Başkalarına Hizmet Forumu
Başkalarına Hizmet Forumu
Ana Sayfa | Bilgilerim | Kayıt Yaptır | Aktif Konular | Forum Üyeleri | Site içi Arama
Kullanıcı Adı:
Şifre:
Beni Hatırla
Şifre hatırlatma servisi

  Forum
 Genel Paylaşımlar
 Felsefe Kulübü
 Felsefeyi netleştirmek...
 Yeni Konu Aç  Konuya Cevap Ver
Önceki Sayfa
Yazar  Mesaj Sonraki Konu
Sayfa: Toplam Sayfa 12

bozadi


9788 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 18/09/2019 :  15:31:11  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
7y'nin ne olduğuyla ilgili son derece teorik bir bakış açısı veya olasılığa değinmek istiyorum. Doğruluk payı varsa da, bu bakış açısının veya olasılığın tek başına çok eksik olabileceği ihtimali de yüksek. Dolayısıyla, kendi başına çok ciddiye alınmaması gereken birşey, eğer alan varsa diye söylüyorum :)

Tüm varoluş bir olmakla birlikte, 7 aşamalı bir döngüsü olduğuna ve bizim de halihazırda 3. evrede olduğumuza sıkça değiniyoruz. 7. seviye "varlık" denen şeyin en saf ve mutlak olduğu çekirdek aşama. Hatta ona "aşama/seviye/evre" demek bir anlamda çok isabetli olmuyor. O tek mutlak gerçek, diğer tüm seviyeler şu veya bu ölçüde ilüzyon realitesi oluyor ve ilüzyondaki herşey de aynı ve bir olan mutlak varlığın birer parçası ve kendisi tabi. Tüm bireysel varlıklar onunla (7y, mutlak varlık, bir) özdeşleşme (BH) ve özdeşleşmeme (KH) yönündeki özgür irade tercihlerine göre yolculuklarına çeşitli biçimlerde devam ediyorlar.

Daha önce de belirttiğim gibi, mutlak varlığı özellikle büyük dinlerin doğrudan veya dolaylı biçimlerde tasvir ettikleri veya yorumladıkları şekliyle bir "şahıs" olarak görmüyorum. Tüm şahıslar hata yapar, 7. yoğunluğun yani Varlığın mutlak saf özünün böyle bir "lüksü" yok anladığım kadarıyla. Peki şahıs değilse ne? Doğa. Mutlak, saf varlığın doğası. Bilimsel birşey adeta. "Varlık" (var olma) dediğimiz şey herşeyi kapsıyor, 7 temel aşamaya bölünüyor veya ondan 6 ayrı aşama doğuyor da diyebiliriz, ve Hayat dediğimiz ilüzyonun kökenine yaklaştıkça (4, 5, 6...) varolan herşeyin, yani Var'lığın mutlak ve saf özüyle karşılaşıyorsunuz. Gayet bilimsel, teknik, mekanik birşey. Varoluşun tekniği, mekaniği, doğası bu. Hem dünyanın (daha doğrusu varoluşun) en basit şeyi bu, ama aynı zamanda kavranması, anlaşılması, sindirmesi en zor şeylerden biri olduğu da söylenebilir, özellikle mevcut sayısız KH sapmalarımızın da etkisiyle. Tanrı'nın (7y'nin) mutlak adaleti ve tarafsızlığı da bundan kaynaklanıyor bence. Taraf seçme, adam kayırma gibi bir lüksü, seçeneği yok. Herhangi bir lükse ve seçeneğe sahip birşey değil çünkü.

Varlığa "şahsi anlam" veren, ona "tekniğin", "mekaniğin" ötesinde büyük "manevi anlamlar" atfeden, yücelten, kutsiyet atfeden biziz. Üstelik bu ille de çok yanlış birşey değil. "Bireysel ruhlar", Tanrı dediğimiz varoluş özü (Tanrı aslında varolan herşeydir ama bu bağlamda özellikle 7y'deki bireysel olmayan, mutlak saf varlık kastediliyor) herkesi, herşeyi kapsadığı için, bireysel ruhlar yoluyla Tanrı (Saf Varlık) aynı zamanda bireysel olmuş oluyor. Biz Tanrı'nın seçim yapabilen, hata yapabilen, keşfeden, öğrenen ve dönüp bireysel olmayan saf özüne bakıp onu kutsayabilen, onaylayabilen, seven veya duruma göre nefret edebilen uzantılarıyız. K'lar "Tanrı sadece yaratmaz, aynı zamanda yaratılır" gibisinden birşey söylemişlerdi. İşte, sanki Tanrının, yani Varlığın devamı biraz da bu uzantılara, yani bize, varolan herşeye, herkese bağlı. Bu bireysel uzantılar ve uzantıların İlüzyon realitesindeki keşif, öğrenme, sevme, onaylama yolculuğu Varoluşun devamı için vazgeçilmez bir işleve sahip gibi geliyor bana.


Go to Top of Page

bozadi


9788 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 19/09/2019 :  13:10:49  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
“1’e dönmek”, “0’dan başlamak”... Dönecek sağlıklı bir 1’i olmamak... 2’den, 3’ten vb. başlamak zorunda kalmak, bağımsız olamamak...

Ruhsal/bilinçsel olarak bağımsız birer birey olma yolunda bizi çıkmaza sokan en temel sorun veya sorunlardan biri olduğunu düşündüğüm şeye biraz daha derinden yaklaşmaya çalışacağım.

Çocukken bağımsız değilsinizdir, ailenize bağımlısınızdır. Bizim yoğun KH faktörleri içeren deneyimimizde “aile” kavramı da idealden genellikle biraz uzak olsa da, çoğu durumda çocuk için ailesi ve evi onun nispeten güvenli kalesidir. Tıpkı doğmadan önce ve doğduktan sonra uzun süre annesine bağımlı ve onun tarafından korunmakta olduğu gibi.

Ben 7 aşamalı kozmolojik tabloda 1y ve 2y’yi bebeklik ve erken çocukluk, 3y’yi ise çocukluktan ergenliğe uzanan bir seviye olarak görüyorum; bu ölçekte zaman içinde muhtemelen küçük bazı oynamalar, düzeltmeler yapmam gerekebilecek olsa da. Şu an için 4y’yi ergenlikten olgunluğa uzanan (muhtemelen “gençliğin” büyük bölümünü kapsayan) bir seviye olarak görüyorum. (5y olgunluktan yaşlılığa, 6y ise yaşlılıktan 1’le birleşmeye uzanıyor.)

Bu forumun konularını samimiyet ve ciddiyetle ele alıp kafa yoran bizlerin 3y’nin son çeyreği içinde, potansiyel olarak “4y adayı” bireyler olduğumuza inanıyorum. Sanırım bu bizi 3y’nin kendi içinde “olgunluk ve yaşlılık” arası bir düzeye yerleştirmiş oluyor. Ama evrensel 7’li ölçek açısından düşünecek olursak, “ergenliği” deneyimlemeye başladık denebilir. Ergenliğe giriş, tam olgunluğa ve tam bağımsızlığa giden sürecin başlaması demek.

Dolayısıyla, ruhsal ergenliği deneyimlemeye başlamış olmak bizdeki “bağımsızlık” güdülerini güçlendiriyor. Ruhsal, bilinçsel olarak bağımlılıklardan kurtulmak, tamamen özgür (özgürlüğünün ve sorumluluğunun tamamen bilincinde) birer birey olmak istiyoruz. Bunun için de çocuksu bazı korkuları, kompleksleri mümkün olduğu kadar aşmak, geride bırakmak gerekiyor.

Hayatta ciddi ruhsal/bilinçsel çıkmazlara girdiğimizde, ciddi şekilde kafamız karıştığında ve bunun neden olduğu bir kaos, sıkıntı, huzursuzluk, güvensizlik, travma deneyimlediğimizde, kendimizi korumak veya iyileşmek, tekrar dengeli bir hale ulaşmak için “geri adım atmamız” gerekir.

Örneğin küçük bir çocuk dış dünyada özgüvenini ve özsaygısını yitirmesine neden olan ciddi bir sorunla karşılaştığında hızla ebeveynlerine, ailesine, evine “dönme” ihtiyacı duyar. Ama çocuk büyüdükçe, özellikle ergenlik ve gençlikte özgüvenini ve özsaygısını ailesinden bağımsız bir şekilde koruma, yani kendi başının çaresine bakma, kendi ayakları üzerinde durabilme, “bağımsız” olma güdülerine göre hareket etmeye başlar.

İşte, 7’li büyük ölçekte 3y’nin son çeyreği itibariyle ergenliği deneyimlemeye başladığını düşündüğüm bizler de, özgüvenimizi ve özsaygımızı inşa etme ve korumada bağımsız olma ihtiyacını ve güdüsünü duyuyoruz bence.

Tabi şiddetli KH faktörleri nedeniyle oldukça problemli bir 3y deneyimi şartları içindeyiz. Her yönden çok ciddi baskılar, işkenceler içinde yaşıyoruz. Aslında dış koşullardaki bu şiddetli olumsuzluk bombardımanlarını tırmandırmaya çalışan güçlerin amaçlarından biri de dikkatimizin sadece o dışsal faktörlere takılı kalması, içsel varlığımıza, ebedi varoluşla bağlantılarımıza, kudretimize bakma eğilimimizin zayıflaması ve körelmesi, böylece dışsal şartların kölesi olmamız.

Dolayısıyla, tabi ki dış şartları önemsememeyi ve kendimizi toplumsal deneyimden yalıtmaya çalışmayı daha önce de belirttiğim gibi önermemekle birlikte, müsait koşul ve zamanlarda içsel ve evrensel/varoluşsal deneyim alemine dönüp yapacağımız bazı inanç/bilinç/irade ayarlamaları yoluyla tüm zorluklara rağmen pozitif yönde ilerleme sağlayabileceğimize inanıyorum.

Dönecek sağlıklı bir 1’imiz olması gerekiyor. Hatta “dönmeyi” boşver, her zaman birlikte olmamız gereken bir 1’imiz olması gerekiyor. Bağımsızlığın temel şartının veya şartlarından birinin bu olduğuna inanıyorum. Peki “1” nedir? Bu aşamada bu konu epeyce tartışma ve farklı bakış açılarından yaklaşım gerektirebilecek bir konu ama kendi bakış açımdan kabaca tanımlamam gerekirse, özgüveninizin, özsaygınızın, anlam duygunuzun merkezi, kalesi gibi birşey. KH yönelimli “sistem mühendisleri” tarafından şiddetli arzu ve korku sağanağına maruz bırakılmakta olduğumuz ve ciddi dikkat dağılmaları, travmalar ve özgüven-özsaygı kayıpları yaşamakta olduğumuz için ve ne yazık ki bundan kalıcı bir şekilde korunmak, kaçmak mümkün olmadığı için, içsel (ruhsal, manevi) olarak dönüp bu “hayati” öğelerdeki eksiklerimizi gidermemiz icap ediyor. Ama bu konuda yeterince antremanlı değiliz, çoğu zaman hamız ve sıkça da bu nedenle çeşitli doğrudan ve dolaylı saldırıların üzerimizdeki etkisi artıyor. Savunmasız, gafil avlanıyoruz sıkça. İşte bu sıkıntıyı azaltmamız ve bu yangını kontrol altına alabilmemiz için, geriye, daha doğrusu içe dönüp anlam duygumuzu, kendimize güvenimizi ve saygımızı onarma ve daha iyi korunma adımları atmamız gerekiyor.

Devam etmek üzere...
Go to Top of Page

bozadi


9788 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 25/09/2019 :  10:41:35  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle

3y'nin son çeyreğinde bulunmanın bir yandan lokal olarak yani 3y'nin kendi içinde düşünüldüğünde olgunluk-yaşlılık arası bir deneyime tekabül ederken, 7'li büyük ölçekte ergenliğin-gençliğin başlangıcına tekabül ettiği ve "tam bağımsız birey olma" güdüsünü artırdığı fikrimi paylaşmıştım.

Yalnız bu fikirde önemli bir faktörü gözardı ediyor olabileceğimi fark ettim. 3y'nin sonlarının "bireysellikten" ziyade "toplumsallıkla" veya daha doğrusu "ailesellikle" yakından bağlantısı vardır. Bireyin ve bireyselliğin önemi azalmıyor belki ama grupsallığın öneminde ciddi bir artış oluyor çünkü 3y'nin sonu, 4y'nin başlangıcıyla bağlantılı ve etkileşimli. Ra 4y için "sevgi yoğunluğu", "anlayış yoğunluğu" gibi terimler kullanıyor. 4. çakranın "kalp çakrası" olması da 4. seviyenin "sevgi" kavramıyla yakından bağlantılı olduğunu gösteriyor. K'lar da 4y bağlamında "ağ çalışması" kavramını çok vurguladılar, ki bu da aslında 4y'nin "ruhsal aile bağlantıları oluşturma" niteliğini vurguluyor bana göre. Bizim 3y'de bildiğimiz şekliyle biyolojik veya ruhsal veya herhangi başka bir manada "aile" kavramı, "ağ" teriminden kastedilen şeyle yakından bağlantılı. Aile ideal olarak bir "dayanışma ağı"dır.

