Başkalarına Hizmet Forumu
Başkalarına Hizmet Forumu
Ana Sayfa | Bilgilerim | Kayıt Yaptır | Aktif Konular | Forum Üyeleri | Site içi Arama
Kullanıcı Adı:
Şifre:
Beni Hatırla
Şifre hatırlatma servisi

  Forum
 Genel Paylaşımlar
 Felsefe Kulübü
 Felsefeyi netleştirmek...
 Yeni Konu Aç  Konuya Cevap Ver
Önceki Sayfa
Yazar  Mesaj Sonraki Konu
Sayfa: Toplam Sayfa 9

bozadi


8598 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 27/01/2018 :  15:44:03  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Ha, bu arada, 7. yoğunluk realitesini (sorgulayarak) rehber edinmeyi tavsiye ederken, 3KH realitesini inkar etmeyi, görmezden gelmeyi teşvik etmiyorum kesinlikle. Ben sadece fazlasıyla deneyimlediğimizi düşündüğüm kaos ve travmaların etkisini azaltacak ve önümüzü görmemizi sağlayacak bir "rehberlik" üzerinde düşünmemizi, paylaşmamızı öneriyorum. 7. yoğunluk farkındalığını rehber edinmek bizi 7. yoğunluğa taşımaz. Üstelik, biz 7. yoğunluktan bahsederken ve onu anlamaya çalışırken zaten 3KH'nin sınırları dahilinde yapıyoruz bunu, yani 7. yoğunluğu çok ayrıntılı ve isabetli bir şekilde algılayabilmemiz mümkün değil zaten, ama bu durum 7. yoğunluğu düşünmenin, ona dair güçlü ve temel bir farkındalık geliştirmenin ve onu rehber edinmenin yanlış veya imkansız olduğu anlamına da gelmiyor kesinlikle. Bu belki şuna benzetilebilir: Bizler Güneş'i görüyoruz ama sonuçta biz yalnızca dünyadan ve çeşitli algılama sınırları ve çarpıklıkları / filtreleri içinden bakıyoruz ve görüyoruz Güneş'i. Yani işin aslında Güneş tam olarak bizim gördüğümüz gibi değil ama bu durum bizim Güneş'i çok yanlış algıladığımız anlamına da gelmiyor sonuçta. Kendi seviyemiz için gayet uygun ve makul bir seviyede görüp anlayabiliyoruz onu. Onun nasıl yaşam kaynağı olduğunu sezebiliyoruz. İşte 3KH'den görünebildiği kadarıyla 7. yoğunluk hakkında fikir ve rehberlik edinmek de böyle birşey bana göre.

Herşeyin başlayıp bittiği yer/durum, tüm yoğunluklardaki herşeyin kaynağı, kökeni ve ta kendisi. 7. yoğunluk. Buna dair verilen bilgiler/öneriler ciddiye almaya değmez mi?
Go to Top of Page

Gavroche


11 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 27/01/2018 :  17:39:30  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen bozadi

Ha, bu arada, 7. yoğunluk realitesini (sorgulayarak) rehber edinmeyi tavsiye ederken, 3KH realitesini inkar etmeyi, görmezden gelmeyi teşvik etmiyorum kesinlikle. Ben sadece fazlasıyla deneyimlediğimizi düşündüğüm kaos ve travmaların etkisini azaltacak ve önümüzü görmemizi sağlayacak bir "rehberlik" üzerinde düşünmemizi, paylaşmamızı öneriyorum. 7. yoğunluk farkındalığını rehber edinmek bizi 7. yoğunluğa taşımaz. Üstelik, biz 7. yoğunluktan bahsederken ve onu anlamaya çalışırken zaten 3KH'nin sınırları dahilinde yapıyoruz bunu, yani 7. yoğunluğu çok ayrıntılı ve isabetli bir şekilde algılayabilmemiz mümkün değil zaten, ama bu durum 7. yoğunluğu düşünmenin, ona dair güçlü ve temel bir farkındalık geliştirmenin ve onu rehber edinmenin yanlış veya imkansız olduğu anlamına da gelmiyor kesinlikle. Bu belki şuna benzetilebilir: Bizler Güneş'i görüyoruz ama sonuçta biz yalnızca dünyadan ve çeşitli algılama sınırları ve çarpıklıkları / filtreleri içinden bakıyoruz ve görüyoruz Güneş'i. Yani işin aslında Güneş tam olarak bizim gördüğümüz gibi değil ama bu durum bizim Güneş'i çok yanlış algıladığımız anlamına da gelmiyor sonuçta. Kendi seviyemiz için gayet uygun ve makul bir seviyede görüp anlayabiliyoruz onu. Onun nasıl yaşam kaynağı olduğunu sezebiliyoruz. İşte 3KH'den görünebildiği kadarıyla 7. yoğunluk hakkında fikir ve rehberlik edinmek de böyle birşey bana göre.

