kurulmaması. Ayrılık, yalıtıklık ve tamamen değilse de azımsanamayacak ölçüde “Efendi-Köle” etkileşimini çağrıştıran bir ilişki. Ra, Kasyopya ve yine örneğin Maharaj ve kısmen Sufizm, “Yaratan” ile “Yaratılan” arasındaki birliğe, özdeşliğe vurgu yapıyor. Benim algım, sezgim, önerim bu yöndedir.

1 numara sizsiniz. Ama sadece şahsen siz değil, varolan herkes ve herşey. Hepsi tektir. Tüm uzantılarıyla, varlık birdir.

1 numara budur. Asli, birinci, en öncelikli ve hatta tek gerçek budur: Gerçekliğin, yani varoluşun tüm o çeşitli farkındalık boyutlarındaki herşey birdir, aynı ve tek olan şeyin uzantıları ve “bizatihi” kendisidir. Varlık 1’dir ve O’ndan başka birşey yoktur.

Yani, bana göre, hayatta çeşitli dertler yaşadıktan sonra giriştiğimiz en ciddi, en derin felsefi sorgulamalarda dikkate alınması gereken, herşeyin başlangıcı, gelişimi ve sonu olan ve hepsinin kendisi olan şey budur: Bir. Tüm varlığın birliği, tekliği. Varılabilecek, dönülebilecek daha öz, daha iç, daha merkez, daha derin, daha gerçek bir gerçeklik yoktur. Mutlak gerçek, kendi kendini kanıtlar biçimde mutlak birlik gerçeğidir. Ayrılık, gayrılık yoktur. Tüm varlığın, tüm varlıkların sahibi ve kendisi sizsiniz. Tüm deneyimlerin sahibi ve kendisi sizsiniz. Tüm sonsuz zengin boyutları ve çeşitliliğiyle, herşey birdir ve bir herşeydir. Sevginin, özgürlüğün, adaletin kökeni budur.

“İç ve dış dünya” konusunu ele alırken, dış dünyamızdaki koşulların iç dünyamızı hastalıklı bir şekilde işgal ve asimile etmiş ve etmekte olduğuna değinmiştim. Uzun zamandır dış dünya koşullarımızda epeyce negatif, yıkıcı, yozlaştırıcı koşullar egemen. Elbette bu da durup dururken olmadı, insanlığın bir kitle olarak özgür iradesini kullanış biçimindeki yozlaşmadan, egosal bozukluklardan kaynaklandı, ki bu durum hala devam ediyor. İnsanlığın büyük bölümü kendi özgür irade tercihlerine dayalı olarak ego bataklığında debelenmeye devam ediyor. Bir kısmı ise bu bataktan kurtulmak için irade gösteriyor, bu iradeyi artırmaya, bu yönde dayanışmaya çalışıyor. Bu resim gittikçe netleşecek ve bir nihayete ulaşacaktır.

Çeşitli bilinçsel hastalıklarımız ve komplekslerimiz nedeniyle, dış dünya realitesi kısmen doğal, kısmen yapay ve kötü niyetli biçimlerde iç dünya realitemizi işgal etmektedir. “İç dünya gerçekliği veya farkındalığı” aslında yukarıda bahsettiğim “1 numaralı” gerçektir, onun farkındalığıdır. Birliğin farkındalığına, ilhamına, sonsuz potansiyeline, güzelliğine, gücüne ilişkindir. Herkesin, herşeyin aslı, esası, özü, kendisi budur: Varlığın sonsuz potansiyeli, güzelliği, zenginliği, gücü. Tüm ilhamın, sevginin, sevincin, şifanın kaynağı, kendisi budur.

Bahsettiğim bilinç hastalıkları ve kompleksleri nedeniyle, 1 numaralı gerçeğin farkındalığıyla ilgili ciddi karamsarlıklar, ümitsizlikler, inançsızlıklar deneyimleyebiliyoruz. Öyle bir 1 numaralı, ilk, en iç, en temel gerçek var mı, varsa güvenilir mi, anlamlı mı, onunla aramızdaki ilişki nedir? Bu konularda ciddi şüpheler, karamsarlıklar, inançsızlıklar deneyimliyoruz. Dolayısıyla bu aynı zamanda kendi varlığımızla ilgili şüpheler, karamsarlıklar ve inançsızlıklar olmuş oluyor.

Ne mi yapalım? Diğer tüm hiyerarşik gerçeklik uzantılarını veya kademelerini kapsayan, hepsinin aslı, esası, kendisi olan ve “iç dünyamız” dediğimiz şeyin de dayanağı ve kendisi olan 1. gerçeğe dair farkındalığımızı gözden geçirip yeniden keşfedelim, arındıralım. Tüm sorunlar 1. gerçeklikteki, onunla özdeşlik farkındalığındaki, inancındaki sorunlardan kaynaklanır en nihayetinde.

Düşüncenin yaratıcı gücünü, irade gücünü daha derinlemesine keşfedip kullanmayı gerektiren bir süreç olacaktır bu.

K’ların “zaman yok” diye yaptığı vurguların bu konuyla yakından bağlantısı var. “Zaman yok” demek, kaba veya olumsuz anlamda itaat etmeniz gereken hiyerarşik bir koşul veya realite yok demek. Mutlak manada özgürsünüz demek. Varolan herşey sizseniz, kime, neye itaat edeceksiniz? Varlık birse, itaat eden ve edilen diye iki ayrı varlık olabilir mi? Ama bu varlık tanımı BH bakış açısına aittir. Bizim deneyim ortamımızda ise KH’nin oldukça güçlü bir egemenliği söz konusudur, bu nedenle de ayrımcılık, dengesiz/adaletsiz bölünmeler ve hiyerarşik etkileşimler epeyce yaygındır. Hatta itaatin ve benzer bazı kavramların “nispeten” BH nitelikli anlamları veya biçimleri bile olmaktadır. KH’nin sözlüğünde itaat etme ve edilme en önemli kurallardan biridir. Peki, madem KH aleminde ayrım var, şiddetli bölünme ve askeri ast-üst ilişkileri var, efendilik-kölelik var, o zaman bu durum BH’nin varoluş ve mutlak birlik anlayışının veya görüşünün bir istisnasını veya tersini kanıtlamış olmuyor mu? Belki, bir anlamda ama kesin bir şekilde değil. KH yolunda ilerleyen varlıklar aslında Varlık yolundan uzaklaşmaktalar. Bilinçli ve tercihsel bir şekilde KH doğrultusunda ilerlemek, yok olma doğrultusunda ilerlemektir. Bu da tüm varlıkların özgür irade seçenekleri arasında doğal olarak mevcuttur. KH’ye adanan varlıkların yok oluşa doğru ilerlemesi ve bu süreçte kendi aralarında ayrılığa, ast-üst veya efendi-köle anlayışına göre bir sosyal düzen içinde yaşamak istemesi, BH’nin mutlak birlik anlayışının yanlışlığını kanıtlayan bir durum değildir, özgür iradeyle seçilebilen bir yol, bir tercihtir ama bunun “Varlıktan/Varoluştan çıkış tercihi”, yani “yok oluş tercihi” olduğuna dikkat edilmelidir, her ne kadar o yola giren varlıklar o yoldan dönme özgür iradesine veya seçeneğine her zaman sahip olsalar da. BH’nin anlayışı doğal olarak Varlığa, var oluşa ilişkindir, Yokluğa, yok oluşa değil. KH sadece kendi egosal çıkarına uygun olarak görür herşeyi, BH’yi olduğu gibi görüp anlamaz ama BH sadece kendini değil, KH’yi de olduğu gibi görüp bilir.

Bizim KH-egemen şartlarda devam eden yaşam hikayemizde de KH’ye, sömürüye, kötülüğe, aşağılamaya, parçalamaya, yok etmeye adanmakta olan “varlıklar” (!) da aslında “yok oluş” yönünde adımlar atmaktalar, bunun bilinçli olarak farkında olsalar da, olmasalar da.

Birlikte çeşitli düşünce, inanç, irade pratikleri geliştirebilir, deneyebiliriz iç dünyaya, iç dünyayla erişilebilecek olana dair. Uzun zamandır deneyimlemekte olduğumuz travmalar, ağır moral bozuklukları, depresyonlar ve zihinsel hastalıklar nedeniyle, bilincimizde ve bilinçaltımızda kendimiz de dahil olmak üzere herkese, herşeye karşı ciddi güvensizlikler, sevinçsizlikler, ümitsizlikler yaşıyoruz, yaşayabiliriz. Dolayısıyla, varoluşun en birincil gerçeğinin olup olmadığı, varsa ne ve nasıl olduğu ve onunla ilişkimiz konusunda da doğal olarak pek çok güvensizlik, karamsarlık, inançsızlık ve ümitsizlik deneyimliyor veya deneyimleyecek olabiliriz.