Ben bireyselliğin önemini epeyce vurguluyorum ama bunu yapmaktaki amacım bireyler arası dayanışma fikrini anlamsızlaştırmak veya önemsizleştirmek değil. İster biyolojik aileler, ister herhangi başka iş-güç birlikleri şeklinde olsun, dayanışma ağlarının etkililiği, tek tek bireylerin etkililiğine bağlıdır. Etkili bir bireyler dayanışması, bireylerin kendi iç gelişimlerine de yardımcı olur doğal olarak.

Sevgi nedir? Bireylerin birbirlerinin iyiliğine çalışmasıdır. Özellikle sorunlara, sıkıntılara yol açan korku, endişe ve acizliklerini gidermek için ellerinden geleni yapmalarıdır. Birbirlerindeki iyiyi, daha iyiyi, en iyiyi ortaya çıkarmaya çalışmalarıdır. Hayat dediğimiz şey ideal anlamıyla bu birbirindeki ilahi cevheri keşfetme, ortaya çıkarma yolculuğunda yükselmek veya diğer bir bakış açısıyla derinleşmek, böylece giderek varlığın en saf, en mükemmel, en ayrışmamış özüne doğru yol almaktır, ki o da varolan herşeyin mutlak birliğinin deneyimlendiği, olunduğu yer olan 7y'dir, diğer bir bakış açısıyla 1'dir.

Başkalarına Hizmet budur; mümkün olduğunca tam bir iradeyle ve gönülle birbirindeki tanrısal (varoluşsal) cevheri onaylayacak, onurlandıracak, giderek daha derinlemesine keşfini ve tezahürünü destekleyecek şekilde yaşamaktır. Tabi bu tek taraflı olarak ilerleyebilecek birşey değildir, ilgili tüm bireyler arasında mümkün olduğunca karşılıklı, dengeli bir şekilde olursa sağlıklı ilerleyebilir.

3Y bireysellikle en doğrudan bağlantılı seviye belki de. 4Y (BH) bireysellikten ziyade ideal aile biçimindeki bir toplumsallığın egemen olduğu bir deneyim seviyesi diye anlıyorum. Ama bizler henüz 4y'de değiliz ve 3y'nin son çeyreğinde bile bulunuyor olsak, hikayemizdeki KH faktörlerinin baskınlığı veya etkinliği nedeniyle yaşadığımız pek çok sorun nedeniyle bireyselliğimizle ilgili henüz çözümleyemediğimiz sorunlarımız var, tamamlayamadığımız dersler, farkındalıklar söz konusu kaçınılmaz olarak. Hatta belki 4BH'ye mezuniyet bile o eksiklerin veya sorunların mutlaka tamamen sona erdiği anlamına gelmek zorunda değil. Özel koşullardan dolayı eksiklerin veya sorunların bir kısmı 4y'de bir ön aşamada veya 4y'ye geçişin bir ara aşamasında çözümlenecek belki de. Demek istediğim, bireysellik yoğunluğu olan 3y'nin sonunda ve aile toplumsallığı seviyesi olan 4y'nin eşiğinde olmamız bireyselliğin, bireysel farkındalığın anlam ve önemini ortadan kaldırmıyor, sadece onu "dengeleyici" bazı deneyimlerin artışı anlamına geliyor.

3y'deki deneyimimizde bunun çok bariz bir örneğini biliyoruz aslında. Bir birey olgunluk ve sosyo-ekonomik olarak bağımsızlık çağına, yani kendi ayakları üzerinde durabilme ve başının çaresine bakabilme çağına geldiğinde, çok ilginç bir şekilde bu aynı zamanda çoğunlukla o şahsın bir başka şahısla "evlilik bağı" yani "ortaklık, kalıcı birliktelik bağı" kurma, bir aile kurma çağıdır. Aynı zamanda akrabalık, arkadaşlık, iş hayatı ve başka çeşitli faktörler nedeniyle toplumsal ilişkilerin de giderek yoğunlaştığı bir aşamadır.

Sonuç olarak bireysellik de, bireyler arası ilişkiler de hiçbir zaman anlamını, önemini kaybetmiyor, arada hep bir denge kurulması gerekiyor gibi.

Ben felsefi bağlamda konulara sıkça bireysel farkındalık odaklı yaklaşıyorum sanırım fakat zaman zaman vurgulamaya çalıştığım gibi amaç toplumsallığın, beraberliğin, bütünlüğün anlamlı veya önemli olmadığını savunmak değil.
Go to Top of Page

bozadi


9788 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 19/10/2019 :  23:16:34  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle

Ruhsal, manevi (ve dolaylı olarak da fiziksel, maddi) pek çok sorunumuzun sevgi eksikliğiyle çok yakından alakalı olduğu sonucunu çıkarmak sanırım yanlış olmaz. Hem 3y'nin doğal, çocuksu KH/ego nitelikleri, hem de insanlığın hikayesinde KH düzeyinin olağan seviyelerin çok üzerine çıkması, bencilliğin, şiddetli olumsuzlukların tırmanması sonucu oluşan karmaşık ve son derece zorlu tabloda, insanların birbirlerine yönelik sevgilerinde ciddi azalmalar oldu.

4y'nin "sevgi yoğunluğu" olduğunu söylüyor Ra. Tabi 3y dediğimiz seviye de 4y'ye hazırlık sayılabileceği için, sevgi kavramı bizim 3y'deki deneyimlerimiz için de oldukça önemli bir yere sahip.

Daha önce de ifade etmeye çalıştığım gibi ben "sevgi"nin "iyilik"le çok yakından bağlantılı olduğunu düşünüyorum; hatta belki aynı şey. İnsanların birbirini sevmesi, birbirlerinin iyiliğine adanmaları demektir.

Eğer "sevgi" ve "iyilik" gerçekten aşağı yukarı aynı şeyse, o zaman 4y'nin "sevgi yoğunluğu" olduğunu söyleyen Ra, aslında aynı zamanda 4y'nin "iyilik yoğunluğu" olduğunu söylüyor demektir. Peki bu nasıl olabilir? Eğer yaklaşık olarak bile olsa doğruysa, bu ne gibi anlamlara geliyor olabilir? Yarın bazı görüşlerimi paylaşmaya çalışacağım.
Go to Top of Page

bozadi


9788 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 20/10/2019 :  18:12:09  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
3y bireyselliğin, bireysel özgür iradenin ve sorumluluğun ilk defa derinlemesine deneyimlendiği bir seviye. Bildiğimiz gibi elimizdeki kaynaklar 3y'nin aynı zamanda BH ile KH yolları arasında bir seçim seviyesi olduğunu söylüyor. Görünüşe göre, birey özgür iradesinin ve sorumluluğunun iyice ayırdına varınca, bu iradeyi ne yönde kullanacağı konusunda bir seçimle karşı karşıya kalıyor. 3'ten 4'e uzanan yolda, kabaca da olsa BH'nin iyilik, KH'nin kötülük yolu olduğu söylenebilir. İşte, sanıyorum ki Ra'nın deyişiyle 4y'nin "sevgi yoğunluğu" olması, 3y'de özgür irade ve sorumluluğun benimsenmesinden sonra geliştirilen seçime bağlı olarak, 4y'de ya kendine ya da başkalarına yönelik sevginin, diğer bir deyişle iyiliğin deneyimlenmesi anlamına geliyor. Hatırlayabileceğiniz gibi, Ra, 4y'deki sevginin kendine (negatif) veya başkalarına (pozitif) yönelik olabileceğine dikkat çekmişti.

Peki 3y'deki ve 4y'deki sevgi veya iyilik tamamen farklı şeyler mi? Anladığım kadarıyla hayır, tabi ki değil, aslında tamamen aynı şey. Ama saflıkları, uygulanma düzeyleri, derinlikleri, kesinlikleri farklı.

Bizler 3y'de özellikle toplum geneliyle veya belirli bazı birileriyle karşılaştırma yaparak "biz iyiyiz, iyilikten yanayız" deriz ama gerçekten iyi olmak, gerçekten sevgili olmak, sevgiyi temel almak göründüğü kadar basit birşey değidir. Aslında hem dünyanın/hayatın en basit şeyidir, hem de bizim koşullarımızda bir o kadar karmaşıktır.

Sosyoekonomik, siyasi, askeri, dini yaşam koşullarımızdan ciddi şekilde etkileniyoruz ve iyilik ve sevgi anlayışımızı bunların filtrelerinden geçirerek değerlendiriyoruz, belki yeterince farkında bile olmadan. Bu biraz da kaçınılmazdır hayata, içinde yaşadığımız düzene, topluma ayak uydurmak için ama işin aslını, esasını ortaya koymak gerekirse, yani iyiliği, doğruluğu, sevgiyi ideolojilerden, toplumsal şartlardan bağımsız olarak anlamak, hatırlamak, ifade etmek gerekirse, bizlerin çoğu zaman sevgiyi, iyiliği bizim için mümkün olan en saf şekliyle yaşamadığımız, benimsemediğimiz, uygulamadığımız kolayca anlaşılabilir diye düşünüyorum.

Biraz kaba, acımasız bir yaklaşım şekli olabilir belki ama, sanıyorum ki bu değerlendirmenin turnusol kağıtlarından biri "şikayet" halidir. Şikayetçilik ve hatta nefret dolu bir şikayetçilik hali içinde olmak, kendi başına ille de çok negatif bir anlama gelmek zorunda değildir, yani o halde olan kişinin negatife, olumsuzluğa adanmakta olan biri olduğu anlamına gelmek zorunda değildir ama gerçek iyiliğin, sevginin farkındalığına henüz ulaşılamadığının bir göstergesidir. Sevginin, iyiliğin ne olduğunu bilmek, tüm varoluşun öz itibariyle ne olduğunu bilmek ve kendini onun bir parçası ve kendisi olarak bilmektir. Özü ve geneli itibariyle varoluşun ne olduğunu bilmekle iyiliğin, sevginin ne olduğunu bilmek ve deneyimlemek aşağı yukarı aynı şeydir.

Dünyadaki şiddetli olumsuz koşullara güvensizlik duymak, kızgınlık ve şikayet tepkisi göstermek birşeydir, aynı güvensizliği ve kızgınlığı tüm varoluşa, özüne, geneline karşı duymak başka birşeydir. Gerçek iyiliği, sevgiyi bildiğinizde adaletsizlik olmadığını, olamayacağını bilirsiniz. Varoluş sağlamdır, iyidir, güzeldir, sizdir, herkestir, herşeydir, birdir.

Dünydaki insanların ciddi bir kısmının iyiliğe, sevgiye (BH anlamında) dayalı hareket etmiyor olması onları bağlar. Bu tabi ki bizi de etkiler ama bizim varoluşun ne olduğuyla ilgili algımızı, bilgimizi, inancımızı, sezgimizi, kararımızı "belirlemek" zorunda değildir. Dünyada kötü, çok kötü şartlar olması varoluşun kötü olduğu anlamına gelmez ve bizim varoluşun bir parçası ve ta kendisi olduğumuz gerçeğini değiştirmez.

Sevgi dediğimiz o yüce değerin kaynağı nedir? Aslı, esası nedir? Sevgi nedir? Nereden türer? Nasıl olur? Kim yaratır? Sevgi, bir bütün olan Varlığın kendisini koruması, sürdürmesi, kendisine özen göstermesi, iyi bakmasıdır.

Bizim hayatımızda sevmekle, iyi olmakla, iyi davranmakla alakasız, hatta zıddı yönünde ne kadar çok şey olduğunun hepimiz farkındayız. Ve bu durumu adeta hayatın "varsayılan değeri" gibi kabullenmiş, benimsemiş durumdayız. Evet, koşullar böyle ve bu koşullarda hayatta kalmak, varlığımızı sürdürmek için de şartlara uyum sağlamak durumundayız. Ama bu bizim gerçek sevgiyle, iyilikle bağlarımızı zayıflatıcı etkiler de yapar.

Gerçek sevginin, gerçek iyiliğin olmaması, gerçek bir hayatın da olmaması demektir, ki gerçekten de bizler aslında son derece sahte olan veya son derece sahte koşullar içeren hayatlar yaşıyoruz. Aslında mesele çok sorun olması değildir. Gerçek sevgi, sorunların ne niteliğinden, ne niceliğinden korkar, hepsinin çözülebileceğini, çözüleceğini bilir. Sevgi ve iyilik, hayatın, varlığın kendisidir. Hayatı, varlığı kim neyle korkutabilir?!

Ama sevginin, iyiliğin aslını bilmek ve olmak için, dünya denen gezegendeki birkaç milyar insanın belirli bir zaman diliminde yarattığı sosyoekonomik, siyasi, askeri, dini şartların kirlenmiş filtrelerinden geçirmeden, olduğu gibi, en saf, en gerçek, en çıplak haliyle yaklaşmamız, görmemiz, bilmemiz, olmamız gerekir onları.