Herşeyin başlayıp bittiği yer/durum, tüm yoğunluklardaki herşeyin kaynağı, kökeni ve ta kendisi. 7. yoğunluk. Buna dair verilen bilgiler/öneriler ciddiye almaya değmez mi?



Aydınlandım, kafamda ışık hüzmesi çıktı :)

Go to Top of Page

bozadi


8598 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 27/01/2018 :  18:22:18  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen Gavroche

Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen bozadi

Ha, bu arada, 7. yoğunluk realitesini (sorgulayarak) rehber edinmeyi tavsiye ederken, 3KH realitesini inkar etmeyi, görmezden gelmeyi teşvik etmiyorum kesinlikle. Ben sadece fazlasıyla deneyimlediğimizi düşündüğüm kaos ve travmaların etkisini azaltacak ve önümüzü görmemizi sağlayacak bir "rehberlik" üzerinde düşünmemizi, paylaşmamızı öneriyorum. 7. yoğunluk farkındalığını rehber edinmek bizi 7. yoğunluğa taşımaz. Üstelik, biz 7. yoğunluktan bahsederken ve onu anlamaya çalışırken zaten 3KH'nin sınırları dahilinde yapıyoruz bunu, yani 7. yoğunluğu çok ayrıntılı ve isabetli bir şekilde algılayabilmemiz mümkün değil zaten, ama bu durum 7. yoğunluğu düşünmenin, ona dair güçlü ve temel bir farkındalık geliştirmenin ve onu rehber edinmenin yanlış veya imkansız olduğu anlamına da gelmiyor kesinlikle. Bu belki şuna benzetilebilir: Bizler Güneş'i görüyoruz ama sonuçta biz yalnızca dünyadan ve çeşitli algılama sınırları ve çarpıklıkları / filtreleri içinden bakıyoruz ve görüyoruz Güneş'i. Yani işin aslında Güneş tam olarak bizim gördüğümüz gibi değil ama bu durum bizim Güneş'i çok yanlış algıladığımız anlamına da gelmiyor sonuçta. Kendi seviyemiz için gayet uygun ve makul bir seviyede görüp anlayabiliyoruz onu. Onun nasıl yaşam kaynağı olduğunu sezebiliyoruz. İşte 3KH'den görünebildiği kadarıyla 7. yoğunluk hakkında fikir ve rehberlik edinmek de böyle birşey bana göre.

Herşeyin başlayıp bittiği yer/durum, tüm yoğunluklardaki herşeyin kaynağı, kökeni ve ta kendisi. 7. yoğunluk. Buna dair verilen bilgiler/öneriler ciddiye almaya değmez mi?



Aydınlandım, kafamda ışık hüzmesi çıktı :)
Bu kadar hızlı etki yapmasını beklemiyordum doğrusu!
Go to Top of Page

bozadi


8598 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 30/01/2018 :  13:03:18  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Her ne kadar herşeyin ama herşeyin nihai kaderi, durumu, gerçeği konusundaki rehberlik olarak "7. yoğunluk"tan ötesi yoksa da, önümüz 4. yoğunluk olduğu için, "sevgi" dersleri konusuna da özel olarak eğilmekten fayda görebileceğimize inanıyorum.

