Başkalarına Hizmet Forumu
Başkalarına Hizmet Forumu
Ana Sayfa | Bilgilerim | Kayıt Yaptır | Aktif Konular | Forum Üyeleri | Site içi Arama
Kullanıcı Adı:
Şifre:
Beni Hatırla
Şifre hatırlatma servisi

  Forum
 Genel Paylaşımlar
 Felsefe Kulübü
 Felsefeyi netleştirmek...
 Yeni Konu Aç  Konuya Cevap Ver
Önceki Sayfa | Sonraki Sayfa
Yazar  Mesaj Sonraki Konu
Sayfa: Toplam Sayfa 12

Tgur


1239 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 17/12/2016 :  13:05:35  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
İçselliğin süregelen rutin hayatta nasıl sürdürüleceği hakkındaki bulgular ve tarzlar gerçekten önemli ve üzerinde durulması icap eden bir konu , durmaya çalışalım,

Rutin hayatın ne olduğu çok belli, özetle illüzyon ve delüzyonla kalıplanmış yaşam şekline rutin diyebiliriz bu rutin şekli biçimleyen faktörlerden biri de bedensel organsal fizik beden ihtiyaçları ihtiyaçlar deyip göz ardı edilmemeli zira yaşam fonksiyonların idamesi için mutlak gerekli unsurlar.Tam burada üst yoğunluğa geçmeyi hak eden ve aniden ortadan kaybolan insanlar aklıma geldi ,acaba maddi ihtiyaç mecburiyeti yok olmuş mudur veya devam edecek midir zira üst yoğunluktaki insanlar enerji ile beslenmekteydi.Bu durumda çantamızdaki bilgi torbasından dördüncü yoğunluğun değişken fiziksel yoğunluk olduğunu hatırlayıp merakı dengeleyelim.Yani fiziksel hadiseler ihtiyaçlar devam edebilir.

Rutin hayat ile beraber içsellik olarak tanımladığımız durumun içi içe olduğunu göz önüne getirelim ,nedir bu içsellik,

Öz deniyor ,"bir ben var benden içre deniyor","her ne ararsan kendinde ara" deniyor,"ete kemiğe büründüm Yunus diye göründüm " demekte Yunus,"enel hak "demiş Hallaç ,"Tanrıdan nicelik değil nitelik emareleri isteyin"bu söz felsefe alimi Spinozadan,"Eski Yunan felsefesinde Plotinos",Britanya'da William Wordsworth ve Samuel Coleridge; Almanya'da Johann Gottlieb Fichte, Friedrich Wilhelm Joseph Schelling ve Georg Wilhelm Friedrich Hegel; Amerika Birleşik Devletleri'nde Walt Whitman, Ralph Waldo Emerson ve Henry David Thoreau isimli düşünür ve filozoflar ve daha bir çok burada belirtemiyeceğimiz düşünür bizim yedinci yoğunluk olarak fikse ettiğimiz tanrıyı olan her şeyde görenler demekte.Bu arada "Ben o yum" diyen " Sri Nisargadatta Maharaj"ı unutmayalım.

Görüldüğü gibi ortada rutin hayat ile yukarıda belirtmeye çalıştığımız içsellik hususu bir manada birleşmekte, oysa problem bir ayırımın olduğuna kandırılmış yani monoteizm aldatmasına kapılmış ayıran bilinçlerin olduğu ortamda yaşamı sürdürebilmek ,

Bu inanç hali new age li bilince pek kaçmadan söylenebilirse bu aldatılmış çoğunluk için normal olarak kabul edilebilinir, zira nötral bir atomun dahi dışarıdan bir tesir almamışsa doya doya ayrılığı tatması deneyebilmesi gerekir.Onu birleşmeye yani molekülleşmeye zorlayan faktörler ayrılığın artık bittiği anlamına getirir işte onu bu yollara iten tesir her ne kadar zamanımızda monoteizm zorlaması altında dahi olsa da işte içselliğin devreye girmesi olarak tarif edilebilinir ,içsellik bu itilimi sağlamıştır yani bire doğru yolculuk..

İçselliğin harekete geçmesi mutlaka zorlu bir durumla karşılaşma ile olmaktadır ,zira varlık durağan halde çok rahat, memnun ve yerinden kıpırdamayı istemez bir haldedir ,bazı ağızlarda tanrısal düşüklük diye tarif edilen bu madde halinin zorluklarla motive edilmesi en sonunda bu yaşadığımız bu kaotik durumu yaratmıştır, yani zorlukların içindeyiz..

Sonuç olarak bu zorluğu aşabilmek kişinin bilgiyle donanması ve kendindeki bu içsellik kapılarını idraklerle açması ve o aynanın olduğu son odaya ulaşması lazım. Aynada kendini gören artık herşeyde kendini görecektir ama göremeyenlerin çok olduğu bir ortamda yaşadığının da bilincinde olacaktır..

O halde o kişiye illüzyonlarla donatılmış bu yaşamda yer almak rol yapmak değil de nedir..


Edited by - Tgur on 17/12/2016 13:09:03
Go to Top of Page

gerçek tosun paşa


678 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 17/12/2016 :  14:34:33  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Tgur yazın çok güzeldi teşekkürler. Son cümlenin etkisinde kaldım. Sanırım yaşayanların çoğu bir şekilde zaten rol yapıyorlar. Rol yapmadan yaşamı sürdürmek ne kadar mümkün olabilir ve kimler rol yapmıyordur diye bana büyük bir sorgulatma yaşattın.
Go to Top of Page

Tgur


1239 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 18/12/2016 :  09:03:33  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Beğendiğine sevindim dostum ,hissettiğim kadarı ile ruhsal yolculuğa açılmış olgun bir ruh taşıyorsunuz üzeri örtülmüşlere geldikçe gerekli açılım yapmaktasınız yani kazı kazanı kazanıyorsunuz benzetme için kusura bakmayın aklıma geliverdi, yoksa biz kimiz bu sözleri söyleyecek..

Rol yapma konusu bazen riyakarlık olarak zihnimde beliriverir yani bazı şeyleri çoktan aşmış rotanızı değiştirmiş bile olsanız inanmış rolü yapmaktasınız çevreye karşı hatta en yakınınızdakine karşı,
Gerçeğin inancınız doğrultusunda tamamen 180 derece olduğunu bilseniz dahi.

Ama bu halin aşırısının de bir handikapı var ,ayrılığı bu sefer siz başlatmış oluyorsunuz o bahsettiğimiz tesir sizden doğuyor artık ,toplumdan ayrışmak çevrede olanlara aldırmamak ,işte bu da mahzurlu, zira bulunduğunuz ortamın sazını çalmak durumdasınız acıları hissedebilmek bağışlama yargılamama konusunda pek fazla ilerilere gitmemek ,

Bu davranışı ortaya koymak maharet istiyor..



Edited by - Tgur on 18/12/2016 09:10:27
Go to Top of Page

gerçek tosun paşa


678 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 18/12/2016 :  17:23:46  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Teşekkür ederim sevgili Tgur. Elimden geldiğince daha iyi biri olmaya çalışan sevginin nimetlerini tanımaya tatmaya çalışan biriyim. Ben BH olmanın herşey hakkında bilgi sahibi olup gerektiği şekilde davranabilmekle çok ilgisi olduğunu düşünüyorum dedikleriniz bu düşüncemle oldukça uyuşuyor. Dediğiniz gibi "Bu davranışı ortaya koymak maharet istiyor.." Mesele o mahareti güzelce kazanıp sindirebilmekte.

Edited by - gerçek tosun paşa on 18/12/2016 17:25:14
Go to Top of Page

arinmak


212 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 26/12/2016 :  12:23:53  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen bozadi


Acele etmeyin, elbette bu bahsettiğim şeyleri 5 dakikada veya 1 veya birkaç günde ideal şekilde yapabilecek hale gelemeyiz, mucize beklentisinde olmayalım ama emin olun çok büyük ilerleme kaydetmek hiç de imkansız değil bu süreçte.



denedim , çok kısa sürelide olsa başardım ... başlangıç aşaması için , motive edici bir sonuçtu... ( aslında daha uzun sürebilirdi ... aniden aklıma farklı bir düşünce geldi ve sonlandı )

yürüme , duş alma vs vs ... zaman ve durum önemli değil ... herzaman yapılabilinir ...

ben yürürken yapmayı tercih ediyorum ...

konuyu ilgiyle takip ediyorum ... herkeze teşekkürler

ekleme : bir günde olmadı. yürürken düşündüğüm konulardan biriydi

Edited by - arinmak on 26/12/2016 12:28:29
Go to Top of Page

bozadi


9788 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 10/01/2017 :  22:02:41  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Merhaba arkadaşlar. Bu başlıkta üzerinde durduğum "derin felsefe" konuları üzerinde düşünmeye devam ediyorum.

Aklımda ve gönlümde son şekillenen resmi paylaşmak istiyorum.

Bedenimiz gerçek varlığımız değil bildiğiniz gibi. Bedenimiz adeta ruhumuzun bir göstergesi, Simgesi. Tıpkı bunun gibi, Güneş dediğimiz yıldız da ruhsal bir Güneşin bir göstergesi, simgesi aslında. Ve sanıyorum ki o ruhsal güneş de 7Y (7. yoğunluk) oluyor.

