Başkalarına Hizmet Forumu
Başkalarına Hizmet Forumu
Ana Sayfa | Bilgilerim | Kayıt Yaptır | Aktif Konular | Forum Üyeleri | Site içi Arama
Kullanıcı Adı:
Şifre:
Beni Hatırla
Şifre hatırlatma servisi

  Forum
 Spiritüalizm Konuları
 Doğu ve Uzakdoğu Öğretileri
 OSHO / KITAPLARINDAN ALINTILAR
 Yeni Konu Aç  Konuya Cevap Ver
Önceki Sayfa
Yazar Önceki Konu Mesaj Sonraki Konu
Sayfa: Toplam Sayfa 2

Tiversonus


3343 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 08/09/2009 :  15:25:08  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Evlilik ve Sevgi Denilen Sonsuz Dans

Ben hiçbir zaman "Evlilik sevgiyi öldürür" demedim. Evlilik sevgiyi nasıl öldürsün ki? Evet, sevgi evlilik içinde tahrip edilir ancak evlilik tarafından değil, senin tarafından. Sevgi, karı-kocalar tarafından öldürülür. Onu yok edersin çünkü sevginin ne demek olduğunu bilmiyorsun. Sen sadece onu biliyormuş gibi yapıyorsun, sadece bilmiş olmayı umut ediyorsun, bildiğini hayal ediyorsun ancak sevgi nedir bilmiyorsun. Sevgi öğrenilmelidir -işte en büyük hüner buradadır.


İnsanlar dans ederlerken seni de aralarına davet ettiklerinde "Nasıl yapılacağını bilmiyorum" dersin. Sadece sıçrayıp, hoplayarak dans etmeye başlayamazsın çünkü bu şekilde insanlara ancak ne büyük bir dansçı olduğunu değil sadece bir maskara olduğunu kanıtlayabilirsiniz. Dans etmek öğrenilmelidir -zarafeti, figürleri. Senin vücudunu bu yolda eğitmen gerekir.


Ortada sadece tuval, fırça ve boyalar var diye birden resim yapmaya başlayamazsın. "Gerekli olan her şey mevcut o halde bir resim yapayım" diyemezsin. Tuvali boyayabilirsin ancak bu yolla bir ressam olamazsın.


Sen bir kadın ile karşılaşırsın -ve tuval oradadır. Aniden bir sevgili olur ve onu boyamaya başlarsın. Ve o da seni boyamaya başlar. Şüphesiz, her ikiniz de sonuçta yaptığının saçmalığını er ya da geç anlarsın -boyalı budalalar. Sen hiçbir zaman aşkın bir sanat olduğunu düşünmedin. Sen bu sanat ile birlikte doğmadın, onu doğumunla birlikte getirmedin. Onu öğrenmelisin. Sevgi, en fazla maharet gerektiren, en zor sanattır.


Sen sadece bir yetenek ile doğdun. Şüphesiz bir vücudun var ve bir dansçı olabilirsin. Vücudunu hareket ettirerek dansçı olabilirsin ancak önce dans edebilmeyi öğrenmen gerekir. Dans edebilmeyi öğrenmek için daha fazla çaba gerekir. Ancak yine de onu tek başına yapabildiğinden bu çok zor olmayacaktır.


Sevgi çok daha zor bir şeydir. O başka biriyle dans etmektir. Diğerinin de dansın ne olduğunu bilmesi gerekir. Başka birisiyle uyuşmak büyük sanattır. İki insan arasında bir armoni yaratabilmek... iki insan iki farklı dünya demektir. Ve bu iki dünya birbirlerine yaklaştıklarında aralarında bir uyum oluşmazsa büyük gürültü kopacaktır. Ve mutluluk, sağlık ve uyum hep bu sevgiden ortaya çıkar. Sevmeyi öğren. Evlenmek için acele etme, önce sevmeyi öğren. Önce büyük bir sevgili ol.Bunun için ne yapmak lazım? İlk şart olarak bir sevgili her zaman sevgisini vermeye hazırdır ve karşılık görüp görmemek onu hiç mi hiç rahatsız etmez. Sevgi her zaman geri dönecektir, bu onun doğasıdır. O tıpkı senin dağlara gidip yüksek sesle şarkı söylemen ve vadilerin de sana cevap vermesi gibidir. Sen hiç dağlardaki yankılanmayı izledin mi? Sen bağırırsan vadiler de bağırır ya da şarkı söylersen onlar da şarkı söyler. Her yürek bir vadidir. Eğer ona sevgi dökersen o da size aynı şekilde cevap verir.


Sevginin ilk dersi onu talep etmemektir. Verici ol.


İnsanlar ise bunun tam aksini yaparlar. Hatta verdiklerinde bile çoğunlukla bunun arkasında, aşkın geri döneceğine, dönmesi gerekliliğine dair bir düşünce vardır. Bu bir ticarettir. Onlar paylaşmıyorlar, onlar özgürce paylaşamıyorlar. Ancak koşullu olarak paylaşabiliyorlar. Gözlerinin bir ucuyla hep onun geri gelip gelmediğine bakıyorlar. Zavallı insanlar... sevginin en doğal işlevini bilmiyorlar. Sen sadece akıtırsın, o geri döner.


Şayet geri dönmüyorsa, yine de sevmenin mutluluk olduğunu bilen gerçek bir sevgili için kaygılanacak hiçbir şey yoktur. Gelirse iyidir, mutluluk katlanır ancak hiçbir zaman gelmeyecekse sevginin gerçek doğası içinde öylesine mutlu ve öylesine vecd içinde olursun ki bu da seni asla rahatsız edemez.Sevginin kendine özgü bir mutluluğu vardır. Sevdiğinde o olur. Sonuçlar için hiç beklemeniz gerekmez. Sadece sevmeye başlaman yeter. Zamanla çok çok daha fazla sevginin sana geldiğini göreceksin. Sevmenin ne olduğu sadece severek öğrenilebilir. Yüzmenin yüzerek öğrenildiği gibi.


İnsanlar son derece hasisler. Sevmek için o en yüce sevgilinin gelmesini bekliyorlar. Kapalı kalıyorlar, bir kenara çekilmiş duruyorlar. Sadece bekliyorlar. Bir yerlerden bir Kleopatra çıkıp gelecek ve ancak o zaman kalplerini açacaklar... ki o zamana kadar da onu nasıl açacaklarını zaten unutmuş olacaklar.


Hiç bir sevgi fırsatını kaçırma. Sokaklarda yürürken bile sevebilirsin. Kimseye bir şeyler vermen de gerekmez, sadece gülümse yeter. Onun bir maliyeti yoktur, içten bir gülümseme kalbini açar, kalbini daha canlı yapar. Birisinin elini tut - bir arkadaş ya da bir yabancı fark etmez. Doğru insanla karşılaşınca seveceğim diye bekleme. O zaman hiçbir zaman gelmeyecektir. Sevmeye devam et. Daha fazla sevdikçe doğru insanla karşılaşma için ihtimaller de artacaktır çünkü kalbin bir çiçek gibi açmaya başlayacaktır. Ve çiçekler açan bir kalp de, kendisine daha fazla arı, daha fazla sevgili çekecektir.


Çok yanlış eğitildin. En önce herkesin halihazırda bir sevgili olabileceği gibi çok yanlış izlenimin var. Bir kere doğmuş olmakla bir sevgili olabileceğini sanıyorsun. Bu kadar kolay değil. Evet bir potansiyel var ancak bu potansiyelin disipline edilmesi, doğru yönlendirilip doğru eğitilmesi gerekir. Bir tohum vardır ancak ona çiçek açtırılmalıdır.


Sen tohumu taşımaya devam ediyorsun ancak bu halde hiçbir arı gelmeyecektir. Sen hiç tohuma gelen bir arı gördün mü? Onlar ancak tohum çiçek açtığında gelirler. Çiçeklen, bir tohum olarak kalma.


Ayrı ayrı mutsuz olan iki insan bir araya geldiklerinde çok daha fazla mutsuzluk yaratırlar. Bu matematikseldir. Sen mutsuzdun ve karın da mutsuzdu ve ikinizde bir araya gelerek mutlu olabileceğinizi umuyordunuz. Bu son derece sıradan bir matematik işlemidir; iki artı iki dört eder. Bu kadar basit işte. Bu hiçbir yüksek bilgi gerektirmez, çok sıradan, çok kolay, parmaklarınla da sayabilirsin. Siz her ikiniz de daha mutsuz olacaksınız.


Flört etmek başka bir şeydir. Flörte güvenme. Aslında evlenmeden önce flört etmeyi bırak. Benim önerim evliliğin balayından sonra olmasıdır, asla daha önce değil. Eğer balayında her şey yolunda giderse ancak ondan sonra evlenilmeli.


Evlilikten sonra yapılan balayı son derece tehlikelidir. Bildiğim kadarıyla evliliklerin yüzde doksan dokuzu balayının bitimiyle birlikte biter. Ancak artık yakalanmış olduğundan kaçacağın pek bir yer yoktur. Tüm toplum, kanunlar, yargı -her şey karını terk edersen ya da o seni terk ederse karşına çıkar. Bütün ahlak kuralları, dinsel kurallar, herkes sana karşıdır. Aslında toplumlar evliliğe giden yolda tüm engellemeleri koyup boşanmada tümünü kaldırmalı. Toplum insanların bu denli kolay evlenebilmesine izin vermemeli. Mahkemeler engellemeler koymalı -mesela evlilikten önce en az iki yıl birlikte yaşamayı şart koşmalı.


Şimdi ise olan bunun tam tersi. Evlenmek istediğinde kimse sana hazır olup olmadığını yada bunun geçici bir heves olup olmadığını sormaz -bir kadınla sadece burnunu beğendiğin için evlensen bile. Ne büyük aptallık ! Kimse sadece güzel bir burunla yaşayamaz ki ! İki gün sonra burun tamamen unutulur. Kim kendi karısının burnuna bakar ki? Kadın asla güzel görünmez, koca asla güzel görünmez. Birbirinizi tanıdıkça güzellik yok olur.


İki insanın evlilik öncesinde birbirlerini yeterince tanımalarına mutlaka fırsat verilmelidir. Daha önce evlenmeleri engellenmelidir. Ancak o zaman boşanmalar dünya yüzünden tamamen yok olur. Boşanmalar yanlış ve zoraki evlilikler yüzünden vardır. Evliliklerin romantik bir ruh haliyle yapıldığı için vardır.


Eğer bir şairsen romantik duygular iyidir... ve şairlerden iyi bir eş olduğu da henüz görülmemiştir. Gerçekten de şairlerin hemen tamamına yakını bekardır. Gelişigüzel ilişkilere girerler ancak asla yakalanmazlar ve böylelikledir ki romantizmleri hep canlı kalır. Şiirler yazmaya, çok güzel şiirler yazmaya devam ederler. Şairane bir ruh hali içindeyken asla evlenilmemelidir.Düzyazı halinizin gelmesini bekleyin, durulun. Günlük hayat şiirden çok düzyazıya benzer. Yeterince olgunlaşmalısın.


Olgunluk bir kimsenin artık romantik bir budala olmamasıdır. Hayatı anlar, hayatın sorumluluklarını anlar, başka bir insanla birlikte yaşamanın sorunlarını anlar. Tüm bu güçlükleri görür, onları kabul eder ve hala o insanla birlikte yaşamak isteyip istemediğine karar verir. Her tarafı güllerle çevrili bir cenneti umut etmez. Saçmalıkları umut etmez, gerçeğin pürüzlü ve sert yollarda olduğunu bilir. Güller vardır ancak çok daha fazla da diken vardır.


Tüm bu problemlerin farkında olarak hala o insanla birlikte olmanın bu risk ve zahmete değeceğini düşünüyorsan, o zaman evlen. Bu taktirde evlilik sevgiyi öldürmeyecektir çünkü bu sevgi gerçekçidir. Evlilik sadece romantik aşkı öldürebilir. Ve bu insanların çocuksu sevgi dedikleri şeydir. Ona asla güvenme. Onu sürekli bir besin olarak düşünme. Belki dondurmaya benzetilebilir. Bazen yenilebilir ancak asla yeterli değildir. Hayat daha gerçekçi olmalıdır.


Evliliğin kendisi asla herhangi bir şeyi tahrip etmez. Evlilik sadece sende saklı olanı açığa çıkartır, dışarı çıkarır. Şayet sevgi bir gösteriş, bir yem ise er yada geç yok olmak zorundadır. Ardından gerçekler, çirkin yüzler ortaya dökülür. Evlilik sadece bir fırsat yaratır, sahip olduğun her şeyin ortaya dökülmesi için iyi bir fırsat.Sevgi evlilik tarafından yok edilir demiyorum.


Sevgi, onun ne olduğunu bilmeyen insanlar tarafından yok edilir diyorum. Sevgi yok edilir çünkü gerçekte zaten hiç olmadı. Bir rüya görüyordun ve gerçekler bu rüyayı yok etti. Diğer yandan sevgi sonsuz, ebedi bir şeydir. Büyürsen, bu sanatı öğrenerek büyürsen, sevgi ve hayatı tüm gerçeklikleriyle kabul edebilirsen, o da her geçen gün biraz daha büyüyecektir. Ve evlilik de, sevgi içinde büyümek için muazzam bir fırsat olacaktır.


Sevgiyi yok edebilecek hiçbir şey yoktur. Eğer gerçekten orada ise ve büyümeye devam ediyorsa. Fakat öyle sanıyorum ki, ilk elde o zaten orada değildi. Sen kendini yanlış anladın, orada olan daha başka bir şeydi. Belki seks oradaydı, cinsel cazibeler oradaydı. Bir kadını ya da adamı gerçekten sevdiğinde cinsel çekim yok olur, çünkü o sadece bilinmeyene karşı duyulur. Birlikte olunduğunda bir süre sonra bu çekicilik kaybolur ve sevgi denilen sadece bunun üzerindeyse arada hiçbir bağ kalmaz. Sevgiyi asla başka bir şey ile karıştırma. O sevgi ise, sadece sevgidir.


Peki, gerçek sevgi derken neyi kastediyorum? Kastettiğim şey, sevdiğinin sadece orada olmasından duyulan ani mutluluktur, sadece birlikte olmanın getirdiği vecd halidir, sadece birlikte olmanın kalbinin en derinliklerinde bir yerleri doldurmasıdır.. yüreğinde bir şeyin şarkı söylemeye başlamasıdır, armoninin kollarında olmandır. Ne zaman bu birliktelikle birlikte daha fazla birey olursun, daha fazla merkezinizde olur ve yere daha sağlam basarsın, işte o zaman bu gerçek sevgidir.Sevgi bir tutku değildir, sevgi bir duygu değildir.


Sevgi, birisinin bir şekilde seni tamamladığının çok derinden anlaşılmasıdır. Birisinin seni tam bir daire haline getirmesi. Diğerinin varlığının senin varlığını arttırması. Sevgi, kendin olman için sana özgürlük verir, o asla sahiplenme değildir.


İzle. Asla seksi sevgi olarak düşünme aksi taktirde fena yanılırsın. Uyanık ol ve ne zaman ki birisinin varlığı, sadece varlığı - başka hiçbir şey değil, başka hiç bir şeye ihtiyaç olmadan, hiç bir soru olmadan sadece varlığı senin mutlu olman için yeterli ise... bir şeyler içinde çiçek açmaya başlar, bin bir tomurcuk patlar... o zaman seviyorsundur ve ancak o zaman gerçeğin yarattığı tüm güçlükleri göğüsleyebilirsin. Birçok acı, birçok kaygı - onları geçip gidebilirsin ve sevgin hep daha fazla, daha fazla çiçek açmaya devam edecektir. Çünkü şartlar seni daha da cesur yapacaktır. Ve tüm bunların üstesinden gelirken sevgin de çok daha güçlü olacaktır.Sevgi sonsuzluktur. Şayet orada ise, büyümeye devam edecektir. Sevginin bir başı vardır, ancak bir sonu asla yoktur.


Osho
Go to Top of Page

Alemtac


2482 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 26/09/2009 :  13:35:58  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Osho - Benim Yolum Beyaz Bulutların Yolu


Tibetli gizemciler, Zen ustaları veya sufi dervişleri hep beyaz bulutlardan bahsetmişlerdir.

Beyaz bir bulut en gizemli şeydir, aniden belirir, aniden kaybolur. Bulutların ismi,cismi olmadığını hiç düşündünmü? Biçimi bir anlığına bile aynı kalmaz. Değişmekte, dönüşmektedir, nehir gibi bir akıştadır. Bir buluta biçim verebilirsin ama senin yakıştırmandan ibaret olacaktır o. Bulutun biçimi yoktur; biçimsizdir yada sürekli şekillenmektedir, bir akıştır o. Hayat da aynen böyledir. Her türlü biçim yakıştırmadan ibarettir.


Senin varmı belli bir biçimin? Yoksa sürekli değişmekte misin? Sen bir akış, bir bulutsun. Bir isme, bir kimliğe sahip misin? Kendine şu veya bu diyebilir misin? "Ben buyum" dediğin anda, aynı zamanda onun tersi de olduğunun farkına varırsın.

İçinde tüm yaşamının kaynağını barındırıyorsun. Hayatta olup biten her şey, senide var etmiş olan aynı kaynaktan doğdu. Sen onunla akrabasın, onunla birsin.

Kuşlar böylesine mutlu olup şarkı söyleyebiliyorsa, onları bu mutlulukla, bu şarkılarla dolduran da aynı kaynaktır. Aynı kaynak senin de elinin altındadır ama sen bir şekilde tıkanıklıklar yaratmışsın. Bu ağaçlar bunca yeşil, bunca huzurlu, bunca endişesiz olabiliyorsa, sen de olabilirsin çünkü ağaca yürüyen özsu, sana da yürümektedir. Sen onu unutmuş olsan da, o oradadır.


Peki ben ne yapıyorum? Benim yöntemim bir sentezdir, çünkü artık Doğu, Batı diye bir şey kalmadı.Doğu,yüzünü Batıya dönerken, Batı da, Doğu'ya dönüyor. Yakında Doğu, Batı diye bir kavram ortadan kalkacak ve tek bir dünya varolacak. Bu coğrafi bölünme yeterince uzun sürdü;daha fazla süremeyecek.

Toplumdan başlayıp kendine ulaş. Toplumdan kaçma, dünyada yaşa ama dünyevi olma.


Hayatla savaşmadan, ona direnmeden, teslim olarak, süzülerek, beyaz bir bulut olarak yaşa.


***********


Ben kimsenin müridi değilim.

Ben hiç bir inanç sistemine ait değilim.

Dünyanın her yerinden olan insanları seviyorum ve onlar hiçbir zaman birbirleriyle karşılaştırmam.

Bir Zarathustra Zarathustra, bir Mahavira Mahavira, bir Buda Buda, bir İsa İsa ve bir Musa da Musa'dır; hepsi kendine özgüdür.

Öylesine kendilerine özgülerdir ki, onlardan birisini herkesin uyması gereken bir kriter yapmamalısınız.

OSHO











En önce anlaşılması gereken şey egonun ne olduğudur.


Bir çocuk doğar. Doğduğunda kendisi hakkında hiçbir bilinci, bilgisi yoktur. Ve bir çocuk doğduğunda ilk olarak farkına vardığı şey kendisi değil diğeridir. Bu doğaldır çünkü gözler dışa doğru açıktır, eller diğerlerine dokunur, kulaklar başkalarını duyar, damak yiyecekleri tadar ve burun dışarıyı koklar. Tüm bu duyular dışa doğru açıktır.


Doğmanın anlamı da budur. Doğumun anlamı, bu dünyaya gelmektir, dışarının dünyasına. Dolayısıyla da bir çocuk doğduğunda, bu dünyanın içine doğar. Gözlerini açar ve diğerlerini görür. Diğer siz demeksiniz. Çocuk ilk önce annesinin farkına varır. Daha sonra da yavaş yavaş kendi bedeninin farkına varmaya başlar. Bu da aslında diğerdir ve de bu dünyaya aittir. Acıkır ve bedenini hisseder; ihtiyacını giderdiğinde de bedenini unutur.


Bir çocuk şöyle yetişir: Önce sizin, ötekinin farkına varır ve sonraysa sizinle, ötekiyle kıyaslayarak yavaş yavaş kendisinin farkına varır.