Zor olan mı, yoksa güzel olan mı desem bilemiyorum ama eğer varsa, doğru ve gerçekse, varoluşun sonsuz potansiyeline, kudretine, güzelliğine, zenginliğine ve onunla mutlak birliğinize olan inancınızı, farkındalığınızı “kendiniz” inşa etmek zorundasınız. Kendi düşüncelerinizle, kendi iradenizle. Sadece “erişmek” değil, aynı zamanda “yaratmak” zorundasınız. “İrade” dediğimiz, “özgür irade” dediğimiz şey budur. Bu bir zorundalıktan ziyade herşeyin anlamı ve güzelliğidir.
Go to Top of Page

bozadi


9457 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 10/07/2019 :  14:33:45  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Hayatta sayısız şeye para harcamak durumunda olduğumuz gibi, çok daha fazla şeye enerji, moral enerjisi harcamamız gerekir. Ve harcayabilmek için, harcanacak şeyin "olması" gerekir. Paranın nasıl sağlanacağı apayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte, moral enerjisinin nasıl sağlanacağıyla ilgili olarak bu forumun konuları bağlamında söylenebilecek, önerilebilecek, tartışılabilecek pek çok şey var.

Bir önceki mesajın sonunda değindiğim hususla bağlantılı olarak, moral enerjisine, pozitif enerjiye sadece "erişmeniz" değil, "yaratmanız" da icap eder diye düşünüyorum. Yine daha önce değindiğim bir hususa biraz daha derinlemesine temas etmeye çalışacağım. Düşünce gücünüzün önemi.

Uygun koşullarda tefekkür halinde iç dünyanızla başbaşayken, düşünce enerjinizi pozitifliğe, sevince, huzura, güvene odaklayıp bu odaklandığınız şeyi ne kadar zayıf bir düzeyde de olsa deneyimlemeye başladığınızı hayal edin, daha doğrusu hatırlayın veya daha da iyisi yeniden deneyimleyin.

Samimi bir şekilde ruhsal/manevi pozitifliğe odaklandığınızda veya diğer bir ifadeyle dikkatinizi pozitifliğe verdiğinizde, o pozitifliğin şu veya bu düzeyde "gerçekleşmeye" ve "deneyimlenmeye" başladığını görmüşsünüzdür, görüyorsunuzdur ve/veya göreceksinizdir. Dışsal herhangi birşeye bağımlı olmaksızın, tamamen kendi düşünce, inanç, irade gücünüzle, ne kadar ama ne kadar küçük bir düzeyde de olsa bir pozitiflik yarattığınızda veya deneyimlediğinizde, Tanrısal özgür iradenizi, yaratıcılığınızı apaçık deneyimliyorsunuz aslında. Bunun nasıl paha biçilmez bir değere sahip olduğunun farkında mısınız? Aynı şey olumsuzluk için de geçerli. Yani ruhsal/manevi olarak olumsuz şeylere odaklandığınızda, onların mutlaklığına, kaçınılmazlığına "inanmanız" ölçüsünde onları kendiniz için gerçek kılmış olursunuz; şu veya bu ölçüde, şu veya bu süreyle etkilerini deneyimlemeye başlarsınız.

Uygun meditasyon veya tefekkür imkanı bulduğunuz durumlarda bunun üzerinde düşünmenizi, gözlemler, deneyler yapmaya çalışmanızı öneriyorum. Düşüncenizin "erişim" ve "yaratım" gücünü gözlemleyin, keşfedin, deneyin. Uzun zamandır oldukça zorlu, yıkıcı, travmatik, parçalayıcı, zayıflatıcı, zehirleyici etkilerin hergün bombardımanı altında yaşamakta olduğumuzdan, düşünce/inanç/irade gücümüz de bu koşullardan oldukça ciddi şekillerde etkilendi doğal olarak. Düşüncelerimizin (K'ların deyişiyle 'düşüncenin inanç merkezi' ile birlikte) Tanrısal ve özgür erişim veya yaratım gücünün önemini unuttuk. Unutturulmaya çalışıldı.

İyiliği, pozitifliği yaratmak kadar onu paylaşmak da paha biçilmez ve hayati değere sahiptir. Yani ben bu tartışma bağlamında "bireysel yaratıcılığa" odaklı konuşabilirim belki ama toplumsallıktan kaçmayı teşvik etmediğim gibi, "tüm ruhsal/manevi ihtiyaçlarımızı kendimiz yaratarak tüketmek", yani kendi yaratım kozamız içinde yalıtık yaşamak gibi birşeyi savunmuyorum, bunun anlamlı, doğru, hatta mümkün olduğunu düşünmüyorum. Sadece, paylaşmak için mümkün mertebe sahip olmak, üretebilmek, yaratabilmek gerekir. Sağlıklı toplum, sağlıklı bireylerden oluşur. Tek taraflı paylaşım pek anlamlı olmaz.

İşte, aslında paylaşılmasının güzelliğine ve hayati gerekliliğine inanıyor olmakla birlikte, paylaşılması icap eden pozitif değerlere kendi varlığımızın evrensel bağlantıları yoluyla erişme ve hatta aynı zamanda o pozitif değerleri yaratma veya belki çoğaltma, yayma konusunda da kendimizi geliştirmeye kendim en başta olmak üzere hemen hepimizin ihtiyaç duyduğunu düşünüyorum.

Herhangi bir zamanda ve koşulda, kendi düşünce, inanç, irade gücünüzle zihninizde, kalbinizde, varlığınızda en ufak bir pozitif fark meydana getirmeyi başardığınızda, kendinizi kutlayın. O küçücük pozitifliğin hayatınızdaki pek çok ve derin sorunları çözmeye yetmediğine hayıflanmayın, kahrolmayın, kızmayın; düşüncelerinizin inanç ve irade geliştirme gücünü keşfettikçe ve kullandıkça, kendi gerçekliğinizi kendiniz şekillendirme gücünüz arttıkça herşey pozitif yönde değişiyor, dönüşüyor olacaktır.

Bunun yollarını, yordamlarını birlikte keşfetmek üzere.
Go to Top of Page

bozadi


9457 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 16/07/2019 :  12:17:13  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
"Şimdi ve burada"mıza sahip çıkmamız gerekiyor.

Düşünce gücümüzle şimdi ve burada "iyi" bir bilinç merkezi kurmamız gerekiyor kendimize. Bunu zorlaştıran veya karmaşıklaştıran faktörlerden biri dış dünya realitesindeki koşulların dayattığı çok sayıda olumsuzluk ve sınırlayıcılık. Bir diğer ve belki daha da kritik faktör ise kendi korkularımız, komplekslerimiz, blokajlarımız.

Korku ve komplekslerimizi gidermek, dış dünya şartlarını veya şartlarımızı iyileştirmek için de başta yapmamız gereken şey aynı. Şimdi ve burada kendi kendimizi sabote eden açık ve örtülü olumsuz düşünce ve inanç kalıplarını beslemeyi bırakmak. Ama korku, kompleks, atalet ve blokajlarla yaşamaya, herşeye onların gözlüğünden bakmaya o kadar alışkınız ki, onlarla özdeşleşmiş durumdayız, onları kendimizden, kendimizi onlardan ayırmıyoruz bile. Bunun sebeplerinden biri, ait olduğumuz dünya insanlığı medeniyetinde negatifliğin egemenliğidir. O egemenlik biz bilinçli bir şekilde farkında bile olmadan, şahsi düşünce veya farkındalık dünyamızda olumsuz kalıpların açık veya örtülü bir şekilde egemenlik kurmasına yardımcı oluyor.

Dolayısıyla da, her ne kadar daha önce ifade etmeye çalıştığım gibi toplumsal yaşamdan uzunvadeli yalıtımı savunmasam da, toplumsal ortalamaların üzerine çıkabilmek için bireysel olarak çok daha bağımsızlaşmamız, bunun için dış dünyadan kendimizi bir ölçüde yalıtmamız gerekiyor. Toplumsal realitede olumsuz düşünce ve inançlar egemen diye, şahsi gerçekliğimizde de negatif düşünce ve deneyim kalıplarının egemen olmasına müsaade edemeyiz. Ama bilinçli olarak farkında bile olmadan, olumlu-olumsuz neredeyse tüm düşünce kalıplarımızı toplumsal realiteden alıyoruz. Düşünce ufkumuzun veya derinliğimizin sınırlarını toplum-kaynaklı örneklerin açık ve örtülü biçimlerde belirlemesine izin vermek durumunda kalıyoruz. Peki şahsen kendi bilinç dünyamızı, düşünce ve inanç kalıplarımızı yenileme, yeniden inşa etme sürecinde neyi kıstas alacağız, neyden güç ve rehberlik bulacağız? Dışsal değil, içsel kaynakları kastediyorum bunu sorarken ve zaten cevabı da vermiş oluyoruz böylece. Tüm kıstas sizsiniz. Sizin iyilik, pozitiflik ihtiyacınız ve iradeniz. Bireysel düşünce ve inanç dünyanızın durumu, yolculuğunuzun koşullarını, bir bakıma kaderinizi belirleyen şeydir. Kendi bilinç dünyanıza sahip çıkmanız gerekiyor. "Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur" sözünü şu şekilde yorumlamak istiyorum bu bağlamda: Bakarsan BH'leşir, bakmazsan KH'ye kayması çok kolay ve muhtemeldir. Bireysel bilinç-farkındalık dünyamızın, yani varlığımızın BH'leşmesi için kendi özgür irademizle bunu sağlamamız gerekiyor, çünkü BH'ye yönelik düşünce ve inanç kalıpları dış koşullarımızdan pek destek görmüyor. Halbuki KH tipi düşünce ve inançları besleyen o kadar çok şey var ki... Tam bir bombardıman. Dolayısıyla "KH'ye çeken" bu koşullarda BH'leşmek adeta akıntının tersine yüzen balıkların yaptığını yapmayı gerektiriyor. Yalnız, niyet BH olduktan sonra ve kendi çabalarımızla kendi dünyamızı BH'leştirirken bu yolda atılan en küçük adımların, elde edilen en küçük kazanımların bile değeri, getirdikleri, kazandırdıkları o kadar güçlüdür ki, kendi kendinin yakıtını sağlayan bir yolculuktur bu. Ama BH yönünde bilinçli adımlar atıp bunun tadını alana kadar, bunu yapmak çok zor, imkansız veya anlamsız görünebilir.