Güneş dünyanın kaynağı ve dünya üzerinde devam eden hayatın da olmasa olmazı. Aynı şekilde 7Y tüm varoluştaki tüm hayatın kaynağı ve olmazsa olmazı. 7Y varlık ve kimlik duygusu veya bilinci dediğimiz şeyin de kaynağı.

"Sahte benlik" diye tanımlanan ego, 7Y çekirdeğinde merkezlenen birleşik varoluşla birlik duygusunun olmamasını temsil ediyor anladığım kadarıyla. Kendini birliğin bir parçası ve kendisi olarak görmemek, kendini bütünden ayrı algılamak.

Özellikle de KH güçlerinin yarattığı işkence düzeninin insanlarda meydana getirdiği yoğun stres, endişe ve korku, insanların egolarının tırmanmasına, böylece varoluşla son derece pozitif nitelikteli birlik-bütünlük duygusunun kaybına neden oluyor ve bu da varoluşun hayat verici pozitif enerjilerinden yararlanmayı zorlaştırıyor, can damarlarını tıkıyor adeta.

Aslında Maharaj'ın egoyu "arzu ve korku döngüsü" olarak tanımladığına da dikkat çekmek istiyorum. Zaten ilginç bir şekilde, KH güçlerinin insanlığın egosunu tırmandırmak için kullandıkları tek şey korku değil, aynı zamanda arzu/zevk. Yani "hem havuç hem sopa" kullanıyorlar. Ya zevkin peşinden koşarak kaybol egonun dehlizlerinde, ya da sopa sopa dayak yiyerek. Aslında garip şekilde her ikisinin neredeyse eşzamanlı olarak gerçekleşmesi gibi bir durum da söz konusu olabilir.

KH güçleri insanlığın egosunu güçlendirerek onun varoluş bütünüyle olan birlik farkındalığını ve pozitiflik kanalını zayıflatıyor. Ego potansiyel bir KH varlığı aslında. Yani KH güçlerinin insanlığın egosunu güçlendirme çabası, aslında insanlığı "asimile etme", kendilerine benzetme çabası çünkü onların benlik duygusu tamamen egodan ibaret. Yani, varoluş bütünüyle birlik-bütünlük hissetmedikleri gibi varoluş bütünlüğünden nefret ediyorlar, onu kapatılması gereken rahatsız edici bir ışık olarak görüyorlar. Veya bazıları o sonsuz ışığın/aklın kaynağını ele geçirip tüm varoluşa şahsi arzusuna göre hükmetmek istiyor.

KH güçlerinin insanlığı arzu/korku batağında egosallaştırarak asimile etme projesi, dünya dediğimiz şu gezegen üzerindeki insan hayatı örgüsünde gerçekleşiyor. Yani bu "lokal" bir gerçeklik. İnsanlığın kendi geçmişindeki sorunları, dikkatsizlikleri, tembellikleri, vurdumduymazlıkları sonucu mümkün hale gelmiş ve halen de devam eden bir trajedi.

İlginç olan şeylerden biri şu ki, eğer bizler tamamen dış çevremizde egemen olan koşullar tarafından belirleniyor olsaydık, o zaman egoya tamamen teslim olmamız işten bile sayılmazdı. Varlık dediğimiz şeyin özü "BH"dir ve dolayısıyla sahte benlik (ego) tamamen egemen olmadıkça, bireyler varoluşun saf BH özüyle zaman zaman mutlaka irtibat kurar, ilham alırlar, şu veya bu düzeyde. Bu kadar berbat koşullarda yaşıyor olmamıza rağmen hala zaman zaman sevgi dediğimiz, insanlık dediğimiz, vicdan dediğimiz, barış ve kardeşlik dediğimiz şeye özlem ve ümit duyuyor, bunun için çaba harcıyoruz.

Bu noktada sizlere hem yeni olmayan, hem de belki de olan bir perspektif sunmak istiyorum. Bir inanç pratiği önerisi.

Güneşin nasıl kesintisiz bir şekilde dünyaya, maddeye, bitki ve hayvan alemine ve insanlığa her saniye can verdiğini düşünün. Güneş'in maddi alemde BH'nin (tamamen vermeye, hizmete yönelik) mükemmel örneği olduğuna dikkat edin. Fiziksel varlığımızın ruhsal varlığımızın bir göstergesi, bir simgesi olması gibi, Güneş dediğimiz yıldız da "tüm" varoluşun ruhsal güneşi olan 7Y'nin bir simgesi, bir göstergesi, bir tezahürüdür. Tüm varlığa hayat veren, imkan veren odur.

Eklenti:
(L) "Arkturuslular" Büyük Merkezi Güneş'e giden yoldan bahsediyorlar. Büyük Merkezi Güneş ve oraya giden yol ne anlama geliyor?

C: 7'nci seviye.



Dünya gezegeni üzerindeki hayatımızın koşulları itibariyle içinde bulunduğumuz tüm berbat duruma rağmen varlığınızda zaman zaman hissettiğiniz güçlü pozitifliğin kaynağı da bu işte. Çünkü tüm varlığın, tüm hayatın kaynağı bu. İşte, anlıyorum ki, şifa için, uyanış için üzerinde odaklanmaya ihtiyaç duyduğumuz gerçek de budur. Varoluşun özü sonsuz bir potansiyel, güzellik, zenginlik, sevgidir, sevinçtir.

Bizi korkutan, ezen, üzen herşey bu lokal realitenin koşullarından kaynaklanmaktadır. Ve ego dediğimiz şey de kendimizi lokal realiteyle aşırı derecede özdeşleştirmekten kaynaklanıyor. Tabi ki lokal realite dediğimiz şey hayatımız ama biz sadece bu değiliz, bundan ibaret değiliz. Dünyadaki insan varlığı bizim varlığımızın tamamı değil, çünkü varlığımızın tamamı tüm varoluş oluyor, çünkü biz tüm varlığız, çünkü varlık bir. Ego bu gerçeğin bilinçli veya yarı bilinçli bir inkarı anlamına geliyor. İşte bu yüzden, her ne kadar mevcut hayat koşullarımız egodan bir anda tamamen kurtulmaya imkan vermese de, zaman zaman ve elimizden geldiğince her fırsatta egomuzdan arınma pratikleri yapmamız gerekiyor. Bu pratik, lokal realitemizdeki ve egomuz yoluyla kendi varlığımızdaki tüm negatifliklerin aslında bir yalana, aldatmaya, kandırmaya dayalı olduğu gerçeğini hatırlayarak mümkün olacak. 7Y'yi, yani Büyük Merkezi Güneşi, ebedi ve ezeli gerçeği hatırlayarak, onun dışındaki herşeyin lokal, geçici, ilüzyon olduğunu hatırlayarak. Bu, lokal gerçekliğimizdeki hayatımızı önemsememek anlamına gelmiyor kesinlikle, bilakis, lokal gerçekliğimizdeki hayatımızı iyileştirmek için sonsuz gerçeği hatırlamamız, onunla kopmaz olan bilinç ve iman bağımızı güçlendirmemiz gerekiyor.

Birlikte, aleyhteki tüm koşullara rağmen varlığımızda titreşen sonsuz sevincin, güzelliğin, sevginin kaynağını sorgulayarak, arayarak, hatırlayarak sonsuz gerçeklikten güç ve ilham alacağız ve karanlığa ışık tutacağız.
Go to Top of Page

Tgur


1239 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 12/01/2017 :  15:23:01  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Bozadi izahatın çok güzel,

Eklentilerim olacak,
"Varoluşun özü sonsuz bir potansiyel, güzellik, zenginlik, sevgidir, sevinçtir." ve BH olmanın da özü budur evet çok haklısın bizim de iddiamız ve inancımız bu,

Ama bu duruma itiraz edebilenler çıkacaktır ,birlik bilinci bu izahta nerede yerini bulacak ,o meşhur sembol ying yang dairesinin sadece bir beyaz kısmını devreye almışsınız ve her şeyi onunla bütünleştirmişsiniz, kara kısım nerede..

Onlara evvela ying yang dairesinin hızlı döngüde tamamen beyazlandığını anlatabiliriz..Çok basit bir örnek olarak.Yani karalar beyaza mutlak dönüşecektir demek.

Basit falan dedik ama bu ying yang halkasının döngüsünü bir çok var oluş izahına kaynak teşkil ettiğini de vurgulamalıyız ,hiç bir olgu sabit bir yol izlemez ,mutlaka başkalaşım (metamorfoz)geçirecektir ve bu muhakkak bir döngü içindedir ,ancak bu döngüyü dünyasal zaman ile kısıtlarsak konuda yanlış yapmış oluruz uzun veya kısa döngü içerisinde değerlendirmeliyiz.

Bu döngülerin varlığı şu oluşumları anlamamıza etkili olur,
Sonsuz potansiyel dendiğinde sonlu noktaları deneylemiş bir varoluştan bahsedebiliriz, güzellik derken çirkinlikten kendini soyutlamış ama çirkinliği denemiş ,görmüşlüğü söyleyebiliriz, sevinç dendiğinde mutsuzluk çukurlarına batmış çıkmışlığı anlatabiliriz.
Sonuçta sorgulayan bilinç niçin bunlar niçin diyecektir ,bütün bunlara ne lüzum vardı..