Bu farkındalık yansıtılmış bir farkındalıktır. O kendisinin kim olduğunun bilincinde değildir. O yalnızca annenin ve de onun kendisi hakkında ne düşündğünün farkındadır. Eğer annesi ona gülümserse, onu takdir ederse, 'Sen çok güzelsin' derse, onu kucaklayıp öperse çocuk kendisi hakkında iyi şeyler hisseder. İşte şimdi bir ego doğmuştur.


Takdir, sevgi, ilgi aracılığıyla iyi olduğunu, değerli olduğunu ve bir önemi olduğunu hisseder.


Bir merkez doğar.


Yalnız bu merkez yansıtılmış bir merkezdir. Onun gerçek varlığı değildir. Kendisinin kim olduğunu bilmez; yalnızca başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğünü bilir. Ve bu bir egodur; yansıma,, başkalarının ne düşündüğüdür. Şayet herkes onun bir işe yaramaz olduğunu düşünürse, kimse onu takdir etmez, ona gülümsemez. Böyle bir durumda da bir ego doğar: Hastalıklı bir ego; üzgün, reddedilmiş, değersiz ve diğerlerinden aşağıda hissederken kendisini incinmiş. Bu da bir egodur. Bu da bir yansımadır.


Önce anne - ve anne başlangıçta tüm dünya demektir. Sonradan anneye başkaları katılır ve dünya büyümeye başlar.Ve bu dünya büyüdükçe de ego daha karmaşıklaşır çünkü birçok başka insanın daha görüşleri yansır.


Ego biriktirilmiş bir olgudur, başkalarıyla yaşıyor olmanın bir yan ürünüdür. Eğer bir çocuk tamamıyla yalnız yaşarsa, hiçbir zaman ego geliştirmiyecektir. Ama bunun bir yararı olmaz. Bir hayvan gibi kalacaktır. Hayır, böyle birşey onun gerçek kendi benliğini bileceği anlamına gelmez.


Ego bir zorunluluktur çünkü gerçek olan ancak sahtesi aracılığıyla anlaşılır. Kişi onun içerisinden geçip gitmelidir. Bu bir öğretidir. Gerçek yalnızca yanılsama sayesinde anlaşılır. Gerçek olanı doğrudan bilemezsiniz. Öncelikle gerçek olmayanın ne olduğunu bilmek zorundasınızdır. Önce gerçek olmayanı tanımak zorundasınız. Bu tanışıklık vasıtasıyla gerçeğin ne olduğunu bilmek için yeterli hale gelirsiniz. Şayet siz sahteyi sahte olarak bilirseniz, gerçek üzerinize gün gibi doğar.


Ego bir ihtiyaçtır; o toplumsal bir ihtiyaç, toplumsal bir yan üründür. Toplum sizin çevrenizdeki herşeydir - siz değil ama etrafınızdaki tüm şeylerdir. Herşeyden sizi çıkarttığınızdaki şeydir toplum. Ve herkes yansıtır. Okula gidersiniz ve öğretmen sizin kim olduğunuzu yansıtacaktır. Diğer çocuklarla arkadaşlıklarınız olacak ve onlar sizin kim olduğunuzu yansıtacaklar. Adım adım herkes sizin egonuza birşeyler katar ve herkes egonuzu topluma problem oluşturmayacak hale getirmeye çalışır.


Onların derdi siz değilsinizdir.

Onlar toplumla ilgilinmektedirler

Toplum kendisini düşünür ve bu böyle de olmalıdır.


Onların önemsediği şey sizin 'kendini bilen' insanlar haline gelmeniz değildir. Onlar için önemli olan sizin toplum denen mekanizmanın yararlı bir parçası olmanızdır. Resmi bozmamalasınız. Dolayısıyla da size toplumla uyumlu bir ego verirler. Size ahlak öğretirler. Ahlak, size topluma uyacağınız bir ego vermek anlamına gelir. Eğer siz ahlaklı değilseniz, şurada ya da burda uyumsuz olursunuz. Bu sebeple suçluları hapishanelere koyarız - hayır,yanlış birşey yaptıklar için ya da onları hapse atmakla onların iyileşeceği için falan değil! Sadece onlar uyumsuzdur. Onlar sorun üretirler. Onların sahip oldukları türden egoları toplum onaylamaz. Şayet toplum onaylarsa her şey iyidir.


Bir adam birisini öldürür - o bir katildir.


Ve aynı adam savaş zamanında binlercesini öldürür - o muhteşem bir kahraman haline gelir. Toplum cinayetten rahatsız olmaz ama cinayetin toplum için işlenmesi gerekir.O zaman sorun kalmaz.


Toplum ahlakı önemsemez.

Ahlak yalnızca sizin topluma uymanız demektir.

Toplum savaştayken ahlak değişir.

Barış dönemindeyken toplumun başka ahlakı vardır.


Ahlak toplumsal bir politikadır. Diplomatiktir. Tüm çocukların toplumla uyumlu halde yetiştirilmesi şarttır ve her şey bu kadar basittir. Çünkü toplumun ilgilendiği tek şey yararlı üyelerdir. Toplum sizin kendinizi bilmeniz gerekliliğiyle ilgili değildir.


Toplum bir ego yaratır çünkü ego istenilen yönde kullanılabilir ve kontrol altında tutulabilir. Kişinin öz benliğiyse hiçbir zaman kontrol edilip kullanılamaz. Toplumun bir insanın öz benliğini kontrol altında tuttuğu duyulmuş birşey değildir.


Çocuğun bir merkeze ihtiyacı vardır ve çocuk kendi merkezinin tamamıyla farkında değildir. Toplum ona bir merkez verir ve çocuk ta azar azar toplumun kendisine verdiği egonun kendi merkezi olduğuna ikna olur.


Bir çocuk eve döner - şayet sınıfta birinci olduysa tüm aile mutludur. Onu kucaklayıp öper, omuzunuza alır dans edersiniz ve, 'Ne güzel bir çocuk! Sen bizim için gurur kaynağısın' dersiniz. Ona ayırt adilmesi güç bir ego verirsiniz. Eğer çocuk eve utanç içinde, başarısız becerememiş, sınıfta kalmış olarak gelirse ya da alt sıralarda kalmışsa - o zaman kimse onu takdir etmez ve o da kendisini dışlanmış hisseder. Bir dahaki sefere daha sıkı çalışacaktır çocuk çünkü merkezi sarsıntı hisseder.


Ego her zaman sarsıntıdadır, her zaman beslenmenin peşindedir, yani birisinin takdir etmesi gerekir. Bu nedenledir ki sürekli ilgi talep edersiniz.


Kim olduğunuz hakkında başkalarından fikir alırsınız. Bu doğrudan bir deneyim değildir.


Sizin kim olduğunuz hakkında edindiğiniz fikirker başkalarından gelir. Onlar sizin merkezinizi biçimlendirir. Bu merkez sahtedir çünkü siz kendinize ait gerçek merkezinizi taşımaktasınız. O kimsenin karışamayacağı birşeydir. Kimse ona şekil veremez.


Siz onunla beraber gelirsiniz

Siz onunla doğarsınız.


Bu demektir ki, sizin iki merkeziniz vardır. Birisi varoluşun size vermiş olduğu, sizin beraber geldiğiniz merkezdir. Bu gerçek öz benliğinizdir. Ve diğeri, toplum tarafından yaratılmış olan merkez ise egodur. O sahte bir şeydir - ve çok büyük bir kandırmacadır. Ego arcılığıyla toplum sizi kontrol etmektedir. Siz belli bir şekilde davranmak zorundasınızdır, çünkü sadece o zaman toplum sizi takdir eder. Belli bir tarzda yürümek, belli bir şekilde kahkaha atmak; belli bir tarzı, ahlakı, formülü takip etmek zorundasınız. Ancak o zaman toplum sizi takdir eder, ve etmezse de egonuz sarsılır. Ve egonuz sarsıldığında, kim olduğunuzu, nerede olduğunuzu bilmezsiniz.


Başkaları size fikri verdi.

Bu fikir egodur.


Onu mümkün olduğunca derinden anlamaya çalışın, çünkü ondan kurtulmak durumundasınız. Ve ondan kurtulamazsanız hiçbir zaman öz benliğinize ulaşamazsınız. Çünkü siz merkeze bağımlı haldesiniz, hareket edemezsiniz ve öz benliğinize bakamazsınız.


Ve, egonun parçalanacağı, kim olduğunuzu bilmeyeceğiniz, nereye gidiyor olduğunuzu bilemeyeceğiniz, tüm sınırların eriyip gittiği geçici bir zaman dilimi, bir aralık olacağını anımsayınız.


En basitinden aklınız karışacak, bir kaos olacak.


Bu kaos nedeniyle egonuzu kaybetmekten korkarsınız. Fakat bu böyle olmak zorundadır. Kişi kendi gerçek merkezine varmadan önce bu kaosun içerisinden geçmek zorundadır.


Ve şayet cesursanız, bu dönem kısa olacaktır.


Eğer korkarsanız ve tekrar egonun kucağına düşerseniz, ve yeniden onu ayarlamaya başlarsanız, işte o zaman çok, çok uzun sürebilir; bir çok hayat ziyan edilebilir.



Şöyle bir öykü duymuştum: Küçük bir çocuk büyükannesini ziyaret etmekteymiş. Sadece dört yaşındaymış çocuk. Geceleyin büyükannesi onu uyuturken, çocuk aniden bağırmaya ve ağlamaya başlamış ve "Eve gitmek istiyorum. Karanlıktan korkuyorum" demiş. Fakat büyükanne de, "Çok iyi biliyorum ki, evde de karanlıkta uyuyorsun; hiç bir zaman ışığının yandığını görmedim. Öyleyse burada neden korkuyorsun?" diye sormuş. Çocuk, "Evet, bu doğru - ama o BENİM karanlığımdı" demiş. Bu tamamıyla bilinmeyen bir karanlık.


Karanlık ile birlikte bile, "Bu BENİM" diye hissediyorsunuz. Dışarıdayken bilinmeyen bir karanlıktır. Egoyla birlikte ise "Bu BENİM" diye hissediyorsunuz.


Sorunlu olabilir, belki de bir çok can sıkıntısı yaratır ama hala o benim. Tutunacağınız, yapışacağınız, ayaklarınızın altında olan birşey; boşlukta, vakumda değilsiniz. Berbat bir durumdasınız, ama en azından VARSINIZ. Kötü hissetmek bile size 'ben varım' hissi verir. Ondan uzaklaşınca korku her yanı sarar; bilinmeyen karanlıktan ve kaostan korkmaya başlarsınız - çünkü toplum sizden bir parçayı silmeyi başarmıştır.


Aynen ormana gitmek gibidir bu. Biraz temizlik yaparsınız, zemini biraz temizlersiniz; çit örer, küçük bir kulübe yaparsınız; küçük bir bahçe yaparsınız, çim bir alan, ve iyisinizdir. Çitinizin ötesi ormandır, vahşidir. Burada (alanınızda) herşey yolundadır, herşeyi planladınız. Nasıl olduğu böyledir işte.


Toplum sizin bilincinizde bir miktar temizlik yapmıştır. Küçük bir kısmını tamamen silmiştir, çitle çevirmiştir. Orada herşey yolundadır. İşte tüm üniversitelerinizin yaptığı da budur. Bütün kültürün ve şartlandırmanın temeli kendinizi evinizde hissettirecek bir kısımı temizlemektedir.



Ve siz o zaman korkarsınız.

Çitin ötesinde tehlike vardır.



Çitin ötesindeki de, çitin içindeki gibi sizsiniz - ve bilinçli zihniniz sadece bir bölümüdür, tüm varlığınızın onda biridir. Onda dokuz karanlıkta bekliyor. Ve bu onda dokuzun içinde sizin gerçek merkeziniz saklıdır.


Korkusuz, cesur olmak zorundasınız.

Bilinmeyene adım atmalısınız.

Bir süre tüm sınırlar kaybolacaktır.

Bir süre başınız dönecek.


Bir an için deprem olmuşçasına çok korkacak ve sarsılacaksınız. Ama eğer cesur olur, geri çekilmezseniz, sürekli bir şekilde egonuzun kucağına düşmezseniz, bir çok hayatlarınız boyunca taşımakta olduğunuz gizli bir merkeziniz vardır orada.


Bu sizin ruhunuz, benliğinizdir.


Bir kez ona yakınlaştığınızda, herşey değişir, herşey yerine oturur. Fakat bu yerleştirme toplum tarafından yapılmaz. Artık herşey bir kaos değil kozmoz'a dönüşür; yeni bir düzen ortaya çıkar. Fakat bu artık toplumun düzeni değildir - o tam olarak varoluşun kendi düzenidir.


O, Buddha'nın Dhamma, Lao Tzu'nun Tao, Heraclitus'un Logos dediği şeydir. İnsan yapımı değildir. O TAM OLARAK varoluşun kendi düzenidir. O zaman aniden herşey tekrar güzelleşir ve ilk olarak gerçekten güzeldir, çünkü insan yapısı şeyler güzel olamazlar.


Yapabileceğiniz en iyi şey onların çirkinliklerini gizlemektir hepsi bu. Onları süsleyebilirsiniz ama hiçbir zaman güzel olamazlar. Aradaki fark aynen gerçek bir çiçekle plastik ya da kağıt çiçekler arasındaki gibidir. Ego plastik bir çiçerktir - ölüdür. O çiçek gibi gözükür, çiçek değildir. Onu bir çiçek olarak adlandıramazsınız. Hatta onu çiçek olarak adlandırmak dilbilimi açısından da yalnıştır, çünkü çiçek, açan şeydir. Ve bu plastik şey sadece bir nesnedir, çiçek açmanın kendisi değil. O ölüdür. İçinde yaşam yoktur.


İçinizde çiçek açan bir merkeze sahipsiniz. Bu yüzden Hindular onu bir lotus çiçeği olarak adlandırırlar - o çiçek açmanın kendisidir. Bin yapraklı lotus çiçeği derler ona. Bin tane demek sınırsız yaprak demektir. Ve çiçek, açmaya devam eder, hiçbir zaman durmaz, ve hiçbir zaman ölmez.


Ama siz plastik bir egoyla yetiniyorsunuz.


Neden yetiniyor olduğunuzun sebepleri vardır. Ölü bir şeyde çok uygun şeyler vardır. Bir tanesi, ölü bir şeyin hiç ölmeyeceğidir. Ölemez - hiç yaşamadı ki! Dolayısıyla plastik çiçeklere sahip olabilirsiniz, bir yönden iyidirler. Kalıcıdırlar; ölümsüz değil, süreklidirler.


Bahçenin dışındaki gerçek çiçek ölümsüzdür, ama kalıcı değildir. Ve ölümsüz olanın kendisine özgü ölümsüz olma yolu vardır. Ölümsüz olmanın yolu tekrar tekrar doğup ölmektir. Ölüm yoluyla kendisini tazeler, gençleştirir.


Bize göre çiçek ölmüş gibi görünür - hiç ölmez.

Sadece bedenleri değiştirir, böylece her dem tazedir.


Eski bedeni bırakıp yenisine girer. Başka bir yerde açar; açmaya devam eder. Yalnız, biz bu sürekliliği göremeyiz çünkü o görünmezdir. Biz yalnızca bir çieçeği, başka bir tanesini görürüz, hiç bir zaman sürekliliği görmeyiz.


Dün açan çiekle aynı çiçektir o.

Aynı güneştir, ama ayrı bir elbisede.



Egonun belli bir niteliği vardır - o canlı değildir. O plastikten yapılma bir şeydir. Ve onu elde etmek çok kolaydır, çünkü onu birileri verir. Sizin aramanıza gerek yoktur, arayışla bir ilginiz yoktur. Bilinmeyenin peşinde bir arayan haline gelmezseniz, bir birey olamamışsınız demektir bu. Sadece kalabalığın bir bileşenisinizdir. Sadece bir kütlesiniz.


Gerçek bir merkeze sahip değilken nasıl bir birey olur sunuz?


Ego birey değildir. Ego toplumsal bir olgudur - o toplumdur, siz değilsiniz. Fakat o size toplumda bir işlev verir, toplumda bir yer verir. Ve eğer siz onunla yetinmeye devam ederseniz, kendi benliğinizi bulma fırsatını temelden yitirmiş olursunuz.


İşte bu yüzden son derece mutsuzsunuz.

Plastik bir hayatla nasıl mutlu olabilirsiniz ki?


Sahte bir yaşamla nasıl zevkli, huzurlu ve mutluluk içerisinde olabilirsiniz? İşte o zaman da ego bir çok can sıkıntısı yaratır, milyonlarcasını.


Siz onu göremezsiniz çünkü o sizin kendi karanlığınız. Ona göre ayarlandınız.


Tüm mutsuzlukların ego aracılığıyla hayatınıza girdiğini fark ettiniz mi? O sizi mutlu kılmaz; sadece mutsuz yapar.


Ego cehennemdir.


Acı çektiğiniz zaman izleyip analiz etmeye çalışın ve göreceksiniz ki, bir yerlerde neden egodur. Ve ego acı çekmek için sebepler bulmaya devam eder.


Siz de herkes gibi bir egoistsiniz. Bazıları yüzeydedir, çok belirgindir ve onlar çok ta zor değildir. Bazılarıysa çok derinlerde ve zor farkedilirler ve onlardır esas problem.


Bu ego sürekli olarak başkalarıyla çatışma halinde belirir çünkü her ego kendinden hiç emin değildir. Öyle olmak ta zorundadır - çünkü sahtedir. Elinizde hiç bir şey olmadığı halde var olduğunu düşünüyorsanız, sorun çıkacaktır.


Biri çıkar da "Sende hiç bir şey yok" derse, kavga başlar, çünkü siz de bir şey olmadığını hissediyorsunuzdur. Diğerleri gerçeği fark etmenizi sağlar.


Ego sahtedir, o hiç bir şeydir.

Bunu siz de biliyorsunuz.


Bunu nasıl olur da bilemezsiniz? Mümkün değil! Bilinçli bir varlık - nasıl olur da bu egonun sahte bir şey olduğunu bilemez? Ve birilere diyor ki, hiç bir şey yok - ve birileri hiç bir şey yok dediğinde gerçeği söylerler onlar; darbe yersiniz - ve hiç bir şey doğrular kadar çarpıcı olamaz.


Savunmak zorundasınızdır, çünkü savunmaszsanız, savunmaya çekilmezseniz, o zaman nereye gideceksiniz?


Kayıplara karışacaksınız.

Kimliğiniz dağılacak.



Dolayısıyla savunacak ve savaşacaksınız - çatışma budur işte.


Kendi benliğini bulmuş bir insan hiç bir zaman çatışmaz. Birileri onunla çatışmaya gelse de, o kimseyle çatışma halinde değildir.


Bir Zen üstadı sokak boyunca yürürken başına böyle bir şey gelmiş. Bir adam koşarak gelmiş ve sert bir şekilde ona vurmuş. Üstad yere düşmüş. Ayağa kalkmış ve önceden yürüdüğü yönde, geriye bile dönüp bakmadan tekrar yürümeye başlamış.


Yanında bir öğrencisi varmış. Şoka uğramış. "Bu adam da kim? Bu nedir? Böyle birileri yaşıyorken, herhangi birisi gelip sizi öldürebilir. Ve siz adamın kim olduğunu, bunu neden yaptığını merak edip dönüp bakmadınız bile" demiş.


Üstad da, "Bu onun sorunu, benim değil" demiş.


Siz aydınlanmış birisiyle çatışabilirsiniz, ama bu sizin sorununuzdur, onun değil. Ve bu çatışmada incinirseniz o da sizin kendi sorununuzdur. O sizi incitemez. Bu bir duvarı yumraklamak gibidir - canınız yanacaktır ama duvar değildir sizi inciten.


Ego sürekli problem peşinde koşar. Neden? Çünkü kimse size ilgi göstermezse, ego acıkmış hisseder.


O ilgi ile yaşar.


Dolayısıyla, birisi size kızgın ve sizinle kavga ediyorsa, bu bile iyidir, çünkü en azından ilgisi üzerinizdedir. Eğer birisi severse, iyidir. Eğer kimse sizi sevmiyorsa, o zaman kızgınlık bile iyi olacaktır. En azında ilgi üzerinizde olacaktır. Fakat, kimse size hiç bir ilgi göstermezse, kimse sizin önemli birisi olduğunuzu düşünmezse, o zaman egonuzu nasıl besleyeceksiniz?


Diğerlerinin ilgisine ihtiyaç vardır.