Kendi varlık evinizin ışığını kendiniz üretmeniz gerekiyor. Bunu da ancak düşüncelerinizle, iradenizle, inancınızla yapabilirsiniz. "Anlam" duygusunu, düşüncesini, inancını birilerinin size vermesini beklemeyin. Kendi anlamınıza, kendi gerçeğinize kendiniz karar verin. Yaratın. Sizi ayakta tutan, size yaşam enerjisi ve anlamı veren şeyleri dış kaynaklardan almaya alışırsanız, o kaynaklar şu veya bu nedenle kesildiği zaman boşlukta kalır, savrulursunuz. Bu acizliği benimsemeyin, buna kesinlikle mahkum değilsiniz. Ne kadar karmik yükünüz, suçunuz, günahınız, kompleksiniz, zor şartlarınız olursa olsun, bu hiçbir şeyi değiştirmez nihayette. Arınmanın, düzelmenin, şifalanmanın da yolu budur.

Poztiflik, iyilik, doğruluk yolunda asla yalnız değilsiniz. Bunlar varlığın evrensel nitelikleridir.

İyi olanı isteyin, o zaman bütün evren sizinle birlikte çalışacaktır. Maharaj
Go to Top of Page

bozadi


9457 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 16/07/2019 :  12:57:28  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Bu önerdiğim şeyleri kendim de yapmaya çalışıyorum elbette. İtiraf etmeliyim ki, kendi düşünce ve inanç irademle tamamen bağımsız bir şekilde pozitifleşme yönünde bazen çok olumlu sonuçlara ulaşsam da, sonra tekrar kendimi korkuların, endişelerin, acizliklerin bataklığına çekilmiş, çırpınır halde buluyorum. Ve bunun farkına vardığımda ciddi bir moral bozukluğu yaşıyorum. Sanki o olumlu yöndeki çabalarım ve elde ettiğim pozitif kazanımlar hiç olmamış gibi bir kasvete, ümitsizliğe ve kendime karşı kızgınlığa kapılıyorum. Ama sonra, özellikle de bataklıkta sürünmekten gına gelince ve tekrar pozitif yönde bireysel bağımsız irade geliştirip olumlu sonuç alınca, kayıpken yolumu tekrar bulmuş gibi oluyorum, seviniyorum. Her defasında cesaretim, moralim biraz daha artıyor. Özellikle de bu konuda (yolunu tekrar kaybetme) kendime aşırı kızmayı, aşırı yargılamayı bırakınca ve kendimi bağışlayıp tekrar şimdi ve buradama sahip çıkma iradesini gösterince.

Dışsal KH'leştirici faktörlerin bombardımanı ve bu bombardımanla etkileşimli olarak içsel korkuların, komplekslerin, körlüklerin etkinleşmesi, insanın zaman zaman elde ettiği bireysel, bağımsız pozitiflik iradesine baskın geliyor gibi görünüyor. Aslında pozitif yönde güçlü ve başarılı adımlar atıldığında olumsuzluklar hemen baskın gelemiyor. Üstelik hem dış hem de iç olumsuzluklar inkar edilmediği, onların da bilincinde olunduğu halde, karamsarlık olmuyor, tümünün çözülebileceği biliniyor, inanılıyor, güveniliyor. Ve gerçekten de öyle oluyor; en çözülmez, düzelmez sanılan olumsuzluklar, karmaşıklıklar düzelme, çözülme yoluna giriyor aslında. Mesele şu ki, hem dış hem de iç olumsuz faktörlerimizin egemenliğini tamamen geride bırakacak şekilde pozitifleşmek kolay değil ve kısavadede mümkün bile olmayabilir. Bunu arzulamak çok mantıklı olmayabilir.

Burada şu iradeyi de geliştirmek gerekiyor gibi görünüyor: Karamsarlıkların, korkuların, işkencelerin, köleliklerin bataklığına ne kadar geri yuvarlansam da kurtuluşun her zaman kendi düşünce ve inançlarımda olduğunu biliyorum. Bu yönde elde ettiğim başarılar uzunvadeli, kesintisiz bir kurtuluş sağlamamış olsa da, bu başarısızlık gibi görünen şey dışarıdan belirlenen birşey değil, yine kendi olumsuz düşünce ve inançlarımı tamamen yıkmamış veya terk etmemiş olmamdan kaynaklanıyor. Toplumsal realitedeki çok sayıdaki olumsuzluk bombardımanı, bizi içsel olarak tekrar ve tekrar olumsuz geçmiş kalıplara çekme etkisi yapıyor. Ama bizler bireysel düşünce gücüne dayalı bağımsız pozitiflik yönündeki her çabamızda toplumsal olumsuz faktörlerin, adaletsizliklerin, işkencelerin etkilerinden giderek bağımsızlaşıyor olacağız. Kendi bilinç/varlık evimizi kendi düşünce, inanç, irade gücümüzle kalıcı bir şekilde pozitiflik yoluna soktuğumuz bir zaman da gelecek eninde sonunda. Bu süreçte ilerledikçe, hem içsel blokajlarımız, hem de dış dünya koşullarındaki blokajlarımız konusunda, berraklaşan bilincimiz ve güçlenen irademiz yoluyla giderek olumlu değişimler yaşayacağız.
Go to Top of Page

bozadi


9457 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 19/07/2019 :  20:09:50  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle



Varoluş küresinin 7 seviyesini temsil eden grafiği (soldaki), insan vücudundaki 7 çakranın renk sıralamasını da gösterecek şekilde kullanmış oldum sanırım (sağdaki. Düzenleme: Renk/çakra hizalarını biraz daha iyi ayarlamaya çalışıp resmi tekrar yükledim).

Yalnız sağdaki yeni grafiği hazırlamaktaki asıl amacım çakra konusundan ziyade insanın varoluşun saf çekirdeğiyle (taç çakra, 7. çakra) ve bütünüyle (diğer 6 çakra) olan birliğini, bütünlüğünü vurgulamaktı. Yani tüm varoluş neyden, hangi 7 temel seviyeden oluşuyorsa, çakraların temsil ettiği gibi insan varlığı da aynı şeyden, aynı 7 temel seviyeden oluşuyor. Kısacası, insan varoluşun ne saf özünden, ne de genelinden yalıtık, ayrı, gayrı değil; özdeş, bir.

Lokal deneyim seviyemiz olan 3Y’nin sınırlamaları içinde farkında olduğumuz ve olmadığımız sonsuz çeşitliliği, zenginliği, bilinç düzeyleri ve sonsuz boyutlarıyla varoluş bizim yabancımız değil. Ayrılık, gayrılık, yabancılık yok nihai manada, çünkü herşey gerçekten bir.

Varoluşun çekirdeğine (7Y) yaklaşıldıkça, sonsuz çeşitliliği ve zenginliğiyle tüm varoluşun aynı varoluş küresinin çekirdeğine, saf merkezine bağlı oldukları giderek daha net bir şekilde biliniyor, deneyimleniyor; tabi bu daha ziyade BH bakışaçısından deneyimlenen şey. Ama, varoluşun birliğini, dolayısıyla bizim onunla birliğimizi, özdeşliğimizi bilmek, sezmek, bunun huzurunu, güvenini deneyimlemek veya test etmek için ille üst yoğunluk düzeylerine ulaşmayı beklememiz gerekmiyor. Hatta BH’ye (en az %51 BH’ye) ulaşmamız da gerekmiyor bunun için. Henüz geridönüşsüz bir şekilde BH’ye ulaşmış olmasak da, BH yönünde azımsanamayacak bir potansiyelimiz ve eğilimimiz var. O potansiyeli etkinleştirip BH kutbiyetimizi şu veya bu ölçüde artırırken, bir “BH sızıntısı” deneyimlerken vs., varoluşun bütünüyle olan birliğimizin, bütünlüğümüzün de farkına varıyoruz şu veya bu ölçüde.