Toplumdan bağımsızlık hakkında yaptığım önerilerin sebeplerinden biri bu. Kendinizi toplumla veya toplum geneliyle alternatifsiz bir şekilde özdeşleştirirseniz, toplumsal değer yargılarındaki yozlaşmalar, sizin iyilik, doğruluk, adalet, sevgi kavramlarınızı kaçınılmaz olarak çarpıtacak, bu kavramları mümkün olan çıplaklığıyla görmenizi, bilmenizi, olmanızı engelleyecektir. Ama sevgiyi, iyiliği basit ve ebedi çıplaklığıyla bildiğiniz, olduğunuz zaman da, çevrenizdekilerle, düzenle uyumluluk sorunları yaşayacağınızdan endişelenebilir veya bu uyumsuzluğu gerçekten bir ölçüde yaşaybilirsiniz ama gerçek sevgiyi-iyiliği deneyimlerken asla yalnız veya aciz hissetmezsiniz. Gerçek iyilik ve sevgi sizin varoluşla olan özdeşliğinizi apaçık görmenizi, bilmenizi, olmanızı sağlar. Tüm varlık olduğunuzu bilirken yalnızlık, acizlik, korku duymazsınız. Sevgi ve iyilik doğal bilinciniz ve davranışınız olur.

Go to Top of Page

bozadi


9788 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 20/10/2019 :  20:31:40  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Bu sevgi meselesini kadın-erkek arasındaki romantik sevgi meselesi bağlamında sıkça düşünür, anlamaya çalışırım.

Kadın ve erkek birdir; aynı varlığın bu iki zıt cinsiyete bölünmesi, onların birbirlerini sevmelerini kolaylaştırıcı, teşvik edici bir faktörden başka birşey değil. "Sevgi" ile "şehvet" kavramlarını tartmaya çalışıyorum. "Cinsel şehvet" denen şey kısmen kaçınılmaz, doğal, meşru olabilir ama daha ziyade sevgi eksikliğinin neden olduğu büyük boşluktan kaynaklanıyor; bununla ilgili çaresizlik veya kızgınlık duygusunun sonucu. Kadının erkekte, erkeğin kadında, kendilerinde olmayan birşey olduğunu sanması ve araması da yine sevgi eksikliğiyle yakından bağlantılı. Kadın ve erkeğin birbirine ilgi ve çekim duyması son derece doğal ve güzel birşey ama zaten bu kutbiyet bölünmesinin yarattığı çekimin amacı sevgi, onaylama, ilgi, iyilik etkileşimidir, bunun teşvikidir, fazlası değil, çünkü tüm ihtiyaç duyulan budur. Kadın-erkek arasındaki kutbiyet bölünmesine ve çekimine bundan fazla anlam verilmesi nafiledir, bir yere çıkmaz. Bir yerde sevgi, yani ilgi, duyarlılık, iyilik varsa, tüm aksi şartlara rağmen iyiliğe inanç, güven varsa, eksiklik ve acizlik duyulmaz, tatmin vardır. Şehvet iyiliğin, yani sevginin eksikliğinden, bunlara inançsızlıktan, güvensizlikten doğar. Basit, doğal ve güzel olan iyiliğin ve sevginin onulmaz boşluğu, karşı cinsiyete veya herhangi başka birşeye "ihtiyaç duyulan olağanüstü kaynak/değer" gibi bir anlam atfedilmesine ve o kaynağın sonsuza kadar nafile bir şekilde sürecek arayışına girilmesine neden olur. Bu bağlamda "şehvet" derken, bunun ille "cinsel" anlamda olması gerekmez. Basit, evrensel, ebedi iyilik, birlik, sevgi (tüm varoluşla özdeşlik, birlik, bütünlük) deneyiminin eksikliğinden kaynaklanan dipsiz çukuru doldurabileceği hayaliyle ümitsizce peşine düşülen herhangi bir arzu nesnesi olabilir.

K'ların Ego/KH güçlerinin motivasyonuyla ilgili olarak yaptıkları o müthiş tanımla: "Sonsuza kadar sahip olduklarını sonsuza kadar arıyorlar."
Go to Top of Page

bozadi


9788 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 20/10/2019 :  20:54:19  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Hangi koşullarda olursak olalım, bizi şimdi ve buradan ta 7y'ye (tüm varoluşla mutlak birleşmeye) kadar götürecek olan şey iyilikten, sevgiden başka birşey değildir. İyiliğin, sevginin kaynağı birliktir. İyilikte, sevgide derinleşildikçe mutlak birliğe doğru ilerleniyor. Bizi BH ile (iyilik alemiyle) irtibata geçiren, onunla ve dolayısıyla tüm varlıkla giderek "birleştiren" şey iyilik, sevgi güdüsü, iradesidir.

Deneyimleyebileceğimiz en küçük bir gerçek/saf iyilik, sevinç, sevgi, tüm varoluşun sevgisinin, sevincinin, iyiliğinin bir parçasıdır, ta kendisidir. O nedenle gerçek, saf bir iyilik, sevinç, sevgi deneyimlediğimizde acizlik, eksiklik, korku duymayız.

Yaşam koşullarımız bizi maalesef aksi yönde, yani epeyce negatif yönde duygu, düşünce ve inançların bombardımanına maruz bırakacak şekilde tasarlanmaya çalışılıyor bizi KH'leştirmek isteyen güçler tarafından. Ve olağan hayatımızı sürdürmek için bu düzene epeyce uyum sağlamak zorunda da kalıyoruz. Ama bir yandan da iyiliğin, sevginin evrensel, basit, çıplak, gerçek, saf anlamıyla olan özdeşlik farkındalığımızı güçlendirmemiz gerekiyor ki, daha iyiye doğru ilerleyebilelim.
Go to Top of Page

bozadi


9788 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 07/12/2019 :  20:30:20  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Hani Kasyopyalılar "tüm ihtiyacınız bilgi" diyor ya; evet, bunun gayet doğru olduğunu görüyorum, bazen aksi yönde beyanlarda bulunuyormuş gibi görünsem de.

Tabi ki sevgi de "tüm ihtiyaç duyulan şey" olarak ifade edilebilir. Sevgiyle bilginin özdeş sayılacağı bir durum var.

"Tüm ihtiyaç duyulan şey bilgidir" deyince, kitaplar dolusu bilgi edinmekten, ansiklopedik veya genel kültür bilgimizi sürekli artırmaktan bahsediliyor gibi oluyor. Bu ille yanlış da değil ama aslında bilgide bir tür hiyerarşiden veya hiyerarşilerden bahsedilebilir. Ve en önemli, en temel, en belirleyici bilgilerin aynı zamanda en basit, en sade bilgiler olduğu söylenebilir. Temelde mutlu mu yoksuz mutsuz mu, ümitli mi ümitsiz mi, iyimser mi karamsar mı olduğumuzu veya olacağımızı belirleyen bilgi veya bilgiler (farkındalıklar), varoluşun en basit, bir anlamda en ilk-el bilgileri muhtemelen. Örneğin Maharaj'ın vurguladığı gibi "varoluşun en yüce gerçeğiyim", "tüm varoluş birdir ve ben O'yum" vb. BH ile KH arasındaki fark da bir anlamda basit bir bilgi farkı değil mi? Tüm varoluşla özdeş olup olmamak arasında?

Bilginin evrensel veya varoluşsal geçer akçe veya belirleyici unsur olması meselesinde, bizim durumumuzla ilgili şu husus dikkatimi çekiyor: Bazen öyle bir farkındalık halinde oluyoruz ki, belki kısa bir süre önce bizi ciddi karamsarlıklara boğan konular veya duygular, düşünceler bir anda bir balonmuş da patlamış gibi dağılıveriyor, yok oluyor. Bu temelde neyi gerçek ve/veya mutlak kabul ettiğimizle ilgili bir algı veya inanç farkından başka birşey değil özünde bence. Son derece basit görünümlü, çok ilkel bir farkındalık değişimi oluyor ve hooop, cehennemden cennete, veya cennetten cehenneme...

İşte bilgi hem bu kadar basit, hem de bu kadar belirleyici. Sevgi dolu olduğumuz, hiçbir şeyden korkmadığımız durumlarda olan da bu. Sadece bir "bilgi", bir "farkındalık" bu. Özü itibariyle son derece basit bir bilginin, inancın, farkındalığın sonucu o sevgi hali. Ama söylemesi kolay. Çünkü o bambasit bilgi, inanç veya farkındalık hali değişimini düzenli veya düzensiz aralıklarla yaşıyor olmamız bile bizim en hafif deyişle ne kadar "garip" (daha doğrusu "trajik") bir durumda olduğumuzu ortaya koymuyor mu? Madem sevgi, huzur, cesaret, güven bu kadar paha biçilmez birşey, neden o sevgi halini, o farkındalığı, o inancı, o bilgiyi bırakıyoruz? Elimizde olarak mı, olmadan mı bıraktığımızı söylemek pek mümkün değil sanki, ikisinin bir karışımı daha ziyade. Ne olursa olsun, burada biz insanoğlunun çiğliği, zayıflığı, egosuyla ilgili bir sorun olduğu bence açık.

Ebedi, en yüce, en mutlak gerçeğin ne olduğunu hepimiz biliyoruz, daha doğrusu bildiğimiz, deneyimlediğimiz oldu, olmaya da devam ediyor. Ama kesintisiz bir şekilde değil. Sarkaç gibi gidip geliyor bu bilgi. Tam tersi yönde denebilecek ve olumsuzlukla, negatiflikle ilişkilendirilebilecek bilgi veya inanç "seçenekleri" de sarkaç gibi gidip geliyor. İşte, diyorlar ya 3. yoğunluk seçim yoğunluğu diye. Resmen bir bilgi, inanç, farkındalık seçimiyle karşı karşıyayız. Ve bu bilgi, bu farkındalık, bu inanç özü itibariyle tüm varoluşun en basit, en ilkel bilgisi ve bu aynı zamanda BH ile KH'yi birbirinden ayıran şey. Varoluş nedir? Hayat nedir? Onunla mutlak şekilde özdeş miyiz, değil miyiz? Hayattaki en muhteşem ve en sefil deneyimlerimiz dahil olmak üzere tüm deneyimlerimiz bu basit, sade ve ebedi öz bilgi, farkındalık veya inanç seçimine bağlı, onun bir sonucu olarak yaşanıyor doğrudan veya dolaylı olarak.

Potansiyel bir farkındalık pratiği önerisiyle bitirmek istiyorum. Herşey şimdi ve burada. Tüm varoluş şimdi ve burada. Siz onun bir parçası ve kendisisiniz. Herşeye erişiminiz var, çünkü hepsi nihai olarak bir ve siz de osunuz.

Olumlu ve olumsuz tüm yönleriyle tüm geçmiş yaşamlar, şimdi olarak algıladığımız şeydeki tüm deneyimler, gelecekteki olası tüm deneyimler, herkes, herşey... Şimdi ve burada. Hepsi nihai olarak bir ve siz osunuz. Kaçırdığınız, kaçırabileceğiniz hiçbir şey yok.

Zamansal veya mekansal olarak uzakta veya erişilmez görünen herhangi kişiler veya şeylerle ilgili ayrılık, etkileşimsizlik, çözümsüzlük gibi hislere kapılmanıza gerek yok. Hepsinin, herkesin, herşeyin şimdi ve burada olduğuna güvenebilirsiniz. Çünkü herşey bir. Tüm sorunları (özellikle ve öncelikle şahsen sizinle ilişkili olması ölçüsünde) şimdi ve buradan çözebilir veya çözüm yoluna koyabilirsiniz. Sadece düşünce, farkındalık ve niyetle. Zamanda ve/veya mekanda uzaklık sizi aldatmasın, bu tamamen ilüzyondur. Herşey birdir, herşey şimdi ve buradadır. Ve siz, iyileştirilmesi, düzeltilmesi gereken herşeyi düşünce ve niyet gücünüzle şimdi ve buradan iyileştirebilir, düzeltebilirsiniz. İyi niyetle yaklaşın, somut olarak neyin ne zaman nasıl düzeleceğini hayata bırakın, siz sadece eninde sonunda tüm sorunların çözümleneceğini bilmenin, birliğin, sonsuz kudretin, gerçeğin, sevginin, çözümlülüğün sevincini yaşayın.




Go to Top of Page

bozadi


9788 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 08/12/2019 :  12:49:52  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
"Herşey şimdi ve burada" düşüncesiyle veya inancıyla ilgili bir pratik önermiştim. Bununla bağlantılı olarak, şahsen etkili bulduğum, elimden geldiğince odaklanıp deneyimlemeye çalıştığım bir düşünce/inanç pratiği daha tanımlamaya çalışacağım. Tabi çok yeni birşey değil, şimdiye kadar tartıştığımız herşeyle yakından bağlantılı.

Yeni bir gerçekliğin çekirdeği, merkezi, kaynağı, başlangıç noktası olmakla, bağımsızlık olmakla, BH olmakla, var olmakla ilgili.