Milyonlarca şekilde insanların ilgisini çekersiniz; belli bir tarzda giyinirsiniz, güzel görünmeye çalışırsınız, çok kibar olursunuz, roller edinirsiniz, değişirsiniz. Ne tür koşulların geçerli olduğunu sezinlediğinizde , hemen insanların size ilgi göstereceği yönde değişiverirsiniz.


Bu çok derinden bir dilenciliktir.


Gerçek bir dilenci ilgi arayan ve talep eden kişidir. Ve gerçek imparator da kendi içinde yaşayandır; onun kendi merkezi vardır, başka kimseye bağımlı değildir.


Buddha bodhi ağacının altında oturuyor… o an dünya yokoluverse, Buddha için bir şey fark edecek midir? Hiç birşey. Hiç bir şey fark etmemiş olacaktır. Tüm dünya kaybolsa bir fark yaratmayacak çünkü o merkezine ulaşmıştır.


Ya siz; şayet eşiniz kaçar, sizi boşar, başka birisine giderse tamamıyla dağılırsınız - çünkü o size ilgi gösteriyordu, özen gösteriyor, seviyor, etrafınızda dolaşıyor, sizin kendinizi birisi olarak hissetmenize yardım ediyordu. Tüm imparatorluğunuz kayboldu, siz dağılıverdiniz. İntihar ertmeyi bile düşünmeye başlarsınız. Neden? Neden karınız sizi terk edince intihar edesiniz? ? Neden kocanız sizi terk edince intihar edesiniz? Çünkü kendinize ait bir merkeziniz yok. Karınız size merkezi veriyordu; kocanız size merkezi veriyordu.


İnsanlar bu şekilde varolurlar. Böylelikle insanlar başkalarına bağımlı hale gelir. O çok derinden bir köleliktir. Ego bir köle olmak ZORUNDADIR. O başkalarına bağımlıdır. Ve sadece egosu olmayan kişi ilk defa olarak efendidir; artık o bir köle değildir. Bunu anlamaya çalışın.


Ve egoyu kendi içinizde aramaya başlayın - başkalarında değil, bu sizin işiniz değildir.


Kendinizin ne zaman mutsuz hissedecek olursanız hemen gözlerinizi kapayın bu mutsuzluğun nereden gelmekte olduğunu bulmaya çalışın ve her seferinde göreceksiniz ki, sahte merkeziniz başka biriyle çatışmakta.


Siz bir şey umdunuz ve gerçekleşmedi.


Siz bir şey beklediniz ve tam tersi oldu - egonuz sarsıldı, mutsuzsunuz. Yalnızca bakın; ne zaman mutsuz olursanız, neden olduğunu bulmaya çalışın.


Sebepler sizin dışınızda değil. Temel neden içinizdedir - ama siz her zaman dışarı bakarsınız, her zaman sorarsınız:


Beni kim mutsuz ediyor?

Benim kızgınlığımın sebebi kim?

Ben kim hayata küstürüyor?


Ve dışarı bakarsanız göremezsiniz.



Sadece gözlerinizi kapayın ve her seferinde içe bakın.



Tüm mutsuzluğunuzun, kızgınlığınızın, can sıkıntınızın kaynağı sizde, egonuzda gizli.


Ve kaynağı bulursanız, onun ötesine geçmeniz kolaylaşacaktır. Eğer sizin başınıza dert açan şeyin kendi egonuz oldduğunu görebilirseniz, ondan kurtulmayı tercih edersiniz - çünkü hiç kimse mutsuzluğunun kaynağını anlayacak olduktan sonra onu taşıyamaz.


Ve şunu unutmayın ki, egodan vazgeçmeniz için bir neden yoktur.


Ondan vazgeçemezsiniz. Ondan kurtulmaya çalışırsanız, "Alçak gönüllü oldum" diyen, daha zor farkedilen türden bir egonuz olacaktır.


Alçak gönüllü olmaya çalışmayın. Bu kendini gizleyen bir egodur - ama ölü değildir.


Alçak gönüllü olmaya çalışmayın. Alçak gönüllü olmayı kimse deneyemez, ve kimse kendi çabasıyla alçak gönüllülüğü yaratamaz, asla! Ego ortadan kaybolunca, alçak gönüllülük size gelir. O yaratılan bir şey değildir. O gerçek merkezin gölgesidir.


Ve gerçekten alçak gönüllü bir adam ne alçak gönüllüdür ne de bencil.


O sadece basittir.


Hatta alçak gönüllü olduğunun bile farkında değildir.


Eğer alçak gönüllü olduğunuzun farkındaysanız, orada ego vardır.


Alçak gönüllü kimselere bakın…Kendilerinin gerçekten alçak gönüllü olduğunu düşünen milyonlarca insan vardır. Yerlere kadar eğilirler, ama izleyin onları - en sofistike egoistlerdir onlar. Artık onların besinlerinin kaynağı alçak gönüllüktür. "Ben alçak gönüllüyüm" derler ve sonra da size bakıp sizin onları takdir etmenizi beklerler.


Sizin onlara "Sen gerçekten alçak gönüllüsün" demenizi isterler. "Aslında sen dünyanın en alçak gönüllü kişisisin; hiç kimse senin kadar alçak gönüllü değil". Sonra da yüzlerine gelen gülümsemeye bakın. Ego nedir? Ego "Kimse benim gibi değil" diyen bir hiyerarşidir. Alçak gönüllülükle kendisini besleyebilir - "Kimse benim gibi değil, ben en alçak gönüllü kişiyim"


Zamanın birinde: Sabahleyin hava henüz aydınlanmamışken fakir bir dilenci caminin birinde dua etmekteydi. Kutsal bir gündü ve o dua edip şöyle diyordu, "Ben bir hiçim. Ben fakirlerin en fakiriyim, günahkarların en büyüğüyüm"


Birden. bir başka kişinin daha dua etmekte olduğunu fark etti. Adam ülkenin imparatoruydu ve bir başka kişinin daha dua etmekte olduğunun farkında değildi - karanlıktı, ve imparator da, "Ben bir hiçim. Kimse değilim. Sadece kapındaki bir dilenciyim" diyordu. Başka birisinin daha aynı şeyleri söylediğini duyduğunda imparator dedi ki, "Durun! Beni geçmeye çalışan da kim? Sen kimsin? Bir imparator 'bir hiç olduğunu' söylerken, onun önünde aynı şeyi söylemeye nasıl cesaret edersin?"


İşte ego böyle çalışır. Çok zor farkedilir. Onun çalışması çok kurnazca ve derindendir, çok çok uyanık olmalısınız, ancak o zaman onu görebilirsiniz. Alçak gönüllü olmaya çalışmayın. Yalnızca tüm mutsuzlukların, acıların ego yoluyla geldiğini görmeye çalışın.


Sadece izleyin. Vazgeçmenize gerek yok.


Ondan vazgeçemezsiniz. Kim vazgeçecek ondan? O zaman da vazgeçenin kendisi egoya dönüşecektir. Her zaman geri dönecektir.


Her ne yapıyorsanız yapın, dışında kalın ve bakın, izleyin.


Ne yaparsanız yapın - alçak gönüllülük, mütavazilik, basitlik - hiç birisi yardımcı olmaz. Mümkün olan sadece birşey vardır, o da tüm mutsuzluğunuzun kaynağının ego olduğunu izlemektir. Onu söylemeyin. Tekrar etmeyin - İZLEYİN. Çünkü ben onun tüm mutsuzluklarınızın kaynağı olduğunu söylersem ve siz de bunu tekrar ederseniz yararsız olur bu. SİZ bu anlayışa gelmek zorundasınız. Her mutsuz olduğunuzda yalnızca gözlerinizi kapayın ve dışardan nedenler aramayın. Bu mutsuzluğun nereden kaynaklandığını görmeye çalışın. O sizin kendi egonuzdur.


Eğer sürekli olarak egonun esas kaynak olduğunu anlar ve hissedecek olursanız, bu derinlerde kök salar ve egonun bir gün onun ortadan kayboluverdiğini görürsünüz. Kimse ondan kurtulmaz - kimse ondan kurtulamaz. Onu öylece görürsünüz; ortadan kayboluverir çünkü herşeyin kaynağının ego olmasının anlaşılması demek ondan kurtulmak demektir. BUNU ANLAMAK DEMEK EGONUN KAYBOLMASI DEMEKTİR.


Ve siz egoyu başkalarında görmek hususunda çok kurnazsınız. Her hangi birisi başka birinin egosunu görebilir. Kendinizinkine sıra geldiğindeyse, işte o zaman sorunlar ortaya çıkar - çünkü araziyi bilmiyorsunuz, orada hiç gezinmediniz ki.


Nihai olana, tanrısal olana giden yolun tümü, egonun bu zorlu arazisinden geçmek zorundadır. Sahte olanın sahteliği anlaşılmak zorundadır. Mutsuzluğun kaynağı olan, mutsuzluğun kaynağı olarak anlaşılmalı - o zaman ortadan kalkıverir.


Onun zehir olduğunu bildiğiniz zaman kaybolur. Onun ateş olduğunu bildiğinizde kaybolur. Bunun cehennem olduğunu anladığınızda yokolur.


Ve işte o zamandır ki, bir daha hiç "Egodan vazgeçtim" demezsiniz. O zaman herşeye, tüm mutsuzluklarınızın yaratıcısının kendiniz olduğu şakasına gülmek dışında hiç birşey yapamazsınız.


Charlie Brown'ın bazı karikatürlerine bakıyordum. Bir tanesinde legolarla bir ev yapıyordu. Duvarları yaptığı legoların ortasında oturuyordu. Duvarlarla çevrelendiği bir an geliyor; her tarafını duvarlarla kapattığı. Sonra da "İmdat, imdat" diye bağıryor.


Herşeyi kendisi yaptı! Şimdi de onlarla çevrelendi, hapsoldu. Bu çok çocukça, ama sizin de tüm yaptığınız bu işte. Kendi çevrenize bir ev inşa ettiniz ve şimdi de "İmdat, imdat" diye bağırıyorsunuz. Ve mutsuzluğunuz milyonlarca kez çoğaldı - çünkü sizinle aynı teknede olan yardımcılarınız var.


Çok güzel bir kadın hayatında ilk kez bir psikiyatriste gider. Psikiyatrist kadına, "Lütfen biraz yaklaşın" der. Kadın yaklaştığında hemen kadının üzerine atlayıp sarılır ve onu öper. Kadın şok olur. Sonra da adam "Şimdi oturabilirsiniz. Bu benim sorunumu halleder, şimdi sizin sorununuz nedir?" diye sorar.


Problem katmerlenir, çünkü aynı teknede olan yardımcılar var. Ve onlar yardım etmek isterler, çünkü birisine yardım ettiğinizde egonuz çok çok iyi hisseder - çünkü siz binlerce insana yardım eden büyük bir yardımcı, büyük bir guru, efendisiniz.


Ne kadar çok insan sizi izlerse, kendinizi o kadar iyi hissedersiniz.


Fakat siz de aynı teknedesiniz, yardım edemezsiniz.


Daha çok, zaranız dokunur.


Hala kendi sorunları olan birisinin başkalarına pek yararı dokunamaz.Yalnızca kendi sorunları olmayan birisinin size yararı dokunabilir. Ancak o zaman sizin içinizi görebilecek netlik vardır. Hiçbir soruna sahip olmayan bir zihin sizi görebilir; siz saydamlaşırsınız.


Sorunları olmayan bir zihin kendi içinden görebilir; bu nedenledir ki, başkalarının içini gçrebilme yeteneğine ulaşır.


Batı'da çok, birçok sayıda psikanaliz okulu vardır ama insanlara hiç bir yardımı dokunmadığı gibi, çoğunlukla da zarar verirler. Çünkü başkalarına yardım eden kişiler ya da yardım etmeye çalışan veya yardım ediyormuş gibi yapanlar da aynı teknenin içindeler.


…Kişinin kendi egosunu görmesi zordur.


Başkalarının egosunu görmekse çok kolaydır. Fakat önemli olan bu değildir, onlara yardım edemezsiniz.


Siz kendi egonuzu görmeye çalışın.



Sadece izleyin.


Ondan kurtulmak için aceleci olmayın, sadece izleyin. Ne kadar izlerseniz, o kadar yeterli hale gelirsiniz. Bir gün aniden görüverirsiniz ki, kendiliğinden kaybolmuş. Ve aslında sadece kendiliğinden olduğunda kaybolmuş olur. Başka bir yolu yoktur. Olgunluğuna erişmeden ondan kurtulamazsınız.


Kuru bir yaprak gibi düşer.


Ağaç hiç bir şey yapmaz - hafif bir meltem, bir şeyler olur ve ölü yaprak öylece düşer. Hatta ağaç yaprağın düştüğünün farkına bile varmaz. O ses çıkarmaz, bir şey idda etmez, hiçbirşey yapmaz.


Kurumuş yaprak öylece yere düşer ve dağılır hepsi bu.


Bilinç ve anlayış yoluyla olgunlaştığınızda ve egonun tüm mutsuzluklarınızın nedeni olduğunu derinden hissettiğinizde, birgün aniden, kurumuş yaprağın düşmekte olduğunu göreceksiniz.


O yere ulaşır ve kendi kendine ölür. Siz hiç bir şey yapmadınız dolayısıyla ondan kendinizin kurtulduğunu idda edemezsiniz. Onun kayboluverdiğini görürsünüz ve gerçek merkez ortaya çıkar.


Ve gerçek merkez ruhtur, tanrıdır, benliğinizdir, gerçekliktir ya da onu nasıl adlandırmak isterseniz odur.


Onun adı yoktur, o nedenle de tüm adlar uygundur.


Ona canınızın çektiği her ismi verebilirsiniz.







not: niye eklediğimin egosunu banyoda düşüneceğim belki daha sonra da:)))


Go to Top of Page

Tiversonus


3343 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 25/10/2009 :  15:20:30  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Doğru Ve Yanlış Bilgi



Zihin, bağımlılığın kaynağı olabileceği gibi, özgürlüğün de kaynağı olabilir. Zihin, bu dünyanın kapısı, bu dünyanın girişidir; ama çıkışı da olabilir. Zihin, seni cehenneme götürür; ama seni cennete de götürebilir. Demek ki, zihnin nasıl kullanıldığına bağlıdır. Zihnin doğru kullanımı meditasyon olur; zihnin yanlış kullanımı ise delilik.



Zihin, herkesle her yerdedir. İçinde dolaylı olarak hem karanlık, hem ışık olasılığı vardır. Zihnin kendisi ne düşmandır, ne dost. Onu bir dost da yapabilirsin, bir düşman da. Bu sana bağlıdır, zihnin arkasına gizlenen sana. Zihnini aracın, kölen haline getirebilirsin, zihnin en üst noktaya ulaşmanı sağlayan geçiş olabilir. Sen zihninin kölesi olursan ve zihninin efendin olmasına izin verirsen, efendin olarak bu zihin seni en üst kedere ve karanlığa götürür.



Bütün teknikler, bütün yöntemler, Yoga'nın tüm yolları derinden sadece tek bir problemle ilgilenir: Zihnin nasıl kullanılacağı. Doğru kullanıldığında, zihin sonunda "zihinsizlik" noktasına gelir. Yanlış kullanıldığında ise sadece bir kaos olduğu, birçok senin birbirine düşman oldukları bir noktaya varır -çelişkili, karışık, deli.



Tımarhanedeki deli ve Bodhi ağacının altındaki Buda -her ikisi de zihinlerini kullanmışlardır; her ikisi de zihinden geçmişlerdir. Buda, zihnin yok olup gittiği bir noktaya gelmiştir. Doğru kullanıldığında, zihin yok olup gittiği bir noktaya gelir. Doğru kullanıldığında, yok olup gitmeye devam eder ve tamamen yok olduğu bir an gelir. Deli de zihnini kullanmıştır. Yanlış kullanıldığında, zihin bölünür; yanlış kullanıldığında birçok zihin olur; yanlış kullanıldığında kalabalıklaşır. Sonuç olarak zihin burada olur, ama sen kesinlikle yoksundur.



Buda'nın zihni yok olup gitmiştir, ama Buda bütünlük içinde hala vardır. Delinin zihni bir bütün olmuştur ve kendisi tamamen yok olup gitmiştir.



Buda da zihnini kullanır, onun zihni bacakları gibidir. İnsanlar bana gelip, "Aydınlanmış birinin zihnine ne oluyor? Sadece ortadan mı kayboluyor? Onu kullanmıyor mu?" diye soruyorlar.



Bir efendi olarak yok olup gidiyor, ama bir köle olarak kalıyor. Pasif bir araç olarak kalıyor. Bir Buda onu kullanmak istiyorsa, onu kullanır. Buda seninle konuştuğunda, ona ihtiyaç duyacaktır, çünkü zihin olmadan konuşmak mümkün değildir. Zihnin kullanılması zorunludur. Buda'ya gittiğinde, seni fark etmesi, daha önce de olduğunu fark etmesi için zihnini kullanmak zorundadır. Zihin olmadan farkındalık olmaz; zihin olmadan anı olmaz. Ama unutma ki, o zihni kullanıyor, aradaki fark bu -sen zihnin tarafından kullanılıyorsun. Onu ne zaman kullanmak istiyorsa, kullanıyor. Ne zaman kullanmak istemiyorsa, kullanmıyor. Zihin, pasif bir araçtır, üzerinde hiçbir etkisi yoktur.



Böylece Buda bir ayna olarak kalır. Aynanın önüne geçtiğinde, ayna senin görüntünü yansıtır. İlerlediğinde yansıma gider; ayna boştur. Sen bir ayna gibi değilsin. Birini görürsün, adam gider, ama düşünceler devam eder, yansıma devam eder. Onun hakkında düşünmeye devam edersin. Ve durmak istersen bile zihnin seni dinlemez.



Zihne egemen olmaktır Yoga. Ve Patanjali "zihnin durması" dediğinde, bunun anlamı, "bir efendi olarak durmak" tır. Zihin, bir efendi olarak durur. O anda aktif değildir. Pasif bir araçtır. Sen emredersin, o çalışır; sen emir vermezsin, sessiz kalır. Sadece bekler. Kendini belli etmez. Bildiri gücü gitmiştir. Seni kontrol etmeye çalışmaz.



Meditasyon, iç dengeyi bulmaktır. İç dengeyi kazandığında ve hiçbir ürperme yoksa, gövde zihninin tamamı durmuştur, doğru bilginin merkezi çalışmaya başlar. Bu merkez aracılığıyla bilinen her şey doğrudur.



Nerede misin? Merkezde değilsin. Yanlış bilgi ve doğru bilgi merkezleri arkasındasın. Bu nedenle kafan karışık. Bazen bir anlık bir görüntü gözüne ilişiyor. Doğru bilgi merkezine doğru eğiliyorsun; o anda bazı anlık görüntüler alıyorsun. Sapıklık merkezine doğru eğiliyorsan, sapıklık sana ulaşıyor. Ve her şey birbirine karışıyor; kaos içindesin.



Buda'ya binlerce soru sorulmuştur. Bir gün, adamın biri, "Yeni sorularla geliyoruz. Daha soruyu sorar sormaz, cevaplamaya başlıyorsun. Asla üzerinde düşünmüyorsun. Bu nasıl oluyor?"diye sormuş.



Buda'nın cevabı şöyledir: "Düşünme meselesi değil. Sen soruyu soruyorsun ve ben de ona sadece bakıyorum. Ve gerçek olan her şey ortaya çıkıyor. Hakkında düşünme ve kafa yorma meselesi değildir. Cevap, mantıklı bir sonuç olarak gelmiyor. Mesele sadece doğru merkeze odaklanmaktır."



Buda bir meşale gibidir. Nereye doğru hareket ediyorsa, orayı ortaya çıkarıyor. Soru ne olursa oldun, ana nokta o değildir. Buda ışığa sahiptir ve bu ışık ne zaman bir sorunun üzerine aksa, cevap ortaya çıkacaktır. Cevap, bu ışıktan doğacaktır. Bu basit bir fenomen, bir ifşadır.



Doğru bilginin üç kaynağı vardır:

Doğrudan idrak, sonuç çıkarma ve bilinçlenenlerin sözleri.



Pratyaksha, doğrudan idrak, doğru bilginin ilk kaynağıdır. Doğrudan idrak, herhangi bir arabulucu, herhangi bir medyum, herhangi bir aracı olmadan yüz yüze bir karşılaşmadır. Bir şeyi doğrudan biliyorsan, bilen bilinenle anında karşı karşıya gelir. Bağlantılı olduğun hiç kimse, arada hiçbir köprü yok. Bu doğru bilgidir. Ama birçok problemi de beraberinde getirir.