Yüzdesi, boyutu, niteliği, kapasitesi ne olursa olsun, hepimiz ve herşey varoluşun en merkezdeki, en derin, en yüksek, en saf, en mutlak düzeyiyle bir bağlantıya, özdeşliğe sahip. O olmayan hiçbir şey yoktur. Yalnız, varoluşun o saf özü “bireysel” deneyime imkan tanıyan bir düzey değildir. Yani o seviyede bizim anladığımız şekliyle bireysel deneyim söz konusu değildir. Çünkü mutlaktır. Hiçbir ikiliğin, hiçbir ayrımın, hiçbir farklılığın olamayacağı “mutlak” düzeydir varoluşun saf özü (7Y). İlüzyonu oluşturan diğer 6 yoğunluk düzeyinde varolan herşey, o mutlak varlığın bir parçasını taşır ve bireylerin, herkesin, herşeyin varlığı da o parçadır veya o parça etrafında şekillenir. İlüzyonu oluşturan 6 yoğunluk düzeyinde çeşitli oranlarda ayrışmışlık, sapma, bireyselleşme vardır, yani varlığın saf özünün %100’lük frekansından daha düşük bir frekans söz konusudur, mutlaklıktan şu veya bu düzeyde bir seyrelme söz konusudur. Bireylerin, şeylerin, dolayısıyla Hayat’ın olabilmesi için bu ayrışma, bölünme veya Ra’nın deyişiyle bu “sapmalar” gereklidir. Mutlaklığın, İlüzyon dediğimiz ve Hayat’a imkan sağlayan 6 ayrı düzeydeki seyrelmeleri tam olarak neden ve nasıl gerçekleştirdiği ile ilgili pek çok şey bizim için hala ciddi oranda gizem teşkil ediyor ama bu bir şekilde ve görünüşe göre gayet doğal ve kaçınılmaz bir şekilde oluyor.

Benim açımdan, bizi bu tartışma bağlamında asıl ilgilendiren şey, hayatımızda çok fazla huzursuzluk, güvensizlik, yıkım, trajedi yaşıyor olmamız ve buna karşı temel bazı çözüm yolları geliştirmede işbirliği yapma ihtiyacımızdır. Özellikle de bu forumda esas alınan bilgi kaynaklarının ve çeşitli derecelerde başka kaynakların sunduğu rehberlikten yararlanarak. Körü körüne veya mecburiyetten değil, gerçekten yararlanılabilecek olmaları ölçüsünde.

Ben bu kaynaklara baktığımda, teorik, sezgisel veya inançsal olarak bildiğimiz şekliyle “bir” olan varoluşun özü ve geneli itibariyle korkulacak, huzursuzluğa, güvensizliğe kapılacak bir nitelikte olmadığını algılıyorum. Halbuki dünya insanlığı medeniyeti olarak bizim varoluş ortamımızda bu olumsuz düşünce, duygu ve inançların aşırı düzeylerde deneyimlendiğini gözlemliyorum ve bizzat deneyimliyorum. Evet, yerel (dünyevi) yaşam koşullarımız itibariyle temelde insanlığın genelinin kendi çiğliklerinden, egosundan kaynaklı olarak kendimizi içine düşürdüğümüz ciddi işkence, sömürü, kölelik şartları yarattık ve bunun acısını çekmeye devam ediyoruz ama çekilen ızdırapların boyutları öyle ki, var olmanın adeta bir anlam ve öneminin, değerinin kalmadığı çok uç boyutlara ulaşıyor sıkça. İşte böyle bir durumda, her ne kadar dünyevi hayatımızı, koşullarımızı, edimlerimizi bırakmayacak olsak da, tüm zor ve işkenceli yönlerine rağmen yine de belirli bir değere, onura, erdeme sahip olan bu dünya insanlığı realitesinin bir parçası olmayı bırakamayacak olsak da, kendimizi bu lokal realiteyle biraz fazla “özdeşleştiriyor”, bu durumu biraz fazla “tek gerçek” olarak algılıyoruz gibi geliyor bana. “Dünyadaki insan hayatı / realitesi” ile hiç özdeşleşmemek gerektiğini savunmuyorum dikkat edersiniz. Tabi ki özdeşleşeceğiz, istemesek de özdeşiz, bu biziz, biz buyuz ama SADECE bu değiliz, bundan ibaret değiliz. Bu lokal deneyim realitesini öylesine putlaştırdık, mutlaklaştırdık, kendimizi öylesine dünyevileştirdik ki, onu kendimiz için bir hapishaneye, bir işkencehaneye çevirdik.

Bu kadar çok, kesintisiz ve derin berbatlıklar yaşıyoruz ve hala durup bir kenara çekilip "Biz kendimize, birbirimize, sevdiklerimize ne yapıyoruz, nereye sürükleniyoruz, hooop, yeter!" demiyoruz! İşkenceyi, giderek tırmanan bir hastalık halini “olağan realite” olarak kabulleniyoruz, yani yok oluşa sürüklenmeyi olağan bir durum gibi görmeye koşullandırıyoruz kendimizi.

Dünya insanlığının hayatını, gerçekliğini inkar etmeyi veya ondan tamamen veya uzunvadeli olarak kopmayı savunmuyorum daha önce de ifade etmeye çalıştığım gibi. Ama ne derecede hastalıklı bir hayat yaşadığımızla yüzleşmek ve bize gerçekten huzur, güven, şifa ve güç vereceğini bildiğimiz, sezdiğimiz yollar, yöntemler deneyerek kendimizi işkence kısırdöngüsünden çıkarmak gerekiyor.

Bunun nasıl yapılabileceğiyle ilgili bir uzmanlığım yok ama forumda tartışma temeli ve imkanı oluşturan çeşitli kaynakların üzerinde uzlaştığı önerileri, bilgileri, çözüm olasılıklarını deneme, tartışma konusunda istekliyim. Tabi herkes kendi sezgilerine uygun olarak aynı kaynakların bambaşka yönlerine odaklanma eğilimine sahip olabilir veya aynı bilgilere veya bilgi olasılıklarına çok farklı açılardan yaklaşabilir vs. Bunda temel olarak bir sakınca yok. İsteyen istediğini düşünür. Algısını, fikirlerini, farklı gördüklerini paylaşır. Kaldı ki, bu forum sadece 3-4 kaynağı esas almak zorunda da değil. İsteyen istediği farklı fikir ve önerilerle de gelebilir, ama tabi ki getirilecek olan ve dayanakları, esas aldıkları, hedefleri, yönelimleri farklı olan her öneriyi bu forumda şimdiye kadar temel alınan bilgi ve önerilerle karşılaştırmak, artılarını-eksilerini sezgilerimize göre değerlendirmek durumunda olacağız.

Benim bu felsefe tartışması başlığı altındaki önerilerim de her ayrıntısıyla tamamen elimizdeki kaynakların söylediği, önerdiği şeyler, yöntemler değil tabi. Şahsi farkındalık boyutlarımın, sınırlarımın, blokajlarımın vs. filtrelerinden geçiyor olumlu ve olumsuz yönleriyle. Ve teorik olarak, savunduğum herşey tartışmaya açık; özgür irade ve iyi niyet temelinde.

Şimdi; huzur, güven, sevgi gibi pozitif düşüncelerden, kavramlardan, değerlerden bahsederken, bu düşüncelerin kendisinin zaten kendi kendini kanıtlayan, doğrulayan, kendi kendini “gerçekleştiren” düşünceler olduklarını algılıyorum. Yani, “huzur”a mı ihtiyacımız var? Bunu söyleyebiliyorsak “huzur”un ne olduğunu veya ne olmadığını az-çok biliyoruz demektir, öyle değil mi? Onu epeyce deneyimlemiş, onunla ilgili farkındalığımızı pekiştiren pek çok şey yaşamış olmamız lazım. Bana öyle geliyor ki, huzurun ne olduğunu bilmek ile onu deneyimlemek arasında çok büyük bir uçurum olmaması gerekir.

Huzur, güven, sevgi... Hangi pozitif değer olursa olsun, biz bunların ne olduklarını biliyoruz ve bunları “yapabiliriz”. Bunların hammaddesi “varlığımızda” var zaten, kaldı ki Varlık denen şey zaten Pozitifliğin kendisi. Negatifliğe adanan varlıklar başta kendi varlıklarını dejenere ettikleri ve giderek yok ettikleri bir yoldalar. Onların sömürücü faaliyetlerine maruz kalanlar da bu maruziyeti deneyimlediklerinin farkına varır varmaz kendi yollarını gözden geçirmek ve gerekli tercihleri yapmak durumundalar. Hatta eğer pozitif yolun ne olduğuyla, yani teorik olarak da olsa ne istedikleriyle ilgili yeterince farkındalıkları yoktuysa, negatife maruz kaldıkları zaman hiç değilse “ne istemediklerinin” farkına varmak suretiyle, negatifin tam ters yönü olan pozitifliğe yönelme konusunda bir itici güç, bir fırsat, bir katalizör deneyimlemiş olurlar.