Dağınık bir şekilde, bu konuda aklıma gelen çeşitli hususları imkan buldukça paylaşacağım, olursa paylaşılan farklı görüşleri incelemeye çalışacağım, sonuç olarak ortaya konabilen çeşitli bilgi parçacıklarını doğru-dürüst bir şekilde birleştirmeye çalışacağım. Sevgi bulmacasının parçalarını bir araya getirmek.

Şu anda konunun aklımda dolanan yönlerinden biri şu:

Olağan dünyevi yaşam koşullarımız, hikayemiz, sevgiyi boğmaya, imkansızlaştırmaya yönelik pek çok açık ve örtülü koşul içeriyor. Aklımızı başımızdan alıyor ve sevgiye ve sevginin ardındaki varoluş rehberliğine erişmeyi sınırlıyor, zorlaştırıyor, bazen imkansızlaştırıyor.

İnsanın sevgiye ihtiyacı var, herşeyden çok. Çok ilginç. Sevgi için yaşıyoruz temelde. Sevmek ve sevilmek için. Farkında olsak da, olmasak da temel güdü ve temel ihtiyaç bu gibi görünüyor bana. Ama sonra dönüp yaşadığımız hayata bakıyorum ve sevgiyle hiç alakası yok gibi, aksine sevgiyi öldürmeye, boğmaya, sahneden, akıllardan, gönülden silip süpürmeye yönelik pek çok şey oluyor.

Sevgide olağanüstü güzel ve ihtiyaç duyulan bir basitlik ve sadelik ve yüksek tesir gücü var. Ve tabi sabır. Güneş gibi. Varlık gibi. Bizim hayatımızda ise bunlar çok eksik. Çok fazla ego var ve egonun olduğu yerde karmaşa, pus, dolaylamalar, aşırı sofistikasyon, sabırsızlık var.

İnsanın insanı sevmesi ne demek, bunu hatırlamak gerekiyor. Sevmek ne demek? Sevgiye yanlış veya eksik bir anlam mı yüklüyoruz acaba? Evet evet, tam olarak farkında bile olmadan, sevgiye çok farklı ve isabetsiz anlamlar yükleyip onu değersizleştiriyoruz, önemsizleştiriyoruz, gündemden çıkarıyoruz. Ve tahmin edin bunu neden yapıyoruz: Egomuz yüzünden. Varlığımız sandığımız ego, sevginin gerçek anlamını hatırlamaktan, yüzleşmekten pek hoşlanmıyor. Bizim varlığımız, benliğimiz, kendimiz sandığımız şey büyük ölçüde biz değiliz halbuki. Ve bizim bütün sorunumuz da bu. Biz olmayan birşeyi, daha doğrusu gerçek olmayan birşeyi kendimiz sanmaya ve ona göre yaşamaya ve davranmaya feci şekilde ikna/hipnotize edilmiş durumdayız. Bizim doğru dürüst bir varlığımız yok bu halimizle ve zaten en çok sıkıntısını duyduğumuz şeylerden biri de bu değil mi? Varlığını hissedememek? Boşluk(ta) hissetmek. Güvensiz ve tehlikede hissetmek? "Tatminsizlik". Bunu özellikle tırnak içine aldım, çünkü hayatımızın nedense değişmeyen en önemli gündem maddelerinden biri olan cinsellikle de çok yakından bağlantılı olarak kullanılan bir terim. Ve cinsel doyumsuzluğa ve sürekli cinsel açlığa neden olan başlıca faktörün de, egonun gerçek varlıkla aramıza koyduğu boşluktan kaynaklandığı apaçık sanki. Seks, sevgi boşluğunu, yani varlık boşluğunu doldurmaya yarayan birşeymiş gibi görünüyor. Tıpkı ekmeğin karın doyurmaya yarayan birşeymiş gibi görünmesine benziyor bu.