Genelde pratyaksha, doğrudan idrak, çok yanlış bir şekilde tercüme edilmiş, yorumlanmış ve hakkında yanlış yorumlar yapılmıştır. "Pratyaksha" sözcüğü, "gözlerinin önünde" anlamına gelir. Ama gözlerin kedisi de bir arabulucudur; bilen onların arkasında saklıdır. Gözler aracıdır. Beni duyabiliyorsun, ama bu doğrudan değildir, bu yakın değildir. Beni duyuların, kulakların aracılığıyla duyarsın. Beni gözlerin aracılığıyla görürsün. Gözlerin sana yanlış bilgi verebilir, kulakların yanlış rapor verebilir. Hiç kimseye inanmamalısın; hiçbir arabulucuya inanmamalısın, çünkü arabulucuya güvenemezsin. Gözlerin hastaysa, sana farklı bilgi vereceklerdir; gözlerin ilacın etkisi altındaysa sana farklı bilgi vereceklerdir; gözlerin anılarla doluysa sana farklı bilgi vereceklerdir.



Aşık olduğunda başka birini görürsün. Aşık olmadığın taktirde, bunu asla göremezsin. Normal bir kadın, aşık olduğunda dünyanın en güzel kadını haline gelebilir. Gözlerin aşkla doluysa, sana bir başkasını gösterirler. Ve aynı kişi, gözlerin nefret doluysa, dünyanın en korkunç insanı gibi görünebilir. Gözlerin güvenilir değildir.



Kulakların aracılığıyla duyuyorsun. Kulaklar sadece birer araçtır; yanlış çalışabilirler. Söylenmemiş bir şeyi duyabilirler, söylenen bir şeyi kaçırabilirler. Duyular güvenilir değildir; sadece mekanik birer araçtırlar.



Öyleyse pratyaksha, doğrudan idrak nedir? Doğrudan idrak, sadece bir arabulucunun, hatta duyuların bile olmadığı zaman mümkün olabilir. Patanjali, bu durumda bu doğru bilgidir, der. Doğru bilginin ilk temel kaynağı budur: Bir şeyi biliyorsan ve bu bilgi için başkasına bağımlı değilsen.



Duyuları ancak derin meditasyonla aşabilirsin. O zaman doğrudan idrak mümkün olabiliyor. Buda, en derin içsel varlığını tanımaya başladığında, o en derin içsel varlık pratyaksha, doğrudan idraktir. Hiçbir duyu dahil edilmez, hiç kimse bilgi vermez, aracı hiç kimse yoktur. Bilen ve bilinen karşı karşıyadır; aralarında hiç kimse yoktur. Yakınlık budur ve sadece yakınlık doğru olabilir.



Böylece ilk doğru bilgi, sadece kendi iç varlığımızın bilgisi olabilir. Dünyanın tamamını biliyor olabilirsin, ama kendi varlığının en içteki çekirdeğini bilmiyorsan, varlığın tamamı saçmadır, gerçek bilgi değildir; ilk temel doğru bilgi sana ulaşmadığı için doğru olamaz. Yapının tamamı yanlıştır. Birçok şeyi bilebilirsi...kendini tanımadıysan, bilginin tamamı raporlara dayanır, duyularının verdiği raporlara. Ama duyularının doğru bilgi verdiğinden nasıl emin olabilirsin? Geceleri rüya görürsün. Rüya görürken, rüyanın gerçek olduğuna inanmaya başlarsın. Duyuların rüyayı bildirir -gözlerin onu görür, kulakların onu duyar, ona dokunabilirsin. Duyuların sana bunu bildirir, bu nedenle gerçek olduğu illüzyonuna kapılırsın. Sen buradasın... o sadece bir rüya olabilir. İyi ama seninle gerçekten konuştuğumdan nasıl emin olabilirsin? Belki sadece bir rüyadır ...sen beni rüyanda görüyorsundur. Rüyayı gördüğün sırada her rüya gerçektir.



Duyulara güvenilmez. Öyleyse doğrudan idrak nedir? Doğrudan idrak duyular olmadan bilinen bir şeydir. Böylece ilk doğru bilgi ancak içsel varlığımızın bilgisi olabilir, çünkü ancak orada duyulara ihtiyaç duyulmayacaktır. Diğer her yerde duyulara ihtiyaç olacaktır. Beni görmek istediğinde, gözlerin aracılığıyla görmek zorundasın; ama kendini görmek istiyorsan, gözlerine ihtiyacın yoktur. Kör bir insan bile kendini görebilir. Beni görmek istiyorsan, ışığa ihtiyacın olacaktır, ama kendini görmek istiyorsan, bunu karanlıkta da yapabilirsin, ışığa ihtiyaç duymazsın. En karanlık mağarada bile kendini görebilirsin. Hiçbir arabulucuya -ışığa, gözlere- ihtiyaç duymazsın. İçsel deneyim hemen yanındadır ve yakınında olan deneyim bütün doğru bilgilerin temelidir.



Bu içsel deneyimde bir kez kök saldığında, sana birçok şey olmaya başlayacaktır. Onları hemen anlayamayabilirsin. Merkezine, içsel varlığına kök salmış, onun üstesinden gelmeyi, onun doğrudan bir deneyim olarak hissetmeyi başarmış kişi, duyuları tarafından aldatılamaz. O uyanmıştır. Gözleri onu yanıltmaz, kulakları yanıltmaz; hiçbir şey onu aldatamaz. Aldatılması imkansızdır.



Bir saplantı içinde yaşadığın için sen aldatılabilirsin. Doğruyu bilen haline geldiğinde aldatılamazsın. Aldatılamazsın! O zaman her şey, tek tek doğru bilginin şeklini alır. Bir kez kendini tanıdığında bildiğin her şey otomatik olarak doğru olacaktır, çünkü sen doğrusun. Unutulmaması gereken fark budur: Sen doğruysan, her şey doğru olur; sen yanlışsan, her şey yanlış gider. Öyleyse mesele dışarıda bir şeyler yapma meselesi değil, içeride bir şeyler yapma meselesidir.



Bir Buda'yı aldatamazsın -bu imkansızdır. Bir Buda'yı nasıl aldatabilirsin? O kendi içinde kök salmıştır. Sen onun için şeffafsın, onu aldatamazsın. Sen bilmeden, o seni bilir. İçinde en küçük düşünce parıltısını bile açıkça görür. En içteki varlığına kadar sana nüfuz eder.



Nüfuzun, başkalarına en az kendine nüfuz ettiğin kadardır. Kendi içinde nüfuz edebiliyorsan, aynı oranda her şeye nüfuz edebilirsin. İçeride ne kadar hareket edebiliyorsan, dışarıda da o ölçüde hareket edebilirsin. Ve içeride tek bir adım bile ilerlememişsen, dışarıda ne yaparsan yap, sadece bir rüya gibidir.



Patanjali der ki: sonuç çıkarma, doğru bilginin ikinci kaynağıdır. Doğru mantık, doğru şüphe, doğru iddia sana doğru bilgiye giden yolda yardımcı olabilir. İşte buna sonuç çıkarma, anuman der. Doğrudan görmedin, ama her şey sonu kanıtlıyor; böyle olmak zorunda. Böyle olması gerektiğine dair duruma bağlı kanıtlar vardır.



Patanjali der ki: sonuç çıkarma sana doğru bilgiye giden yolda yardımcı olabilir, ama bu, doğru sonuç çıkarma olmalıdır. Mantık tehlikelidir, çift kenarlıdır. Mantığı yanlış kullanabilirsin ki, böyle bir durumda da bir sonuca varırsın.



Doğru sonuç çıkarma, seni büyüten bir kişi, seni büyüten bir şeydir. Yanlış sonuç çıkarma ise ne kadar mükemmel görünürse görünsün, büyümeni engelleyen bir şeydir. Sonuç çıkarma da doğru bilginin kaynağı olabilir. Doğru bilginin kaynağı olarak mantık da kullanılabilir, ama ne yaptığının farkında olmalısın. Sadece mantıklıysan, bu seni intihara sürükleyebilir. Mantık, bir intihar haline gelebilir -ki birçok insan için intihar haline gelmiştir.



Sadece birkaç gün önce Kaliforniya'dan doğru yolu arayan biri buraya geldi. Yolu çok uzundu... Beni görmeye gelmişti. Bana şöyle dedi: "Meditasyon yapmadan önce ya da bana meditasyon yapmamı söylemeden önce -çünkü sana kim gelirse gelsin, onları meditasyona ittiğini duydum--yani beni meditasyona itmeden önce, birçok sorum var." En az yüz kadar sorudan oluşan bir listesi vardı. Mümkün olan hiçbir soruyu eksik bırakmadığını sanıyorum... Tanrı hakkında, ruh hakkında, gerçek hakkında, cennet ve cehennem ve her şey hakkında -sorularla dolu bir kağıt. Ve dedi ki: "bu soruları cevaplamadığın sürece meditasyon yapmayacağım."



Aslında bir taraftan çok mantıklı, çünkü "Soruların cevaplanmadan nasıl meditasyon yapabilirim? Haklı olduğuna güvenmediğim ve şüphelerimi gidermediğin sürece bana gösterdiğin yola nasıl saparım? Hatalı olabilirsin. O yüzden haklı olduğunu ancak şüphelerimi gidererek kanıtlayabilirsin." demektedir.



Ancak şüpheleri giderilemeyecek gibidir. İşte ikilem de burada: Meditasyon yaptığı taktirde, şüpheleri yok olabilir, ama o sadece şüpheleri olmadığı taktirde meditasyon yapacağını söylüyor. Peki bu durumda ne yapılabilir? "Önce Tanrı'nın var olduğunu kanıtla." diyor adam. Bunu bugüne kadar hiç kimse kanıtlamamıştır, kanıtlayamaz da. Bu, Tanrı'nın var olmadığı anlamına gelmez, ama Tanrı'nın varlığı da kanıtlanamıyor. Kanıtlanabilecek ya da kanıtlanmayabilecek küçük bir şey değildir ki. O sadece yaşamak zorunda olduğun, bilmek zorunda olduğun hayati bir şeydir. Hiçbir kanıt buna yardımcı olamaz.



Ama mantık açısından adam haklı. "Kanıtlamadığın sürece buna nasıl başlayabilirim? Ruh yoksa, meditasyonu kim yapıyor? Öyleyse önce bir özün olduğunu kanıtla ki, meditasyon yapabileyim." demektedir.



Bu adam resmen intihar ediyor. Hiç kimse asla onun sorularına cevap veremeyecektir. Bütün o bariyerleri kendisi kurmuştur ve bu bariyerler büyümesini engelleyecektir. Ama mantığı çalışıyor. Böyle bir kişiyle ne yapabilirim? Sorularına cevap vermeye başlarsam, yüzlerce şüphe yaratabilen bir kişi, milyonlarca şüphe yaratacaktır, çünkü şüphe duymak zihnin bir yolu, zihnin bir tarzıdır. Bir soruya cevap verirsin, ama bu cevapla on tane soru yaratır, çünkü zihin hep aynı kalır.



O, şüpheler aramaktadır ve ona mantıklı bir biçimde cevap verirsem, mantıklı zihninin beslenmesini, daha da güçlenmesini sağlamış olurum. Onu beslerim, ama bu bir işe yaramaz. Onun mantıksallıktan uzaklaştırılması gerekir.



Böylece ona bir soru sordum: "Hiç aşık oldun mu?" O da bana cevap verdi: "Ama neden? Konuyu değiştiriyorsun." Ben de dedim ki: "Sorularına döneceğim, ama aniden hiç aşık olup olmadığını sormak bana çok anlamlı geldi." O da bana cevap verdi: "Evet!" Yüzü değişti. Ben de sordum: "Sevmeden, aşık olmadan önce aşk olgusundan şüphe duydun mu?" O anda kafası karıştı. Ve kendini rahatsız hissetmeye başladı. Ve şöyle dedi: "Hayır, üzerinde hiç düşünmedim. Sadece aşık olmuştum ve sonradan fark ettim." Ben de şöyle dedim. "tam tersini yapıyorsun: Önce aşk hakkında düşün, aşkın mümkün olup olmadığını, aşkın var olup olmadığını, var olup olmayacağını. Ve önce kanıtlanmasını iste. Sonra da kanıtlanmadığı sürece hiç kimseye aşık olmayacağını bir koşul haline getir."



"Ne diyorsun? Hayatımı mahvedeceksin. Böyle bir koşul getirirsem, sevemem ki." dedi. "Ama..."dedim kendisine, "Bu senin yaptığın şeyin aynısı. Meditasyon tıpkı aşk gibidir, önce bilmen gerekir. Tanrı aşk gibidir. İsa'nın Tanrı'nın sevgi olduğunu söylemesi ondandır. Aşk gibidir. Önce denenmesi gerekir."



Mantıklı bir zihin kendini kapatabilir; hem de öylesine mantıklı bir şekilde ki, büyüme imkanlarına kendi kapılarını kapattığını hiçbir zaman hissetmeyeceği şekilde. Öyleyse sonuç çıkarma, yani anuman, büyümeye yardımcı olacak şekilde düşünmek demektir. O zaman doğru bilginin kaynağı haline gelebilir.



En güzeli üçüncü kaynaktır ve başka hiçbir yerde doğru bilginin kaynağı haline getirilmemiştir. Bilinçlenenlerin sözleri, agama. Bu üçüncü kaynak hakkında uzun tartışmalar yapılmıştır. Patanjali der ki: Doğrudan bilebiliyorsan, bu doğrudur. Doğru sonuç çıkartabilirsin; o zaman da doğru yoldasın ve kaynağa ulaşırsın.



Ama sonuç çıkartamayacağın ve bilemediğin bazı şeyler vardır. Ama bu dünyada ilk değilsin, ilk doğru yolu arayan değilsin. Milyonlarca çağ boyunca milyonlarca insan doğruyu aramıştır ve sadece bu gezegende değil, diğer gezegenlerde de. Arama sonsuzdur ve birçoğu yerine ulaşmıştır. Hedefe ulaşıp, tapınağa girmişlerdir. Onların sözleri de doğru bilginin kaynağıdır.



Agama, bilenlerin sözleri anlamına gelir. Buda bir şey söyler veya İsa bir şey söyler: Ne dediğini bilmeyiz, onu denememişizdir ve bu yüzden onu yargılayamayız. Bu sözler aracılığıyla ne gibi ve nasıl doğru sonuç çıkartacağımızı bilmiyoruz. Ve sözler çelişkili olduğundan, istediğin her sonucu çıkartabilirsin.



Sözler çok çelişkili ve mantıksızdır. Ve bilen herkes çelişkili konuşmak zorundadır, çünkü gerçek sadece çelişkiler aracılığıyla ifade edilebilir. Açıklamaları açık değildir; gizemlidir. Ve sonuç çıkartmaya başladığında, her türlü sonucu çıkartabilirsin. Sonuç çıkartıyorsan, zihnin burada demektir. Sonuç çıkartma işlemi, senin sonuç çıkartman olur. O yüzden ğuil der ki: Burada üçüncü bir kaynak var.



Bilmiyorsun. Doğrudan bilmiş olsaydın, soru olmazdı, herhangi bir kaynağa ihtiyaç olmazdı. Doğrudan idrak etmiş olsaydın, sonuç çıkartmaya veya aydınlanmış olanların sözlerine ihtiyaç duymuyor olurdun. Sen bizzat aydınlanmış olurdun. O zaman diğer iki kaynağı es geçebilirsin. Sonuç çıkartmış olursun, ama bu sonuç senin sonucun olacaktır. Çıldırmışsan, çıkarttığın sonuç da çılgın olacaktır. Ama durum böyle değilse, o zaman üçüncü kaynağı denemende yarar vardır-–aydınlanmış olanların sözleri.



Bunların ne doğruluğunu, ne de yanlışlığını kanıtlayamazsın. Sadece güvenebilirsin ve bu güven varsayımlara dayanır; bu oldukça bilimseldir. Bilimde de bir hipotez olmadan işlem yapamazsın. Ama hipotez inanç değil, sadece bir çalışma aracıdır. Bir hipotez sadece bir yöndür; sen deney yapmak zorunda kalırsın. Ve bu deney, hipotezin doğru olduğunu kanıtlarsa, hipotez bir kuram haline gelir. Deney yanlış giderse, hipotezin ıskartaya çıkar. Aydınlananların sözlerine de bir hipotez olarak güvenle yaklaşmalısın. Daha sonra bunları yaşamında tecrübe edersin. Doğru oldukları kanıtlanırsa, hipotezin bir inanç haline gelir; yanlış oldukları ortaya çıkarsa, hipotezi ıskartaya çıkartabilirsin.



Buda'ya gidersin. O sana, "Bekle! Sabırlı ol, meditasyon yap ve iki yıl boyunca hiç soru sorma." diyecektir. Ona güvenmek zorundasın, başka çaresi yok.



Şöyle düşünebilirsin: "Bu adam belki de beni aldatıyordur. O zaman hayatımın iki yılı boşa gider. İki yıl sonra bu adamın sadece bir hokkabaz, sadece bir aldatmaca veya aydınlandığına dair bir illüzyonla kendini kandıran biri olduğu ortaya çıkarsa, iki yılım boşa harcanmış olur."Ama yine de başka bir yolu yoktur. Bu riski göze almak zorundasın. Ve Buda'ya güvenmediğin halde orada kalırsan, bu iki yıl faydasız olacaktır, çünkü güvenmediğin sürece çalışamazsın. Ve çalışman öylesine şiddetlidir ki, sadece güvenin varsa kendini ona tamamen bırakabilir, tamamen içine girebilirsin. Güvenin yoksa, bir şeyleri geri çekmeye devam edersin ve bu geri çekmeler Buda'nın sana gösterdiklerini denemene izin vermeyecektir. Riski vardır, ama hayatın kendisi de bir risktir. Daha yüce bir hayat için daha yüksek riskler olacaktır. Tehlikeli bir yol üzerinde yürüyorsun. Ama unutma ki, hayatta sadece tek bir yanlış vardır, o da hiç hareket etmemek; sadece korkarak oturmak; sadece hareket ettiğinde bir şeylerin yanlış gideceğinden korkmak; yani beklemenin ve oturmanın daha iyi olduğunu düşünmektir. Tek yanlış budur. Tehlikede olmazsın, ama büyüme de olmayacaktır.



Patanjali der ki: Bilmediğin şeyler var; mantığın sonuç çıkartamayacağı şeyler var; bunlara güvenmek zorundasın. Bu üçüncü kaynak nedeniyle guru, efendi, bir gereklilik haline gelir -bilen biri. Ve riski almak zorundasın; bu bir risktir diyorum, çünkü hiçbir garantisi yoktur. Her şeyin sadece boşuna zaman israfı olduğu ortaya çıkabilir, ama riski almak daha iyidir, çünkü zaman israfı olduğu ortaya çıksa bile, birçok şey öğrenmiş oldun. Artık hiç kimse seni kolayca aldatamaz. En azından bunu öğrenmiş oldun.



Ve güvenle ilerlersen, tamamen ilerlersen, Buda'yı bir gölge gibi takip edersen, ona olanlar sana da olmaya başlayabilir. Bunlar Guatam Buda'ya, İsa'ya, Mahavira'ya olmuştur ve gittikleri yolu biliyorlardır. Onlarla iddia edersen, kaybeden sen olursun. Onlar kaybeden olmaz; seni sadece bir kenara atarlar.



Bu yüzyılda, bunlar Gurdjieff' e olmuştur. Birçok insan onun cazibesine kapılmıştır, ama o, yeni müritleri için öyle bir durum yaratmıştır ki, tamamen güvenmedikleri sürece -saçmalıklara bile güvenmedikleri taktirde- hemen ayrılmak zorunda kalıyorlardı. Ve bu saçmalıklar planlıydı. Gurdjieff yalan söylemeye devam ederdi. Sabah başka bir şey, öğleden sonra başka bir şey söylerdi. Ve sen soru soramazdın! Mantıklı zihnini tamamen altüst ederdi.