Kısacası, tüm Pozitif değerler Varlık’ın kendisinde ihtiyaç duyulabileceği her ölçüde zaten mevcut. Ve bize en yakın Varlık kendi varlığımızdır. Elbette, biz zayıf, sorunlu, özellikle aciz olduğumuz bir durumda olabiliriz, kendimize yardım etme konusunda çok zayıf olduğumuz bir dönemden geçiyor olabiliriz vs. Ve hepimiz böyle dönemlerden geçmişimizdir, geçiyoruzdur veya geçebiliriz. Başkaları olmadan bizim şahsi varlığımızın da pek bir anlamı önemi kalmaz. Paylaşma, yardımlaşma, dayanışma, hayatın, özellikle pozitif doğrultudaki bir hayatın en önemli bileşenleri. Ama sağlıklı topluluk sağlıklı bireylerden oluşur. Bireyler kendine yetme, kendini iyileştirebilme, kendi sorunları için çözüm geliştirme konusunda ne kadar vasıflı olurlarsa, toplumsal, çevresel birliktelik deneyimlerinde, etkileşimlerinde diğerlerine katkıları, yardımları da o kadar etkili olur.

Benim kendi hayatımda, elbette başta kendi şahsi deneyim kalıplarıma dayalı olarak en çok dikkatimi çeker vaziyette gözlediğim şeylerden biri, toplumsallığa biraz aşırı boyutlarda “sığınma” veya “suistimal etme” eğilimi gösteriliyor olması. Yani çok akıllıca olmayan, uzunvadede kendine zarar veren bir eğilim mi var? Eğer yeterince çok sayıda kişi (aşağı-yukarı bir topluluk, bir toplum) aynı faydasız veya zararlı eğilime sahipse, o eğilimi ifşa edip çözümünü topluluğa yaymaya çalışmak, o sorunu çözüp diğer sorunların çözümüne geçerek “evrimsel” veya “tekamülsel” bir ilerlemeye meyletmek yerine “nasılsa herkes yapıyor, sorun değil” diyor. Yani ciddi bir tembellik var. Atalet var. Boşvermişlik var. “Körler ülkesinde görmek anormallik sayılır” gibisinden bir deyiş duymuştum; yine burada anlatmaya çalıştığım şeyi ifade eden bir örnek sanırım. “Elle gelen düğün-bayram”, “Şeriatın kestiği parmak acımaz” gibisinden deyişler var. Bu sözlerin ille de yanlışlığı, kötülüğü, faydasızlığı örneklediğini, iyi-faydalı bir anlamı olamayacağını iddia etmiyorum ama bu tartışma bağlamında meselenin özellikle “yanlışlık/zararlılık” kısmının çok dengesiz düzeylerde aşırı boyutlarda olduğu gözlemimi paylaşmaya çalışıyorum. “Koyun psikolojisi” örneği de bu meseleyle yakından bağlantılı. Olumsuz manada bir asimilasyon (benzeşme) durumu.

Toplum geneli şu veya bu nedenle huzursuzluğu, güvensizliği, sevgisizliği epeyce kanıksamış. Bu olumsuz faktörleri besleyen, destekleyen, yoğunlaştıran pek çok faktör var. Hatta sıkça ifade ettiğim gibi, o faktörlerin adeta kesintisiz “bombardımanı” ile karşı karşıyayız. Ama pozitif değerlere niyet etme, onlara erişme, yaratma, deneyimleme konusunda yapabileceğimiz ama sanki sırf toplumsal asimilasyon nedeniyle, yani toplumda örneğine, teşvikine, yardımına pek maruz kalmadığımız için yapmaktan, denemekten erindiğimiz o kadar çok şey var ki... Toplum hem çok büyük, çok değerli, olmazsa-olmaz, “hayati” bir kaynak ama ortalamasının düşük olduğu durumlarda ki bu düşüklüğe çok sık, çok yaygın rastlanıyor, o zaman insanı hayattan, pozitif değerlerden, özgürlükten, içsel kudretten koparan, enerjisini emen, sömüren çok büyük ama doğrudan görülemeyen, sinsi bir canavara dönüşüyor.

Çölde susuzluktan bayılmak, ölmek üzere olan birinin suya ihtiyacı gibi ihtiyacımız var pozitif değerlere; güvene, huzura, sevince, sevgiye. Ama çoğumuz için ve/veya çoğu zaman toplumsal/çevresel bağlantılarımızdan bunları sağlamak çok zor veya nadir; veya toplumsal etkileşimlerimizin bir kısmıyla pozitif bazı etkileşimler sağlasak bile kalan çok daha büyük kısmıyla olan kaçınılmaz etkileşimlerimizde daha fazlasını kaybediyoruz. Ve toplumun (kalabalığın) asimile eden, ortalamalar, yazılı olmayan inanış ve davranış kuralları belirleyen özellikleri sıkça faydadan çok zarara neden oluyor bence. Ben genel olarak böyle bir “kaide” olduğunu gözlemliyorum, “istisnaların” varlığını inkar etmeyecek olsam da.

Bu nedenle de, pozitif değerlere erişme, deneyimleme, tüm sorunlara rağmen derin bir varoluşsal huzur ve güven deneyimleme ihtiyacı bağlamında, özgür irade bağlamında “düşünce” yoluyla (düşüncenin inanç/irade geliştirme gücüyle birlikte) huzur-güven verici, rahatlatıcı, iyileştirici deneyim yaşanabileceğine, bunun sadece bireysel, yalıtık, soyut bir deneyim değil, evrensel/varoluşsal bağlantılarıyla kendi kendini kanıtlayan bir deneyim olabileceğini düşünüyorum.

Elimizdeki bilgi kaynaklarının da yardımıyla, kafamızı zaman zaman “dünya” kutusundan dışarı çıkarıp evrensel, varoluşsal değerlerle olan özdeşliğimizi hatırlama ve deneyimleme yoluyla, dünyadaki hayat deneyimimizin çok sayıdaki şiddetli dengesizliklerini azımsanamayacak ölçüde dengeleyebileceğimize inanıyorum.

Hayat biziz, varlık biziz, gerçek biziz. Başta kendi şahsımız olmak üzere, etkileşim halinde bulunmayı seçtiğimiz yakın çevremizle birlikte, sahteliklerin kabusundan, bir parçası ve kendisi olduğumuz ebedi gerçeğin huzuruna, güvenine yönelebiliriz.
Go to Top of Page

bozadi


9457 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 20/07/2019 :  16:37:17  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Huzur ile BH arasında doğrudan bir bağlantı var. Şunun farkına varıyorum ki, "varoluşun çekirdeği", "7Y", "Tanrı", "Mutlak/saf varlık" gibi terimlerle ifade ettiğimiz şeyle özdeşlik kurma ihtiyacı, aslında daha basit bir şekilde BH ile özdeşlik kurma, yani BH'leşme ihtiyacı. BH'nin, yani Varlığın mutlak özü 7Y sonuçta. "BH" dediğimiz zaman "Varlık" demiş oluyoruz ve "Varlık" dediğimiz şeyin mutlak saf özü de 7Y.

Varoluşun mutlak özüyle özdeşlik kurulan yola BH (Başkalarına Hizmet) yolu deniyor. Ve bunun neden böyle adlandırıldığıyla ilgili basit anlamı şimdi daha iyi anladığımı hissediyorum. Burada körü körüne bir “başkalarına hizmet” veya “başkalarına iyilik”ten bahsedilmiyor. Zoraki bir şekilde değil, kendiliğinden olmalı, akmalı.

Bunun meditasyon denen şeyle bağlantısını daha iyi anlıyorum şimdi. Neden mi meditasyon? Çünkü meditasyonda olağan gündelik KH-egemen düşünce kalıplarını durdurma veya pasifleştirme söz konusu. K’lar sıkça “arzulu düşünüş” (wishful thinking) kavramına vurgu yaptılar, bunun KH veya egosal niteliğini vurguladılar. Maharaj da sıkça arzu-korku döngüsüne, bu ikisinin birbiriyle her zaman etkileşimli olduğuna dikkat çekti, arzulamayı ve korkmayı bırakmayı tavsiye etti.

İşte, meditasyonun bu anlamda KH tarzı düşünüşü, yani “arzulu düşünüşü”, diğer bir ifadeyle de arzuya ve korkuya dayalı düşünüşü bırakmaya, azaltmaya, pasifleştirmeye yönelik bir etkisi var. Meditasyonla ilgili olarak sıkça vurgulanan “düşünmeyi durdurun” tavsiyesi bence gerçekten düşünmeyi bırakmaktan ziyade, farkına bile varmadan uyguluyor olduğumuz KH’ye, egoya, arzu ve korkuya dayalı “olağan” düşünüş şeklimizi azaltmak, bırakmaktır.