Sorgulayan zihin onun zihnidir ,

Sorgu ise merakın işleve dönüşmüş halidir ,

Merak ise o zihnin durgun halinden harekete geçiş isteğidir ,varoluşu devreye sokandır,

Varoluş halinde malüm , bizim tanıdığımız halde zaman kabul edilmez, zamanın bizim uyguladığımız ölçüde oluşu lineer algımıza adapte olmuş şekilde yürümekte ama genel hale uymamaktadır,
Yani anlayabildiğimiz kadarı ile zaman ,varoluşun genelinde mevcut değil ama varoluşun alt noktalarına doğru inişte kesitli zaman uygulamaları ortaya konmuş .
Kısaca en ilkel uygulamalarda zaman, varoluşun ızdıraplı hallerini yaratmak için bir obje haline geliyor,kurtulabilmek için sabrı devreye sokmak veya bilgilenmek tavsiye ediliyor,Zira oluşların çeşitli hallerinde olan hal ne durumda ise bir anda olup orijine dönmek, ızdırap değil keyif olurdu.
Bu varsayımlar yumağımızda arada gerçeği o nüve denecek gerçeği bulmuş mu oluyoruz acaba,

" oluşların çeşitli hallerinde olan hal ne durumda ise bir anda oluşup orijine dönmek, yani zamansızlıkta olmak ızdırap değil keyif olurdu."

Bu son söylediğim o aranılan gerçek olmasın..



Edited by - Tgur on 13/01/2017 12:58:30
Go to Top of Page

gerçek tosun paşa


678 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 14/01/2017 :  16:04:12  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Tgur konuyu şu şekilde "Bu döngülerin varlığı şu oluşumları anlamamıza etkili olur,
Sonsuz potansiyel dendiğinde sonlu noktaları deneylemiş bir varoluştan bahsedebiliriz, güzellik derken çirkinlikten kendini soyutlamış ama çirkinliği denemiş ,görmüşlüğü söyleyebiliriz, sevinç dendiğinde mutsuzluk çukurlarına batmış çıkmışlığı anlatabiliriz.
Sonuçta sorgulayan bilinç niçin bunlar niçin diyecektir ,bütün bunlara ne lüzum vardı.." harika özetlemişsin. Çok beğendim teşekkürler.
Go to Top of Page

Tgur


1239 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 14/01/2017 :  21:11:09  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle

Beğendiğine mutlu oldum dostum..İşte bu da döngünün mutlu yönleri karamsarlığı delen bir ışık gibi, sağol..

Go to Top of Page

bozadi


9788 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 18/01/2017 :  21:25:02  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle


Merkezlenme


Arkadaşlar, hepimiz için "merkezlenme" diye bir ihtiyaç buldum, hayırlı olsun!

Bu bazı bakımlardan dinlerin ibadetlerine benzetilebilir. İbadetler sırasında ideal olarak insanlar dikkatlerini lokal ve geçici gerçeklik diyebileceğimiz dünya hayatından evrensel ve sonsuz gerçekliğe kaydırmaya çalışırlar. Dünya hayatı pek çok zorluklar, işkenceler ve saptırıcılarla doludur ve tüm bunlar ego dediğimiz sahte benliğin oluşumuna veya güçlenmesine neden olabilmektedir. Sahte benlik "merkezle" bağlantısının farkında olmayan, o bağlantıya güvenmeyen veya onunla uyumlu yaşamayan veya buna direnen bir benlik türü olarak düşünülebilir sanırım. Egonun gelişimi bizzat negatif niyetlilikle ilişkili olabileceği gibi, kişi genel olarak pozitif eğilimli denebilecek biri olsa bile eksik veya yanlış bilgi veya inançlar veya kabullenişler nedeniyle de ego gelişimi söz konusu olabilir.

Ego "merkezle" bağlantısının farkında olmayan veya buna güvenmeyen veya bunu benimsemeyen bir benlik yapısıdır dedik. Peki "merkez" nedir? Merkez, dünyadaki insan trajedisini ve zulümleri var güçleriyle tırmandırmaya çalışan KH güçlerinin bize unutturmaya, ona dair farkındalığımızı, inancımızı, bağlantımızı koparmaya çalıştıkları realitedir. Varoluşun aslı, esasıdır. Pozitiftir, dengeye, adalete, sevgiye ve ışığa dayalıdır. Bu kadar çok olumsuzluğa, baskıya, işkenceye, katliamalara rağmen inanmakta, güvenmekte, kutlamakta, erişmeyi umut etmekte direndiğiniz sonsuz gerçekliktir. Varlığınızın ve tüm varlığın özü ve kendisidir. İçinizdeki sebepsiz sevincin, sevginin, ümit ışığının kaynağıdır. Güneştir o. Güneşin hem kendisi, hem de temsil ettiğidir, tüm güneşlerin güneşidir. Tüm bu söylediklerimin farkına zaman zaman hepimiz varıyoruz, hatırlıyoruz, en doğal gerçek olarak onu kutluyoruz ama sonra onunla bağlantımızı çok ciddi oranlarda yitiriyoruz, öyle ki, o gerçeğe olan inancımız, güvenimiz, sevincimiz yalan oluyor adeta. Bir gölge, kesif, kara, zehirli bir duman tabakası, hatta bir duvar, duvarlar giriyor ebedi gerçekle aramıza. Ego. Sahte benlik. Bazı bakımlardan ona "çiğ" veya "olmamış" benlik de denebilir. Varoluşun her daim ışıl ışıl parlayan basit ve sonsuz gerçeğine karşı körleşme, ona karşı inançsızlaşma ve güvensizleşme, onu inkar veya onunla uyumsuzluk veya ona karşıt bir pozisyon almayla kendini gösteriyor.

Bu saydığım ego semptomları insanlık olarak hepimizin sıkça deneyimlediği bazı negatif halleri kapsadığı gibi, KH'ye, yani negatifliğe, yani fenalığa adanmakta veya adanmış olan güçlerin "olağan" hallerini de kapsıyor. Biz insanları o kötülüğe adanmış güçlerin muhatabı, daha doğrusu kurbanı haline getiren neden de onlarla paylaşmakta olduğumuz bu "ego" realitesi. Bizlerin yükselip alçalan, gelip giden şekillerde deneyimlediğimiz sahte benlik realitesini onlar kesintisiz şekilde ve olabilecek en yüksek seviyelerde deneyimliyorlar. Bizler tabi ki egosal olmayan şeyler de yaşıyoruz, gerçek varlığımızla irtibat kurabildiğimiz, ona inanabildiğimiz, güvenebildiğimiz, onun farkına varabildiğimiz ölçüde. Paylaşılmaya can atan bir sevgi, sevinç, huzur, güven duyduğumuzda…

3. yoğunluğun pek çok bakımdan "çocuksu" ve/veya "ergensi" bir seviye olduğu düşünebilir sanırım. "Çiğlik" meselesi bununla ilgili biraz da. Örneğin bir bebek veya çocuk, birincil derecede kritik olmadığı halde bir ihtiyacı veya beklentisi karşılanmadığı zaman ciddi bir endişe veya sinir bozukluğu, hatta nefret duyabilir kolayca. Olumsuz alışkanlıkları kolayca benimseyebilir. İradesi, muhakemesi, verileri birleştirip sonuç çıkarma, zorluklara veya cazibelere direnme yeteneği henüz gelişmemiştir. "Olgun" değildir. İşte genel olarak insanlığın durumu da bu değil midir? Hatta, başımıza musallat olan 3KH ve 4KH güçleri olmasaydı insanlığın yaşamı güllük-gülistanlık olur muydu acaba? İnsanların daha çiğ veya daha egosal olanları (veya olduklarında) çevrelerindeki diğer insanlara veya insan gruplarına hayatı dar edecek yozlaşmışlıklar geliştirmeyecekler miydi? Daha en başta insanlığın "cennetten" (BH) düşme sebebi bu çiğlik ve tırmanan yozlaşmışlık değil miydi? (OP realitesi de meseleyi iyice karmaşıklaştırdı.) İşte, ne yazık ki insanlık genelinde mevcut olan bu çiğ ego hem insanlığın nispeten daha olgun/ileri düzeydeki yüksek egoların (KH'ye adanan 3Y) iştahını kabarttı, hem de insanlıkla karşılaştırıldığında çiğlikten tamamen uzak denebilecek, üst seviyelerden/boyutlardan son derece olgun egoların (4KH).

Elbette insanlığın her zaman BH eğilimi baskın olan ve insanlığın genelinden daha olgun denebilecek olan bireyleri, grupları olmuştur her zaman. Bu da bu çeşitliliğin bir parçasıdır. Onların BH eğilimli faaliyetlerini zayıflatmak, saptırmak veya tamamen etkisiz kılmak için 3KH ve 4KH güçleri insanlık genelini din ve ekonomi başta olmak üzere sızabildikleri/kullanabildikleri her yolla baskı ve kontrol altında tutmak için kesintisiz ve yoğun faaliyet içinde olmuştur ve bu durum tabi ki halen devam etmektedir. Para gücünün ezici kısmının KH eğilimli bir azınlığın elinde olması, bu yolla insanlığın fakirleştirilip sefilleştirilmesi, savaş/terör yoluyla insanlığın sürekli korku ve endişe içinde tutulması…

Sonuç olarak egolarımız, sahte benliklerimiz var. Yaralandık, korkutulduk, ciddi ölçülerde sindirildik. Varoluşun aslına, esasına ciddi ölçüde yabancılaştık, güvensizleştik, onunla bağlarımız zayıfladı, istikrarsızlaştı.