Gördüğünüz gibi bizim dünya üzerinde uzun zamandır ve halihazırda deneyimlemekte olduğumuz toplum ve yaşam düzeni, BH denen şeyi pek desteklemeyen bir nitelikte. Son derece derin, geniş çaplı ve kesintisiz haksızlıklar, hukuksuzluklar, işkenceler, katliamlar hayatımızın olağan gerçekliği adeta. Ve biz işte bu toplumsal, siyasi, askeri, dini ve ekonomik düzene "uyum" sağlayarak yaşıyoruz. Uyum sağlamak, dayatılmakta olan KH frekanslarını olduğu gibi benimsemek anlamına gelmek zorunda olmasa da, farkında olalım veya olmayalım, yine de bu uyum zorunluluğu nedeniyle epeyce KH yozlaşması veya BH yolunda ilerleyememe, derinleşememe sorunu söz konusu diye düşünüyorum.

İlginç olan şey şu ki, toplumsal değer yargılarının veya ideolojik önyargı ve sınırlamaların ötesine geçme konusunda önemli bir potansiyele sahip olduğunu düşündüğüm bizim gibi bireyler, BH'nin dışarıda, uzakta bir yerde veya zamanda değil, heryerde ve öncelikle ve özellikle kendi varlığımızın özünde bulunduğunu diğer çoğu insandan daha iyi biliyor, seziyor ve hatta şahsi iradesiyle bunu deneyimleyebiliyor şu veya bu sıklıkla. Ama nedense, bu konuda çok da içimize sinen bir durumda olmadığımızı algılıyor, seziyorum. Bu yorumu yaparken kendi şahsi deneyimimi fazlasıyla genelliyor olabilirim tabi, ama en azından kendi durumumu ifade etmiş olayım öyleyse de. Belirttiğim "ilerleyememe", tıkanıp kalma durumunu aşabilmek için olası yöntemlerden biri olarak öneriyorum.

Biz BH'nin ne olduğunu biliyoruz. Onun uzakta bir yer veya zamanda değil, şimdi ve burada, her zaman ve her yerde bulunduğunu biliyor, seziyoruz. Ama şu veya bu düzeyde uyum sağlamak durumunda olduğumuz toplumsal ortalamalardan uzaklaşmaktan çekinme ve bununla ilgili atalet nedeniyle, bildiğimiz, sezdiğimiz o şeye uygun yaşama iradesi ve cesareti göstermek pek kolay veya mümkün olmuyor. Tek başımıza kalmaktan veya çevremizdekilerin olası yadırgayıcı, yargılayıcı tepkilerinden de çekiniyoruz biraz muhtemelen.

Bazen de, BH'leşmek, yani nispeten de olsa somut bir şekilde BH modunda yaşamaya nereden, nasıl başlayacağımızı bulamıyoruz, kafa karışıklığı, endişeler, kompleksler nedeniyle. Yani kendi varlığımızda olduğunu sezdiğimiz halde o BH frekanslarına, farkındalığına, deneyimine erişememe sıkıntısı yaşıyor olabiliriz. İşte bunu yenmeye yönelik ne yapabileceğimi anlamaya çalışırken aklıma gelen birkaç olasılığı daha önce çeşitli biçimlerde, doğrudan veya dolaylı olarak tanımlamaya çalışmıştım; biraz daha yaklaşmaya, netleştirmeye çalışıyorum.

Madem bu düzen, bu hayat, bu gerçeklik BH düzeni değil ve BH'leşmeyi ciddi şekilde engelleyici, sabote edici özellikleri var, o halde bir yandan o düzendeki olağan hayatımızı sürdürürken bir yandan da BH'leşmeye çalışmak bazen veya sıkça verimsiz sonuçlanıyor muhtemelen.

Evet, dünya hayatı veya toplumsdal düzen tamamen KH veya tamamen KH'leştirici, BH'ye hiç imkan tanımayıcı değil elbette. KH düzeninin sahiplerinin tüm çabalarına rağmen insanlığın en azından bir kısmının pozitif eğilimleri, KH'ye direnci ve başka boyutlardan BH varlıklarının da yardımı, desteği ve kısmi müdahaleleri sayesinde hayatımızda BH'leşme imkanları da mevcut. Yoksa şu anda bulabildiğimiz kadar özgürlüğü de bulamazdık muhtemelen toplumsal düzlemde.

Ama yine de halihazırdaki toplumsal (siyasi, ekonomik, askeri, dini) düzen BH'den ziyade KH'leştirici etkiler yapıyor. Dolayısıyla bu koşullarda BH'leşmek, sıkça örnek verdiğimiz gibi akıntının tersine yüzen, hatta şelalelere tırmanan balıkların yaptığını yapmaya benziyor bir bakıma.

Dünyada genel yaşam koşullarında hala KH egemen olduğu için, bu hepimiz üzerinde ciddi yavaşlatıcı, zorlayıcı, engelleyici etkiler yapıyor BH kutuplaşması açısından. Yani adeta genel dünya düzeni, KH'nin sponsoru durumunda. Bunun psikolojimiz, özgüvenimiz, moralimiz, irademiz üzerinde yaptığı etkiyi düşünebiliyor musunuz? İşte bu yüzden genel toplumsal düzende egemen durumdaki KH'nin BH'leşme eğilimlerimiz üzerinde yaptığı yavaşlatıcı, engelleyici, zorlaştırıcı, tehdit edici tesirlerini yenebilmek için dünyadan daha büyük, daha güçlü birşeyin desteğine, bilgisine, ilhamına, gücüne, güvenine ihtiyacımız var sanki. BH anlamında yani. Dünyadadaki genel düzen KH'yi baskın kılıyorsa ve biz de bu düzene şu veya bu düzeyde uyum sağlamak zorundaysak, ki bu kaçınılmaz, o halde bu koşullarda BH doğrultusunda mesafe katetmemiz için dünyanın (dünyadaki KH-baskın toplumsal düzen realitesinin) dışında, ondan daha büyük, daha asli bir BH realitesini bilmemiz, sezmemiz, inanmamız, güvenmemiz, esas almamız gerekir ki aleyhteki tüm koşullara rağmen BH yönünde ilerleme kaydedebilelim.

Peki var mı öyle bir realite? Elimizdeki kaynaklar var diyor. Tüm varoluşun özü ve geneli BH nitelikli, diyorlar, her ne kadar KH denen şeyin de evrende/varoluşta teknik olarak denge gereksinimi nedeniyle bulunması zaruri olsa da. Ama var olması zorunlu olan KH'nin tamamı bizim "kötülük, şeytanlık" diyeceğimiz şey değil. Tıpkı örneğin dünyada doğanın sunduğu sayısız nimetlerin de mutlaka aktif ve iradeli bir şekilde "meleksi, çok pozitif" sayılamayacağı gibi.

Evet, dünyadaki genel toplumsal düzenin BH'den ziyade KH'yi besliyor olması gibi ve ondan kat kat fazla olmak üzere evrenin, varoluşun özü ve geneli BH'yi besliyor. Ki, dünyadaki tüm olağanüstü ve kesintisiz KH baskılarına, işkencelerine, katliamlarına rağmen içimizde BH'ye özgü sevinç, sevgi, kardeşlik, yardımlaşma, huzur, güven yeşerebiliyor ve paylaşılabiliyorsa, bunu destekleyen birşey olduğu içindir. Ve aleyhteki koşulların derecesini, derinliğini, yaygınlığını, ciddiyetini göz önünde bulunduracak olursak, bu koşullarda pozitifliğin yeşerebiliyor olması için dünyadan, dünyadaki beşeri, siyasi, askeri, dini, ekonomik işkence düzeninden ne kadar büyük birşeyin bunu destekliyor olması gerektiğini düşünün.

Pozitif eğilimli sayılabilecek insanların mevcut dünya nüfusu içinde çoğunluk değil azınlık olduğunu kabul etmemiz gerek bence. Nicel olarak azınlıklar, ama nitel olarak azınlık sayılamayacakları bir durum var demek ki. Yoksa KH güçleri dünya insanlığının çoğunluğunu şu veya bu düzeyde kontrol ve güdümleri altında tutabildiklerine göre, tüm bu olağanüstü baskı ve işkenceleriyle şimdiye kadar pozitif eğilimli insanları çoktan oyundışı bırakabilmiş veya dönüştürebilmiş, dünyayı tamamen kendi kontrolleri altına almış olmaları gerekirdi. Ama öyle bir durum söz konusu değil. Şu veya bu düzeyde aktif pozitif eğilime sahip insanlar sayı bakımından azınlık olsa da, nitelik bakımından azınlık değil ve evrensel BH güçlerinden de destek görüyorlar. Ve dolayısıyla da, KH'nin genel insanlık düzeni üstündeki egemenliğine, hakimiyetine rağmen, KH güçleriyle BH güçleri arasında ciddi bir rekabet ve mücadele söz konusu. Ve elimizdeki kaynakların söylediğine göre her ne kadar çok ciddi bir yıkım ve dönüşüm sürecine giriyor olsak da, dünya için ibre uzunvadede BH yönünde ilerliyor. Gerçekten de son yıllarda egemen KH düzenine ciddi darbeler inmesini sağlayan ilginç bazı gelişmeler oldu ve bunda özellikle Rusya'nın önemli bir öncülüğü var gibi görünüyor. Pozitifliğin, iyiliğin, doğruluğun, adaletin ırkı, milleti, dini, dili olmaz. Tartışmaya kesinlikle öyle bir açıdan yaklaşmıyorum. Bugün Rusya öncülük eder, geçmişte başkası etmiştir, yarın öbürgün ne olur bekleyip görmemiz gerekiyor. Rusya'nın öncülük etmesiyle olup bitecek bir iş de değil zaten pozitiflik. Global işbirliği ve kardeşlik dayanışması gerekir. Dünyevi siyasi, dini, ırksal veya milli ideolojilerin ötesindeki birşeyden bahsediyoruz. Evrensel, varoluşsal, bir-oluşsal birşeyden bahsediyoruz. İsim veya zümre tipi ayrıcalık, seçkinlik, üstünlük davaları BH değil KH yolunun davalarıdır çoğu durumda.

Egemen KH baskıları ile içgüdüsel BH eğilimleri arasında sıkışıp kalmaktan, BH yönünde ilerlemekte zorlanmaktan bahsediyorduk. Evrenin veya bir anlamda doğanın yardımıyla, yıkım ve vahşet görünümlerinde artış olmasına rağmen ibrenin artık BH yönüne evriliyor olmasının da yardımıyla, artık BH doğrultusunda daha bilinçli, daha kararlı bazı adımlar atabileceğimizi düşünüyorum.

Örneğin, elbette mevcut toplumsal düzene şu veya bu oranda uyum sağlayarak yavaşamaya devam edeceğiz ama bu düzenin giderek yıkıma doğru gidiyor olduğunu ve tırmanan yıkım ve kaosa rağmen uzunvadede hayatın/evrenin dünyada BH eğilimini giderek daha fazla destekleyeceğini bilmenin, sezmenin de yardımıyla, artık hayatımızı yeni bir düzene göre şekillendirmeye başlamanın vakti geldi sanırım. Yaşamakta olduğumuz pek çok sıkıntının bu geçiş dönemindeki kaos ve endişeyle ilgili olduğunu sanıyorum. Geçişin olumsuz etkilerini azaltmak için, BH realitesine uygun düşünme ve davranma pratikleri geliştirme imkanlarımızın olduğuna inanıyorum. Toplum ve bireyler arası ilişkiler henüz doğrudan bu tür girişimleri desteklemez sanırım. Bu nedenle veya bu varsayımla, daha bireysel bazda BH'leşme, BH gerçekliğine göre yaşama pratikleri yapmayı öneriyorum başlangıç olarak. Bu pratikler arttıkça, aynı eğilime sahip bireyler arasında giderek BH tipi ağ çalışmasına, yani dayanışmaya dönüşecektir mutlaka.

Bireysel BH'leşme derken, herkese uygun olmayabilir, herkesin kendine uygun pratikler, yollar, yöntemler geliştirmesi daha uygundur ama örneğin ben bazen egemen dünyevi toplumsal düzenden tamamen yalıtıyorum kendimi, onu görmüyorum, daha doğrusu ona odaklanmayı bırakıyorum. Daha önce kendime odaklanma konusunda ciddi eksiklerim olduğuyla yüzleşiyorum. KH düzeninin mühendisleri, insanların dikkatlerini kendilerine değil düzene vermeleri için yoğun çaba harcıyor. Ve biraz da özgüvensizlik, kendinde değerli birşey, ebedi bir kaynak olduğuna güvensizlikten, inançsızlıktan kaynaklı olarak dikkatimi, odağımı kendime vermediğimi veya bu konuda çok eksik kaldığımı fark ediyorum. Kendimde odaklanacak pozitif bir cevher olduğuna inancımı kaybettim veya o cehverden yararlanma aleyhinde maruz kaldığım tehditlerin hipnotik etkisi altındaydım.