Yani bize ısrarla meditasyonu, meditasyondaki o zihinsel sükuneti tavsiye eden kaynaklar aslında bize şunu söylüyor olmalı:

“Siz, toplumsal dinamiklerinizde egemen olan şiddetli egosallığın da etkisiyle, bilinçli olarak farkında bile olmadan kendi kendine zarar veren bir düşünüş biçimiyle veya yöntemiyle düşünüyorsunuz. Kendi kendini bloke eden, kendine zarar veren bu düşünüş şekli evrenin, varoluşun her zaman her yerde hazır ve nazır olan pozitif enerjilerinin aklınıza, gönlünüze, bilincinize, benliğinize akmasını, birleşmesini engelliyor. Meditasyon denen şeyi yapın, yani bildiğiniz şekliyle düşünmeyi bırakın, durdurun, yavaşlatın ki kendi kendinize yapmakta olduğunuz bu blokaj zayıflasın ve her zaman her yerde mevcut olan evrensel/varoluşsal pozitif enerjiler ve sezgiler bilincinize, benliğinize akacak bir yol bulsun.”

Peki, meditasyon denen şeyi yapmaya çalıştığımız halde pek bir faydasını göremememizin hatta bazen iyice huzursuz olmamızın nedeni ne olabilir? Farklı sebepleri olabilecek olsa da, genellikle bunun nedeni egosal (arzu-korku temelli) düşünmeyi bırakamamaktır herhalde; kendi deneyimlerimden en çok aşina olduğum açıklama bu. Arzulu düşünüşü yüzeysel olarak bıraksak da, derinde bir yerde onu bırakamıyoruz muhtemelen. Burada biraz kendi kendini kandırma durumu söz konusu oluyor sanırım. Şöyle bir gerekçemiz var belki de bu durumla ilgili olarak: “Düşünmeyi bırakmak boşlukta kalmak, korunmasız kalmak demektir. Uğraşmak, hesap-kitap-plan yapmak zorunda olduğumuz bir sürü sorumluluktan ve fırsatlardan kopmak demek. Bu aptallık!”

Şu düşünce de yaygın olabilir bilincimizde veya bilinçaltımızda:

“Çok büyük oranda, hatta sıkça aşırı, vahşi biçimlerde çıkara dayalı olan bu hayat koşullarında kendi çıkarlarımızı bile doğru dürüst koruyamazken “Başkalarına Hizmet”e, yani başkalarının çıkarlarına odaklanmak, yönelmek de neyin nesi? Bu enayilik değil mi?”

Hiçbir zorakiliği olmadan, tamamen kendiliğinden ve akarcasına Başkalarına Hizmet eğilimimizin gelişmesi nasıl mümkün olabilir? Böyle birşey neden ve nasıl olsun?

Elimizdeki kaynaklarda doğrudan veya dolaylı çeşitli biçimlerde vurgulandığını ve sizin de bildiğinizi, zaman zaman deneyimlediğinizi düşündüğüm açıklamamı paylaşacağım.

KH tarzı düşünmenin ne olduğuna, nasıl olduğuna dair bazı tasvirler yaptık yukarıda. Egosal düşünüş dedik, arzulu düşünüş dedik, arzu-korku temelli düşünüş dedik. Başkalarına değil, kendine hizmet etmeye odaklı bir düşünüş ve inanış biçimi.

Peki bu durumda BH tarzı düşünüş nasıl bir düşünüş veya inanıştır?

Sanıyorum ki burada KH’yi ve BH’yi birbirinden bağımsız olarak anlamaya çalışmak yerine, bunları özellikle yanyana koyup düşündüğümüz zaman, zıtlıkları yoluyla bunların ikisinin de anlamını daha iyi anlayabiliriz. Zaten bize bu iki kavramı sunan veya öneren kaynaklar, bunları özellikle zıtlıkları yoluyla birbirini bütünleyen ve tanımlayan şeyler olarak sunuyorlar sonuçta, öyle değil mi? Ve Ra’nın da K’ların da anlattıkları herşeyin temelindeki bu “BH-KH düalitesi” olağanüstü öneme ve açıklayıcılığa sahip en temel kavramlar olarak karşımıza çıkıyor. 1 numara Birlik ise, 2 numara da BH-KH düalitesi. Ve bana öyle geliyor ki, 2 numaranın 1 numarayı anlamada çok önemli bir rolü var. Yani Kendine Hizmet ve Başkalarına Hizmet düşünüş/inanış biçimlerini, zıtlıklarını ve birbirini bütünleyiciliklerini anlamak, Birliği somut bir şekilde anlamanın, anlamlandırmanın temel bir yoluymuş gibi görünüyor.

Bir yanda Kendine Hizmet tarzı, diğer yanda Başkalarına Hizmet tarzı düşünüş ve inanış...

Bir yanda; hayata, evrene, varoluşa baktığınızda gördüğünüz, inandığınız şey gereği, neredeyse mutlak bir şekilde veya giderek mutlaklaşan bir şekilde kendi çıkarlarınıza, şahsi arzularınıza odaklı yaşıyorsunuz ve erişebildiğiniz, kontrolünüz altına aldığınız veya almaya çalıştığınız herkesi kendi şahsi arzu ve çıkarlarınıza hizmet ettirmek için elinizden ne gelirse yapıyorsunuz.

Diğer yanda; hayata, evrene, varoluşa baktığınızda gördüğünüz, inandığınız şey gereği, hayatınızdaki başkalarının çıkarlarını önceliyor, her zaman kendi şahsi çıkarlarınızın önüne koyuyorsunuz. Diğerlerine, başkalarına hizmet etmek için yaşıyorsunuz, bunun derecesini giderek artırıyorsunuz ve bundan çok büyük bir memnuniyet duyuyorsunuz.

Burada, bu iki görüş ve inanış biçimini kendi 3Y dünya insanlığı yaşam koşullarımızda tam boyutlarıyla göremiyoruz genellikle ve dolayısıyla da ikisi de bize aşırı gelebilir veya mümkün görünmeyebilir. Aslında sanıyorum siz de doğrulayabilirsiniz ki, KH ile ilgili tasvir, BH ile ilgili tasvirden nispeten daha aşina olduğumuz, daha mümkün gözüyle bakabileceğimiz bir tasvir. Böyle bireylerin veya grupların var olduklarıyla ilgili pek çok gözlemimiz, deneyimimiz olmuş olabilir. Hatta o derecede aşırı olmasa da, “kendine hizmet” sonuçta zaten bize yabancı değil, çünkü biz tekamül yolculuğundaki lokal düzeyimiz itibariyle zaten KH tipi bir yaşam yaşıyoruz. Daha önce tartışmaya çalıştığımız gibi, 3Y insanlığının KH’liğinin bir kısmı gayet doğal, ille de şeytani denemeyecek bir Kendine Hizmet biçimidir; tekamül yolculuğunda çocuksu sayılabilecek bir düzeyde bulunmamızdan kaynaklı olarak başkalarından ziyade kendimize hizmet etmemizin çoğu zaman zaruri olduğu bir deneyim seviyesindeyiz. İşte bu nedenle de yukarıdaki KH tanımına hiç de yabancı değiliz. Doğrudan şahsımızla ilgili olmasa bile, kendi ailemizin, kendi arkadaşlarımızın, kendi şehrimizin, takımımızın, milletimizin, ırkımızın, ideolojimizin, dinimizin, ülkemizin vs. çıkarlarını başkalarınınkine karşı savunmak, kayırmak, rakiplerle mücadelelere girişmek, onları “yenmeye”, ezmeye, hatta yok etmeye çalışmak hayatımızın adeta en olağan gerçekliklerinden biridir. Bunlar bir ölçüye kadar makuldür, ille “şeytani” olması gerekmez ama yine de hem şahsi egomuz hem de daha büyük, daha profesyonel bazı egoların kışkırtması ve zorlamasıyla tüm bu ayrımcılık, rekabet ve “yenme/ezme” çabalarının “şeytani” boyutlara ulaştığına sıkça şahitlik ediyoruz, değil mi? İşte, çocuksu denebilecek tekamül düzeyimizin gerektirdiği olağan “kendine hizmet” eğilimini değil de, o profesyonel, ezici, sömürücü, yok edici eğilim anlamında, o düzeyde “Kendine Hizmet”in de var olduğunu gayet iyi biliyoruz. Ve bu yolu insanların genelinden çok daha profesyonel, mutlağa çok daha yakın düzeylerde güden, başka (üst) boyutlardan/yoğunluklardan varlık gruplarının mevcut olduğuna ve bunların insanlar üzerinde oldukça şeytani planlar güttüklerine dair şeyler okuyoruz elimizdeki kaynaklardan.

Dolayısıyla, yukarıdaki KH ve BH tanımlarında aslında KH’ye BH’den daha aşinayız. BH’nin bize daha uzak, daha uçuk görünmesinin nedeni, insanlık medeniyetinin hem çocuksu, hem de profesyonel KH’ye fazlasıyla aşina ve içiçe olmasıdır.