Konunun cinsellik yönüne tekrar ziyaretlerde bulunuruz, gerçekten anlamak ve açıklayabilmek için. Sevginin "varlıkla" ilişkisine dikkat çekmek istiyorum. Evet efendim. Sevmek var etmek ve var edilmek demektir, varlığı kutlamak, beslemek demektir. Ve "sevgi" kavramının "çocuk" kavramıyla ne kadar bağlantılı olduğuna da dikkat çekmek istiyorum. Çocuk kavramı nedense sevgi kavramıyla çok yakından çağrışımlıdır, sanki aynı kavramı ifade eden iki farklı kelimeymiş gibi. Ve biraz çelişkili gibi olacak ama çocuk kavramıyla çok yakından bağlantılı olan bir diğer kavram ise "ego" kavramıdır. Çocukta ego (kendine hizmet eğilimi) doğal olarak güçlüdür ve çocukların sevilmesi gerekir ve zaten çocuklar o veya bu şekilde sevimlidir. Genellikle, çocuk sevilmediğinde egosu güçlenir. Karakterinde bozulmalar, sapmalar olur. Tabi çocuk, ego, sevimlilik derken, son derece genel bir şekilde, ortalama durumlardan bahsediyorum. Yoksa, hayatımızda hem olumlu, hem de olumsuz anlamda pek çok istisna var, kurallara meydan okuyabilecek kadar.

Gelmek istediğim nokta şu: insan sevebildiği ölçüde var oluyor, var ediyor ve var ediliyor. Bu arada Ra, 4. yoğunluğun "sevgi yoğunluğu" olduğunu vurgulayınca, ayrıntısını hatırlamıyorum ama Elkins sanırım bir ara 4KH varlıklarının adeta sevgi düşmanı varlıklar olarak 4. yoğunlukta nasıl bulunabildiğini sormuştu sanırım. Aslında soruyu hatırlamıyorum ama bir şekilde 4. yoğunluğun KH bölümü ile "sevgi" kavramının nasıl uzlaştırılabileceğine dair bir soruydu sanırım, ki Ra, KH varlıklarında da güçlü bir sevgi eğilimi olduğunu, sadece, bu sevginin "başkalarına" değil, "kendine" yönelik bir sevgi olduğuna vurgu yapmıştı. E zaten "başkalarına hizmet" ve "kendine hizmet" dediğimiz şey de bununla ilgili. Yani bunu "başkalarını sevmek" ile "kendini sevmek" şeklinde de ifade edebiliriz belki, kaba bir şekilde de olsa. Tabi ki konu biraz karışık ama tüm o karmaşaları çözebiliriz elimizdeki bilgi kaynaklarının ve kendi sezgi ve deneyimlerimizin, gözlemlerimizin yardımıyla.

Bu forumun üyelerinin ve takipçilerinin, "sevgi" kavramında bilinçsel olarak uzmanlaşmasının, bu forumun amacına çok uygun olduğuna inanıyorum.
Go to Top of Page

fidelista


244 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 30/01/2018 :  23:10:35  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Karşıdaki varlık ne durumda olursa olsun kabul etmek onun varlığını seçimler ini kabul etmek sevgidir ve önümüzdeki sınav ,çıkış biletimizdir.Sevgidizlik içinde yapılan her davranış karma yaratır, bu durum sevgi ile dengelenmesi gerekir özgür olabilmek için.

“Karmik kalıplar, bir varlığın kendisi ve olaylara katılan diğer varlıkların idrak, kabul ve bağışlama süreci vasıtasıyla herhangi bir anda düzeltilebilir. Burada bir eylemi başlatmış olan bir varlık, kendi kendini bağışlar ve bu hatayı bir daha asla yinelemez. Ve bu varlık aynı zamanda diğerlerini de bağışlar. Bütün bunlar karmayı durdurur.” (Ra)

Edited by - fidelista on 30/01/2018 23:33:29
Go to Top of Page

bozadi


8598 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 31/01/2018 :  10:35:26  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen fidelista

Karşıdaki varlık ne durumda olursa olsun kabul etmek onun varlığını seçimler ini kabul etmek sevgidir ve önümüzdeki sınav ,çıkış biletimizdir.Sevgidizlik içinde yapılan her davranış karma yaratır, bu durum sevgi ile dengelenmesi gerekir özgür olabilmek için.