Son yıllarda elimizdeki kaynakların da yardımıyla birey-tanrı, birey-evren, birey-varoluş özdeşliği temalarının verdiği ilhamla, dünyevileşen ve bu anlamda bir bakıma farkında olmadan, adeta hipnoz altında materyalistleşen algı odağımı kendime, ruhuma ve dolayısıyla evrene, tüm varoluşa çevirme cesareti bulmaya, bu cesareti besleyip büyütmeye, iyileştirmeye çalıştım ve bir ölçüde de olsa sonuç almakta olduğuma inanıyorum.

Yapmakta, odaklanmakta çok zorlanmama rağmen, yapabildiğimde bana en çok pozitif güç verdiğini gözlemlediğim pratiklerden biri herşeyin başlangıç noktası olmayla ilgili. Tamamen sıfırdan başlamayla ilişkili. Tamamen bağımsız olmayla da ilgili. Birşeylerin etrafında dönmeyi, eksiklik-acizlik algısıyla birşeyler aramayı bırakıp, bulunup bulunabilecek, olunup olunabilecek tek ve en harika şey olmayı deneyimlemek. Güneş olmak. Bir olmak. Şimdi ve burada yeni, pozitif bir realite başlatmak, bunun odağı, merkezi, çekirdeği ve bütünü, kendisi olmak. Psişik yakıt üretimi ve tüketimi anlamında kendine yeten, pozitif, bağımsız, pozitif paylaşıma açık ve istekli.

Hepimizin pozitifliğe ihtiyacı var, sevince, huzura, güvene. Ve dikkat ederseniz, bu kaynaklar bizim kendi varlığımızda yok değil veya psişik alıcılarımız kendi varlığımızın özünden veya içinde bulunduğumuz alandan, yani tüm varoluştan bu kaynakları alamıyor, algılayamıyor değil, biz bazen öyle sanabilsek de. Özellikle "ben pozitif eğilimliyim" diyen, kalbinden bunu geçiren herkesin alıcıları ve bilinç işlemcileri pozitif değerleri, frekansları, dalgaları alabilir ve yararlanır, ki bunu farkında olmadan bile şu veya bu ölçüde yapıyoruz zaten. Neden bunu daha bilinçli, daha iradeli ve daha güçlü bir şekilde yapmayalım? Bunu yapmıyor veya yeterince yapmıyor olmamızın en büyük nedenlerinden biri toplumsal düzene, onun olumsuz etkilerine ve dayatmalarına uyum bence. Aptalca geliyor. Durup kendi varoluşsal alıcılarımızla kendi varlığımızın özünde ve tüm doğal/evrensel alanımızda veya çevremizde (K'ların deyişiyle "bilgi alanı") bulunan pozitif enerji dalgalarını almaya, beslenmeye, tadını çıkarmaya çalışmıyoruz? Zihniyetimizde yok çünkü bu veya ciddi şekilde engellenmiş, çarpıtılmış. Bunu yapmamızı engelleyen, sabote eden programlar var zihnimizde. Suçluluk ve kurbanlık duyguları, kompleksler, travmalar, hırslar, korkular. Pozitifliğe ölümüne susamış haldeyken bile kendi varlığımızda bulunan veya alıcılarımızın alabilecek durumda olduğu, içimizde ve dışımızda, tüm bilgi alanında (yani her yerde) mevcut olan pozitifliği bünyemize almaktan eriniyoruz, çekiniyoruz. Böylesine bir aptallık hipnozu içindeyiz.

İşte bu yüzden bazen, kendi içimde ve dışımda varlığını algılayabildiğim ve alabildiğim tüm pozitivite dalgalarını almaya odaklanıyorum yalnızca. Ve bunun için gerekirse diğer herşeyi görmezden geliyorum. Yok sayıyorum dünyayı, düzeni, herşeyi. Ama sonsuza kadar değil elbette. Acil bir ihtiyacı giderme anında olduğu gibi. Hiç bitmeyecekmiş, hiç doymayacakmışsınız gibi ama yeterince gıda aldığınızda doyuyorsunuz nispeten kısa bir süre içinde. Düzeni, toplumu görmezden gelmek, yok saymak derken de biraz bunu kastediyorum aslında. Daha önce de vurgulamaya çalıştığım gibi toplumdan tamamen kaçma, etkileşimden sakınma gibi bir amaç gütmüyorum şahsen ve önermiyorum da. Ama işte bazen gerekiyor. Tıpkı uyuma ihtiyacında olduğu gibi.

Ruhumun pozitiviteden, huzurdan, güvenden, şifadan başka birşeye ihtiyacı yok. Neden imkan bulduğum tüm durumlarda bu ihtiyaçlarımı karşılamayayım? En çok ihtiyaç duyulan şeyler maddiden önce manevi ihtiyaçlardır. Ve insanın bunu kendi kendine verme veya bu ihtiyaçlarını kendi varlığının derinlerinden çıkarma veya etrafındaki alandan (bilgi/gerçeklik alanından) alma imkan varken, bunu yapmasına engel olan, bunu erteleyen, zorlaştıran şeylere neden odaklanıp kendimizi verelim ki? Bu aptallık değil mi?

Ama evet, gücümüzü, direncimizi, moralimizi toparlama ölçüsünde toplumsal hayatın içinde etkileşimlere girmek sadece bir görev veya sorumluluk değil, çok güzel, paha biçilmez birşey.
Go to Top of Page

bozadi


9788 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 18/12/2019 :  23:44:37  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Oturduğumuz, durduğumuz yerin konforundan herşeyi yapabileceğimize inanıyorum. Çünkü herşey aslında "düşüncede" olup bitiyor. Oturduğu yerden herşeyi yapabilmek deyince, kendini kandırma, korkaklık, aşırı hayalperestlik, aşırı teorik olma gibi çağrışımları olabilir bunun. Ama hayır, en basit ve en büyük cesareti ve somutluğu gerektiren şeyden bahsettiğimi sanıyorum. Düşüncede, inançta doğru veya iyi şeyi yaptığınızda, evrensel iyilikle rezonansa girmiş oluyorsunuz, yani evrensel BH ile bir tür etkileşime girmiş oluyorsunuz. Bunu söz konusu deneyiminizin getirdiği derin huzur, güven, sevinç ve sevgiden de anlayabilirsiniz. Teorik - Pratik düalitesinin her iki tarafını da kapsayan, o tartışmayı aşan, geride bırakan birşey bu. Evet, fiziksel dünyada fiziksel bir mesafe katedimi, fiziksel bir eylem veya başka bireylerle fiziksel etkileşimler gerekmeden, tamamen zihinde, tamamen gönülde, tamamen ruhta yapılan birşeyden bahsediyorum ve bunun aynı zamanda son derece somut ve son derece cesaret gerektiren birşey olduğunu iddia ediyorum. Konunun bu yönüyle ilgili olarak şu an için söylemek istediğim son şey: Sorunlarımızı çözme konusunda evrensel iyiye, doğruya uygun hareket ettiğimizde, bunun fiziksel dünyada fiziksel çalışmaları ve fiziksel etkileşimleri kapsayan eylemlere dönüşmesi özel bir ek niyet veya çaba gerekmeksizin, kendiliğinden gerçekleşir. Doğru eylemler; doğru düşünce ve inançların doğal, kendiliğinden gerçekleşen neticeleridir.

Şimdi ve buradan düşünce, inanç, irade yoluyla potansiyel olarak herşeyi yapabileceğimize, tüm sorunları çözebileceğimize (ve/veya çözüm yoluna koyabileceğimize, o yolda ilerleyebileceğimize) dair görüşümü belirttim. Yalnız, bu bilgi veya görüş pek çok durumda tek başına çok verimli olmayabilir. Aslında bu düşünce veya görüş samimi ve derinlemesine deneyimlendiğinde, tek başına eksik veya yetersiz olmak zorunda değil; kendi tamlığını, mutlak doğruluğunu kısa sürede kanıtlayabilir ama ben yine de buna yardımcı olacağını, bütünleyici olduğunu sandığım şeyi de tekrar (aşina bir konu tabi ki) ifade etmek istiyorum: Siz sonsuz potansiyelsiniz. Tıpkı diğer herkes ve herşey gibi. Varolan herşey sonsuz potansiyelin bir parçası, bir ifadesi, bir neticesi ve "kendisi"dir. Bu görüşün, bu düşüncenin, bu inancın ne anlama geldiğini, iddiasının ne olduğunu anlayabiliyor musunuz? Sizin ve herhangi başka bir kişinin veya şeyin varolmasının bundan daha derin, daha önemli, daha öncelikli bir anlamı yok: Sonsuz potansiyelle yaratmak, yaratmak, yaratmak...

Kalbinizdeki, gönlünüzdeki, aklınızdaki tüm sevinçlerin, heyecanların, ilhamların başka bir kaynağı yok. Sonsuz potansiyelin bir parçası/ifadesi ve "aktörü" olarak yapabilecekleriniz, yapmak istedikleriniz var.

Araç-gereç-eşya tarzı alışveriş yaparken en çok dikkatinizi, ilginizi çeken, heyecan veren şeylerden biri, zaten sahip olduğunuz veya bildiğiniz şeylerin görünüm olarak daha güzel ve iş yapma bakımından daha işlevsel olan "yeni" şeyler değil mi örneğin? Falanca üründe falanca işlev de olsa veya şurası şöyle değil de böyle olsa ne kadar güzel, daha işlevsel, daha sorun çözücü olurdu diye sayısız kereler düşünmemiş misinizdir? Yaratıcılık ilhamının heyecanı vardır bu konuda. Aynı nedenle bazı basit (veya bazen karmaşık) nesneleri veya eşyaları, daha güzel veya işlevsel veya daha maliyet-etkin olacağını düşündüğümüz şekilde kendimiz yapmak isteriz ve bazen girişir, belki yaparız. Genel manasıyla "fiziksel işlevi" olmayan veya kısıtlı olan, daha ziyade sadece göze, ruha, maneviyata hitap eden estetik nesne veya ürünlerde ise yaratıcılığın, yeniliğin, güzelliğin önemi, değeri çok daha fazladır.

Bu "ürün" konusunun forumumuzdaki felsefi tartışmalar bağlamında çok fazla bir alakalılığı doğrudan olmayabilir ama dolaylı olarak, "yaratıcılığın" anlam ve önemi, ilhamları, heyecanları, moral artırıcı yönleri bakımından bir alakası var.

Hepimiz, herkes, herşey, tek ve mutlak olan varlığın birer parçası ve kendisidir ve kendimizi bilmenin en önemli, en doğrudan yollarından biri yaratıcılığımızı serbestçe ifade edip yaşamamız, yaratmamız, üretmemizdir. Yaratıcılık acizliğin panzehiridir. Genel olarak varlığı ve özel olarak insanı en çok mutlu edecek şey, potansiyel olarak sınırsız gücünü özgürce ifade edebilmesi, özgürce yaratabilmesi, sunabilmesi, paylaşabilmesidir. Bunu yapamaması insanı/varlığı bozucu, zayıflatıcı, çürütücü etkiler yapar.

Yaratmak için varsınız. Varlığınızın başka bir anlamı yok. İlhamın, heyecanın başka bir kökeni yok. Yaratmak, paylaşmak, diğer yaratıcılarla etkileşmek, destekleşmek, dayanışmak; birliğin, tekliğin, mutlak gerçeğin bilinci ve sevinciyle.

Bizim hayat sahnemizde veya hikayemizde uzun zamandır devam eden şiddetli olumsuzluk koşullarından ve zihinsel/gönülsel dejenerasyondan dolayı elbette yaratıcılık kavramı bize çok anlamlı gelmeyebilir ama üzerinde düşünüldükçe konunun kendini doğrulayıcı yönlerinin farkına varılacağını sanıyorum.

Bu yaratıcılık (sonsuz potansiyel) meselesinin yazının başında belirttiğim şeyle bağlantısına vurgu yapmak istiyorum şimdilik son şey olarak. Bunun anlam ve önemi "aciz" olmadığınızdır. Şimdi ve burada korkmanızı, endişe etmenizi gerektirecek bir eksiğiniz yok aslında, "potansiyel" olarak. Yani o sonsuz potansiyele, sonsuz kudrete sahipsiniz. Onun bir parçası ve kendisisiniz çünkü. Hiçbir şey bunu değiştiremez. K'ların dediği gibi, "Varolan herşey Tanrı'nın bir parçası ve kendisidir." Çünkü Tanrı dediğimiz şey varoluşun mutlak saf özü ve aynı zamanda bütünüdür, çünkü bizim anladığımız şekliyle var olan herşey (İlüzyon) o saf özden türemekte, yine O'na dönmektedir ebedi bir devridaim içinde.

Şimdi ve buradan sadece ve sadece düşünceleriniz, inancınız, niyetiniz yoluyla yapamayacağınız hiçbir şey olmamasının nedeni budur. Çünkü siz Tanrısınız. Tıpkı varolan herkes ve herşey gibi. Bizim lokal hikayemizdeki sorunlar bu bambasit ve ebedi gerçekliğin farkındalığındaki kayıplardan kaynaklandı. Ne olduğumuz konusundaki farkındalığımızda ciddi kayıplar yaşamamızla, sömürücü hipnoz koşulları altına girmemizle sonuçlanan seçimler yaptık maalesef kitlesel olarak. Özgür irade ciddi sorumluluklar ve neticeler de içeriyor.