BH’yi de tatmışızdır illa ki. Aile, akrabalar, komşular, arkadaşlar vs. ile birlikte, herkesin birbirinin iyiliğine, sevincine, sevgisine, huzuruna nispeten de olsa adandığı durumlar yaşamışızdır, ne kadar nadir veya kısavadeli de olsa. İşte sanırım o durum, bir BH alemindeki yaşamın küçük bir önizlemesi sayılabilir. Yani ilgili deneyim ortamındaki bireylerin tamamının BH olduğu bir toplumsal yaşam düşünün. Kesintisiz bir şekilde. Böyle birşeye, yukarıda belirttiğim örnekler ve bunların daha seyreltilmiş diğer çeşitli olası örnekleri dışında şahitlik etmedik, deneyimlemedik. Ama BH sonuçta varlığın özünde yer alan birşey olduğu için, BH’ye az-çok adanışı olan bireyler olarak, olması gerekenin bu olduğunu bilir, sezeriz, ümit ederiz.

Toplumsal yaşamımızın genel koşulları itibariyle KH eğilimleri baskın olsa da, BH eğilimleri de yok değildir elbette. Ve ne yazık ki hayatımızda bu iki kutbun KH çoğu durumda baskın olmak üzere tuhaf karışımlarını yaşıyoruz. Mutlak bir şekilde KH’ye veya BH’ye adanmış bir “toplum/geniş kitle” görmeyiz pek. Ama elimizdeki kaynakların bize söylediği şey, mutlak bir şekilde KH’ye ve BH’ye adanan toplumların daha üst yoğunluk düzeylerinde mevcut olduğudur. Ve bizim de kendi içinde bulunduğumuz 3Y seçim yoğunluğunu tamamladıktan sonra yolumuza devam edeceğimiz toplum ya KH’ye ya da BH’ye adanmış bir toplum olacaktır.

Peki, tekrar asıl konu olduğunu düşündüğüm şeye dönecek olursak; bir bireyi BH’ye veya KH’ye meylettiren faktör, görüş, inanış nedir? Bu “seçimi”, bu kararı, iradeyi sağlayan etken nedir? Bir birey ne görür ve inanır da KH’ye veya BH’ye adanır?

Yukarıda, 3Y dünya insanlığının deneyiminde KH’nin nispeten masumane, doğal veya zorunlu versiyonu olduğunu ama aynı zamanda daha seçimli ve profesyonel (mutlaklaşan) bir adanış versiyonu olduğunu belirtmiştim. İşte, doğal ve zorunlu olan KH’den profesyonel KH’ye doğru geçişler, kayışlar olması gayet mümkün, öyle değil mi? Yani kendi hayat hikayemizde bir insanın ne görüp veya neye inanıp da KH’ye giderek mutlaklaşan düzeylerde adanabileceğiyle ilgili pek çok gözlem yapmışızdır farkında olarak veya olmayarak. Örneğin bahsettiğim binbir türlü rekabet unsurlarının birbirlerini ezme, yenme, aşağılama konusunda oldukça ileri, “şeytani” boyutlara ulaşıp birbirini gayet çekincesiz, vicdansız, vahşi biçimlerde öldürmeye, yok etmeye adandıkları durumlar görüyoruz. Ve dahası, çeşitli rekabet unsurlarını bu tür aşırılıklara zorlayan perde arkası bazı karanlık güçler (profesyonel sayılabilecek KH güçleri) olduğunu biliyoruz. İnsanlığı bir bütün olarak KH’leştirmek amacıyla mümkün olan her yolla onların BH potansiyellerini parçalamak için her tür böl-yönet projelerini uygulayıp onları birbirine düşürmeye çalışan, dünya genelinde ekonomi başta olmak üzere pek çok alanda oldukça güçlü bir kontrole sahip olan malum güçler.

Bir birey, toplumun (bir çevrenin, “mahallenin”) daha önce değindiğim “asimile edici” özelliklerinin de etkisiyle, aidiyet bağı kurma eğiliminde olduğu bir dini veya siyasi ideoloji vs yoluyla, nispeten doğal ve meşru sayılabilecek çıkar çatışmalarından, ideoloji ötesi profesyonel KH’liğe doğru kayabilir pekala. Böylece, bir bireyin veya bireyler grubunun ne görüp, neye inanıp da KH yoluna girebileceğine dair kabaca da olsa bir örnek hatırlamış veya tasavvur etmiş olduk sanırım. Tam tersini düşünerek bir BH örneğinin gerçekleşmesinin de imkansız olmadığını varsayabiliriz sanırım. Lakin hem KH’leşme hem de BH’leşme ile ilgili seçim ve irade sürecini şekillendiren faktörü henüz yeterince çıplak bir şekilde ifade etmediğimi sanıyorum: Bir birey çevresinden veya toplumdan gördüğü güçlü veya nispeten saf pozitif etkiler sonucunda, bunun kendi varlık özüyle olan bağlantısını da sezerek, bilinçli veya bilinçaltı bir şekilde tüm varoluşun bir olduğunu, bütün olduğunu, bilinçli olduğunu, sevgiye dayalı olduğunu, özü ve geneli itibariyle pozitif nitelikli olduğunu ve kendisinin de onun bir parçası ve kendisi olduğunu sezebilir, inanabilir. Şahıs böylece BH nitelikli derin bir ilhama, yani bir bakıma “BH yolu yakıtına” (moraline, gücüne, iradesine) sahip olabilir. İşte bu şahıs muhtemelen hemen BH değil ama K’ların deyişiyle “BH adayı” durumuna gelmiş olur veya gelebilir bence. Bu yöndeki inancının, farkındalığının pekişme düzeyine bağlı olarak da zaman içinde bir 4 BH toplumuna (muhtemelen dünyada oluşacak 4 BH toplumuna) mezuniyet noktasına erişebilir ruhsal olarak.

Aynı şeyin KH versiyonunu düşünecek olduğumuzda ise, şahıs varoluşun bir ve bütün olduğuna ve kendisinin de onun bir parçası ve kendisi olduğuna inanmaz. Varoluşu bir “kurtlar sofrası” olarak görür. Şahsi kontrolü altına alma olasılığı ve arzusu duyduğu kaynaklar görür ve mümkün olduğu ölçüde tüm kaynakların, tüm gücün tamamını ele geçireceği bir duruma doğru ilerleme dürtüsü duyar. Yani giderek tüm evrenin veya varoluşun mutlak efendisi, sahibi olma yoluna girer şahsen. “Kötülük” anlamında KH yolu dediğimiz şeyin zihniyeti, felsefesi budur: “Fetih”. Giderek tüm varoluşu şahsi (bireysel veya belki daha muhtemel olarak grupsal) kontrol amacıyla fethetme güdüsü.

“Çıplak gerçeklik” dediğim şeyi daha kısa olarak şu şekilde ifade etmek isabetli olabilir belki: BH yoluna giren şahıs zaten “Tanrı” olduğunu, yani tüm varoluşun bir olduğunu ve kendisinin de onun bir parçası ve “ta kendisi” olduğunu bilmekte, bilinçli veya yarı bilinçli bir şekilde bunu sezmektedir. Ve sanıyorum ki bu bilincin, bu inancın, kişiyi şifalandırıcı, güçlendirici, huzur ve güven verici bir etkisi vardır. KH yoluna giren şahıs ise “kurtlar sofrası” olarak algıladığı evrende sadece yenmesi ve sömürmesi gereken “rakipler”, “düşmanlar” görür, kaos görür ve evrene şahsi (duruma göre bireysel veya grupsal) arzusuna, çıkarına uygun nizam, düzen getirme planları yapar, var gücüyle bunun hırsını güder. BH bakışaçısından evrenin, hayatın doğal ve güzel bir nizamı zaten mevcuttur, herşey o nizamın bir parçasıdır ve onun gerçekleşmesine, sürmesine hizmet eder.

K’ların KH güçlerinin yapmaya çalıştığı şeyle ilgili şu tasvirini tekrarlama gereği duyuyorum: “Sonsuza kadar sahip olduklarını sonsuza kadar arıyorlar.”

BH yolunda huzurun ve zoraki olmayan, kendiliğinden akan başkalarına hizmet motivasyonunun nasıl meydana geldiğini anlama ihtiyacımızla ilgili olarak belirli bir düşünce ve inanç pratiği önermek istiyorum kabaca. Gizemli birşey değil, hepimizin az-çok, doğrudan veya dolaylı olarak sezdiği birşey muhtemelen ve zaman içinde daha incelikli, ustalıklı bir biçime veya biçimlere dönüştürülebilir, geliştirilebilir:

Mutlak bir ihtiyaçsızlık durumunu düşünün, deneyimleyin. Bulunduğunuz yerde tamamen yeterli, mutlak biçimde ihtiyaçsızsınız. Tüm varoluşun saf özü, sonsuz potansiyeli, kudretisiniz. Ebedi, mutlak gerçeksiniz. Hiçbir şey aramıyorsunuz, hiçbir şeye ihtiyacınız yok. Olabilecek en mükemmel, en tam, en saf durumsunuz. Tüm varoluşun, tüm hayatın saf, mutlak, sarsılmaz özüsünüz. Tüm varlık sizsiniz. Kusursuz, huzurlu, sessiz, sakin, dingin.