“Karmik kalıplar, bir varlığın kendisi ve olaylara katılan diğer varlıkların idrak, kabul ve bağışlama süreci vasıtasıyla herhangi bir anda düzeltilebilir. Burada bir eylemi başlatmış olan bir varlık, kendi kendini bağışlar ve bu hatayı bir daha asla yinelemez. Ve bu varlık aynı zamanda diğerlerini de bağışlar. Bütün bunlar karmayı durdurur.” (Ra)


Paylaşım için teşekkürler fidelista.

K’lar da, her ne kadar “karma” ilkesini doğrulayıcı ifadeler kullansalar da, “karmaya fazla itibar atfediliyor” gibisinden de ilginç bir ifade kullanmışlardı, yani karmanın (negatif karmanın) aşılabileceğini ima ettiler gibi göründü bana.

Ki mesele ille de bir karma sorununu aşmak değil. Sevgi; hayat ve varlık deneyiminin özüne, esasına ilişkin birşey. Hayatımıza, varlığımıza değer veriyorsak, sevgi denen şeyi iyice anlamamız gerekiyor gibi görünüyor. Bunun 4. yoğunluğa mezuniyetin önemli bir parçası olduğu anlaşılıyor, seziliyor senin de belirttiğin gibi.

Dün “sevgi” ve “çocuk” kavramları arasındaki bir ilişkiye dikkat çekmiştim. Bununla yakından bağlantılı olarak “anne” kavramını da dahil etmek istiyorum şimdi açıklamaya. Bir çocuğun büyüme aşamasında, anne sevgisinin çok özel bir yeri olduğu açık. Öyle ki, “sevgi” ciddi ölçüde “anne” kavramıyla özdeş görünür. Elbette dereceleri ve istisnaları olacak olmakla birlikte, genelde anne sevgisinin baba sevgisine göre daha “koşulsuz”, bu anlamda daha “güçlü” veya daha “gerçek” olarak algılanması söz konusu sanırım.

Yaşam koşullarımızda, 3. yoğunluğun da etkisiyle egemen olan KH/ego/çocuksuluk koşulları, tıpkı bir çocuğun anne sevgisine bağımlılık geliştirme eğilimine benzeyen veya bununla ilişkili bazı bağımlılık ve beklenti sorunları meydana getiriyor gibi algılıyorum.

Hani, çocuk zorda veya sevgiye muhtaç durumda olduğunda annesinin onu takip ediyor olduğunu ve “sevgi müdahalesinde” bulunacağını bilir ve/veya bekler ya, biz 3KH mensuplarında da genel olarak “sevgi/destek” konusunda buna benzer bir beklenti güçlü oluyor sanırım. Beklediğimiz sevgi hiç gelmese veya beklentimizin feci şekilde altında kalsa bile, o sevginin sadece tüketicisi değil, üreticisi olma konusunda yeterli bilinci, olgunluğu geliştirmekte çok zorlanıyoruz sanki. Ve hayata karşı bir küskünlük geliştiriyoruz belki de farkında olmadan.