"Merkezlenme" ihtiyacı bununla ilgili. İstisnasız tüm varoluşun aslı, esası, merkezi ve ta kendisi olan Güneş/7Y realitesiyle olan özdeşliğimizin, birliğimizin, bu gerçekliğin mutlaklığının farkındalığını besleme, büyütme ihtiyacı bu.

Ayrıntılandırmaya, derinleştirmeye çalışacağım.
Go to Top of Page

bozadi


9788 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 20/01/2017 :  19:51:47  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
"Benim işim nedir?" diye sorabiliyor insan kendine. Evet, hayatın maddi ve sosyal bağlamında işlerimiz, görevlerimiz, zorunluluklarımız vardır. Ama tüm bu olan biteni kapsayan büyük resim anlamında, felsefi olarak, "Ne yapmam gerekiyor?" sorusunu soruyoruz kendimize.

Ciddi bir hastalığı olanın öncelikli işi iyileşmektir. Ego hastalıktır. İnsanlığın en büyük hastalığı. Tüm bilinci etkileyen bir hastalık bu ve dolayısıyla da bireylerin tüm deneyimlerini birinci dereceden etkiliyor.

Öyle görünüyor ki, eğer bu hastalığımız olmasaydı, tüm varlığın tek bir varlık olduğunun kesintisiz bir şekilde farkında olacaktık. Ego "birliğin farkında olmamak" veya onu bilinçli veya yarı-bilinçli bir şekilde inkar etmek veya hatta bazı durumlarda bu birliğe, yani varlığa savaş açmak demek.

Şimdi, tabi, hepimiz varlığın birliğine dair birşeyler okuyoruz, seziyoruz, onaylıyoruz falan ama hayatımız genel olarak birlik farkındalığına dayalı değil. Bu da birliğe yeterince inanmadığımız, belki daha doğrusu, birliğin ne olduğunu bilmediğimiz, hatırlamadığımız anlamına geliyor. "Görmek inanmaktır" gibi bir söze gönderme yapmışlardı K'lar. Ve görmediğimiz bir birliğe inanmakta, güvenmekte zorluk çekmemiz de doğal aslında bazı bakımlardan. Dünya denen bu kürenin üzerinde yaşıyoruz ve hayatımızda negativite o kadar yoğun ve yaygın ki, pozitiflikten çok daha fazla negatiflikle karşılaşıyor olmamız gibi bir durum var.

Sanırım ruhsal anlamda çocukluk ile olgunluğu birbirinden ayıran başlıca faktörlerden biri bu. Lokal/geçici bir realitenin kişinin tüm realitesi haline gelmesine direnebilmek ve direnememek meselesi. İnsanlığın genelinden farklı olarak muhtemelen bizler çoğu durumda gençlik ile yetişkinlik arasında gidip geliyoruz. Bu bazen doğal ve bazen de kişilik bölünmesi/çatışması ile ilgili.

Tabi ben bu açıklamada çocuksuluk (yetişkin olmayış) terimini spesifik bir anlamda kullanıyorum. Bu terimin farklı anlamları, yorumları olabilir. Sanıyorum İncil'de "Tekrar çocuk olmadıkça cennetin/tanrının krallığına giremezsiniz." gibi bir söz var örneğin. Ben bu sözdeki "çocukluk" kavramının başlıca anlamlarından birinin "basitlik" (karmaşık olmama) ile ilgili olduğunu algılıyorum şu andaki bakış açımla. Yani örneğin lineer bakış açısıyla bakıldığında, 3. yoğunluktan daha yüksekteki tüm seviyeler 3. yoğunluktan çok daha karmaşıktır (3. yoğunluğun bakış açısıyla). Halbuki en nihai yoğunluk seviyesi olan 7. yoğunluğun karmaşıklıktan tamamen uzak, son derece basit, hatta varoluşun en basit, en temel farkındalığı/deneyimi var gibi görünüyor: Birlik.

Adanmış KH güçleri dünyayı aşırı derecede negatifliğe boğarak insanlığın büyük bir bölümünün egosallaşmasını sağlıyorlar. İnsanlığın yarısı zaten OP, yani 3. yoğunluğun kendi içinde ilk yarısı olan bebeklik, çocukluk ve ergenlik aşamalarına dağılmış durumdalar. Kalan yarısı ise 3. yoğunluğun gençlik ve olgunluk aşamalarının çeşitli düzeylerinde yer alıyorlar. OP'likten çıkma, yani "ruhlanma" olayının 3. yoğunluğun yaklaşık olarak orta seviyesinde, yani bir anlamda "gençlik" aşamasında gerçekleştiğini algıladım şimdiye kadar okuduklarımdan. Hani insan gençliğinin bir noktasında ailesinin gözetim ve yaptırımlarından neredeyse tamamen özgürleştiği, bağımsızlığını ve sorumluluğunu en güçlü şekilde fark ettiği, bunun coşkusunu yaşadığı bir aşamadan geçer ya, OP'likten çıkışın da böyle birşey olduğunu düşünüyorum. OP'lere "ruhsuz" diyoruz ama tabi ki bizzat K'ların da belirttiği gibi bu terimden kasıt mutlak manada bir ruhsuzluk değil. Kastedilen şey daha ziyade, tam manada bağımsız/sorumlu bir "birey" (veya biraz cinsiyetçi bir laf olsa da "adamlık") mertebesine henüz ulaşmamış, bebek, çocuk veya ergenlik-gençlik arası seviyelerdeki bireylerdir.

Sonuç olarak, OP olsun veya olmasın, insanlığın tamamında ego hastalığı şu veya bu düzeyde mevcut. KH güçleri hayat sahnemizde adaletsizliği, işkenceyi, katliamı adeta norm haline getirdikleri ve böl-yönet stratejileriyle adeta herkesi birbirine düşman ettiği için, adalet, sevgi, birlik gibi kavramlara ve dolayısıyla o kavramların işaret ettiği realiteye inançta, güvende ve farkındalıkta ciddi bir kayıp, şüphe, tereddüt yaşanabiliyor. İnsan yoğun ve yaygın negativiteye maruz kaldıkça, bilinçli olarak farkında bile olmadan bünyede ego artışa geçiyor.

İşte, bizler hastalığımızla ilgili farkındalığımızı artırmada ve iyileşmede, yani sahte benliğimizin iyice farkına varıp ondan kurtulmada birbirimize yardımcı olabiliriz.
Go to Top of Page

bozadi


9788 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 21/01/2017 :  13:17:57  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Go to Top of Page

bozadi


9788 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 21/01/2017 :  13:52:31  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Yukarıdaki resmi bu nitelikteki görüntüleri google'da tararken amatör bir astronomi sayfasında buldum. "HD 91962" diye bir yıldız sisteminin temsili bir görüntüsü olduğunu sanıyorum.

Yıldızların 7Y'yi temsil ettiklerini, fizik alemde 7Y'nin ve saf BH'nin bir tezahürü olduklarını düşünüyorum. Hatırlarsanız, K'lar doğmakta veya batmakta olan Güneş'e bakmanın faydasından bahsetmişlerdi bir celsede (doğmakta veya batmakta olan Güneş bir öğlen Güneşi kadar gözleri rahatsız etmeyeceği için olsa gerek).

Aslında yukarıdaki resimdeki yıldızın etrafında betimlenen diğer ışık noktalarının her biri de birer yıldız ama yine de bu yakından betimlenen yıldızın 7. yoğunluk olduğunu, yani tüm varoluşun merkezindeki ana kaynak olduğunu düşünün. Sonuçta her yıldız 7. yoğunluğu temsil ediyor bir şekilde ama çok sayıda yıldız olduğu halde 7. yoğunluk çok sayıda değil, 1 tane.
Go to Top of Page

bozadi


9788 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 21/01/2017 :  14:48:54  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Astronomide ve astrolojide Güneş'in simgesi:



Aslında bu simgede ortadaki nokta 7. yoğunluğu temsil ediyor. Dış çember ise 1. yoğunluk. Nokta ile dış çember arasında kalan boşluklar ise doğal olarak 7. yoğunluk ile 1. yoğunluk arasındaki çeşitli seviyeler. Yani bu simge aslında varoluş bütünlüğünü simgeliyor.
Go to Top of Page

bozadi


9788 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 21/01/2017 :  15:35:18  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Bu simgenin "yoğunluklar" versiyonu:

Go to Top of Page

bozadi


9788 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 21/01/2017 :  16:24:17  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle



http://uzaykasifi.com/wp-content/uploads/2016/05/Gunes-Sistemi.jpg
Go to Top of Page

bozadi


9788 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 21/01/2017 :  16:41:43  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
İşte, nasıl Dünya Güneş'e "bağlıysa", tüm Güneşler, tüm varlıklar, tüm varoluş da 7Y'ye "bağlıdır". Her bir yoğunluğun gökkuşağının yedi renginden birini taşıdığı üstteki "yoğunluklar" resmine tekrar tekrar bakın. Tüm varoluşun aynı varoluş küresi içinde, 7y merkezli olarak devindiğini gösteriyor. "Birliği" zihinde canlandırmanın en güzel yollarından biridir bu. Güneş sistemi veya gözlemleyebildiğimiz evrendeki diğer yıldız sistemleri de aynı gerçeğin fiziksel evrenimizdeki tezahürleri olarak görülebilir. "Fraktaller" teorisi diye de geçen parça-bütün özdeşliğinin bir yansıması. Aynı zamanda "birleşik alan teorisinin" ifade ettiği nihai realite. Tüm varoluşun aynı merkez (7y) etrafında deveran etmesi.
Go to Top of Page

bozadi


9788 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 21/01/2017 :  18:05:37  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Tabi ki bu örneklediklerim işin maddi ve/veya şekilsel kısmı. Bizim en çok odaklanmamız gereken şey bu simgelerin ifade ettiği maneviyattır.
Go to Top of Page

gerçek tosun paşa


678 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 22/01/2017 :  00:41:36  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Bozadi müthiş olmuş eline sağlık güneş üzerinde bir süredir çok önemli noktalarda duruyorsun ve fikir veriyorsun
Go to Top of Page

bozadi


9788 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 22/01/2017 :  17:54:24  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
İtiraf edelim ki mevcut KH düzeni egomuz yoluyla bir şekilde hepimizi yakalıyor ve sömürüyor. Düzen deyince bu ille de düzenin resmi veya kurumsal bir uzantısı anlamında değil, aile veya yakın iş ve sosyal çevremiz içinde de sıkça müşerref olduğumuz bir realite. Kısacası herkesten, herşeyden ve kendimizden bile ölümüne nefret edecek hale geliyoruz. Güvensizlik, şok, travma, çaresizlik, kurbanlık halini deneyimliyoruz. Ego yoluyla çoğu durumda mağdur olan, bazense aynı zamanda mağdur eden konumunda aynı neticelerle karşılaşıyoruz.

Hayatımızın ekonomik, siyasi, sosyal, dini vb çeşitli yönleri üzerinde sahip olduğu mafyatik güçle düzen bir şekilde aklımızı alıyor, zehirliyor, parçalıyor, aptallaştırıyor, eziyor. Buna o kadar sık, o kadar sürekli maruz kalıyoruz ki, hayatın birliğinden, bütünlüğünden, iyiliğinden, hatta anlamlılığından ciddi şekilde şüphe edecek hale geliyoruz. Elbette bu durumun istisnaları oluyor. Belki nadir denebilecek şekilde bile olsa, güçlü, derin, adeta sonsuz bir güven, sevgi, huzur duyabiliyoruz. Yani negatif haller çoğunlukta olsa da, bir iniş-çıkış durumu sürüyor. Çok zıt, çelişkili hallere girip çıkıyoruz. Benliğimizin, varlığımızın, deneyimimizin bütün parçalarını bir arada göremiyoruz çoğu zaman. Tam da düzenin sömürücü efendilerinin amaçladığı gibi. Kafamızı kaldırıp hayatımızda gerçekten ne olup bittiğini görmemizi, sorgulamamızı istemiyorlar. Hayatımızı kurbanlık ve suçluluk duygularıyla, nefretle, acizlikle, anlamsızlıkla doldurmak için yoğun mesai yapıyorlar. Dahası ideolojik çatışmalar ve başka pek çok yolla insanları birbirine düşürerek bu böl-yönet operasyonlarında çeşitli roller almamızı bile sağlayabiliyorlar.

Sonuç itibariyle egomuz güçlendirildi. Varoluş bütünlüğüyle güçlü bir birlik duygumuz, algımız, inancımız yok. Muhtemelen hepimiz çeşitli mağdurluk ve suçluluk kompleksleri, korku, güvensizlik ve anlamsızlık hisleri deneyimliyoruz pek çok zaman. Halbuki güçlü pozitif duygu ve düşüncelere de erişiyoruz, daha nadir de olsa. Sonra o pozitif farkındalık, güven, sevinç avuçlarımızdan kayıp yitiyor, yalan oluyor adeta.

Bu kısır döngülerin farkına varmak, bu dengesizliği azaltmak, düzenin insan egosunu suistimal ederek bizi içine düşürdüğü kabustan, yalan ve işkence döngüsünden çıkmak meselesinde birbirimize yardımcı olabiliriz.

Hayat bize fark etmemenin imkansız olduğu önemli ipuçları veriyor aslında. Örneğin doğanın içerdiği bazı tehlikelere rağmen ne kadar büyük bir bolluk, zenginlik, güzellik, çeşitlilik ve besleyicilik kaynağı olduğunu görüyoruz. Dünyadaki tüm bitki, hayvan ve insan yaşamını koşulsuz, beklentisiz ve çok güçlü bir şekilde ısısıyla ve ışığıyla besleyen hayat verici yıldızımız Güneş'i görüyoruz. Kesintisiz bir şekilde maruz kalmakta olduğumuz bunca şiddetli ve yoğun zulme, sevgisizliğe, adaletsizliğe, dejenerasyona, suçluluğa ve mağduriyete rağmen kalbimizin bir yerindenden bir şekilde türeyen ve paylaşılmak isteyen o sevincin, sevginin, ümidin "kaynağı" nedir acaba? İşte o kaynak neyse ve bizim o kaynakla ilişkimiz neyse, fırsat ve imkan bulduğumuz her durumda bunun farkındalığını sabırla artırmamız, birbirimize bu konuda destek olmamız gerekiyor. Hem de düzen egomuz yoluyla bizi bazen korkutarak, bazen çeşitli cazibelerle ayartarak çıkışsızlığa sürüklemeye çalışmaya devam edeceği halde.

Zaman zaman iyice tırmanan tüm bu belirsizliklere, anlamsızlıklara, ümitsizliklere rağmen varlığınızda, gönlünüzde, miktar olarak ne kadar az olursa olsun türeyebilen sevince, ümide iyi bakın.
Go to Top of Page

bozadi


9788 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 23/01/2017 :  19:12:51  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Varlığınızdaki pozitifliğe erişmeyle ilgili olası pratiklerden birinden bahsetmek istiyorum.

Meditasyon gibi bir kenara çekildiğiniz veya bir şekilde sakince ve sessizce kendinizle ilgili gözlem ve derin düşünme yapabileceğiniz bir zamanda, erişiminiz dahilindeki herhangi bir pozitiflik enerjisinin/hissinin farkına varın. Yani, göğsünüzün içinde, 4. çakranızda kendiliğinden mevcut olan, belirli bir durumla, olayla, beklentiyle bağlantısı olmayan pozitifliğin farkına varın. Tüm olumsuz koşullara ve karamsar beklentilere, üzüntülere, kızgınlıklara rağmen varlığınızda mevcut olduğunu veya bir şekilde türeyebildiğini gözlemlediğiniz pozitiflik. İyi hissediş, güven, sevinç, sevgi... Pozitifliğin hangi çeşidi olduğu önemli değil, tüm pozitiflik türlerinin aslında nihai olarak aynı şey olduğuna dikkat edin. Aslında bu gözlemi yapmaya çalıştığınız süreçte aklınıza gelen çeştli kızgınlıklarınız, üzüntüleriniz, endişeleriniz nedeniyle varlığınızda mevcut olan (veya bir şekilde erişebildiğiniz) pozitifliği ayırt edebilmek zorlaşabilir veya anlamsızlaşabilir bazen. Çeşitli farklı zamanlarda farklı gözlemler yapabilirsiniz.

Pozitif bir heyecan arayın varlığınızda. Göğsünüzde hissedin onu. Gerekçelendirme eğiliminize dikkat edin. Bazı durumlarda, varlığınızdaki pozitif heyecanın farkına varırken veya onunla etkileşime girerken, bu size aptalca görünebilir, yani kendinizi anlamsız, saçma birşey yapıyormuş gibi hissedebilirsiniz. Bir gerekçesi olmadan, durup dururken pozitif heyecanla etkileşime girmeye, o heyecanı duymaya, deneyimlemeye çalışmak delilik gibi görünebilir. Aslında size öyle görünmekten de ziyade, sizde durup dururken böyle bir hal değişimi meydana geldiğini fark eden ve bunu sorgulamak isteyebilecek birine bunu nasıl açıklayacağınızı bilmediğiniz için, saçmasapan birşey yapıyor olarak veya deli gibi görünmekten çekindiğinizin farkına varabilirsiniz belki. Hayatımızla ilgili bir sürü sorun, stres, endişe vardır, pek çok angarya vardır. Özellikle onları düşündüğünüzde, durduğunuz yerde, adeta sebepsiz bir şekilde pozitif heyecan duymayı amaçlamak ve buna teşebbüs etmek anlamsız, mantıksız görünebilir.

Aslında tüm o dertlerin varlık amacı biraz da bu değil midir zaten? Daha doğrusu, hayatımızda gereğinden epeyce fazla bir şekilde mevcut olan tüm o olumsuzlukları, zorlukları, endişeleri tırmandırmak için gerekli koşulları sağlayan negatif eğilimli varlık grupları, o pozitif heyecanı "öylesine" duymaya çalışma gerekliliğini unutturmak, imkansızlaştırmak, anlamsızlaştırmak, ümitsizleştirmek istemiyorlar mı? Hayatımızla ilgili karamsarlık ve kızgınlık sebebi olan koşullar aklımıza geldikçe, böyle birşey yapmak anlamsız, faydasız görünebilir. Hiçbir işe yaramayacağı, vakit kaybı olduğu duygusu/düşüncesi ağır basabilir. Ama bunu yapmadan, meydana getireceği farkı, "dönüştürücülüğü" bilemez, göremezsiniz. O yüzden, ne kadar saçma, faydasız, anlamsız veya imkansız görünürse görünsün, bunu tekrar tekrar yapıp da o pozitif heyecana ulaştığınızda, bunu yapmadan önceki sizle nispeten başarılı bir şekilde yaptıktan sonraki sizin tam olarak aynı siz olmadığını fark edeceksiniz. Görünen köyle gidilen köy çok farklı olacaktır.