İşte, Tanrılığınızı, aciz olmadığınızı anlamanın ve kullanmanın yolu da düşüncelerinizdir. Düşünce dediğimiz, bilinç dediğimiz şey iradeyi ve inancı da kapsar kaçınılmaz olarak, çünkü kapsamadığı hiçbir şey olamaz. Gerçekliğin özü madde değil düşüncedir, bilinçtir, iradedir.

Şimdi ve buradan, durduğunuz, oturduğunuz yerden yapamayacağınız, çözemeyeceğiniz hiçbir şey yok. Yeter ki evrensel, doğal iyiye, doğruya göre hareket edin, çünkü herkesin ve herşeyin iyiliğinin, huzurunun, güveninin teminatıdır, yasasıdır evrensel iyilik, doğruluk. Hatalar elbette olacaktır, hata olmadan öğrenme olmaz, farkındalık artışı olmaz, keşif olmaz. Hatta bir anlamda, Ra'nın dediği gibi, "Hata yoktur".

Go to Top of Page

bozadi


9788 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 19/12/2019 :  10:41:05  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Son ele aldığım konu üzerinde düşünürken, bu yaklaşımın da yeterince bütüncül olmayan, eksik kalan bir yönü olduğunu fark ediyorum.

Varoluşun aslı-esasıyla ilgili felsefe bağlamında gerçekleri veya konuları ele alırken veya ele almadan önce yapılması gereken ilk ayrım veya kendiliğinden meydana gelen ilk bölünme Mutlak varlık ile İlüzyon arasındaki bölünme ve ilişki sanırım. Bizim tartışmalarımızın tamamı veya tamamına yakını İlüzyon içinde olup bitenlerle ilgili. Mutlak varlığın ve bizim onunla ilişkimizin ne olduğuyla değil. Ama İlüzyon da sonuçta Mutlağın yaydığı enerji, aura alanı gibi birşey. Ve nasıl oluyorsa, Mutlak ile İlüzyon arasında hayati bir ilişki (varoluşun devamını sağlayan devridaim, sirkülasyon ilişkisi) var gibi görünüyor.

Herneyse, bu mesajda vurgulamaya çalıştığım şey, önceki mesajda vurguladığımın aksine, yaratmanın ve yaratıcılığın tek veya en başta gelen veya en önemli şey olmak zorunda olmadığı. Evet, yaratıcılık Bir'in, Mutlağın en doğal, en asli ve belki bir anlamda tek yaptığı şey ama yine de bu bir "eylem". Varlığın doğrudan kendisi değil, bilinçli veya yarıbilinçli veya bilinçsiz eylemi. Önce varlık (yaratıcı) geliyor, sonra eylem (yaratım).

Ve "Baş Yaratıcı" diye de tanımlanan Mutlak Varlık aslında ne ölçüde "kişisel" veya "bireysel" bir farkındalığa sahip? Daha önce Mutlak Varlığı bir "kişi"ymiş gibi düşünmenin potansiyel sakıncalarına değinmiştim.

Önce mutlak varlık olma deneyimi ve bunun doğrudan veya dolaylı farkındalığı gerekiyormuş gibi geliyor bana. Ama ilginç bir şekilde, Mutlak Varlık olma ile bunun bireysel farkındalığı arasında adeta bir çelişki var. Mutlaklık deneyiminde bireysellik yok, bireysellik deneyiminde mutlaklık yok, bir bakıma. Ama hiç yok da denemez. Mutlak ile İlüzyon arasındaki ilişkiyle aynı şey bu. Mutlağın olduğu yerde İlüzyon yok, İlüzyonun olduğu yerde mutlak yok. Ama nasıl oluyorsa ikisi bir şekilde aynı şey. Bu tartışma uzar elbette, benim açımdan. Net bir sonuç çıkaramıyorum henüz. Ama "şimdi ve burada sonsuz potansiyele sahip olduğumuz ve herşeyi yapabileceğimiz" düşüncesinin, Mutlak ile İlüzyon veya Mutlak ile Birey arasındaki bir bağlantı ve etkileşim noktası olduğunu tahmin ediyorum. Yani bu konu, söz konusu asli düaliteye vakıf olmak için bir fırsat yaratıyor sanki.

Düzenli ve sabırlı bir uygulayıcısı olmadığımı çeşitli defalar söylediğim meditasyon da bununla yakından bağlantılı. Dikkat ederseniz, meditasyonda bireyselliğin zayıflaması gibi bir faktör var. Birey adeta kısmi bir ölüm deneyimliyor. Tıpkı uyku gibi. Uykuya küçük ölüm denmesi de boş değil. Bireysellik durdurulduğunda, mutlağın deneyimine yaklaşılıyor sanırım, en azından buna yönelik bir potansiyel, bir imkan, ihtimal söz konusu.

Bizim tüm acılarımızın veya acizliklerimizin asli sebebi olduğu söylenebilir sanırım, mutlağın ne olduğunu ve dolayısıyla bizim onunla ilişkimizi, daha doğrusu özdeşliğimizi bilmemek, unutmak, buna ilişkin farkındalıkta meydana gelmiş bozulmalar.

"Şimdi ve burada, durduğum yerden yapamayacağım hiçbir şey yok" düşüncesi, Mutlağı ve onunla özdeşliğimizi anlama konusunda önemli bir imkan sağlıyor gibi bir hissim var. Mutlak ile İlüzyon arasında bir denge noktası veya o dengeye yakın, o dengeye yaklaştıran bir düşünce, inanç bu. İşin tuhafı, tam olarak emin olamasam da, o dengede Mutlaklık tarafına biraz daha yaklaşınca, "Yapmam gereken birşey yok. Herşey olduğu gibi, iyi, doğru, güzel" düşüncesi daha etkili olmaya başlıyor sanki. Aslında bu yönde spesifik bir düşünce de değil, öyle bir sonuç çıkıyor sadece. Birey Mutlağa yaklaştıkça (artık Mutlak ile İlüzyon arasındaki mesafe ve denge noktasının tam olarak neresine geldiğinden emin olmasam da o "yakınlığın"), şimdi ve buradan herşeyin yapılabilecek olmasının ötesinde, şimdi ve burada mutlak bir huzur, güven deneyimlenmeye başlanıyor, hem de İlüzyon realitesinde hala çözülmemiş bir şekilde bekleyen onca ciddi soruna rağmen. Mutlaklık deneyiminde hata, sorun, acizlik diye birşey yok. Ve Mutlak gerçek o. Ama %100 mutlaklıkta bireysel deneyim mümkün değil, çünkü adı üzerinde %100 Mutlak. Hiçbir ayrım, hiçbir ikilik yok. İçinde durup "Hm, ben benim ve işte bu da Mutlaklık" diyebileceğiniz, nispi de olsa ayrı duran iki varlık olmasına imkan tanıyan bir durum değil. Pür mutlak. Ona ancak dışından bakıp tanımlama yapabilirsiniz. Ve işin garibi, ona dışından bakıp tanımlayan da o sonuçta, onun bir uzantısı, ürünü, neticesi ve doğrulayıcısı, onaylayıcısı, hatta nasıl oluyorsa sürdürücüsü.

Hasıl-ı kelam, mutlaklık deneyimine yaklaşmanın, bizim İlüzyon/Bireysellik alemindeki zorlu ve berbat deneyim ortamımızın acizliklerinin neden olduğu sıkıntıları, kompleksleri giderici bir etkisi var. Dert ve derman ilişkisi gibi. Ve şimdi ve buradan sırf düşünce gücüyle herşeyin yapılabileceği fikri, mutlaklık deneyimiyle ilgili nispeten sağlam denebilecek bir perspektif kazanma yolu üzerinde duruyor sanki. Birbirine yakın şeyler yani.

Go to Top of Page

bona fide


441 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 24/12/2019 :  01:02:22  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
bozadi "o dengede Mutlaklık tarafına biraz daha yaklaşınca," o noktada olmayı ve ilerlemeye devam etmeyi başaranlara ermiş diyoruz ki güzide ülkemizde mucize zaten uyaranlardan ya kaçacaksın yada hiçbir olayın etkileyemeyeceği bir zihin zırhı oluşturacaksın lauraların olayı güzel mesela birlikte bi ortam oluşturmuşlar bizde öyle yapsak bi komin gibi komin ne komün oluştursak gerçi beni aranıza almazsınızda siz meditasyon yaparken odun filan toplarım size yai yapsanız ne guzel olurdu tgur sen eşleriniz bigsenfoni bide ben başka kimseyi almayak gaia guzel şeler yazıyor o gelsin başkaa beyrutkapı var gerçektosunpaşa var izole bi bölgede dertsiz tasasız gamsız gamsız olalım az forumda öyle aslında izole güzel huzur verici sağ olun var olun
Go to Top of Page

bozadi


9788 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 02/01/2020 :  16:27:36  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen bona fide

bozadi "o dengede Mutlaklık tarafına biraz daha yaklaşınca," o noktada olmayı ve ilerlemeye devam etmeyi başaranlara ermiş diyoruz ki güzide ülkemizde mucize zaten uyaranlardan ya kaçacaksın yada hiçbir olayın etkileyemeyeceği bir zihin zırhı oluşturacaksın lauraların olayı güzel mesela birlikte bi ortam oluşturmuşlar bizde öyle yapsak bi komin gibi komin ne komün oluştursak gerçi beni aranıza almazsınızda siz meditasyon yaparken odun filan toplarım size yai yapsanız ne guzel olurdu tgur sen eşleriniz bigsenfoni bide ben başka kimseyi almayak gaia guzel şeler yazıyor o gelsin başkaa beyrutkapı var gerçektosunpaşa var izole bi bölgede dertsiz tasasız gamsız gamsız olalım az forumda öyle aslında izole güzel huzur verici sağ olun var olun


:)

Laura ve ekibi gibi güçlü bir ağ oluşturmamız güzel olurdu; hayırlısıysa olur inşallah. Dediğin gibi bir komünün kurulması şu an için çok kolay görünmüyor ama ondan önce şu anki bağlantı şeklimizle de yapabileceğimiz çok önemli şeyler varmış gibi geliyor bana.

Onlardan biri olarak, daha önce bir ölçüde ele aldığım birşeye odaklanmaya devam etmeye çalışacağım.

Aslında herşeyin düşüncelerden ibaret olduğuna ve durduğumuz yerden yapamayacağımız, çözemeyeceğimiz hiçbir şey olmadığına değinmiştim; özellikle bizi zihinsel olarak bloke ediyor olabilecek sorunlarla ilgili olarak.

Bu tavra sahip olmak, bu tavrı gösterme sıklığımızı artırmak için de moralimizin artması çok önemli. Sorunları çözme niyeti göstermekten daha öncelikli birşey bu. Her istediğimizde olmasa bile, başarı düzeyi giderek artacak şekilde, “şimdi ve burada iyi hissetme ve olma tavrı/iradesi/yeteneği” geliştirmek.

Biz normalde iyi hissetmek için hayatımızda iyi birşeyin veya şeylerin olmasını bekleriz. “İyi birşey, iyi bir gelişme olsun ki biz de iyi hissedelim, moralimiz artsın” gibisinden. Ama işte bu tavırda bir sorun veya bir eksiklik varmış gibi geliyor bana. Evet, elbette iyi gelişmeler olduğunda kendimizi daha iyi hissederiz, moralimiz yükselir ama kendimizi iyi hissetmek için mutlaka hayatımızda (dış dünyada) iyi birşeylerin olmasını beklemekte ciddi bir “acizlik” var sanki, değil mi? Kendimizi iyi hissetmemiz (kendimizi iyi hissetme “iradesini” göstermemiz) dış veya fiziksel deneyimlerimizdeki gelişmelere bağımlı olmamalı. İyi hissetmek nadiren veya “part time” meydana gelen birşey de olmamalı. Vücut için nefes, su ve gıda almak nasılsa, ruh için de iyi hissetmenin öyle bir hayati işlevi var. Ama bizler “ego” denen şey nedeniyle ruhumuzun en derin veya en yüksek bilinçli düzeyleriyle uyumlu yaşamıyoruz pek. Bu nedenle de ruhumuzun o derinliklerinin pozitifliğini duyumsayamıyoruz pek çok zaman. Yalnızca alttan alta “hayatta tutucu” bir etki yapıyor belki de ruhumuzun yüksek ve pozitif bilinci. İçinde yaşadığımız düzen ego denen sahte benliği çok besliyor ve hatta zorunlu kılıyor. Bu da pozitif hissetmeyi ciddi oranlarda bloke edici bir sonuç doğuruyor, ki hepimiz için geçerli bir durumdur sanırım bu. Miktar ve süre olarak yeterince iyi hissetmiyoruz, öyle değil mi? İşte bu duruma müdahale etmemiz gerektiğine dikkat çekmek için yazıyorum bunları.