Sabah, "Bu çukuru kazın. Bu bir zorunluluk! Akşama kadar bitmesi gerekiyor." derdi. Ve bütün gün boyunca sen o çukuru kazardın. Güç sarfederdin, yorulurdun, terlerdin, yemek bile yemezdin ve akşam olduğunda gelip, sana"Toprağı çukura geri koyun. Yatağa girmeden önce bitmesi gerekiyor." derdi.



En sırada zihin bile böyle bir durumda, "Ne demek istiyorsun? Tüm günümü buna harcadım." der.



Böyle bir şey söylediğinde Gurdjieff şöyle diyecektir: "Hemen gidiyorsun! Git! Ben sana göre değilim, sen de bana göre değilsin."



Asıl mesele kazmak veya çukur değildi. Asıl mesele, saçma bir şey bile olsa ona güvenip güvenmeyeceğini denemekti. Ve bir kez ona güvendiğini ve seni nereye götürürse oraya gideceğini bildikten sonra, gerçek olaylar o zaman gelecektir. Test bitmiştir, sen denenmişsin ve özgün kabul edilmişsindir -çalışabilen ve güvenebilen gerçek bir arayan.



Patanjali bir efendidir ve bu üçüncü kaynağı binlerce müritle edindiği deneyimlerden dolayı çok iyi bilir. Birçok mürit ve doğru yolu arayanlarla çalışmış olmalı. Sadece bu sayede Yoga-Sutraları gibi bilimsel bir incelemeyi yazmak mümkündür. Bu, bir düşünürün eseri değil, zihnin çeşitli türleriyle deneyim kazanmış ve zihninin birçok tabakasına inmiş ve çeşitli kişilerle çalışmış birinin eseridir. Bunu üçüncü kaynak haline getirir: Bilinçlenmiş olanların sözleri.



Yanlış bilgi, nesnenin tam karşılığı olmayan

hatalı bir anlayıştır.



Hepimizin üzerinde büyük bir yanlış bilgi yükü vardır, çünkü bir gerçekle karşılaşmadan önce önyargılıyız.



Hiç kimse nesnelerle, kişilerle oldukları gibi karşılaşmaz -bir önyargı vardır. Bu önyargılar viparyaya yaratır; bu önyargılar yanlış bilgiyi yaratır. Ne düşünürsen düşün, gerçeği daha yeni öğrenmediysen, yanlıştır. Geçmişini, önyargılarını beraberinde taşıma. Zihinini bir kenara bırak ve gerçekle yüz yüze gel. Görülecek ne varsa, onu gör. Çağrışım yapma.



Çağrışım yapmaya devam ediyoruz. Zihnimiz tamamen doludur ve çocukluğumuza sabitlenmiştir. Her şey bize hazır sunulmuştur ve hazır sunulan bu bilgiden dolayı yaşamımız bir illüzyon haline gelir. Asla gerçek bir insanla karşılaşmazsın, asla gerçek bir çiçek görmezsin. Sadece "Bu bir gül." dendiğinde mekanik olarak "Güzel!" dersin. Güzelliği hissetmemişsindir, güzelliği duyularla algılamamışsındır, bu çiçeğe hiç dokunmamışsındır. Zihninde "Gül güzeldir." diye bir şey vardır sadece. "Gül" sözcüğünü duyduğun anda, zihninde bir çağrışım yapar ve sen de "Güzeldir." dersin.



Ve gülün güzel olduğunu hissettiğine inanmaya başlarsın, ama bu doğru değildir. Bu yanlıştır. Sadece bak. İşte bu yüzden çocuklar olayların iç yüzünü yetişkinlerden daha derin görebiliyorlar, çünkü isimleri bilmiyorlar. Henüz önyargıları yok. Bir gül sadece güzelse güzeldir; bütün güller güzel değildir. Çocuklar, olaylara yaklaşırlar; gözleri daha tazedir. Nesneleri oldukları gibi görürler, çünkü çağrışım yapmayı bilmezler.



Bizler ise onları bir an önce büyütmek, birer yetişkin haline getirmek için acele ederiz. Zihinlerini bilgiyle doldururuz. Bu, psikologların en yakın zamandaki keşiflerinden biridir ki, çocuklar okula başladıklarında, üniversiteden ayrıldıklarında sahip oldukları zekadan daha fazla zekaya sahiptirler. En son bulgular bunu kanıtlamaktadır. Çocuklar, birinci sınıfa başlarken daha fazla zekaya sahiptirler. Bilgileri arttıkça, zekaları düşecektir. Ve üniversite mezunu, master ve doktora derecesiyle geri geldiklerinde bitmiş olacaklardır. Doktora derecesiyle geri geldiklerinde, zekalarını üniversitede bir yerlerde bırakmış olacaklardır. Ölüdürler, bilgiyle doludurlar, bilgiyle tıka basa doldurulmuşlardır -ama bu bilgi yanlıştır; her şey hakkında bir önyargıdır. Artık hiçbir şeyi doğrudan hissedemezler, canlı insanları doğrudan hissedemezler, doğrudan yaşayamazlar. Her şey sözlü hale gelmiştir. Hiçbir şey gerçek değildir, zihinsel hale gelmiştir.



Önyargılarını, bilgini, anlayışlarını, önceden belirtilmiş bilgilerini bir kenara at ve canlan, tekrar çocuk ol. Ve bunu bir andan bir ana yapmalısın, çünkü her anı topluyorsun.



En eski Yoga aforizmalarından biri şöyledir: her an öl ki, her an yine doğabilesin. Geçmişteki her anda öl, topladığın bütün tozları fırlatıp at ve canlanmış görün. Ama bunu devamlı olarak yap, çünkü bir sonraki an toz yine toplanır.



An be an ölmeli ve tekrar doğmalıyız. Ancak o zaman yanlış bilgide kaçabiliriz.


Osho



not: teşekürler sirera.
Go to Top of Page

Tiversonus


3343 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 03/01/2010 :  15:46:44  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Başkalarının Ne Düşündüğüne Bağımlılık


"Yaşlanmak Bilge Olmak Demek Değildir. Eğer Gençken Bir Aptalsan Ve Artık Yaşlandıysan, Sadece Yaşlı Bir Aptal Olursun, Hepsi Bu!

Olgun Bir Kişi Alsa Aynı Hatayı Tekrar Etmez. Ama Bir Kimse Sadece Yaşlıysa Aynı Hatayı Defalarca Ve Defalarca Tekrar Eder Durur. O Bir Çemberin İçinde Yaşar; Hiçbir Zaman Bir Şey Öğrenmez.


Sürekli Başkalarının Fikirlerini Hesaba Katan İnsanlar Olgunlaşmamıştır. Onlar Başkalarının Ne Düşündüğüne Bağımlıdır. Onlar Hiçbir Şeyi Özgün Bir Biçimde Yapamazlar, Dürüstçe Söylemek İstediklerini Söyleyemezler; Başkalarının Duymak İstediklerini Söylerler. "

Kitap : Olgunluk; Kendin Olma Sorumluluğu


***************************


En önce anlaşılması gereken şey egonun ne olduğudur.

Bir çocuk doğar. Doğduğunda kendisi hakkında hiçbir bilinci, bilgisi yoktur. Ve bir çocuk doğduğunda ilk olarak farkına vardığı şey kendisi değil diğeridir. Bu doğaldır çünkü gözler dışa doğru açıktır, eller diğerlerine dokunur, kulaklar başkalarını duyar, damak yiyecekleri tadar ve burun dışarıyı koklar. Tüm bu duyular dışa doğru açıktır.

Doğmanın anlamı da budur. Doğumun anlamı, bu dünyaya gelmektir, dışarının dünyasına. Dolayısıyla da bir çocuk doğduğunda, bu dünyanın içine doğar. Gözlerini açar ve diğerlerini görür. Diğer siz demeksiniz. Çocuk ilk önce annesinin farkına varır. Daha sonra da yavaş yavaş kendi bedeninin farkına varmaya başlar. Bu da aslında diğerdir ve de bu dünyaya aittir. Acıkır ve bedenini hisseder; ihtiyacını giderdiğinde de bedenini unutur.

Bir çocuk şöyle yetişir: Önce sizin, ötekinin farkına varır ve sonraysa sizinle, ötekiyle kıyaslayarak yavaş yavaş kendisinin farkına varır.

Bu farkındalık yansıtılmış bir farkındalıktır. O kendisinin kim olduğunun bilincinde değildir. O yalnızca annenin ve de onun kendisi hakkında ne düşündğünün farkındadır. Eğer annesi ona gülümserse, onu takdir ederse, 'Sen çok güzelsin' derse, onu kucaklayıp öperse çocuk kendisi hakkında iyi şeyler hisseder. İşte şimdi bir ego doğmuştur.

Takdir,sevgi, ilgi aracılığıyla iyi olduğunu, değerli olduğunu ve bir önemi olduğunu hisseder.

Bir merkez doğar.

Yalnız bu merkez yansıtılmış bir merkezdir. Onun gerçek varlığı değildir. Kendisinin kim olduğunu bilmez; yalnızca başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğünü bilir. Ve bu bir egodur; yansıma,, başkalarının ne düşündüğüdür. Şayet herkes onun bir işe yaramaz olduğunu düşünürse, kimse onu takdir etmez, ona gülümsemez. Böyle bir durumda da bir ego doğar: Hastalıklı bir ego; üzgün, reddedilmiş, değersiz ve diğerlerinden aşağıda hissederken kendisini incinmiş. Bu da bir egodur. Bu da bir yansımadır.

Önce anne - ve anne başlangıçta tüm dünya demektir. Sonradan anneye başkaları katılır ve dünya büyümeye başlar.Ve bu dünya büyüdükçe de ego daha karmaşıklaşır çünkü birçok başka insanın daha görüşleri yansır.

Ego biriktirilmiş bir olgudur, başkalarıyla yaşıyor olmanın bir yan ürünüdür. Eğer bir çocuk tamamıyla yalnız yaşarsa, hiçbir zaman ego geliştirmiyecektir. Ama bunun bir yararı olmaz. Bir hayvan gibi kalacaktır. Hayır, böyle birşey onun gerçek kendi benliğini bileceği anlamına gelmez.

Ego bir zorunluluktur çünkü gerçek olan ancak sahtesi aracılığıyla anlaşılır. Kişi onun içerisinden geçip gitmelidir. Bu bir öğretidir. Gerçek yalnızca yanılsama sayesinde anlaşılır. Gerçek olanı doğrudan bilemezsiniz. Öncelikle gerçek olmayanın ne olduğunu bilmek zorundasınızdır. Önce gerçek olmayanı tanımak zorundasınız. Bu tanışıklık vasıtasıyla gerçeğin ne olduğunu bilmek için yeterli hale gelirsiniz. Şayet siz sahteyi sahte olarak bilirseniz, gerçek üzerinize gün gibi doğar.

Ego bir ihtiyaçtır; o toplumsal bir ihtiyaç, toplumsal bir yan üründür. Toplum sizin çevrenizdeki herşeydir - siz değil ama etrafınızdaki tüm şeylerdir. Herşeyden sizi çıkarttığınızdaki şeydir toplum. Ve herkes yansıtır. Okula gidersiniz ve öğretmen sizin kim olduğunuzu yansıtacaktır. Diğer çocuklarla arkadaşlıklarınız olacak ve onlar sizin kim olduğunuzu yansıtacaklar. Adım adım herkes sizin egonuza birşeyler katar ve herkes egonuzu topluma problem oluşturmayacak hale getirmeye çalışır.

Onların derdi siz değilsinizdir.

Onlar toplumla ilgilinmektedirler

Toplum kendisini düşünür ve bu böyle de olmalıdır.

Onların önemsediği şey sizin 'kendini bilen' insanlar haline gelmeniz değildir. Onlar için önemli olan sizin toplum denen mekanizmanın yararlı bir parçası olmanızdır. Resmi bozmamalasınız. Dolayısıyla da size toplumla uyumlu bir ego verirler. Size ahlak öğretirler. Ahlak, size topluma uyacağınız bir ego vermek anlamına gelir. Eğer siz ahlaklı değilseniz, şurada ya da burda uyumsuz olursunuz. Bu sebeple suçluları hapishanelere koyarız - hayır,yanlış birşey yaptıklar için ya da onları hapse atmakla onların iyileşeceği için falan değil! Sadece onlar uyumsuzdur. Onlar sorun üretirler. Onların sahip oldukları türden egoları toplum onaylamaz. Şayet toplum onaylarsa her şey iyidir.

Bir adam birisini öldürür - o bir katildir.

Ve aynı adam savaş zamanında binlercesini öldürür - o muhteşem bir kahraman haline gelir. Toplum cinayetten rahatsız olmaz ama cinayetin toplum için işlenmesi gerekir.O zaman sorun kalmaz.

Toplum ahlakı önemsemez.

Ahlak yalnızca sizin topluma uymanız demektir.

Toplum savaştayken ahlak değişir.

Barış dönemindeyken toplumun başka ahlakı vardır

Ahlak toplumsal bir politikadır. Diplomatiktir. Tüm çocukların toplumla uyumlu halde yetiştirilmesi şarttır ve her şey bu kadar basittir. Çünkü toplumun ilgilendiği tek şey yararlı üyelerdir. Toplum sizin kendinizi bilmeniz gerekliliğiyle ilgili değildir.

Toplum bir ego yaratır çünkü ego istenilen yönde kullanılabilir ve kontrol altında tutulabilir. Kişinin öz benliğiyse hiçbir zaman kontrol edilip kullanılamaz. Toplumun bir insanın öz benliğini kontrol altında tuttuğu duyulmuş birşey değildir

Çocuğun bir merkeze ihtiyacı vardır ve çocuk kendi merkezinin tamamıyla farkında değildir. Toplum ona bir merkez verir ve çocuk ta azar azar toplumun kendisine verdiği egonun kendi merkezi olduğuna ikna olur.

Bir çocuk eve döner - şayet sınıfta birinci olduysa tüm aile mutludur. Onu kucaklayıp öper, omuzunuza alır dans edersiniz ve, 'Ne güzel bir çocuk! Sen bizim için gurur kaynağısın' dersiniz. Ona ayırt adilmesi güç bir ego verirsiniz. Eğer çocuk eve utanç içinde, başarısız becerememiş, sınıfta kalmış olarak gelirse ya da alt sıralarda kalmışsa - o zaman kimse onu takdir etmez ve o da kendisini dışlanmış hisseder. Bir dahaki sefere daha sıkı çalışacaktır çocuk çünkü merkezi sarsıntı hisseder.

Ego her zaman sarsıntıdadır, her zaman beslenmenin peşindedir, yani birisinin takdir etmesi gerekir. Bu nedenledir ki sürekli ilgi talep edersiniz.

Kim olduğunuz hakkında başkalarından fikir alırsınız. Bu doğrudan bir deneyim değildir.

Sizin kim olduğunuz hakkında edindiğiniz fikirker başkalarından gelir. Onlar sizin merkezinizi biçimlendirir. Bu merkez sahtedir çünkü siz kendinize ait gerçek merkezinizi taşımaktasınız. O kimsenin karışamayacağı birşeydir. Kimse ona şekil veremez.

Siz onunla beraber gelirsiniz

Siz onunla doğarsınız.

Bu demektir ki, sizin iki merkeziniz vardır. Birisi varoluşun size vermiş olduğu, sizin beraber geldiğiniz merkezdir. Bu gerçek öz benliğinizdir. Ve diğeri, toplum tarafından yaratılmış olan merkez ise egodur. O sahte bir şeydir - ve çok büyük bir kandırmacadır. Ego arcılığıyla toplum sizi kontrol etmektedir. Siz belli bir şekilde davranmak zorundasınızdır, çünkü sadece o zaman toplum sizi takdir eder. Belli bir tarzda yürümek, belli bir şekilde kahkaha atmak; belli bir tarzı, ahlakı, formülü takip etmek zorundasınız. Ancak o zaman toplum sizi takdir eder, ve etmezse de egonuz sarsılır. Ve egonuz sarsıldığında, kim olduğunuzu, nerede olduğunuzu bilmezsiniz.

Başkaları size fikri verdi.

Bu fikir egodur.

Onu mümkün olduğunca derinden anlamaya çalışın, çünkü ondan kurtulmak durumundasınız. Ve ondan kurtulamazsanız hiçbir zaman öz benliğinize ulaşamazsınız. Çünkü siz merkeze bağımlı haldesiniz, hareket edemezsiniz ve öz benliğinize bakamazsınız.

Ve, egonun parçalanacağı, kim olduğunuzu bilmeyeceğiniz, nereye gidiyor olduğunuzu bilemeyeceğiniz, tüm sınırların eriyip gittiği geçici bir zaman dilimi, bir aralık olacağını anımsayınız.

En basitinden aklınız karışacak, bir kaos olacak.

Bu kaos nedeniyle egonuzu kaybetmekten korkarsınız. Fakat bu böyle olmak zorundadır. Kişi kendi gerçek merkezine varmadan önce bu kaosun içerisinden geçmek zorundadır.

Ve şayet cesursanız, bu dönem kısa olacaktır.

Eğer korkarsanız ve tekrar egonun kucağına düşerseniz, ve yeniden onu ayarlamaya başlarsanız, işte o zaman çok, çok uzun sürebilir; bir çok hayat ziyan edilebilir.

Şöyle bir öykü duymuştum: Küçük bir çocuk büyükannesini ziyaret etmekteymiş. Sadece dört yaşındaymış çocuk. Geceleyin büyükannesi onu uyuturken, çocuk aniden bağırmaya ve ağlamaya başlamış ve "Eve gitmek istiyorum. Karanlıktan korkuyorum" demiş. Fakat büyükanne de, "Çok iyi biliyorum ki, evde de karanlıkta uyuyorsun; hiç bir zaman ışığının yandığını görmedim. Öyleyse burada neden korkuyorsun?" diye sormuş. Çocuk, "Evet, bu doğru - ama o BENİM karanlığımdı" demiş. Bu tamamıyla bilinmeyen bir karanlık.

Karanlık ile birlikte bile, "Bu BENİM" diye hissediyorsunuz. Dışarıdayken bilinmeyen bir karanlıktır. Egoyla birlikte ise "Bu BENİM" diye hissediyorsunuz.

Sorunlu olabilir, belki de bir çok can sıkıntısı yaratır ama hala o benim. Tutunacağınız, yapışacağınız, ayaklarınızın altında olan birşey; boşlukta, vakumda değilsiniz. Berbat bir durumdasınız, ama en azından VARSINIZ. Kötü hissetmek bile size 'ben varım' hissi verir. Ondan uzaklaşınca korku her yanı sarar; bilinmeyen karanlıktan ve kaostan korkmaya başlarsınız - çünkü toplum sizden bir parçayı silmeyi başarmıştır.

Aynen ormana gitmek gibidir bu. Biraz temizlik yaparsınız, zemini biraz temizlersiniz; çit örer, küçük bir kulübe yaparsınız; küçük bir bahçe yaparsınız, çim bir alan, ve iyisinizdir. Çitinizin ötesi ormandır, vahşidir. Burada (alanınızda) herşey yolundadır, herşeyi planladınız. Nasıl olduğu böyledir işte.

Toplum sizin bilincinizde bir miktar temizlik yapmıştır. Küçük bir kısmını tamamen silmiştir, çitle çevirmiştir. Orada herşey yolundadır. İşte tüm üniversitelerinizin yaptığı da budur. Bütün kültürün ve şartlandırmanın temeli kendinizi evinizde hissettirecek bir kısımı temizlemektedir.

Ve siz o zaman korkarsınız.

Çitin ötesinde tehlike vardır.

Çitin ötesindeki de, çitin içindeki gibi sizsiniz - ve bilinçli zihniniz sadece bir bölümüdür, tüm varlığınızın onda biridir. Onda dokuz karanlıkta bekliyor. Ve bu onda dokuzun içinde sizin gerçek merkeziniz saklıdır.

Korkusuz, cesur olmak zorundasınız.

Bilinmeyene adım atmalısınız.

Bir süre tüm sınırlar kaybolacaktır.

Bir süre başınız dönecek.

Bir an için deprem olmuşçasına çok korkacak ve sarsılacaksınız. Ama eğer cesur olur, geri çekilmezseniz, sürekli bir şekilde egonuzun kucağına düşmezseniz, bir çok hayatlarınız boyunca taşımakta olduğunuz gizli bir merkeziniz vardır orada.

Bu sizin ruhunuz, benliğinizdir.