Bloke edici, zorlaştırıcı, engelleyici negatif duygu ve düşünce sarmalımız bazen bu girişimde bulunmayı gerçekten çok zorlaştırır, hatta belki pek çok zaman imkansızlaştırır. Çünkü, negatif baskın haldeyken, bizzat yapmaya niyet ettiğiniz şeyin potansiyel "dönüştürücü" yapısı sizi rahatsız eder. Zaten negatif haldesinizdir, streslisinizdir, deli gibi birşeyler düşünmeye, çözüm aramaya çalışıyorsunuzdur, böyle bir durumda "hal değişikliği" meydana getirecek birşey, o anki bakış açınızı, yani "halinizi" bırakmanızı gerektirecektir ve bunu kendi kendinize "hadsiz" bir teklif/teşebbüs gibi algılayabilirsiniz. Aslında bu bizzat korku, acizlik ve aşağılık kompleksinin etkisiyle meydana gelen bir tepkidir pek çok durumda (deneyim konuşuyor).

İşte, mümkün olduğunda, gerekçe dayatmadan, varlığınızın kendisinden türeyen o pozitif heyecanın farkına varın ve devinimini, büyüyüşünü izleyin. Bunu elbette her istediğinizde yapamayabilirsiniz. Ama isterseniz bu işte uzmanlaşabilirsiniz veya birlikte bu işte uzmanlaşabiliriz bence.

Yalnız, evet, "gerekçelendirme" dürtüsünün nispeten sağlıklı denebilecek bir türü de olabilir. Şöyle ki; negatif bir haldeyken insan nihai realitenin pozitif olduğunu bilmez, görmez, inanmaz, güvenmez. Biz şiddetli bir negatif haldeyken, bizim için tüm varoluş negatiftir, bu da o berbat çıkışsızlık, çözümsüzlük, anlamsızlık, acizlik ve kızgınlık duygularına neden olur. İşte, insan negatif denebilecek bir halden pozitif bir hale geçmeye çalışırken, aslında kendisi için tüm dünyanın ve tüm varoluşun "halini" de değiştirmektedir bir anlamda ve bu geçişi, bu dönüşümü yapmanın zorluklarından biri de bununla ilgilidir. Tüm varoluşu iyiyken kötü, kötüyken iyi yapmak hiç basit bir mesele değildir. Bu arada, evet, insan nasıl kendini gerçekten kötü hissettiğinde, bilinçli olarak farkında bile olmadan aslında tüm varoluşun kötü olduğuna inanma eğilimi geliştiriyorsa, aynı şekilde insan kendini gerçekten iyi hissettiğinde de tüm varoluşun iyi olduğuna dair bir inanç, bilinç gelişir. Elbetteki hissiyat/inanç/bilinç durumumuz her zaman bu kadar siyah-beyaz değildir, gri bölgelerdedir çoğu durumda.

İşte, negatif-baskın denebilecek hallerin pek çoğunda, insan aslında tüm varoluşun kötülüğüne ikna olmuş durumdadır bir şekilde ve buna göre planlar yapma eğilimine girer (bu tepkide elbette 3. yoğunluğa özgü çocuksu egonun da rolü vardır). Böyle bir haldeyken insan kendisini "pozitifleştirecek" şeylere karşı (bu, boş bir zamanında kendi kendine uygulamaya çalıştığı bir teknik bile olsa) içsel bir karşı tepki gösterme eğilimindedir çünkü mesele sadece basit bir pozitiflik geliştirmekle ilgili değildir aslında, kişi için tüm varoluşun anlamının, yapısının, "kutbiyetinin" değişmesi sonucunu doğurabilecek birşeydir bu girişim, en nihai manasıyla. Ve negatif-baskın haldeki birey negatif (güvenilmez, kötü, anlamsız) varoluş görüşü etkisi altında olduğu için, pozitiflik o süreçte ona anlamlı gelmez, "gerçeğe aykırı" görünür, mantıksız, boş, saçma, aptalca görünür. Ta ki bir şekilde kutbiyetini değiştirene, yani nispeten negatif-baskın bir halden, nispeten pozitif-baskın bir hale geçene kadar. O geçişi bir kez yaptığınızda dünya, hayat, varoluş artık farklıdır.

Bizler, lokal realitemiz olan dünya hayatı realitesinde o kadar çok negatifliğe maruz kalıyor veya bırakılıyoruz ki (egemen KH güçlerinin tasarımı gereği), farkında olarak veya olmayarak, bilinçaltımızda evrenin, hayatın negatifliği ile ilgili bir inanç, varsayım gelişmeye başlıyor. Bu da dolu dolu bir pozitifliği deneyimlemeyi zorlaştırıyor, çünkü öyle dolu dolu ve istikrarlı bir şekilde pozitif bir varoluşa inanç geliştirmek için yeterli "veri/somutluk" yoktur. İşte, "gerekçelendirme" ihtiyacının nispeten doğal sayılabileceği alan derken şunu kastediyorum: Tamam, birey varlığındaki pozitivitenin farkında olabilir, ona zaman zaman bir gerekçe dayatmadan, sırf deneme amaçlı olarak erişebilir, deneyimleyebilir vs ama bu pozitiflik deneyimini giderek kalıcı ve istikrarlı hale getirme iradesinin gelişebilmesi için dünyadaki tüm egemen negatifliğe rahatça baskın gelebilecek kadar büyük bir pozitif realitenin varlığına inanıyor, güveniyor, bundan güç alıyor olması gerekir. Güneş örneğinde 7y merkeziyeti gibi varoluşun temel yapısıyla ilgili hususlara dikkat çekmeye çalışmamın nedeni bununla ilgili.

İçimizde pozitiflik üretebilme yeteneği var, aktif bir şekilde kullanılsa da, kullanılmasa da. İnsan o potansiyeli kullanmak için güçlü bir temel ihtiyacı duyuyor. Negatifliğin çok egemen olduğu bir yerde pozitifliğe yatırım yapmak pek anlamlı gelmiyor insana. İşte, dünyada olup bitenler bizi korkutup, üzüp, acizleştirip egosallaştırırken, bunu dengelemek için inadına varoluşun pozitif olan doğasını hatırlayıp ona inanmak, buna güvenmek ve böylece varlığımızdaki pozitiflik reaktörünü harekete geçirmek gerekiyor veya bunu yapmaya gerçekten çok ihtiyacımız olacak diye düşünüyorum.
Go to Top of Page

bozadi


9788 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 26/01/2017 :  23:48:47  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle






Bu iki boyutlu simgeyi üç boyutlu güneş küresi olarak düşünün. Her yöne dağılan ışınlarının her biri bir ruhu, bir canı temsil ediyor. Veya her bir ışının bir ağacın gövdesi gibi olduğu, giderek küçülen dallara ayrıldığı düşünebilir. Bu anlamda her bir ana ışın çeşitli yoğunluklardaki/boyutlardaki bir ruh havuzunu/grubunu, daha küçük dallar veya yapraklar vs o ruh grubundaki bireyleri temsil ediyor olarak düşünülebilir belki.

Bu simgedeki güneş aslında varlığı, yani var olmayı temsil ediyor. Yani simgenin esas önemi, tüm varlıkların, tüm bireylerin, herşeyin, aynı/bir olan varlığın uzantıları olduğuna dikkat çekmek.

"Asıl" meselesi bu. Yani, aslımız bu; varlık. Bundan daha aslı, daha öncesi, daha derini, daha içi, daha merkezi yok. Herşeyin dibi, kaynağı, merkezi bu; pür-i pak varlık; 7. yoğunluk. K'lar "Herşey 7. yoğunluk" demişlerdi bir celsede. İşte yukarıdaki simgede bu gerçeğin bir ifadesi bulunabilir. Ruhlar/canlar/bireyler birer dalga gibi. Hepsi denize ait, denizin/okyanusun kendisi.

Din dediğimiz şey bu bana göre. Mutlak gerçeğe yönelik yapılan inanç ve farkındalık çabası.

Meditasyon çabalarımdan bazılarında, en nihai, en mutlak, en kesin gerçek namına neye inanabilir, neyi hayal edebilirim diye düşündüğümde, bu yukarıdaki simgenin ifade ettiği "varlığın tekliği" gerçeği üzerinde durmayı ilham verici buluyorum. Her zaman bunu hatırlamaya veya düşünmeye uygun bir zihin yapısında olmasam da, olabildiğimde gerçekten olumlu sonuç aldığımı gözlemliyorum.