Bazen bu düzeni “tanımadığıma” dair birşeyler söylemiştim daha önce. Yani bazen, dış dünyanın benim üzerimdeki çoğunlukla negatif içerikli, bağımlılık, acizlik ve korku-endişe yaratıcı etkilerini azaltabilmek, mutlak bağımsızlığı, korkusuzluğu, sonsuz huzuru ve güveni denyimleyebilmek için dış dünyayı, hatta kendim dışında, kendi benliğim, bilincim, düşüncelerim dışında hiçbir şeyi tanımama tarzında pratikler yaptığımı, yapmaya çalıştığımı anlatmıştım kısaca.

İşte, bu meditasyonumsu deneyimlerimin veya teşebbüslerimin pek çoğunda dünyayı, herkesi, herşeyi bir süreliğine de olsa yok sayabiliyorum ama bunun kendimi iyi hissetme konusunda her zaman çok iyi performans göstermediğini fark ediyordum. Yani hiçbir şey yok, sadece benim de bir parçası ve kendisi olduğum ebedi varoluşun güneşi var ama ondan aldığım veya alabileceğim pozitif bir enerjiye konsantre olmama, olmaya çalışmama rağmen bunun şu veya bu nedenle istediğim düzeyde etkili olamadığını gözlemledim sıkça. Evrenin veya kendi varoluşumun özünün bir yerinden bana pozitif enerjinin, hissin, düşüncelerin, frekansların gelmesini “beklediğim” zaman, bu genellikle işe yaramıyor. İşte bu gözlemleri tekrar tekrar yaptıktan sonra, acizlik ima eden bu blokajdan nasıl kurtulabileceğimi düşünmeye gayret ettim.

Mümkün olan en kısa süre içinde en büyük tesiri yapan veya yapabilecek olan şeyleri, düşünceleri, inançları bulmaya çalıştım. Madem zaman ve mekan aslında mevcut değil, madem düşünceler sıfır zaman ve mekanda tüm varoluşu katedebiliyor, öyleyse bekleme veya erteleme gerektirmeksizin, gayet hızlı bir şekilde benim şimdi ve burada kendimi çok iyi hissetmemi sağlayan, sağlayabilecek olan bir yol, bir imkan olmalı diye düşündüm ve düşünüyorum.

Bu konuda şu an için vardığım son sonuçtan bahsetmek istiyorum. Bu hem dünyanın en basit şeyi ama hem de yukarıda değindiğim “ego” ve “egoyu besleyen düzen” kısır döngüsü nedeniyle bir o kadar da üzerinde düşünmesi, yapması kolay olmayan, pek alışık olmadığımız birşey. Kendi irademizle kendimizi iyi, yüksek moralli hissedeceğimiz / olacağımız bir durum, bir iç atmosfer meydana getirmeye pek alışık değiliz gibi görünüyor.

Bu nedenle bundan sonra hem kendimle, hem de sizlerle bu konu üzerindeki farkındalığımı ve ustalığımı artırmaya çalışmayı ümit ediyorum.

“Hadi, şimdi ve burada kendinizi iyi, hatta çok iyi hissedin” desem bu sizin için ne ifade eder? Bu yazıyı okuduğunuz, günlük hayatın meşgul bir zamanı içinde sıcağı sıcağına olması da gerekmiyor aslında hemen. Bunu müsait bir zamanınızda kendi kendinize söylediğinizi düşünün. Nispeten boş ve rahat bir zamanınızdasınız. Oturup sakince içe bakabileceğiniz, düşünebileceğiniz bir zaman. Ve “iyi hissetmeye, moralinizi artırmaya, pozitif frekanslarınızı yükseltmeye” karar veriyorsunuz. Sadece düşünce gücünüz, iradeniz yoluyla. Böyle birşey isteyebilir misiniz? Bu normal, makul bir yaklaşım mı sizce? Bence olmalı. Bu konuda bir farkındalığımız, irademiz olmalı, gücümüz artmalı. Durduğumuz yerde sadece düşünce veya bilinç gücümüzle moralimizi yükseltecek birşey veya şeyler yapabilmeliyiz. Kendinizi iyi hissetmenizin ne kadar önemli olduğunu, sonraki deneyimleriniz için ne kadar ciddi bir fark yarattığını biliyorsunuz, değil mi? O halde? Eğer kendini iyi hissetmek, morali, pozitif frekanları yüksek olmak gerçekten çok olumlu bir hayati etki yapıyorsa, bunu yapabilmemizin, bu konuda irade ve yeteneğimizi artırmamızın o kadar hayati olması şaşırtıcı olmamalı, değil mi?

Siz kendinizi iyi hissetmedikten, moraliniz yüksek olmadıktan sonra, zaten epeyce aksilikler içeren işler hiç yolunda gitmez çoğu durumda. İyi hissetmek sadece bir araç da değil, “amaç” neden olmasın? Gayet güzel bir amaç değil mi? Falan filan. Şimdi tekrar dönelim işin hepimiz için tıkanma eğilimi gösterdiği yere: Bunu yapıyor muyuz? Böyle bir yeteneğimiz, irademiz var mı? Varsa da yeterli mi? Peki istersek böyle bir yetenek geliştirebilir miyiz, bu irademizi giderek güçlendirebilir miyiz? Elbette! Başka ne yapmamız gerekiyor ki aslında?!

İşte, bu fikirler üzerinde düşünürken, “Acaba neyi düşünür, neye inanırsam moralim, enerjim, sevincim, heyecanım, huzurum artar?” diye soruyorum kendime. İşte örneğin şimdi ve buradan, benimle ilgisi olan herkese ve herşeye erişim sahibi olduğumu, daha doğrusu şimdi ve burada durduğum yerden potansiyel olarak varoluşun tamamına erişimim olduğunu düşünmek, hiçbir eksik, gedik, acizlik olmadığına güvenmem, istediğim tüm insanlarla, tüm canlılarla uzakta veya hatta “ölmüş” bile olsalar bağlantım olduğunu, hepimizin nihai olarak aynı varlık olduğumuzu, bir olduğumuzu düşünerek, şimdi ve buradan çözemeyeceğim hiçbir sorun olmadığını ve şimdi ve burada keşfedecek, yapacak ne kadar çok ve harika şey olduğunu düşünmek, kendimi iyi hissetmeme, moralimizin yükselmesine fayda sağlıyor kesinlikle, ama aslında benim şu anda spesifik olarak önerdiğim düşünce bu da değil. Hatta herhangi belirli bir düşünce de önermiyorum, her ne kadar sizin için işe yarayacak tüm düşünceler işe yaradığı sürece gayet faydalı bir şekilde kullanılabilecek olsa da. Benim bu bağlamda (kendini iyi hissetme iradesi/yeteneği geliştirme konusunda) dikkatinizi çekmek istediğim şey zaten ille belirli birşeyi, belirli bir senaryoyu, belirli bir felsefeyi, inancı, görüşü düşünmek zorunda olmamanızla ilgili. Bilincimizde pozitif hissin, yüksek moralin, saf sevincin, huzurun, güvenin, mutluluğun ne olduğu, nasıl olduğuyla ilgili farkındalıklar var, öyle değil mi? Öyleyse onları neden etkinleştirmeyesiniz, deneyimlemeyesiniz doğrudan? Erişin!!! Pozitifliği yaşayın! Şimdi ve burada, her ne zaman ve nerede isterseniz! Bunu engelleyecek birşey var mı? Kendi bilincimizden, zihinsel blokajlarımızdan, korkularımızdan, komplekslerimizden başka?

Lütfen bu konuda düşünün. Dünyanın / hayatın / varoluşun en basit ve en önemli şeylerinden biri olduğunu düşünüyorum. Bu konudaki zihinsel blokajımızın farkına varalım. Kendi mutluluğumuzu kendi zihnimiz, korkularımız, komplekslerimiz, negatif hipnotize olmuşluklarımız nedeniyle nasıl engellediğimizin farkına varalım.

Bilinciniz/düşünceniz/iradeniz yardımıyla pozitif olma denen frekanslara, deneyimlere, “şeye” erişin! Yapın! Bunu söylerken neyi kastettiğimi anlamakta zorlanıyor musunuz? Yeterince net bir şekilde ifade edemedim belki henüz. Hani hayatımızda iyi birşey olunca seviniriz, moralimiz artar ya? O sevinç ve moral artışını doğrudan tezahür ettirin, yapın, deneyimleyin diyorum, hiçbir şeyin olmasını beklemenize gerek yok. “İyi birşey olsun da kendimi iyi hissedeyim” diye beklemeyin, “İyi hissedeyim, iyi şeyler mutlaka olur, artar” diye düşünün. Hatta fazla düşünmeyin, yapın. Olması gereken şey bu: pozitifliği deneyimleyin, huzuru, güveni deneyimleyin, şimdi ve burada. Bunu yapamayacağınızı, bunun anlamlı olmadığını, bunun “aptalca” veya “imkansız” olduğunu düşündüren şey zihinsel bir blokajdan, hastalıklı bir hipnoz halinden başka birşey değil.

Söylemeye çalıştığım şeyi ifade etmenin, kastettiğim şeyin daha anlaşılır olmasını sağlamanın daha iyi yolları vardır muhakkak, deneyeceğim. Ama kabaca da olsa ifade edebildiğimi umuyorum.

Ne dersiniz? Deliriyor muyum (muyuz), yoksa akıllanıyor muyum (muyuz)?

Go to Top of Page

gerçek tosun paşa


679 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 02/01/2020 :  17:18:59  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Döktürmüşsün bozadi harika yazı. Evet iyi hissetmek dağılan bir duman gibi uçucu. Kalıcı hale getirmek için çok fazla beklenti içerisinde olmamak gerekiyor ayrıca sanırım. Sürekli bizi iyi yapacak kişiler ve gelişmelere odaklanmak yerine bunu iyi hissederek kendiliğinden geliştirme konusuna katılıyorum. Fakat uygulama kısmı için ciddi mücadele vermek gerekecektir.

Etrafta ilaç kullanmayan kalmadı ilaç

Ağlanacak bir hal güldüğüme bakmayın. Gencinden yaşlasına herkes anti-depresan ve türevlerine bağımlı hale geldi. Ben o ilacı alamazsam neye tutunurum gibisinden bir dürtüyle insanlar mutluluğa hayat akışına bir hapı eş değer görüyor.

Söylediklerin, yazdıkların bence çok keskin biçimde değerli. İnan bana bahsettiklerini anlayabilecek kişilere güzel yol gösteriyorsun.

Edited by - gerçek tosun paşa on 02/01/2020 17:22:45
Go to Top of Page

bozadi


9788 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 02/01/2020 :  22:36:22  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle

Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen gerçek tosun paşa

Döktürmüşsün bozadi harika yazı. Evet iyi hissetmek dağılan bir duman gibi uçucu. Kalıcı hale getirmek için çok fazla beklenti içerisinde olmamak gerekiyor ayrıca sanırım. Sürekli bizi iyi yapacak kişiler ve gelişmelere odaklanmak yerine bunu iyi hissederek kendiliğinden geliştirme konusuna katılıyorum. Fakat uygulama kısmı için ciddi mücadele vermek gerekecektir.

Etrafta ilaç kullanmayan kalmadı ilaç

Ağlanacak bir hal güldüğüme bakmayın. Gencinden yaşlasına herkes anti-depresan ve türevlerine bağımlı hale geldi. Ben o ilacı alamazsam neye tutunurum gibisinden bir dürtüyle insanlar mutluluğa hayat akışına bir hapı eş değer görüyor.

Söylediklerin, yazdıkların bence çok keskin biçimde değerli. İnan bana bahsettiklerini anlayabilecek kişilere güzel yol gösteriyorsun.

Geribildirimde bulunduğun için teşekkür ederim gtp.

Önerdiğim şeyi “beklenti” haline getirmek de ayrı bir sıkıntı doğurabilir gerçekten. Uygulamak için ciddi mücadele vermek de gerekecek muhtemelen çünkü bu konuda ciddi bir bilinçsel blokajımız olduğunu düşünüyorum.

Farkına varmadan fazlasıyla “dünyevi” olmakla ilgili bir konuya değinmiştim daha önce. Kaçınılmaz birşey biraz. Dünyaya, dünya hayatına, topluma uyum sağlayabilmek için hem doğal, hem de kaçınılmaz bir şekilde dünyevileşiyoruz. Ama dünyada ve toplum hayatında olumsuz realiteler ne yazık ki ciddi bir egemenliğe, baskınlığa sahip. Pozitiflik bağlamında fark yaşayabilmemiz ve yaratabilmemiz için egemen koşullardan, egemen yaşam biçiminden veya anlayışından bağımsızlaşabilmek de gerekiyor. Özellikle bizler gibi diyebileceğim insanlar da illa ki şu veya bu düzeyde, pozitif manada bağımsızlaşma için birşeyler yapıyordur mutlaka. Etraflarındaki insanların ve hatta belki en sevdiği, en yakın bulduğu kişilerin bile yapmadığı birşeyler yapıyordur, düşünmediği birşeyler düşünüyor, inanmadıkları birşeylere inanıyordur; bunun bilinçli olarak farkında olarak veya olmayarak.