Bir kez ona yakınlaştığınızda, herşey değişir, herşey yerine oturur. Fakat bu yerleştirme toplum tarafından yapılmaz. Artık herşey bir kaos değil kozmoz'a dönüşür; yeni bir düzen ortaya çıkar. Fakat bu artık toplumun düzeni değildir - o tam olarak varoluşun kendi düzenidir.

O, Buddha'nın Dhamma, Lao Tzu'nun Tao, Heraclitus'un Logos dediği şeydir. İnsan yapımı değildir. O TAM OLARAK varoluşun kendi düzenidir. O zaman aniden herşey tekrar güzelleşir ve ilk olarak gerçekten güzeldir, çünkü insan yapısı şeyler güzel olamazlar.

Yapabileceğiniz en iyi şey onların çirkinliklerini gizlemektir hepsi bu. Onları süsleyebilirsiniz ama hiçbir zaman güzel olamazlar. Aradaki fark aynen gerçek bir çiçekle plastik ya da kağıt çiçekler arasındaki gibidir. Ego plastik bir çiçerktir - ölüdür. O çiçek gibi gözükür, çiçek değildir. Onu bir çiçek olarak adlandıramazsınız. Hatta onu çiçek olarak adlandırmak dilbilimi açısından da yalnıştır, çünkü çiçek, açan şeydir. Ve bu plastik şey sadece bir nesnedir, çiçek açmanın kendisi değil. O ölüdür. İçinde yaşam yoktur.

İçinizde çiçek açan bir merkeze sahipsiniz. Bu yüzden Hindular onu bir lotus çiçeği olarak adlandırırlar - o çiçek açmanın kendisidir. Bin yapraklı lotus çiçeği derler ona. Bin tane demek sınırsız yaprak demektir. Ve çiçek, açmaya devam eder, hiçbir zaman durmaz, ve hiçbir zaman ölmez.

Ama siz plastik bir egoyla yetiniyorsunuz.

Neden yetiniyor olduğunuzun sebepleri vardır. Ölü bir şeyde çok uygun şeyler vardır. Bir tanesi, ölü bir şeyin hiç ölmeyeceğidir. Ölemez - hiç yaşamadı ki! Dolayısıyla plastik çiçeklere sahip olabilirsiniz, bir yönden iyidirler. Kalıcıdırlar; ölümsüz değil, süreklidirler

Bahçenin dışındaki gerçek çiçek ölümsüzdür, ama kalıcı değildir. Ve ölümsüz olanın kendisine özgü ölümsüz olma yolu vardır. Ölümsüz olmanın yolu tekrar tekrar doğup ölmektir. Ölüm yoluyla kendisini tazeler, gençleştirir.

Bize göre çiçek ölmüş gibi görünür - hiç ölmez.

Sadece bedenleri değiştirir, böylece her dem tazedir.

Eski bedeni bırakıp yenisine girer. Başka bir yerde açar; açmaya devam eder. Yalnız, biz bu sürekliliği göremeyiz çünkü o görünmezdir. Biz yalnızca bir çieçeği, başka bir tanesini görürüz, hiç bir zaman sürekliliği görmeyiz.

Dün açan çiekle aynı çiçektir o.

Aynı güneştir, ama ayrı bir elbisede.

Egonun belli bir niteliği vardır - o canlı değildir. O plastikten yapılma bir şeydir. Ve onu elde etmek çok kolaydır, çünkü onu birileri verir. Sizin aramanıza gerek yoktur, arayışla bir ilginiz yoktur. Bilinmeyenin peşinde bir arayan haline gelmezseniz, bir birey olamamışsınız demektir bu. Sadece kalabalığın bir bileşenisinizdir. Sadece bir kütlesiniz.

Gerçek bir merkeze sahip değilken nasıl bir birey olur sunuz?

Ego birey değildir. Ego toplumsal bir olgudur - o toplumdur, siz değilsiniz. Fakat o size toplumda bir işlev verir, toplumda bir yer verir. Ve eğer siz onunla yetinmeye devam ederseniz, kendi benliğinizi bulma fırsatını temelden yitirmiş olursunuz.

İşte bu yüzden son derece mutsuzsunuz.

Plastik bir hayatla nasıl mutlu olabilirsiniz ki?

Sahte bir yaşamla nasıl zevkli, huzurlu ve mutluluk içerisinde olabilirsiniz? İşte o zaman da ego bir çok can sıkıntısı yaratır, milyonlarcasını.

Siz onu göremezsiniz çünkü o sizin kendi karanlığınız. Ona göre ayarlandınız.

Tüm mutsuzlukların ego aracılığıyla hayatınıza girdiğini fark ettiniz mi? O sizi mutlu kılmaz; sadece mutsuz yapar.

Ego cehennemdir.

Acı çektiğiniz zaman izleyip analiz etmeye çalışın ve göreceksiniz ki, bir yerlerde neden egodur. Ve ego acı çekmek için sebepler bulmaya devam eder.

Siz de herkes gibi bir egoistsiniz. Bazıları yüzeydedir, çok belirgindir ve onlar çok ta zor değildir. Bazılarıysa çok derinlerde ve zor farkedilirler ve onlardır esas problem.

Bu ego sürekli olarak başkalarıyla çatışma halinde belirir çünkü her ego kendinden hiç emin değildir. Öyle olmak ta zorundadır - çünkü sahtedir. Elinizde hiç bir şey olmadığı halde var olduğunu düşünüyorsanız, sorun çıkacaktır.

Biri çıkar da "Sende hiç bir şey yok" derse, kavga başlar, çünkü siz de bir şey olmadığını hissediyorsunuzdur. Diğerleri gerçeği fark etmenizi sağlar.

Ego sahtedir, o hiç bir şeydir.

Bunu siz de biliyorsunuz.

Bunu nasıl olur da bilemezsiniz? Mümkün değil! Bilinçli bir varlık - nasıl olur da bu egonun sahte bir şey olduğunu bilemez? Ve birilere diyor ki, hiç bir şey yok - ve birileri hiç bir şey yok dediğinde gerçeği söylerler onlar; darbe yersiniz - ve hiç bir şey doğrular kadar çarpıcı olamaz.

Savunmak zorundasınızdır, çünkü savunmaszsanız, savunmaya çekilmezseniz, o zaman nereye gideceksiniz?

Kayıplara karışacaksınız.

Kimliğiniz dağılacak.

Dolayısıyla savunacak ve savaşacaksınız - çatışma budur işte.

Kendi benliğini bulmuş bir insan hiç bir zaman çatışmaz. Birileri onunla çatışmaya gelse de, o kimseyle çatışma halinde değildir.

Bir Zen üstadı sokak boyunca yürürken başına böyle bir şey gelmiş. Bir adam koşarak gelmiş ve sert bir şekilde ona vurmuş. Üstad yere düşmüş. Ayağa kalkmış ve önceden yürüdüğü yönde, geriye bile dönüp bakmadan tekrar yürümeye başlamış.

Yanında bir öğrencisi varmış. Şoka uğramış. "Bu adam da kim? Bu nedir? Böyle birileri yaşıyorken, herhangi birisi gelip sizi öldürebilir. Ve siz adamın kim olduğunu, bunu neden yaptığını merak edip dönüp bakmadınız bile" demiş.

Üstad da, "Bu onun sorunu, benim değil" demiş.

Siz aydınlanmış birisiyle çatışabilirsiniz, ama bu sizin sorununuzdur, onun değil. Ve bu çatışmada incinirseniz o da sizin kendi sorununuzdur. O sizi incitemez. Bu bir duvarı yumraklamak gibidir - canınız yanacaktır ama duvar değildir sizi inciten.

Ego sürekli problem peşinde koşar. Neden? Çünkü kimse size ilgi göstermezse, ego acıkmış hisseder.

O ilgi ile yaşar.

Dolayısıyla, birisi size kızgın ve sizinle kavga ediyorsa, bu bile iyidir, çünkü en azından ilgisi üzerinizdedir. Eğer birisi severse, iyidir. Eğer kimse sizi sevmiyorsa, o zaman kızgınlık bile iyi olacaktır. En azında ilgi üzerinizde olacaktır. Fakat, kimse size hiç bir ilgi göstermezse, kimse sizin önemli birisi olduğunuzu düşünmezse, o zaman egonuzu nasıl besleyeceksiniz?

Diğerlerinin ilgisine ihtiyaç vardır.

Milyonlarca şekilde insanların ilgisini çekersiniz; belli bir tarzda giyinirsiniz, güzel görünmeye çalışırsınız, çok kibar olursunuz, roller edinirsiniz, değişirsiniz. Ne tür koşulların geçerli olduğunu sezinlediğinizde , hemen insanların size ilgi göstereceği yönde değişiverirsiniz.

Bu çok derinden bir dilenciliktir

Gerçek bir dilenci ilgi arayan ve talep eden kişidir. Ve gerçek imparator da kendi içinde yaşayandır; onun kendi merkezi vardır, başka kimseye bağımlı değildir.

Buddha bodhi ağacının altında oturuyor… o an dünya yokoluverse, Buddha için bir şey fark edecek midir? Hiç birşey. Hiç bir şey fark etmemiş olacaktır. Tüm dünya kaybolsa bir fark yaratmayacak çünkü o merkezine ulaşmıştır.

Ya siz; şayet eşiniz kaçar, sizi boşar, başka birisine giderse tamamıyla dağılırsınız - çünkü o size ilgi gösteriyordu, özen gösteriyor, seviyor, etrafınızda dolaşıyor, sizin kendinizi birisi olarak hissetmenize yardım ediyordu. Tüm imparatorluğunuz kayboldu, siz dağılıverdiniz. İntihar ertmeyi bile düşünmeye başlarsınız. Neden? Neden karınız sizi terk edince intihar edesiniz? ? Neden kocanız sizi terk edince intihar edesiniz? Çünkü kendinize ait bir merkeziniz yok. Karınız size merkezi veriyordu; kocanız size merkezi veriyordu.

İnsanlar bu şekilde varolurlar. Böylelikle insanlar başkalarına bağımlı hale gelir. O çok derinden bir köleliktir. Ego bir köle olmak ZORUNDADIR. O başkalarına bağımlıdır. Ve sadece egosu olmayan kişi ilk defa olarak efendidir; artık o bir köle değildir. Bunu anlamaya çalışın.

Ve egoyu kendi içinizde aramaya başlayın - başkalarında değil, bu sizin işiniz değildir.

Kendinizin ne zaman mutsuz hissedecek olursanız hemen gözlerinizi kapayın bu mutsuzluğun nereden gelmekte olduğunu bulmaya çalışın ve her seferinde göreceksiniz ki, sahte merkeziniz başka biriyle çatışmakta.

Siz bir şey umdunuz ve gerçekleşmedi.

Siz bir şey beklediniz ve tam tersi oldu - egonuz sarsıldı, mutsuzsunuz. Yalnızca bakın; ne zaman mutsuz olursanız, neden olduğunu bulmaya çalışın.

Sebepler sizin dışınızda değil. Temel neden içinizdedir - ama siz her zaman dışarı bakarsınız, her zaman sorarsınız:

Beni kim mutsuz ediyor?

Benim kızgınlığımın sebebi kim?

Ben kim hayata küstürüyor?

Ve dışarı bakarsanız göremezsiniz.

Sadece gözlerinizi kapayın ve her seferinde içe bakın.

Tüm mutsuzluğunuzun, kızgınlığınızın, can sıkıntınızın kaynağı sizde, egonuzda gizli.

Ve kaynağı bulursanız, onun ötesine geçmeniz kolaylaşacaktır. Eğer sizin başınıza dert açan şeyin kendi egonuz oldduğunu görebilirseniz, ondan kurtulmayı tercih edersiniz - çünkü hiç kimse mutsuzluğunun kaynağını anlayacak olduktan sonra onu taşıyamaz.

Ve şunu unutmayın ki, egodan vazgeçmeniz için bir neden yoktur.

Ondan vazgeçemezsiniz. Ondan kurtulmaya çalışırsanız, "Alçak gönüllü oldum" diyen, daha zor farkedilen türden bir egonuz olacaktır.

Alçak gönüllü olmaya çalışmayın. Bu kendini gizleyen bir egodur - ama ölü değildir.

Alçak gönüllü olmaya çalışmayın. Alçak gönüllü olmayı kimse deneyemez, ve kimse kendi çabasıyla alçak gönüllülüğü yaratamaz, asla! Ego ortadan kaybolunca, alçak gönüllülük size gelir. O yaratılan bir şey değildir. O gerçek merkezin gölgesidir.

Ve gerçekten alçak gönüllü bir adam ne alçak gönüllüdür ne de bencil.

O sadece basittir.

Hatta alçak gönüllü olduğunun bile farkında değildir.

Eğer alçak gönüllü olduğunuzun farkındaysanız, orada ego vardır.

Alçak gönüllü kimselere bakın…Kendilerinin gerçekten alçak gönüllü olduğunu düşünen milyonlarca insan vardır. Yerlere kadar eğilirler, ama izleyin onları - en sofistike egoistlerdir onlar. Artık onların besinlerinin kaynağı alçak gönüllüktür. "Ben alçak gönüllüyüm" derler ve sonra da size bakıp sizin onları takdir etmenizi beklerler.

Sizin onlara "Sen gerçekten alçak gönüllüsün" demenizi isterler. "Aslında sen dünyanın en alçak gönüllü kişisisin; hiç kimse senin kadar alçak gönüllü değil". Sonra da yüzlerine gelen gülümsemeye bakın. Ego nedir? Ego "Kimse benim gibi değil" diyen bir hiyerarşidir. Alçak gönüllülükle kendisini besleyebilir - "Kimse benim gibi değil, ben en alçak gönüllü kişiyim"

Zamanın birinde: Sabahleyin hava henüz aydınlanmamışken fakir bir dilenci caminin birinde dua etmekteydi. Kutsal bir gündü ve o dua edip şöyle diyordu, "Ben bir hiçim. Ben fakirlerin en fakiriyim, günahkarların en büyüğüyüm"

Birden. bir başka kişinin daha dua etmekte olduğunu fark etti. Adam ülkenin imparatoruydu ve bir başka kişinin daha dua etmekte olduğunun farkında değildi - karanlıktı, ve imparator da, "Ben bir hiçim. Kimse değilim. Sadece kapındaki bir dilenciyim" diyordu. Başka birisinin daha aynı şeyleri söylediğini duyduğunda imparator dedi ki, "Durun! Beni geçmeye çalışan da kim? Sen kimsin? Bir imparator 'bir hiç olduğunu' söylerken, onun önünde aynı şeyi söylemeye nasıl cesaret edersin?"

İşte ego böyle çalışır. Çok zor farkedilir. Onun çalışması çok kurnazca ve derindendir, çok çok uyanık olmalısınız, ancak o zaman onu görebilirsiniz. Alçak gönüllü olmaya çalışmayın. Yalnızca tüm mutsuzlukların, acıların ego yoluyla geldiğini görmeye çalışın.

Sadece izleyin. Vazgeçmenize gerek yok.

Ondan vazgeçemezsiniz. Kim vazgeçecek ondan? O zaman da vazgeçenin kendisi egoya dönüşecektir. Her zaman geri dönecektir.

Her ne yapıyorsanız yapın, dışında kalın ve bakın, izleyin.

Ne yaparsanız yapın - alçak gönüllülük, mütavazilik, basitlik - hiç birisi yardımcı olmaz. Mümkün olan sadece birşey vardır, o da tüm mutsuzluğunuzun kaynağının ego olduğunu izlemektir. Onu söylemeyin. Tekrar etmeyin - İZLEYİN. Çünkü ben onun tüm mutsuzluklarınızın kaynağı olduğunu söylersem ve siz de bunu tekrar ederseniz yararsız olur bu. SİZ bu anlayışa gelmek zorundasınız. Her mutsuz olduğunuzda yalnızca gözlerinizi kapayın ve dışardan nedenler aramayın. Bu mutsuzluğun nereden kaynaklandığını görmeye çalışın. O sizin kendi egonuzdur.

Eğer sürekli olarak egonun esas kaynak olduğunu anlar ve hissedecek olursanız, bu derinlerde kök salar ve egonun bir gün onun ortadan kayboluverdiğini görürsünüz. Kimse ondan kurtulmaz - kimse ondan kurtulamaz. Onu öylece görürsünüz; ortadan kayboluverir çünkü herşeyin kaynağının ego olmasının anlaşılması demek ondan kurtulmak demektir. BUNU ANLAMAK DEMEK EGONUN KAYBOLMASI DEMEKTİR.

Ve siz egoyu başkalarında görmek hususunda çok kurnazsınız. Her hangi birisi başka birinin egosunu görebilir. Kendinizinkine sıra geldiğindeyse, işte o zaman sorunlar ortaya çıkar - çünkü araziyi bilmiyorsunuz, orada hiç gezinmediniz ki.

Nihai olana, tanrısal olana giden yolun tümü, egonun bu zorlu arazisinden geçmek zorundadır. Sahte olanın sahteliği anlaşılmak zorundadır. Mutsuzluğun kaynağı olan, mutsuzluğun kaynağı olarak anlaşılmalı - o zaman ortadan kalkıverir.

Onun zehir olduğunu bildiğiniz zaman kaybolur. Onun ateş olduğunu bildiğinizde kaybolur. Bunun cehennem olduğunu anladığınızda yokolur.

Ve işte o zamandır ki, bir daha hiç "Egodan vazgeçtim" demezsiniz. O zaman herşeye, tüm mutsuzluklarınızın yaratıcısının kendiniz olduğu şakasına gülmek dışında hiç birşey yapamazsınız.

Charlie Brown'ın bazı karikatürlerine bakıyordum. Bir tanesinde legolarla bir ev yapıyordu. Duvarları yaptığı legoların ortasında oturuyordu. Duvarlarla çevrelendiği bir an geliyor; her tarafını duvarlarla kapattığı. Sonra da "İmdat, imdat" diye bağıryor.

Herşeyi kendisi yaptı! Şimdi de onlarla çevrelendi, hapsoldu. Bu çok çocukça, ama sizin de tüm yaptığınız bu işte. Kendi çevrenize bir ev inşa ettiniz ve şimdi de "İmdat, imdat" diye bağırıyorsunuz. Ve mutsuzluğunuz milyonlarca kez çoğaldı - çünkü sizinle aynı teknede olan yardımcılarınız var.

Çok güzel bir kadın hayatında ilk kez bir psikiyatriste gider. Psikiyatrist kadına, "Lütfen biraz yaklaşın" der. Kadın yaklaştığında hemen kadının üzerine atlayıp sarılır ve onu öper. Kadın şok olur. Sonra da adam "Şimdi oturabilirsiniz. Bu benim sorunumu halleder, şimdi sizin sorununuz nedir?" diye sorar.

Problem katmerlenir, çünkü aynı teknede olan yardımcılar var. Ve onlar yardım etmek isterler, çünkü birisine yardım ettiğinizde egonuz çok çok iyi hisseder - çünkü siz binlerce insana yardım eden büyük bir yardımcı, büyük bir guru, efendisiniz.

Ne kadar çok insan sizi izlerse, kendinizi o kadar iyi hissedersiniz.

Fakat siz de aynı teknedesiniz, yardım edemezsiniz.

Daha çok, zaranız dokunur.

Hala kendi sorunları olan birisinin başkalarına pek yararı dokunamaz.Yalnızca kendi sorunları olmayan birisinin size yararı dokunabilir. Ancak o zaman sizin içinizi görebilecek netlik vardır. Hiçbir soruna sahip olmayan bir zihin sizi görebilir; siz saydamlaşırsınız.

Sorunları olmayan bir zihin kendi içinden görebilir; bu nedenledir ki, başkalarının içini gçrebilme yeteneğine ulaşır.

Batı'da çok, birçok sayıda psikanaliz okulu vardır ama insanlara hiç bir yardımı dokunmadığı gibi, çoğunlukla da zarar verirler. Çünkü başkalarına yardım eden kişiler ya da yardım etmeye çalışan veya yardım ediyormuş gibi yapanlar da aynı teknenin içindeler.

…Kişinin kendi egosunu görmesi zordur.

Başkalarının egosunu görmekse çok kolaydır. Fakat önemli olan bu değildir, onlara yardım edemezsiniz.

Siz kendi egonuzu görmeye çalışın.

Sadece izleyin.

Ondan kurtulmak için aceleci olmayın, sadece izleyin. Ne kadar izlerseniz, o kadar yeterli hale gelirsiniz. Bir gün aniden görüverirsiniz ki, kendiliğinden kaybolmuş. Ve aslında sadece kendiliğinden olduğunda kaybolmuş olur. Başka bir yolu yoktur. Olgunluğuna erişmeden ondan kurtulamazsınız.