Daha önce de forumda zaman zaman tartışması geçtiği gibi, varlığın tekliği/birliği kavramı sanki bireyselliğin anlam ve önemini tamamen ortadan kaldırıyormuş, bireyi öldürüyor veya kurban/mağdur ediyormuş gibi bir izlenim bırakabilir ama aslında bu kesinlikle doğru değil. Birey dediğimiz şeyin birleşik/bütünleşik varlık merkezinden bağımsız bir varlığı yok, tek ve aynı olan varlığın bir uzantısı sadece. Merkeze/birliğe itiraz etmek, "varlığa, var olmaya" itiraz etmek demek aslında. Paradoks bir bakıma. Tabi içinde bulunduğumuz 3KH yaşam koşullarının berbatlığı ve bunun tırmandırdığı kızgın/endişeli/egosal bakış açısının etkisiyle böyle güvensizlikler, endişeler, korkular deneyimlemek bir yönüyle doğal ve kaçınılmaz belki ama işte artık bu kompleksleri ele alıp çözümlememiz gerekiyor. "Gerçekten" doğru olan, güzel olan, iyi olan ne varsa, hepsinin kaynağı "varlık" dediğimiz şey zaten. O yüzden, "din/ibadet" denen şeyin kendisi olduğu söylenebilecek olan "varlıkla özdeşleşme" çabası bizi asla yanlış bir yöne götürmez. Yeter ki "varlığın" ne olduğunu anlayalım, hatırlayalım, tüm kalbimizle onaylayalım. Ayrıca varlık asla bireylere işkence etmez, onların bireyselliklerini doya doya yaşamalarını ister ve bunun gereğini yapar. Bu tıpkı anne-babanın bebeklerinin bebekliğini yargılamamaları, onu olduğu gibi sevip kabul etmeleri gibidir. Sorunları, acıları, ızdırapları "varlık" dayatmaz, varlığın birer uzantısı olan birey gruplarının kendi özel yolculuklarındaki kitlesel ve bireysel özgür-irade seçimlerinin sonuçları olarak meydana gelebiliyor bunlar anlayabildiğim kadarıyla.

Bu arada, KH varlıkları da "varlığın" bir parçası doğal olarak. Ama onlar kendi özgür iradeleriyle varlıklarını var ediciliğe değil, yok ediciliğe adıyorlar. Sevgiye değil nefrete, paylaşıma değil sömürüye odaklanıyorlar. Bu negatife adanışı %100 seviyesine ulaştırdıklarında zaten yok olmuş oluyorlar. Tek alternatifleri, ışığın, bilginin, gücünün kaynağına (7Y) ulaşma yolculuğunda KH'liklerini giderek azaltarak sonunda BH'ye geçmek.

Ve bizi de aslında mevcut KH-egemen düzenin muhatabı ve mağduru haline getiren başlıca faktör de kendi içimizdeki KH denebilecek olan ego faktörüdür. Yani basit ve mutlak olan "varlığın birliği" realitesinin farkındalığına odaklanmaya uzak veya karşı olma düzeyidir. Bu nedenle başta kendi iyiliğim için olmak üzere hepimizin iyiliği, dayanışması, yardımlaşması için "varlığın birliğine" olan inanç konusu üzerinde düşünmeye, paylaşmaya devam etmemizin faydasına inanıyorum.
Go to Top of Page

bozadi


9788 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 27/01/2017 :  00:01:12  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen gerçek tosun paşa

Bozadi müthiş olmuş eline sağlık güneş üzerinde bir süredir çok önemli noktalarda duruyorsun ve fikir veriyorsun
Gecikmiş bir şekilde de olsa teşekkürlerimi sunuyorum ben de dostum, beğenmene sevindim.
Go to Top of Page

macka


211 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 28/01/2017 :  11:33:33  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
İlham verici açıklamaların için çok teşekkürler sevgili Bozadi.
ben de beyti Dost celselerinden bir alıntı ile "Varlık" üzerine düşünelim derim.
"..Aslında yok olan, kaybolacak olan geçekten, yolundan ayrı durandır..! O her zaman var. O her zaman var olacaktır. Çünkü var eden O’dur. Ve varlık O’dur aslında..! Siz eğer şüphede iseniz, kendi kendinizle yalnız kalacak, yine siz garip olacaksınız. Siz kötüde iseniz, Ki…! Öylesiniz…! Şüphesiz…! Kötülüğün mutlak geldiği yere geri döneceğini bilen değil misiniz..? İşte asıl gülünç tarafınız, acınacak yeriniz bu; Her şeyi bilip, her şeyi öğrendiğiniz halde hiçbir şeyi bilmez gibi gaflet içinde olmanız..!"

Gerçek her zaman gönlünüzün dilediği değildir.Ancak gönlünüz arındıkça onu bulacaksınız,şüphesiz
Go to Top of Page

bozadi


9788 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 28/01/2017 :  16:31:27  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen macka

"..Aslında yok olan, kaybolacak olan geçekten, yolundan ayrı durandır..! O her zaman var. O her zaman var olacaktır. Çünkü var eden O’dur. Ve varlık O’dur aslında..! Siz eğer şüphede iseniz, kendi kendinizle yalnız kalacak, yine siz garip olacaksınız. Siz kötüde iseniz, Ki…! Öylesiniz…! Şüphesiz…! Kötülüğün mutlak geldiği yere geri döneceğini bilen değil misiniz..? İşte asıl gülünç tarafınız, acınacak yeriniz bu; Her şeyi bilip, her şeyi öğrendiğiniz halde hiçbir şeyi bilmez gibi gaflet içinde olmanız..!"



Beyti Dost'un bu açıklamasını şaşırtıcı derecede anlamlı ve vurucu buldum macka. Paylaştığın için çok teşekkürler. Burada üzerinde odaklanmaya çalıştığım şeyi çok güzel özetlemiş ve sorunumuzun ne olduğunu, ne yapmamız gerektiğini hatırlatmış.

Aynı paralelde, bir Ra alıntısını tekrarlamak istiyorum:

Eklenti:
Gerçekten çaresiz ve âciz olanlar, yollarını bilinçli olarak seçmeyip, yaptıklarının ve üzerinde gittikleri yolun farkında bile olmadan aynı deneyimleri, aynı kalıpları tekrarlamakta olanlardır.


İyiliğin ve kötülüğün, yani pozitiflik ve negatiflik yollarının ne olduğu konusunda fazlasıyla bilgimiz var aslında. Ve içimizdeki ve dışımızdaki tüm negatifliklere rağmen pozitifliği seçmeye niyet ediyoruz, bu yönde bir çabamız var ama sanki bu seçimi yeterince aktif bir şekilde yapamıyoruz gibi görünüyor. Üstteki mesajlarımda da biraz incelemeye çalıştığım gibi, bu biraz kompleks bir mesele olabilir. Tüm çevremizi saran negatif-baskın toplumsal düzen, biz farkında olmasak bile bizim kutuplaşma deneyimlerimiz üzerinde ciddi bir etki yapıyor. Tıpkı dünyanın bir "çekim gücü" olduğu gibi, egemen toplumsal düzenin de bir çekim/etki gücü var. Birey kutuplaşmayla ilgili irade geliştirirken farkında bile olmadan toplumsal düzenin çekim etkisi altında kalarak iradesine belirli sınırlar, şekiller uyguluyor. Üstelik toplumsal düzlemde baskın olan negatifliğin/egonun bireyin kendi içinde de zaten mevcut olması gibi bir durum vardır ve bu da toplumsal asimilasyon/benzerleştirme etkisini kolaylaştırır. Üstelik bir de hayatımızda çoğu durumda ekonomiyle de bağlantılı olarak pek çok zorlu koşulun neden olduğu sorunlar, acizlikler, hayalkırıklıkları, kızgınlıklar nedeniyle egomuzun iyice kristalize olduğu, somutlaştığı durumlar yaşarız ve bu da bizim tüm varoluşun esasında pozitif nitelikli olan yapısını fark etmemizi, ona inanmamızı, güvenmemizi zorlaştırır.

Bu hususların iyice farkına vararak çözüm için özel bazı çabalar geliştirmemiz gerektiği sonucuna varıyorum.

Genel felsefi bilgi ile bu bilginin zorlu denebilecek şahsi yaşam koşullarımız içindeki uygulaması arasındaki ilişkiye bakmamız gerekiyor. Şahsi yaşam koşullarımızın zorluğu derken, bu bazen doğrudan zorluklar, işkenceli koşullarla ilgili olabileceği gibi, bazen de sosyal cazibeye direnememeyle ilgili bir zorluk olabilir. Sosyal cazibe derken, az önce de bahsettiğim toplumsal egemen duruma veya örneğin yakın sosyal çevremizin gerektiriyor veya dayatıyor olabileceği koşullara direnememek nedeniyle pozitife odaklanış niyetini ve çabasını zorlaştıran bir durum içine düşülebilir.

Pasif denebilecek şekilde bilinen pozitivite bilgisinin/realitesinin bireysel ve bazen son derece zorlu olabilen yaşam koşullarında aktif bir şekilde uygulanmasının zorluğu meselesidir bu sonuç olarak.

Bazen boş, elverişli bir vaktim oluyor. Yani hemen ilgilenmemi gerektiren bir mesele veya angarya yok, beni olumsuz duygulara zorlayacak bir durum yok, köşeme çekilip rahatça tefekkür edebileceğim bir fırsat var ve buna istekliyim de. Ama bir bakıyorum ki pozitivite ile etkileşime giremiyorum. Tüm varoluşun özü olduğuna inandığım (veya inanmaya çalıştığım) derin bir huzur, sevgi, sevinç, güven deneyimleyemiyorum. Nasıl erişeceğimi bilemiyorum, bulamıyorum, odaklanamıyorum. Ve bu durum sinir bozucu ve caydırıcı bir etki yapabiliyor. İnandığımı, tüm varoluşun temeli olarak kabul ettiğimi sandığım realiteye böylesine elverişli bir koşulda bile ulaşamazsam, egomu (üzüntümü, acizliğimi, kızgınlığımı vs) tırmandırabilecek zorlu koşullarda nasıl erişebilirim diye düşünerek ciddi bir hayalkırılığına ve karamsarlığa kapıldığım oluyor. Sanki toplumsal egonun ve şahsi egomun birlikte yarattığı realitenin çekim alanına direnemiyor, o alandan çıkamıyor gibi hissediyorum.