İşte, iyi hissetmek, yüksek moral bulmak, gerçek bir sevinç, huzur, güven duymak deyince, elimizde olmadan bu kavramları da çok “dünyevi” bazı zihinsel filtrelerden geçirerek değerlendiriyor olabileceğimizi fark ediyorum; en başta kendim bunu yaptığımı, yapmaya devam ettiğimi gözlemliyorum.

Peki, sevincin, iyiliğin, iyi hissetmenin, moralin “dünyevi olmayan”, “bağımsız” şekli veya hali nedir, nasıldır? Dünyevi zihin filtrelerinden geçirilmediğinde sevinç, iyilik, moral ne anlama geliyor? Var olmak anlamına geliyor. Gerçekten var olmak. Birliğin farkında olmak. Sahtelikten, kendini kandırmaktan, korkmaktan, acizlikten kurtulmak. BH sızıntısı deneyimlemek, BH’leşmek.

Bizler sevinçli olmayı, mutlu olmayı normalde çok sahip olunmayan, olduğu zaman iyi olan ama olmadığı zaman eksikliği konusuna çok kafa yormadığımız, eksik olduğunun farkında bile olmadığımız birşey olarak deneyimliyoruz genellikle. Çünkü dünyevi hayatta mutluluk, sevinç çok sık rastlanan birşey değil. Zıtları ise çok yaygın, adeta hayatın doğal hali olarak deneyimlenen şeyler. Söylediklerim “mutlak geçerli” gerçeklikler değil ama “baskın” olduğunu gözlemliyorum, hem kendimde hem çevremde.

Mutluluk, moral, sevinç, huzur, güven... Bunlar hayatımızda yalnızca zaman zaman, hatta nadiren yaşadığımız şeyler olduğu sürece bizler gerçekten hayat yaşıyor olmayacağız, var olmayacağız bir bakıma. Şu şekilde de ifade edilebileceğini düşünüyorum: Gerçekten mutlu, moralli, sevinçli, huzurlu, güvenli olmadığımız sürece “gerçeği bilmiyor” olacağız. Gerçeği bilmek ve olmak aynı şeydir. Pozitif değerler olarak sıraladığımız şeyler ebedi mutlak gerçekle özdeştir, onun hem bir ifadesi, hem de kendisidir. Peki bu durumda negatiflikler “gerçek” değil midir? Aslında deneyimlenmiyorlar mı? Elbette gerçekler, elbette deneyimleniyorlar. Ama negatiflik (kötülük) deneyimlemekle negatif olmak aynı şey değildir pozitif eğilim açısından. Peki bizler genel itibariyle pozitif eğilimli olduğumuz halde hiçbir negatifliğimiz yok mu? Elbette var. Ama bu kurtulmamız gereken, hastalıklı bir durum. Hem pozitif hem negatif eğilimleri olmak hastalıktır; övülecek, imrenilecek birşey değildir, zenginlik değildir. Ama dünya insanlığının ciddi bir kısmı için hayatın, varoluşun en doğal halidir aynı zamanda.

İşte, bizler için pozitif değerlerin, huzurun, sevincin, güvenin “part time” deneyimlenen birşey olması da hayatımızın hastalıklı oluşuyla, gerçeğe, ebedi hakikate uygun olmayışıyla birebir ilintili.

Ve bu hastalığı yenebilmemiz için, ki elbette bu sabır isteyen bir süreç, pozitifliği hayatın (düzenin) akışına, şansa bırakmamalıyız gibi görünüyor bana. İrade göstermeliyiz. Dünyevi hayatın şartlarından, koşullarından “bağımsızlaştırmamız” gerekiyor pozitifliği. Kolay, basit bir konu değil. Ama sahteliği sonlandırmak, cehaletin acısından, kahrından kurtulmak için bunu yapmamız, yardımlaşmamız, daynışmamız şart.
Go to Top of Page

bozadi


9788 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 04/01/2020 :  17:44:41  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Aşağı yukarı aynı konu üzerinde durmakla beraber, farklı zamanlarda konunun çok farklı yönlerine odaklandığımı fark ediyorum. Ve her bir farklı yön veya parça üzerindeki odaklanmam sırasında sanki en önemli konu oymuş gibi hissediyorum ama aradan biraz zaman geçince, daha önce doğrudan veya dolaylı olarak ele aldığım farklı bir yön tekrar ön plana çıkıyor. Sanıyorum ki bir yapbozun farklı parçalarını keşfediyorum ve keşif sürecinde parçaları yerli yerine oturtmam gerekiyor. Bunun için bazen önceki bir parçaya dönüp düzenleme yapmam gerekebiliyor ve tüm parçalar doğru ve tam bir şekilde yerine oturana kadar konunun farklı yönleri arasında gidip gelmeye devam edeceğim.

Örneğin şimdi bir kez daha "yaratıcılık" konusuna dönme gereği duyuyorum. Daha önce "dünyevileşme" dediğim şeyle bağlantılı olarak, dünyada "yaratıcılık" çok sık karşılaştığımız birşey değil bildiğiniz gibi. Dünyaya "yaratıcı" gözle bakmakla ilgili fikirler geldi aklıma.

Tasavvuf bağlamında "Baş Yaratıcıya" atıfla söylenen "Ben bir gizli hazine idim, bilinmek istedim" gibisinden bir söz var yanlış hatırlamıyorsam. İşte her ruh da Baş Yaratıcının bir parçası, uzantısı olduğu için aynı potansiyeli ifade etme ihtiyacı duyuyor sanırım. Hatta belki Baş Yaratanın "yapma ve bilme" işlevi tamamen "ruhlar" üzerinden gerçekleşen birşey olabilir.

Dünyaya yaratıcı gözle veya yaratıcı gözüyle bakmak deyince, K'ların "Önemli olan nerede olduğunuz değil, kim olduğunuz ve ne gördüğünüzdür" şeklindeki sözünün de bu konuyla bağlantısı olabileceğini tahmin ediyorum. Kimim ve ne görüyorum... "Yaratıcıyım ve yaratıcılığımı kullanmak için sonsuz çeşitlilikte imkanlar sunan ve buna ihtiyaç duyan bir dünya görüyorum" diyor içimden bir ses.

Tabi burada yaratıcılığını, yapabileceklerini BH niyetine, pozitif niyetlere dayalı bir şekilde gerçekleştirme, yardım etme eğilimini kastediyorum bir yandan da.

Bu "yaratıcılığın" veya "yaratıcı bakış açısının" dünyevi olmakla olmamak arasındaki güzel bir dengeden bakıyor olabileceğini fark ettim herşeye.

Bağımsızlık duygusuyla çok yakından alakalı olduğunu ve acizlik hissini giderici bir etkisinin olduğunu da.

Aciz olmama ve bağımsızlık konusunda, herşeyin aslında düşüncelerden ibaret olduğu konusuna da kısmen dönüş yapma gereği duyuyorum. "Şimdi ve burada bulunamayan mutluluk hiçbir zaman hiçbir yerde bulunamayacak" diyor yine içimden bir ses. Mutlak bir huzur, mutluluk ve hoşnutluktan bahsediyorum.

Hani bazen farkında olmadan kendimizi huzursuz bir hırsın peşinden koşarken buluruz. Bize mutluluk getirmeyeceğini bildiğimiz halde, sanki ihtiyaç duyduğumuz büyük mutluluğu getirecekmiş gibi hırsla tırmalar, peşine düşeriz birşeylerin. Ama içten içe bunun hayalkırılığına mahkum, boş bir hırs olduğunu sezeriz. Yapabilecek daha iyi birşeyimiz yokmuş gibi hissederiz. Adeta acizlik kompleksimizle yüzleşmekten kaçmak için hırslı ama boş bir mücadeleye gireriz. Ama aslında aciz değilizdir, sadece öyle hissetmeye koşullanmışız bir şekilde.

Dünya hayatındaki pek çok şey bilincimize, altına, üstüne acizlik duygusu pompalayacak şekilde yapılandırılmış. Aslında herşeyin bilinçte (düşüncede) olup bittiği pek anlatılmaz bize, kendimiz şu veya bu ölçüde keşfetmek zorunda kalırız. Duruma göre çok maddi imkanla hiç mutlu olunamayabilecekken azla çok mutlu olunabilir örneğin. Sadece bilincin, düşüncelerin, inancın, iradenin ne kadar önemli bir faktör olduğuna dikkat çekmeye yönelik kaba bir örnek olarak verdim. Çok daha incelikli sayısız örnek bulunabileceğini tahmin ediyorum hayatımızın içinden. İşte örneklerin en önemlisi, en derini de hayattan, varoluşumuzdan duyduğumuz veya duymadığımız hoşnutluk meselesi. İşte bu bağlamda diyorum ki, şimdi ve burada bulunamayan mutluluk, huzur, güven hiçbir zaman hiçbir yerde bulunamayacak. Varsa şimdi ve burada, yoksa hiçbir zaman hiçbir yerde. Yani bu tamamen bir bilinç, düşünce, inanç, irade meselesi.

Bilincime epeyce acizlik hissi pompalayan hırslı birşeyle uğraşırken, o uğraştığım şeyi başarılı bir şekilde bitirdiğimde veya belki yendiğimde, sanki herşey harika olacakmış gibi son derece egosal bir programa göre hareket ettiğimin farkına varıyorum. O süreçte nadiren de olsa kendime şunu sorabiliyorum: Peki, hırs yaptığın bu şeyi istediğin gibi tamamladığını, bitirdiğini düşün. Ondan sonra ne olacak? Aynı hırsla mücadele edeceğim sayısız başka şey olacağını kendime itiraf etmek zorunda kalıyorum. Yani mutluluk öyle bulunmayacak. Büyük bir savaş veya sayısız cehpede yenme hırsıyla yapılacak savaşların sonunda elde edilecek birşey değil gerçek mutluluk, huzur, güven, sevinç. O şimdi ve burada kayıtsız ve şartsız olmalı zaten. Yoksa zaten “kayıpsın” demektir. “Yoksun” demektir. “Sahtesin” demektir. Ve bu sahteliği, bu kayıplığı dışsal uğraşların neticeleriyle ilişkilendirmek, şimdi ve buradaki asıl sorunla yüzleşmekten kaçmaktan başka birşey değil ve o dışsal hırslarda ne kadar başarılı olursak olalım, asla o aradığımız tatmini getirmeyeceği gibi onun açığını iyice büyütecek, daha sorunlu hale getirecek. Tek çözüm şimdi ve burada tamamen düşünce, tamamen bilinç bağlamında, bizim ne olduğumuza, herşeyin ne olduğuna dair objektif, doğru, gerçek, evrensel, doğal bir cevabı, bir bilgiyi, farkındalığı hatırlamak, inanmak, güvenmek. Mutluluk böyle birşey. Bir mücadelenin sonucunda değil, hem başında, hem sonunda koşulsuz ve şartsız mevcut olan birşey olmalı.

K’lar “İyi adamlar satranç oynamaz” demişti. İşte sanırım kastedilen şey bununla da alakalı biraz. Varoluşsal mutluluk, huzur, güven satranç oyunu gibi şu veya bu düzeyde hırs içeren bir yenişme mücadelesinin sonucunda elde edilecek birşey değildir. Öyle sanılıyorsa orada başından beri bir yanlış anlama, bir sahtelik var demektir ve sanıyorum ki hepimiz şu veya bu düzeyde bu sahteliğin muhatabıyız hayatımızda.

Önceki bir mesajda dikkat çekmeye çalıştığım gibi, gerçek bir mutluluk, sevinç, huzur, güven duymak, “gerçeği bilmek”le yakından alakalı, hatta aynı şey. Gerçeği bilerek mutlu olabilirsiniz ve mutlu olarak gerçeği bilebilirsiniz. Tabi alttan alta acizlik pompalayıcı bir hırsla veya açıkça negatif bir niyetle bir mücadeleye girip onda başarılı olduğumuzda da şu veya bu düzeyde mutluluk, huzur, sevinç duyabiliriz ama bu hem çok geçici olacaktır, hem de frekans yüksekliği veya derinliği, tesirliliği, kalıcılığı düşük olacaktır. Sahtelik içerecektir ama yine de gerçek mutluluk, huzur, güven yönünde dönüşüm fırsatı veya katalizörü teşkil edebilir. Gerçek mutlulukta elmasımsı, yıldızımsı bir saflık, mükemmellik, kudret vardır.

Acizlik ve sahtelik eşanlamlı olmak zorunda olmasa da birbiriyle çok yakından bağlantılı görünüyor.
Go to Top of Page
Sayfa: Toplam Sayfa 12  Mesaj Sonraki Konu  
Önceki Sayfa
 Yeni Konu Aç  Konuya Cevap Ver
Forum Seç:
Başkalarına Hizmet Forumu © Kasyopya celselerini ve diğer mesajları farklı ortamlara kopyalamadan önce lütfen izin isteyin: baskalarinahizmet@gmail.com Yukarıya git
Snitz Forums 2000

Design by Sizinsayfaniz.com

Bu sayfa 1,12 saniyede oluşturuldu.