Kuru bir yaprak gibi düşer.

Ağaç hiç bir şey yapmaz - hafif bir meltem, bir şeyler olur ve ölü yaprak öylece düşer. Hatta ağaç yaprağın düştüğünün farkına bile varmaz. O ses çıkarmaz, bir şey idda etmez, hiçbirşey yapmaz.

Kurumuş yaprak öylece yere düşer ve dağılır hepsi bu.

Bilinç ve anlayış yoluyla olgunlaştığınızda ve egonun tüm mutsuzluklarınızın nedeni olduğunu derinden hissettiğinizde, birgün aniden, kurumuş yaprağın düşmekte olduğunu göreceksiniz.

O yere ulaşır ve kendi kendine ölür. Siz hiç bir şey yapmadınız dolayısıyla ondan kendinizin kurtulduğunu idda edemezsiniz. Onun kayboluverdiğini görürsünüz ve gerçek merkez ortaya çıkar.

Ve gerçek merkez ruhtur, tanrıdır, benliğinizdir, gerçekliktir ya da onu nasıl adlandırmak isterseniz odur.

Onun adı yoktur, o nedenle de tüm adlar uygundur.

Ona canınızın çektiği her ismi verebilirsiniz.


Go to Top of Page

Tiversonus


3343 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 03/01/2010 :  16:06:10  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Ekleyen: hangi ego ile eklediğimi düşüneceğim, banyoda ya da sonrasında birazdan:)) Ve bu ruh (osho), detay ile uğraşısından dolayıdır yeterince değeri bulamamış spiritüeller tarafından yoksa "doğru söylediğinden" olabilir mi? Bir keresinde "halk, kendinden zeki insanları, politikavıları sevmezler, seçmezler, ahmakları seçerler" demişti...Yani sevgili Osho, eğer ki 4. yoğunluk ruhu değil ise ben de 3. yoğunluk bir hayvanım:))) Sevgiler, sevgili Osho!!!

Bakın şu kırmızı renkli cümle neyi çağrıştırdı: Kasyopya celsesinde buna benzer bir söz, yani bu insan Kanal!!! Elbette şimdi fiziksel olarak burada değil, malum, ABD de öldürüldü...
Go to Top of Page

Alemtac


2482 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 31/03/2011 :  13:08:41  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
KENDİNİZİN ÜSTADI OLUN



İtibarı yiyemezsiniz, parayı yiyemezsiniz, prestiji de yiyemezsiniz. Bunlar sadece oyunlar: anlamsız, aptal, sıradan… Eğer yeterince zekiyseniz, sadece yaşamınızı yaşamanız, diğer hiçbir şeye takılmamanız gerektiğini anlarsınız. Tüm diğer hususlar anlamsızdır: bu sizin yaşamınız. Sevgiyle, büyük bir tutkuyla ve şefkatle, sonsuz bir enerjiyle yaşamalısınız onu. Kutsamanın med-cezir dalgaları olmalısınız. Bunun için ne yapılması gerekiyorsa, yapın. Vazgeçmek gerekir. Vazgeçmek demek, yanlış rotayı bırakmak demek, toplumun zorladığı, ayarttığı yanlış yolları bırakmak demek. Kendi yaşamınızın kontrolünü elinize alın; kendinizin üstadı olun.

Osho



Çeviri: Güneş Kurtulan

http://lovepeaceandharmony.ning.com



Go to Top of Page

Alemtac


2482 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 31/07/2011 :  11:46:00  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
SORUMLULUK

Sorumluluk karşılık verme yetisi demektir. Bu bir görev demek değildir. Sorumluluk karşılık vermeye hazır olmak demektir. Sevgi bir karşılıktır ! ( bir çoğumuz koşulsuz sevginin eksik algılanışı sonucu, sevginin bir karşılık olduğunun farkında değiliz... Sevgi akıştır, paylaşımdır , insan ilişkilerinde tek taraflı bir sevgi ve özveri , koşulsuz sevgi demek değildir, kendinden taviz vermektir... ) Başkası çağırdığında hazırsınızdır. Başkası davet ettiğinde ona katılırsınız. Davet etmediğinde müdahele etmezsiniz , ihlal etmezsiniz. Başkası şarkı söylediğinde karşılık olarak siz de şarkı söylersiniz. Başkası size elini uzattığında karşılık olarak tutarsınız.



Sorumluluk karşılık vermeye açık olmak , hazır olmak demektir. Biri sizi çağırıyor ve karşılık vermiyorsunuz, kapalı kalıyorsunuz. Biri sizi sevmek istiyor, fakat yardım etmiyorsunuz , işbirliği yapmıyorsunuz ; daha çok engeller çıkartıyorsunuz. Eğer yaptığınız buysa ve sevgililerin çoğunluğu bunu yapmaya devam ediyor , başkası çağırınca karşılık vermiyorsanız , o zaman siz çağırdığınızda da o karşılık vermez. Çünkü başkası sizi çağırdığı zaman karşılık vermemenin çoğunlukla egonuzu okşayan bir şey olduğunu görürsünüz.



Sevdiğiniz gelir ve mutludur ve sizinle birlikte derin bir sessizlik yaşamak ister, fakar siz kapalı kalırsınız. Sonra siz çağırdığınız zaman yanıt gelmez. Birbirlerini çağıran kuşları gördünüz mü? Sorumluluk budur.



Bir guguk kuşu öter; sessizlik olur ; sonra başka bir guguk kuşu karşılık verir. Sesleriyle , şarkılarıyla yanıt verirler. Birbirinden çok uzak ağaçlarda olabilirler, sonra uçarak yaklaşırlar; karşılık vermişlerdir. Çok geçmeden aynı ağaca gelirler, sonra sevgi içinde bir arada otururlar. Başkasının varlığı hazır ol diye çağırdığında hazır olun; her şeyinizle karşılık verin. Cimri olmayın , sorumluluğun anlamı budur.



Fakat size göre sevginin sorumluluğu yoktur. Bu sözcük yıkılmıştır , bozulmuştur, zehirlenmiştir.



Bir anne çcuğuna şöyle der ; Ben senin annenim bana karşı sorumlu olmalısın. Bir koca şöyle der ; Ben senin kocanım ve senin için çok çalışıyorum. Bana karşı sorumlu olmalısın. Bir baba oğluna şöyle der; Sorumsuz olma . Birşey yaparken hep beni düşün. Bu sorumluluk değildir, güzel bir sözcüğü bozdunuz. Çirkinleşti. Sorumluluk adeta görevle eş anlamlı oldu. Ve görev çirkin bir sözcüktür.



Bilinçli olmak tüm sorumluluğu omuzlarınıza almak demektir. Sorumlu olmak Buda olmanın başlangıcıdır.



Yaşamınızın tüm sorumluluğunu alın. Eğer yaşamınız çirkinse bunun sorumluluğunu duyun. Eğer yaşamınız acıdan başka birşey değilse bunun sorumluluğunu alın. Başlangıçta bu cehennemin nedeni benim düşüncesini kabul etmek zordur, fakat sadece başlangıcta. Çok geçmeden bu değişim kapıları açmaya başlar, çünkü eğer bu cehennemden ben sorumluysam o zaman cennetimi de yaratabilirim. Eğer kendim için bu kadar acı yaratabildiysem o kadar çoşku da yaratabilirim. Sorumluluk özgürlük getirir, yaratıcılık getirir.



Her ne iseniz bunu kendinizin yarattığını gördüğünüz an tüm dış nedenlerden ve şartlardan kurtulursunuz. Şimdi bu size kalıyor ; güzel bir şarkı söyleyebilirsiniz , güzel bir dans edebilirsiniz , mutlu bir hayat sürebilirsiniz , yaşamınız daimi bir bayram olabilir; bunu kimse bozamaz. İnsan ancak kendisine karşı tüm sorumluluğu üstüne aldığı zaman birey olur.



Sevgi sorumluluk tanımaz , çünkü sevginin kendisi sorumluluktur. Sevgi ile sorumluluğu ayırmak sadece aptallıktır.



Ben sorumluyum.



En önemli sorumluluk ulusa ya da kiliseye ya da başka birine karşı değildir. Gerçek sorumluluk kendinize karşıdır. Ve bu da , yaşamınızı kendi ışığınıza göre yaşamanız ve hiç taviz vermeden yaşamın yönelttiği yere doğru gitmeniz gerektiğidir. Toplum size saygı duymayacaktır , saygıdeğer bir vatandaş olmayacaksınız - fakat kimin umrunda? Ancak alelade insanlar toplumun saygısını umursarlar. Gerçek kişi sadece tek bir şeyi umursar ; hayatımı yaşıyormuyum , yaşamıyormuyum , hayatımı kendi vizyonuma, kendi varoluşuma göre mi yaşıyorum? Bu benim hayatım ve kendime karşı sorumluyum.



Bütün ahlaki kurallara göre sorumluluk bir tür görevdir ve bir görev yüktür. Bunu yapmak zorundasınızdır, çünkü size kendinize rağmen bunu yapmanız söylenmiştir. Bu bir gerektir. Ve eğer bunu yapmazsanız kendinizi suçlu hissedersiniz. Sorumluluğunuzdan kaçtığınızı hissedersiniz. Eğer bunu yaparsanız esir olduğunuzu , birey olarak yıkıldığınızı, özgürlük olarak yıkıldığınızı hissedersiniz. İşte zihnin ve egonun oyunu...



Bu sizin hayatınız. Başka biri yok. Eğer gülerseniz siz gülersiniz; eğer ağlarsanız , siz ağlarsınız. Başka kimse sorumlu değildir.



Size ulusa karşı bu sizin sorumluluğunuz denir. Şimdi ulus bir kurgudur. Doğa söz konusu olduğu sürece, varoluş söz konusu olduğu sürece dünyada ulus yoktur. Tüm haritalarınız tümüyle anlamsızdır ve daha bilinçli bir insanlık bunları yakacaktır, çünkü insanlığın herhangi bir kısmına karşı ayrım yapan bütün sınırlar çirkindir, deliliktir.



Sahta sorumluluk kavramı Tanrı adına , ulus adına , aile adına , din adına size hakim olmak isteyen kurnaz rahipler , politikacılar tarafından yaratılmıştır.



Herkes mutsuzluğundan başkalarının sorumlu olduğunu hisseder. Koca mutsuzluğundan karısının sorumlu olduğunu düşünür, kadın mutsuzluğundan kocasının sorumlu olduğunu düşünür. çocuklar mutsuzluklarından ebevyenlerinin sorumlu olduğunun düşünür ve ebevyenler mutsuzluklarından çocuklarının sorumlu olduğunu düşünür. Bu öyle bir karmaşaya dönüşmüştür ki. Ve mutsuzluğunuzdan başkası sorumlu olduğu zaman, sorumluluğu vererek özgürlüğünüzü kaybettiğinizin farkında değilsiniz. Sorumluluk ve özgürlük bir madalyonun iki yüzüdür.



Zihin her zaman sorumluluğu başkasına atmak ister ; zihin her zaman köle olmak ister. Zihin bir köledir. O özgürlükten korkar , o sorumluluktan korkar - bu yüzden dünyada bu kadar çok kilise, bu kadar çok organizsyon vardır, çünkü onların tuzağına düşmeye hazır çok insan vardır.



Tao Üç Hazine , Cilt III

The Book of the Books , Cilt III

Osho

Go to Top of Page

bigsenfoni


1111 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 30/12/2014 :  00:57:15  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  bigsenfoni Kullanıcısının kişisel sayfasını Ziyaret edin  Alıntı Ekle
Osho'nun Gurdjieff ve Gurdjieff'in öğrencisi Nicoll Üzerine Görüşleri:

Soru: Sevgili Osho, çoğu üstat hakkında eleştirel olmanıza rağmen, Gurdjieff ile ilgili bir eleştirinizi duyduğumu sanmıyorum. Bu özellikle mi yapılan bir şey? Gurdjieff, Usta'sından aydınlanmayı çalan "kurnaz adamdan" bahseder. Nasıl yapılacağı konusunda kafam karışık. Ben sizin sessizliğinizi, coşkunuzu, erdeminizi nasıl çalabilirim?

OSHO: Gurdjieff gerçekten dikkat çekici bir mistikti, dünyaya gelmiş en kayda değer kişilerden biriydi. Ancak onu anlamak, diğerlerini anlamaktan çok daha zordur. Doğru, G. çok ketumdu. Eğer ondan bir şey elde etmek isterseniz, bu kolay bir iş değildi. Kitabını dahi okumaya kalksanız, on sayfadan daha fazla okuyamazsınız. 1000 sayfalık bir kitap. Kitabın adı "All and Everything" ancak 10 sayfadan daha fazla okuyamazsınız, çünkü o öyle bir şekilde yazar ki ne söylediğini anlamaya çalışmak çok zordur. Bir cümlesi bir sayfa boyunca devam eder.

Cümlenin sonuna geldiğinizde, başta yazanı unutmuş olursunuz. Ve başlangıcın ve sonun arasında ne olduğunu kimse bilmez. G., kendi kelimelerini yaratırdı, yani hiçbir sözlüğe başvuramazsınız. Bu kelimeler hiçbir dile ait değildi, onun icat ettiği kelimelerdi. Ve bu kelimeler uzun kelimeler, bazen cümlenin yarısı yalnızca tek kelime. Onu okumak veya telaffuz etmeye çalışmak bile zor. 1000 sayfa olan o kitabında, çok derin olan belki en fazla 10 cümle var.

Gurdjieff, bunları bir kartpostala bastırabilirdi ancak bu adam başlı başına bir türdü. O, 1000 sayfalık kitabında var olan o 10 cümleyi sizin bulmanızı ister ve bu da işi gerçekten zorlaştırır. Hiçbir kitap G.'nin yazdığı gibi bir şekilde yazılmamıştır. İnsanlar kitaplar yazmak için sessiz yerlere, yazlık evlerine, plajlara dağlara giderler. G. ise lokantalara ve meyhanelere giderdi. Ve yüzlerce insanın gelip gittiği, girip çıktığı, olabilecek tüm konuşmaların ortasında oturup, kitabını, şaheserini yazardı.

Her gün, akşamları, öğrencileri onun evinde toplanır ve öğrencilerden biri o gün G.'nin yazdığı şeyi okurdu. G., diğer öğrencilerin yüzlerini takip ederek, anlayıp anlamadıklarını kontrol ederdi. Eğer anlarlarsa, bir sonraki gün değiştirirdi, eğer kimse anlamazsa aynı kalırdı. O kitabı yazmak tam 10 senesini aldı ve sırları o 1000 sayfalık kitabın içine sakladı. O doğru söylüyor, çalmak zorundasın. Bu neredeyse çalmak gibi bir şeydir.

Daha önce hiç bulunmadığın bir eve giriyorsun. Gecenin karanlığında - o evde yaşayan insanların bile bir masaya ya da sandalyeye takılır diye hareket edemediği karanlıkta – çalmak için gelen adamın muazzam bir kurnazlığı vardır. Karanlıkta, yabancı bir evde, hiç ses çıkarmamayı ve hiç takılmamayı başarır. Ve mucizevi bir şekilde, hazinenin saklı olduğu yeri bulur. Haritası yoktur, hazinenin nerede olduğunu bilmesinin hiçbir yolu yoktur. Ancak usta hırsızların bir iç görüsü vardır.

Gurdjieff'in kurnaz adamı, binlerce benzer kapının arasından doğru kapıyı bulma hünerine sahip bir adamdır. G.'nin zor bir insan olduğu doğru, onunla iş birliği yapmak neredeyse imkânsızdı. Öğrencilerinden biri olan Nicoll, Amerika'da onunla birlikte seyahat ediyordu. Gecenin bir yarısı, trende, Gurdjieff, sarhoş olmadığı halde, bir ayyaş gibi davranmaya başlamıştı.

Öğrencisi, "Ne yapıyorsun Usta?" diye sormuş, G. ise Nicoll'a vurarak, "Sen de kimsin? Seni daha önce hiç görmedim" diyerek, bir kompartımandan diğerine sendeleyerek, bağıra bağıra terbiyesizce şeyler söyleyerek, yolcuların bavullarını trenden dışarı atmış ve trendeki herkesi uyandırmıştır. En sonunda tren durmuş ve makinist ve idareci gelmiştir. Ancak Gurdjieff adeta bir kaya gibi o kadar kuvvetli bir adammış ki, hiç kimse onu tutmaya dahi yeltenmemiş, lakin adamları camdan dışarı atabilirmiş.

Ve Nicoll, zavallı adam, insanlara onun büyük bir üstat olduğunu anlatmaya çalışıyormuş. İnsanlar Nicoll'a bakıp, "Sen delisin. O ayyaşın teki ve sen de delisin. O mu büyük bir üstat? – gecenin bir yarısı insanların eşyalarını oraya buraya atarak, terbiyesizce şeyler söyleyip değişik dillerde konuşan?"

Bir şekilde makinist ve idareciyi sakinleştiren Nicoll, "O büyük bir üstat ancak ne yapabiliriz, bu onun yolu." der ve kompartımanlarında, kapıyı dışarıdan kilitlemek suretiyle Nicoll ve Gurdjieff'in kalmasına izin verilir. İçerde her ne yapacaklarsa yapmalarına izin verilir, "Ancak trendekileri daha fazla rahatsız etmeyin." Kapı kilitlendikten sonra, Gurdjieff, rahatlamış bir şekilde güler ve Nicoll'a sorar: "Mizansen nasıldı?" Nicoll klimanın çalıştığı kompartımanda terlemektedir.

Nicoll, "Mizansen mi? Beni az daha öldürüyordun. Benim deli olduğumu sandılar ve ben senin kesinlikle sarhoş olmadığını biliyordum, çünkü o ana kadar kesinlikle çok iyiydin. Ve sonra aniden ...?"

Gurdjieff, "Bu senin için bir testti, o şekilde davransam bile benimle kalıp kalmayacağına dair bir test. Hala içimdeki üstadı görebilecek miydin?" Nicoll "Seninle cehenneme bile giderdim. Her ne yaparsan yap, iyi bir şey yapacağına dair içimde çok derin bir güven var. Başından beri biliyordum ancak diğer yolcular ve makinist ve idareci? Bütün kalabalık bana karşıydı ve ben senin kadar güçlü bir adam değilim."

Gurdjieff, bir Kafkas'tı ve Kafkaslar gerçekten kuvvetli erkekleriyle meşhurdur. Joseph Stalin de bir Kafkas'tı. Rusça'da "Stalin" çelik gibi adam anlamına gelir. Ancak Gurdjieff, Stalin'in de ötesindeydi. Bu, takipçiler için bir sınavdı. Kendinizi düşünün, siz olsanız kaçardınız. Yakalanıp hapse gireceğini bilsen… Makinistin ve idarecinin ve mühendisin söylediği şey "Eğer durmazsan, senin Üstadını hapse tıkacağız. Bir sonraki durakta polis olacak, onları bilgilendirdik."

Ancak benim gibi bir adama güvenmek kolaydır. Ben seni öyle bir duruma sokmam. Benden bir şey çalmana gerek yok çünkü ben her şeyi senin önünde masanın üstüne koyuyorum. Gurdjieff'in sözleri sadece kendisi ve öğrencileri ile alakalı. Benimle ve seninle kesinlikle ilgisi yok. Ben senin üstadın değilim, ben senden bir şey gizlemiyorum. Senin çalmana gerek yok. Ben sana hediyeyi vermeye çalışıyorum ve sen koşmaya devam ediyorsun.

Ben sana hediye olarak gerçeği tanıtmaya çalışıyorum. Ancak gerçek – hediye olarak kabul edilse bile – çok zor bir olgudur, çünkü eğer gerçeği kabullenirsen, bugüne kadar birlikte yaşadığın tüm yalanları bırakmak zorundasın. Gurdjieff'in kendi tarzı vardı, benim kendi tarzım var. Ve ben biliyorum ki, benim bir şey saklamama gerek yok, çünkü sen benden saklanıyorsun ve ben sana gerçeği, sevgiyi, merhameti, meditasyonu – her şeyi - cebine koymaya çalışıyorum. Ve sen koşup kaçıyorsun çünkü biliyorsun ki ben üşengeç bir adamım ve senin arkadan koşmayacağım.