Aslında ilginç bir şekilde, her zaman değilse bile bazen, zorlu koşullar insanı pozitiviteyle aktif bağlantıya geçme konusunda daha fazla "motive" edebiliyor gibi geliyor bana. Örneğin normalde insanların geneli birbirlerine karşı genelde egotik olsalar da (ideolojik gerekçelerle, bambaşka gerekçelerle... egoya gerekçe mi yok!) herkesi aynı anda tesir altında bırakan doğal bir afet veya benzer nitelikte başka bir felaket meydana geldiğinde, kısa bir süre öncesine kadar birbirlerine olumsuz bir şekilde bakan insanların birden son derece pozitif kardeşlik duygularının tırmanışa geçtiği gözlenebiliyor. Bireysel bazı deneyimlerde de kişinin kendi içinde kendisine karşı yaklaşımında egosaldan/negatiften pozitife doğru güçlü bir eğilim meydana getiren şiddetli negatiflik durumlarıyla veya olasılıklarıyla karşılaşılabiliyor. Bu da yine "bir musibet, bin nasihatten iyidir" lafını getiriyor akla.

Tabi bu demek değil ki egoyu aşmaya, pozitiviteye yönelik tüm atılımlarımız ille kendimizin veya başkalarının karşı karşıya kaldığını gözlemlediğimiz yıkıcı bazı olay ve olasılıklar sonucu meydana gelsin. Bu kaçınılmaz bir şekilde oluyor veya olacak gibi görünüyor ama bizler öyle yıkıcı süreçlerle karşı karşıya kalmadan da, inanç, anlayış, odaklanış ve dayanışma yoluyla pozitivite ile bağlantıya geçebilmeliyiz, ki bunu da zaman zaman yaptığımıza şüphe yok ama bu konuda irade ve istikrar artışına ihtiyacımız olduğuna sanırım kimse itiraz etmez.

Bu hususla ilgili olarak son zamanlarda üzerinde odaklanma şansı bulduğum bir deneyimimden bahsetmek istiyorum. Hem nötr denebilecek koşullarda, hem de daha negatif baskın bazı koşullarda pozitiviteyle etkileşime girmeye çalıştım. Önceki pek çok deneyimimde olduğu gibi bunda istediğim gibi bir başarı elde edemediğimi gözlemleyince, yeni olarak ne deneyebileceğim üzerinde düşünmeye çalıştım. Ulaşmaya çalıştığım şeyin varlığından neredeyse hiçbir şüphe duymuyorum ve erişimin sadece uygun bir zihin/bilinç/inanç moduna geçmeyle mümkün olacağını biliyorum, sürekli bu konu üzerinde yazan, konuşan, bunun mümkünlüğüne dair adeta sürekli vaaz veren biri olarak bunu pek çok defasında yapamıyordum. Aslında bizzat bu içine düştüğüm durumdaki sorunun ne olduğuna ve nasıl çözüleceğine dair de bir bilgim/inancım var ama nedense egom bir şekilde bu bilginin gereğini yerine getirmeme, bunu tüm gücümle denememe engel oluyor gibiydi. Belki de, "ya bildiğim/inandığım çözüm de işe yaramazsa ne duruma düşerim" gibisinden bir kompleks duyarak durumu şimdilik "belirsizliğe" bırakmak daha çekici göründü. Aslında hala da o durumdayım. Çok kısmi olarak deneyimlediğim ve çok daha fazla yapmam, denemem, kendimi geliştirmem gerektiğine inandığım şey, "inandığın şey ol" şeklinde özetlenebilir belki veya "inanmaya, etkileşime girmeye çalıştığın şey ol". Yani önceki çeşitli deneyimlerimde yaptığım gözlemlerin sonuçlarına dayalı olarak, yukarıda macka'nın Beyti Dost'tan yaptığı alıntının sonunda da vurgulandığı gibi, kendi kendime şu mesajı vermeye başladım:

Pozitifliğe erişmeye çalışma. Pozitifliğe erişmeye, onunla etkileşmeye çalışmak, egonu muhafaza ederken pozitifliğin varlığına şöyle bir bakmak demek. Yani 'olma' niyetinden ziyade 'görme' niyeti bu. Tamam, görmek ile olmak arasında da yakın bir ilişki var bu anlamda ama pozitif 'olmak' yerine, daha doğrusu pozitife 'dönüşmek' yerine pozitifliğe 'erişmek' veya 'etkileşmek' istediğinde bunu egonu bırakmadan yapmak istediğini ifade etmiş ve esas amacını engellemiş oluyorsun.

Yani bir bakıma "bir koltukta iki karpuz" taşımaya çalışıyor olabileceğimi fark ettim. Veya "Ne şiş yansın, ne kebap" hesabı. "Egom yok olmasın, pozitifliğe erişip onu kullansın" demek bir bakıma bu ve çelişkili. Aslında ben bunu yaparken "egomu bırakmaya" çalıştığımı sanıyordum ama bunu yarım gönülle yapmaya çalışıyor olabileceğimi fark ettim. Ama, bildiğim, algılayabildiğim tüm varlığımla "pozitif olmak", yani "pozitife dönüşmek" fikrinde sanki "varlığımı" bırakmam gerekecekmiş gibi bir endişeye kapıldığımı fark ettim. Ama konu hakkında düşünmeye devam ettikçe, bırakmaktan endişe ettiğim şeyin gerçek varlığım değil egom olduğuna ikna olmaya başladım. Madem "varlığın" pozitifliğe dayalı olduğuna ve tüm pozitif değerlerin kendisi olduğuna inanıyorum, o zaman sanki varlığımı veya bireyselliğimi kaybedecekmişçesine tüm varlığımla "pozitife dönüşme" fikrinden korkmama gerek olmamalıydı. En azından bunu denemem gerektiğine inandım. Bunu çok az sayıda denemiş durumdayım, hala tam gönüllü, tüm varlığımla deneyebilmiş değilim ama olumlu sonuç veya izlenimler aldığımı söyleyebilirim. Algılayabildiğim tüm fiziksel ve ruhsal varlığımla pozitife dönüşmeyi hayal etmek, bunu istemek, bunu denemek bahsederken, tabi ki bu beni bir anda geri dönüşsüz olarak tamamen pozitif bir varlığa dönüştürecek değil ama herhangi bir zamanda kendi bireysel bilincim ve irademle pozitif kutupsallaşma sağlama adına bundan daha iyi bir araç/yöntem bilmiyorum sanırım. Ha, tabi ki insan gördüğü, karşılaştığı, deneyimlediği bir duruma tepki olarak çok pozitifleşebilir, pozitiflik dolup taşabilir, bir başka bireyle olan etkileşiminde sevgi dolup taşabilir vs ama bu tür deneyimler çok sık yaşanmıyor bildiğiniz gibi ve tam tersi deneyimler çok daha sık yaşanıyor. Tüm deneyimler değerlidir tabi ki ama bireyin işini şansa bırakmadan, iradeli, bilinçli, inançlı bir şekilde pozitifleşme konusunda yapabileceği en iyi şeylerden birinin, tüm varlığıyla pozitifliğin kendisi haline geldiğini hayal edebilmesi, buna inanabilmesi, güvenebilmesi ve yapabilmesi olduğunu düşünüyorum şu anki bakış açımla.

Yukarıdaki diğer bazı mesajlarımda belirttiğim gibi bu aptalca/saçma görünebilir ama hiç de öyle değil bence. Tabi, pozitife dönüşme, tüm varlığıyla saf pozitifliğin kendisi olma dediğimiz şeyi tasavvur etmenin, bu inancı uygulamanın en ideal yollarını birlikte keşfetmemiz gerekecek gibi görünüyor ama kabaca ne yapılması gerektiğini tanımlayabildiğimi umuyorum. Saf pozitifliğe dönüşme fikrinin, "saf varlığa dönüşme" ile benzer bir niyet/irade olduğunu düşünüyorum. Hani şu güneş simgesiyle göndermede bulunduğum saf varlık. Madem tüm iyiliğin, tüm sevginin kaynağı saf varlık dediğimiz şey, o zaman ona "dönüşmekten" korkmaya gerek var mı? Bu "dönüşme" tabi ki mutlak bir dönüşme meydana getirecek değil, az önce de vurguladığım gibi. Ama evet, samimi olarak denendiği, yapıldığı her defasında "bir miktar" pozitif dönüşme meydana getireceği düşünülebilir bence. İstediğimiz, ihtiyaç duyduğumuz şey de bu değil mi?
Go to Top of Page
Sayfa: Toplam Sayfa 12  Mesaj Sonraki Konu  
Önceki Sayfa | Sonraki Sayfa
 Yeni Konu Aç  Konuya Cevap Ver
Forum Seç:
Başkalarına Hizmet Forumu © Kasyopya celselerini ve diğer mesajları farklı ortamlara kopyalamadan önce lütfen izin isteyin: baskalarinahizmet@gmail.com Yukarıya git
Snitz Forums 2000

Design by Sizinsayfaniz.com

Bu sayfa 0,95 saniyede oluşturuldu.