Tüm varoluşun saf özü ve mutlak şekilde bir olan 7Y ile özdeşliği hatırlatan, düşündüren, teşvik eden bu tür düşünce ve inanç kalıpları, KH tarzı düşünce ve inançların bloke ettiği bilinç kanallarımızı arındırmaya, temizlemeye yardımcı olacak ve böylece varoluşun pozitif enerjilerinin ve sonsuz kudretinin bilincimize, benliğimize akmasına, bütünleşmesine imkan sağlayacaktır. İşte, sanıyorum ki, bu özdeşleşme, daha doğrusu özdeşliğin, birliğin farkındalığı önündeki blokajların giderek kalkması, bize ihtiyaç duyduğumuz tüm şifa ve kudreti ve fazlasını sağlayacaktır. Başkalarına hizmet motivasyonu doğuran düşünce, inanç ve kudretin bu olduğunu sanıyorum. Mutlak kudret olduğunuzda, o kudreti ihtiyaç duyulan yerlerde kullanmak, uygulamak keyifli ve güzeldir. Aslında herşey düşüncelerde, bilinçte olup bittiğinden, şimdi ve burada mutlak varoluş özüyle özdeşlik kurma ve onun gücü ve iyi niyetiyle tüm sorunları düşünce düzleminde çözüm yoluna koymak ve hatta çözmek bence gayet mümkündür. Düşüncede başka bireylerle de şu veya bu düzeyde bağlantılar kurulur. Ve herkesin özü aynı özdür. Buna binaen, bu özdeşliğin ve iyi niyetin çözemeyeceği hiçbir sorun olamaz. Çözüme niyet edilmeli, gerisi hayata bırakılmalıdır.

Zaman-mekan ötesi bu düşünüş ve inanışın içerisinden, lokal deneyimimizdeki sorunlarımıza çözüm niyetiyle pozitif, inançlı ve güvenli bir şekilde baktığımızda, çözümleri daha imkanlı, daha kolay hale getirmiş oluruz diye düşünüyorum.
Go to Top of Page

bozadi


9457 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 21/07/2019 :  18:07:16  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle

Bir yanda lokal dünyevi gerçekliğimiz, diğer yanda mutlak evrensel veya varoluşsal gerçeklik, bir terazinin iki kefesi gibi. Bunlar arasında bir denge kurulması gerekiyor.

Diyelim ki bilincimizde kendimizi dünyevi koşullardan, pek çok olumsuz etkiden, düşünceden, inançtan yalıtıp tüm varoluşun özü olan 7Y ile özdeşlik kurabiliyoruz, şu veya bu ölçüde. Ve diyelim ki tam bir bağımsızlık, ihtiyaçsızlık, huzur ve sükunet deneyimleyebiliyoruz. Bilinçsel olarak dengeye ulaşabiliyor ve kendimize zarar veren düşünce ve inanç kalıplarından arınabiliyoruz.

Ama bu denklemin yarısı. Lokal gerçeklik önem bakımından mutlak gerçekten farklı değil. Sonuçta o da mutlak gerçeğin bir parçası ve kendisi. Varlığın kendini bilme ve sürdürme döngüsünde hayati bir işleve sahip. Bizim lokal gerçekliğimizde epeyce olumsuz koşullar egemen. Düşünce, inanç, irade gücümüzle tüm varoluşun mutlak ve saf esası olan 7Y ile özdeşlik kurup bunun dengeleyici pozitif etkilerini deneyimledikten sonra lokal dünyevi gerçekliğimize döndüğümüzde, moral gücü bir süre yüksek oluyor ve hatta sanki hep yüksek bir ilham hali devam edecekmiş gibi hissedebiliyor insan ama ne yazık ki dünyevi hayatın olumsuzlukları içinde savruldukça “yolumuzu kaybediyoruz”. Yüksek bir bilinç düzeyinden çektiğimiz ve kendimizi manzaraya hakim hissettiğimiz resimdeki harita kayboluyor.

Ruhsal, varoluşsal moralin yükselmesi için dünyevi koşullardan bağımsızlaşmak, onun dışına çıkmak gerekiyor. Özgürlük, bağımsızlık, huzur, güven bulunabiliyor, 7Y’nin ne olduğu bilinerek, inanılarak, güvenilerek onunla özdeşlik kurulduğunda. Ama dünyevi realiteye girilip zaman geçirildikçe, bağımsızlık, tümsel farkındalık ve dolayısıyla güven ve huzur duygusunda ciddi kayıplar meydana geliyor. Dünyevi hayat koşullarının baskıları, işkenceleri, adaletsizlikleri, yıpratıcılıkları ve asimile edici tesirleri bilincimizde biriktikçe, varoluşsal yüksek farkındalık, bağımsızlık, kudret ve huzur yerini dünyevi hırslara, arzulara ve korkulara bırakıyor. Gerçeğin ışığında ve sevgisinde kuşlar gibi uçarken, bir süre sonra yalanların ve işkencelerin bataklığında sürüngenler gibi sürünür hale geliyor insan. Yükselişlerden sonra düşüşlerin şiddeti ve travmatik etkileri biraz da bilinçteki veya bilinçaltındaki arzu ve korkuların yoğunluğuna bağlı sanırım. Ama sanıyorum ki, bu iki realite arasındaki gidiş-gelişler sıklaştıkça ve hızlandıkça, farkındalık kanallarında bir genişleme oluyor, denge ve istikrar giderek artıyor. Korkular, acizlikler azalıyor. Dünyevi taraftaki aşırı dengesizlik ve olumsuzluk karşısındaki direnç ve hakimiyet artıyor.

“Şifa” denen kavramın, bu iki realite arasında önemli bir kesişim, örtüşüm veya dengelenme katalizörü/imkanı olduğunu tahmin ediyorum. Madem mutlak ve sonsuz olan gerçek tarifsiz ölçüde iyi, doğru, güzelken lokal gerçeklikte bu kadar çok dengesizlik, kölelik, kahır, işkence ve arzu-korku kısırdöngüleri var, o zaman ebedi mutlak gerçeğin farkındalığını ve gücünü lokal gerçeklikteki şiddetli dengesizlikleri dengelemek için, yani şifa için, iyileştirme için kullanmaya niyet etmek doğal ve gereklidir.

İnsanın meditasyon veya benzeri bir tefekkür, zihinsel arınma ve konsantrasyon zamanında, “şimdi ve burada”, dünyevi gerçeklikteki yalanların ve işkencelerin tesirlerinden kendini yalıtıp evrensel, varoluşsal, mutlak, sonsuz gerçekle özdeşleşme, ihtiyaçsızlığı, sonsuz huzur ve sükuneti duyumsama süreçlerinde yapabileceği en güzel şeylerden biri şifaya odaklanmaktır. Yani dünyevi realiteden uzaklaşılmaya, bağımsızlaşılmaya çalışılan bir süreç olmasına rağmen, zamandan-mekandan bağımsız olan o evrensel realiteden, zamana ve mekana bağımlı olan dünyevi realiteye bakıp, aklımıza doğrudan veya dolaylı biçimlerde gelen, başta bizim ve sevdiklerimizin hayatındaki olumsuzluklara, korku ve endişelere, acizliklere, acı ve travmalara, çözümsüzlüklere yönelik iyileşme, düzelme, şifa niyetinde bulunmak. Ebedi gerçeğin sevgisini, gücünü, güvenini, o sorunların, kahırların, yaraların iyileşme, düzelme yoluna girmesi niyetine odaklamak. Şiddetli bir hırs veya beklenti duymadan, samimiyetle istemek ve bunu istemenin doğruluğunu, meşruluğunu, güzelliğini duyumsamak.

Olduğumuz yerden tüm varoluşla sonsuz bağlarımız, bağlantılarımız olduğuna güvenmeliyiz. Ne de olsa hepimiz ve herşey mutlağın bir parçası ve kendisidir. Şimdi ve buradan, olduğumuz, durduğumuz yerden tüm sorunlarımızın çözüm yoluna girmesi için niyet etmek, sorunların ne zaman ne şekilde çözüleceği konusunda şiddetli bir beklenti içine girmeksizin bu niyetin, bu isteğin sorunların çözümü doğrultusunda şu veya bu ölçüde tesir ettiğine ve niyetimizi tekrarladıkça, tazeledikçe, olumlu tesirlerin de artacağına inanmak, güvenmek.

Lokal gerçekliğimiz olan dünya hayatımızda bu kadar çok dert, keder, acı varken, hayatımızı şifaya adamak kadar doğal ve gerekli birşey yok belki de.
Go to Top of Page
Sayfa: Toplam Sayfa 11  Mesaj Sonraki Konu  
Önceki Sayfa
 Yeni Konu Aç  Konuya Cevap Ver
Forum Seç:
Başkalarına Hizmet Forumu © Kasyopya celselerini ve diğer mesajları farklı ortamlara kopyalamadan önce lütfen izin isteyin: baskalarinahizmet@gmail.com Yukarıya git
Snitz Forums 2000

Design by Sizinsayfaniz.com

Bu sayfa 1,25 saniyede oluşturuldu.