Sen sadece nezaketle almalısın. Burada çalmaya gerek yok. Neden hırsız haline getirilesin ki? Neden kurnaz adam olmalısın? Ben senin o saf çocuk olmanı istiyorum, hazır ve açık ve hassas. Ve ben soran kişilerin niteliklerine, karakterine bakmaksınız üzerlerine yağmur gibi yağmak istiyorum. Ancak sen yağmur bulutunun geldiğini görünce çok korkuyorsun ve elbiselerinin ıslanacağı korkusuyla hemen evine koşuyorsun. Evet doğru, sen kurusun ve eğer üzerine yağmama izin verirsen, sulu olacaksın.


Çeviren: Asena Metin

Kalbiniz temiz gözünü acik olsun



DENEYİMİNE DAYALI OLMAYAN HER ŞEYİ SADECE BİR VARSAYIM OLARAK KABUL ET... OSHO
Kalbiniz temiz,gözünüz acik olsun.
Go to Top of Page

bigsenfoni


1111 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 20/02/2015 :  21:47:06  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  bigsenfoni Kullanıcısının kişisel sayfasını Ziyaret edin  Alıntı Ekle
"Bazen gökyüzünde siyah bulutlar olur;gökyüzü bu siyah bulutlar yüzünden değişmez ve bazen beyaz bulutlarda olur ve gökyüzü bu beyaz bulutlar yüzünden de değişmez. Bulutlar gelirler ve giderler gökyüzü baki kalır. Sen gökyüzüsün ve düşüncelerde bulutlardır. Eğer düşüncelerini titizlikle izlersen, eğer onları kaçırmazsan, eğer onlara doğrudan bakarsan ilk şey bunu anlamak olacaktır ve bu çok büyük bir anlayıştır. Bu senin aydınlanmanın başlangıcıdır. Artık sen uykuda değilsin, artık gelip giden bulutlarla özdeş değilsin, artık sonsuza dek baki kalacağını biliyorsun. Tüm kaygı yok olur."

OSHO

Kalbiniz temiz,gözünüz acik olsun.



DENEYİMİNE DAYALI OLMAYAN HER ŞEYİ SADECE BİR VARSAYIM OLARAK KABUL ET... OSHO
Kalbiniz temiz,gözünüz acik olsun.
Go to Top of Page

bigsenfoni


1111 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 20/02/2015 :  21:48:47  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  bigsenfoni Kullanıcısının kişisel sayfasını Ziyaret edin  Alıntı Ekle
Bir kez ve herkes için bu anlaşılmalıdır: Hiçbir enerji asla bastırılamaz.

Enerji dönüştürülebilir ama asla bastırılamaz. Gerçek din simya; dönüştürme teknikleri, yöntemleri içerir.

Gerçek din hayvanı bastırmayı değil, hayvanı saflaştırmayı, hayvanı ilaha yükseltmeyi, hayvanı kullanmayı, ilahi olana gitmek için hayvana binmeyi içerir. O muazzam güçte bir araç halini alabilir çünkü o güçtür.

Seks muazzam bir enerji olarak kullanılabilir; ona binerek Tanrı'nın kapısına kadar gidebilirsin. Ancak şayet onu bastırırsan giderek ve giderek daha çok düğüm halini alacaksın...

Eğer seksi bastırırsan öfkeli olacaksın; sekse dönüşmekte olan tüm enerji öfkeye dönüşecektir. Ve seksi olmak öfkeli olmaktan daha iyidir. Sekste en azından sevgiye ait bir şey vardır; öfkede saf şiddet vardır ve başka bir şey yoktur.

Şayet seks bastırılırsa kişi saldırgan olur; o kişi ya başkalarına ya da kendisine karşı saldırgan olacaktır, iki olasılık şunlardır: Ya bir sadist olacak ve başkalarına işkence edecektir ya da bir mazoşist olup kendisine eziyet edecektir. Ancak yapacağı şey eziyet olacaktır.

Asırlardır askerlerin cinsel ilişki kurmasına izin verilmediğini biliyor musun? Niçin? Çünkü şayet askerlerin cinsel ilişkisine izin verilirse, onlarda yeterince öfke, yeterince saldırganlık birikmez. Onların cinsellikleri serbest kalır, yumuşarlar ve yumuşamış bir kimse savaşamaz. Askeri seksten mahrum bırak ve onların daha iyi savaşması kaçınılmazdır. Aslında onun saldıranlığı cinselliğinin yerine geçer.

Ve Sigmund Freud yine tüm silahlarımız erkeklik organı sembollerinden başka bir şey değildir derken haklıdır: Kılıç, süngü, bıçak. Bunlar sadece erkeklik organı sembolleridir. Askerin başka birisinin bedenine, bir kadının bedenine girmesine izin verilmemiştir. Artık o girmek için çıldırıyor; artık o herhangi bir şey yapabilir. Çok büyük bir sapkın arzu onun varlığını ele geçirmiştir artık. Bastırılmış seks; birisinin bedenine süngüyle, kılıçla girmek ister...

Asırlardır asker cinsel arzularını bastırmaya zorlanmıştır.

Bu yüzyılda bir şeyin gerçekleştiğini gördük. Amerikan askerleri dünyadaki bilimsel olarak, teknolojik olarak en iyi donanımlı askerlerdir; onlar en iyi donanmış askerlerdir ama onlar tüm diğer askerlerden daha zayıf olduklarını kanıtlamışlardır. Vietnam'da, yoksul bir ülkede yıllar boyunca deneyip durdular ve sonunda yenilgiyi kabul ettiler. Niçin? Tarihte ilk kez Amerikan askeri cinsel olarak tatmin olmuştur; problem budur. Tarihte cinsel olarak tatmin olmuş, cinsel açlık çekmemiş ilk asker, o kazanamaz. Vietnam gibi yoksul bir ülke, Vietnam gibi küçük bir ülke: Bu bir mucizedir. Eğer psikolojiyi anlamazsan bu bir mucizedir. Tüm teknolojiyle, tüm modern bilimle, tüm bu güçle...bir Amerikan askeri hiçbir şey yapamaz.

Ancak bu yeni değildir; bu antik bir hakikattir. Hindistan'ın tüm tarihi bunu kanıtlar. Hindistan büyük bir ülkedir. En büyüklerden biri, sadece Çin'den sonra gelir, dünyadaki ikinci büyük ülkedir ve o, pek çok sefer küçük ülkeler tarafından fethedilmiştir. Türkler, Moğollar, Yunanlılar; kim gelirse bu büyük ülke hemen yenilmiş, ele geçirilmiştir. Sebep neydi? Ve fethetmeye gelen bu insanlar yoksul insanlardı ve açlık çekiyorlardı.

Benim kendi Hindistan tarihi analizime göre Hindistan geçmişte cinsel olarak bastırılmamıştı. O günler Khajuraho, Konarak, Puri gibi tapınakların inşa edildiği zamanlardı. Hindistan cinsel olarak bastırılmamıştı. Sözde birkaç mahatma'ya rağmen ülkenin büyük bir kesimi cinsel olarak tatmin olmuştu; bir yumuşaklık, bir sevgi niteliği, bir zarafet vardı. Hindistan için savaşmak zordu. Ne için? Sadece kendini düşün: Eğer kavga etmek istiyorsan kendini cinsel olarak birkaç gün aç bırakacaksın. Muhammed Ali'ye ve diğer boksörlere sorabilirsin: Dövüşmeden önce birkaç gün cinsel perhiz yapmak zorundadırlar. Bu bir mecburiyettir. Olimpik yarışmacılara sorabilirsin: Olimpik yarışlara katılmadan önce birkaç günlüğüne kendilerini aç bırakmak zorundadırlar. O sana hamle kazandırır, o sana büyük bir saldırganlık verir, o seni savaşmaya muktedir kılar. Daha hızlı koşarsın, daha hızlı saldırırsın çünkü içinde enerji kaynıyor. Çünkü asker bastırılmıştır.

Sadece dünyadaki tüm orduların cinsel olarak tatmin olmasına izin ver ve barış olacaktır. Sadece insanların cinsel olarak tatmin olmasına izin ver ve daha az Hindu-Müslüman çatışması, Hıristiyan ve Müslüman Haçlı Seferleri olacaktır. Tüm bu saçmalık kaybolacaktır.

Şayet aşk yayılırsa savaş kaybolacaktır: Her ikisi birlikte var olamaz.

Bastırmak doğru yol değildir: Dönüştürmek doğru yoldur.

Hiçbir şeyi bastırma. Şayet cinsellik varsa onu bastırma aksi taktirde başa çıkması daha zor olan yeni bir karmaşa yaratacaksın.

Şayet sen doğal kendiliğinden cinselliğe gelebilirsen her şey çok basit olacaktır. Her şey o kadar basit olacaktır ki hayal bile edemezsin. O zaman enerjin doğaldır ve doğal enerji dönüşümün önünde hiçbir engel yaratmaz. Bu yüzden seksten süper bilince diyorum. Transformasyon ilk önce sen doğal varlığını kabul edersen gerçekleşir.

Doğal olan her şey iyidir. Evet, daha çoğu mümkündür fakat daha çoğu sadece sen doğanı bütünüyle kabul edersen, eğer onu kucaklarsan, eğer onunla ilgili hiç suçluluğun olmazsa mümkün olacaktır. Suçlu olmak, suçluluk hissetmek dindar olmamaktır. Geçmişte sana tam tersi söylenmiştir: Suçluluk duy ve sen dindarsın. Sana diyorum ki suçluluk duy ve asla dindar olmayacaksın. Tüm suçluluğu bırak!

Sen, Tanrı seni ne yaptıysa osun. Sen, varoluş seni ne yaptıysa osun.

Seks senin yaratımın değildir: O Tanrı'nın armağanıdır.

OSHO

Kalbiniz temiz, gözünüz acik olsun.



DENEYİMİNE DAYALI OLMAYAN HER ŞEYİ SADECE BİR VARSAYIM OLARAK KABUL ET... OSHO
Kalbiniz temiz,gözünüz acik olsun.

Edited by - bigsenfoni on 20/02/2015 21:49:24
Go to Top of Page

bigsenfoni


1111 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 03/04/2017 :  00:15:12  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  bigsenfoni Kullanıcısının kişisel sayfasını Ziyaret edin  Alıntı Ekle
Osho'nun sezgi kitabindan,

Ben tamamen akıla karşı değilim. Bazı faydaları vardır ancak bunlar kısıtlıdır ve senin bu kısıtlamaları anlaman gerekmektedir. Eğer bir bilim adamı olarak çalışıyorsan aklını kullanman gerekir. Çok güzel bir mekanizmadır ancak eğer bir köle olarak kalıp, sahip olmadığı sürece çok güzeldir. Eğer bir sahip olur ve sana hükmetmeye başlarsa, o zaman tehlikeli olur. Bilincin kölesi olarak zihin çok güzel bir uşaktır; zihin bilincin sahibi olması durumunda tehlikeli bir sahip olur. Burada önemli olan verilen önem. Ben tamamen akla karşı değilim. Ben de aklımı kullanıyorum, nasıl karşı olabilirim? Şu anda seninle konuşurken aklımı kullanıyorum. Ama ben ona hükmediyorum, o bana hükmetmiyor. Eğer onu kullanmak istiyorsam kullanıyorum. Eğer kullanmak istemiyorsam, onun bana hükmedecek bir gücü yok. Ancak senin aklın, senin zihnin, senin düşünme sürecin, istesen de istemesen de devam ediyor. Sanki bir hiçmişsin gibi, seni dikkate almadan sürekli devam ediyor; hatta sen uyurken bile işlemeye devam ediyor. Seni hiç dinlemiyor. O kadar uzun süre hükümdarlık sürmüş ki, sadece bir hizmetçi olduğunu tamamen unutmuş durumda. Yürüyüşe çıktığın zaman bacaklarını kullanırsın. Ancak oturduğun zaman artık bacaklarını oynatmana gerek yoktur. İnsanlar bana soruyor, “Osho, iki saat boyunca koltukta oturarak konuşuyorsun ve pozisyonunu bile değiştirmiyorsun. Bacaklarını bir kere bile oynatmıyorsun.” Neden oynatayım? Yürümüyorum ki! Ama biliyorum, sen koltuğunda otururken bile, tam olarak oturmuyorsun. Bacaklarını oynatıyorsun, pozisyon değiştiriyorsun, doğruluyorsun. Bin bir farklı şey yapıyorsun; büyük bir huzursuzluk içinde olduğun yerde dönüp duruyorsun. Aynı şey zihnin için de geçerli. Eğer seninle konuşuyorsam, zihnimi kullanıyorum. Konuşmayı kestiğim an, zihnim de anında duruyor! Eğer seninle konuşmuyorsam zihnimin çalışması için bir gerek yok, o yüzden sessizliğe bürünüyor. Zaten öyle olmalı, nötr kalmalı. Uyurken de rüya görmüyorum; buna gerek yok. Sen rüya görüyorsun, çünkü gündüzden yapılmamış o kadar çok iş var ki, zihnin gece de çalışıyor. Bu aslında bir fazla mesai; gündüz bitirememişsin. Hem zaten nasıl bitirebilirsin? Aynı anda bin bir farklı şey yapıyorsun. Hiçbir şey tamamlanmıyor; her şey eksik kalıyor. Hem de sonsuza dek eksik kalıyor. Öleceksin ama hiçbir şey tamamlanmış olmayacak. Tek bir yönde bile işlerin tamamlanmış olmayacak, çünkü bütün yönlere doğru aynı anda koşuyorsun. Birçok parçaya dönüşmüşsün, bir bütün değilsin. Zihnin seni bir tarafa çekiyor, kalbin başka bir tarafa çekiyor, bedenin de başka bir yöne gitmek istiyor; sen her zaman bir şaşkınlık içindesin. Hangisini dinleyeceksin? Ayrıca zihnin de tek değil, birçok zihnin var. Sen çok ruhlusun; içinde bir zihin kalabalığı var. Bir birlik, bir uyum yok. Sen bir orkestra değilsin; hiçbir şey akortlu değil. Her şey başına buyruk hareket ediyor; kimse diğerini dinlemiyor. Sadece gürültü yaratıyorsun; müzik değil. Akıl, eğer bütünün hizmetçisi olarak işlev görürse iyidir. Doğru yerini bulan hiçbir şey kötü değildir. Ama eğer yanlış yerdeyse, o zaman her şey yanlış olur. Eğer başın omuzlarının üstündeyse bir sorun yoktur. Ama eğer başka bir yerdeyse, o zaman bir yanlış vardır. Bilim adamı olarak çalıştığın zaman akıl gereklidir. Bir pazaryerinde çalışırken akıl gereklidir. Kelimelerle iletişim kurmak, insanlarla konuşmak için akıl gereklidir. Ancak sınırlı bir kullanımı var. Aklın hiç gerekmediği çok daha yüce şeyler bulunuyor. Kendisine ihtiyaç duyulmayan yerlerde de çalışmaya devam ediyor; sorun da zaten bu. Bir meditasyoncu aklını kullanır, ancak sezgisini de kullanıyor. Onların işlevlerinin farklı olduğunu biliyor. Kafasını kullanıyor, kalbini de kullanıyor. Kalküta’da bir yüksek mahkeme yargıcının evinde kalıyordum. Eşi bana şöyle dedi: “Siz kocamın saygı duyduğu tek kişisiniz. Eğer siz bir şey söylerseniz, o dinler. Başka hiç kimseyi dinlemez. Ben elimden geleni yaptım ama başaramadım. O yüzden bunu size söylüyorum.” “Peki sorun nedir?” diye sordum. “Sorun her gün daha da kötüleşiyor. Günde 24 saat yargıç olarak kalıyor. Benimle birlikte yatağa girdiği zaman bile, sanki benden ‘Sayın Yargıç’ dememi bekliyor gibi. Çocuklara sanki birer sanıkmış gibi davranıyor. Herkese öyle davranıyor. Çok yorulduk. O kürsüden hiç aşağıya inmiyor. Sürekli bu rolü oynuyor; hiç unutmuyor. Sanki kafasına kazınmış gibi” dedi. Doğru söylüyordu. Kocasını tanıyordum. Mahkemede bulunduğun sürece yargıç olmak iyidir. Peki ama adliye sarayından ayrıldıktan sonra? O, bu rolü evine taşıyor. Eşine aynı şekilde davranıyor, çocuklarına ve diğer herkese aynı şekilde davranıyor. Eşi ondan korkuyordu, çocukları ondan korkuyordu. Eve adımını attığı an içeriye bir korku yayılıyordu. Bir dakika önce çocuklar keyifle oyun oynarken, hemen oyunu keserlerdi; eşi anında ciddileşirdi. Ev birden bir mahkeme salonuna dönüşürdü. Milyonlarca insanın durumu bu: Aynı kalıyorlar, ofislerini evlerine taşıyorlar. Aklına ihtiyaç vardır. Başının kendi işlevleri vardır. Kendi güzelliği vardır, ancak yerini bilmesi gerekir. Başın uzanamadığı çok daha büyük şeyler vardır ve o noktalara uzandığın zaman başını bir kenara koyman gerekir. Bunu yapacak kapasiteye sahip olmalısın. Bu esnekliktir. Bu zekadır. Akıl ile zekayı karıştırmamaya dikkat etmeyi unutmamalısın. Akıl, zekanın sadece bir parçasıdır. Zeka çok daha büyük bir olgudur; akıldan çok daha çok şey barındırır çünkü hayat sadece akıldan ibaret değildir. Hayatta sezgi de vardır. Zeka, sezgiyi de barındırır. Birçok büyük keşif sadece akılla değil, sezgiyle yapılmıştır. Hatta bütün büyük keşifler sezgiyle yapılmıştır. İçinde çok daha derin bir şey varolmaktadır. Onu unutmamalısın. Akıl sadece bunun dış çeperi, çevresi. Varlığının merkezi değildir. Varlığının merkezinde sezgi bulunmaktadır. Aklını bir kenara koyduğun zaman, dış çeperden kavranması mümkün olmayan, içindeki bir şey işlemeye başlar. Merkezin işlemeye başlar ve merkezin, her zaman bütünle uyum içindedir. Dış çeperin egondur. Merkezin ise Tao ile uyumludur. Merkezin senin değildir, benim değildir; merkez evrenseldir. Çeperler şahsidir. Senin çeperin sana aittir, benim çeperim bana aittir. Ancak benim merkezim ve senin merkezin farklı şeyler değildir; merkezde hepimiz buluşuruz ve tek oluruz. O yüzden mistikler varoluşun tekliğini kavrar. Çünkü sezgiye dayanır. Bilim sürekli böler, parçalar. En minik parçacığa kadar uzanır. Dünya bir çokluğa dönüşür; artık evren değildir. Hatta bilim adamlarının evren kelimesini kullanmayı bırakması gerekir. Onun yerine yeni bir kelime kullanmaya başlamalılar. Evrenin mistik bir yönü bulunmaktadır, evren tek demektir. Mistik tekliğe ulaşır; bu merkezin deneyimidir. Ancak merkez, sen dış çeperden merkeze yöneldiğin zaman harekete geçebilir. Bir kuantum sıçramasına ihtiyacı vardır.

Osho-Sezgi



DENEYİMİNE DAYALI OLMAYAN HER ŞEYİ SADECE BİR VARSAYIM OLARAK KABUL ET... OSHO
Kalbiniz temiz,gözünüz acik olsun.
Go to Top of Page

bigsenfoni


1111 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 03/04/2017 :  00:47:13  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  bigsenfoni Kullanıcısının kişisel sayfasını Ziyaret edin  Alıntı Ekle
Zihnini yargılamadan izlediğinde bir şeyi fark edersin.İzlediğin sey olmadığını...Çünkü birsey izlenebiliyorsa,onu bir izleyen vardır.

Osho



DENEYİMİNE DAYALI OLMAYAN HER ŞEYİ SADECE BİR VARSAYIM OLARAK KABUL ET... OSHO
Kalbiniz temiz,gözünüz acik olsun.
Go to Top of Page
Sayfa: Toplam Sayfa 2 Önceki Konu Mesaj Sonraki Konu  
Önceki Sayfa
 Yeni Konu Aç  Konuya Cevap Ver
Forum Seç:
Başkalarına Hizmet Forumu © Kasyopya celselerini ve diğer mesajları farklı ortamlara kopyalamadan önce lütfen izin isteyin: baskalarinahizmet@gmail.com Yukarıya git
Snitz Forums 2000

Design by Sizinsayfaniz.com

Bu sayfa 1,02 saniyede oluşturuldu.