Aslında anne ve baba sevgisinin/ilgisinin farklı veya dengeleyici/bütünleyici bazı etkileri de bu konuyla bağlantılı olabilir. Kaba ve çok genel bir şekilde ifade edilecek olursa, annenin koşulsuz sevgisi özellikle çocuk belirli bir olgunluğa gelinceye kadar güçlü devam eder, sonra çocuk olgunlaştıkça bu sevginin (ilgi, takip, destek, besleme) miktarı/gücü azaltılır ve babanın ilgi/sevgi sorumluluklarında biraz daha artış olur sanki. Dediğim gibi, pek çok istisnası olabilir veya çok eksik ve sorunlu olabilir şu andaki yaklaşımım, sonradan pek çok ekleme/çıkarma/düzeltme yapıp yeniden ifade etmek zorunda kalabilirim ama yine de eksiğiyle, yanlışıyla şu anda aklımda olanları ifade etmiş olmak istiyorum. Genelde babanın ilgi/sevgi biçimi, çocuğun “bağımlılık” eğilimlerinin azaltılmasında önemli bir işlev görüyor gibi. Çocuğun olgunlaşması, pek çok ihtiyacını kendisi karşılaması, bağımsızlaşması yönünde bir etki ve şüphesiz çocuk annesel bağımlılıkları azaltma sürecinin bir yerinde bu babasal etkileri biraz rahatsız edici, sinir bozucu ve hatta düşmancıl görebilir, duruma, şartlara, koşullara bağlı olarak. Hani, “Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz” lafının çarpıtılmış bir versiyonu vardır, “Ana gibi yar, baba gibi hıyar olmaz” diye, bu konuyla yakından bağlantılı olsa gerek. İşinde yaşadığımız yoğun KH koşullarının bunaltıcılığının da etkisiyle, sorumlulukların ve angaryanın artışı çok dokunur insana. Tabi tüm bunları ifade ederken bile belirli bir “idealleştirme” saptırmasına maruz kalıyor yazdıklarım otomatik olarak. Sanki çok ideal veya normal bir anne ve baba ve çocuk karakteri varmış gibi. 3KH koşullarında normallik ve derin ruhsal/bilinçsel olgunluk pek kolay bulunan şeyler değildir. Anne ve baba karakterleri de ta kendi çocukluklarındaki anne-baba deneyimlerinden ve sonraki toplumsal deneyimlerden beri illa ki çeşitli sorunlar, arızalar, zayıflıklar (ve tabi ki güçlü yönler, avantajlar, ustalıklar vs) geliştirmişlerdir. Ve bir de çocuğun dünyaya tam olarak bir “boş sayfa” olarak gelmiyor olması gibi bir durum var. Bu çoğu durumda “hem evet, hem hayır” meselelerinden biri muhtemelen. Yani bir çocuk dünyaya ne ölçüde dolu veya şekillenmiş ve ne ölçüde boş ve şekillenmeye tamamen açık geliyor meselesi. Hangi genellemeyi yaparsak yapalım istisnalar olacaktır ama genel olarak yarı-yarıya gibi bir ölçüt alınabilir sanırım. Yani çocuk kısmen dolu/yüklü/şekillenmiş (olumlu ve olumsuz şekillerde) olarak, kısmen de boş ve/veya şekillenmeye, yeni eğilimler geliştirmeye açık olarak geliyor.

Anne ve babanın rolleri de hiç de geleneksel olmayabilir, tersine olabilir (babanın daha koşulsuz, annenin daha koşullu sevgi/ilgi göstermesi vs). Veya son derece değişken ve istikrarsız ve sorunlu olabilir. Hiçbir anne ve baba ne fiziksel, ne duygusal, ne de ruhsal olarak yeterince sağlıklı değildir, herkesin arızaları, zayıflıkları, korkuları, kompleksleri vardır. Sosyo-ekonomik-çevresel koşullara da bağlı olarak, anne-baba-çocuk dediğimiz çekirdek niteliteki bir ailenin bile deneyimlerini olumlu ve daha çok olumsuz yönde etkileyen o kadar çok ve karmaşık faktörler var ki, tüm genellemelerde ciddi eksiklikler ve yanlışlıklar olması kaçınılmaz oluyor. Yine de meseleyi ve meseleleri kavramak için bir yerden başlamak, açıklamaya çalışmak, eksik ve yanlışların farkına varıp bilgiyi artırmaya, derinleştirmeye çalışmaktan başka yapacak birşey yok muhtemelen.

Müsait vaktimde rastgele devam etmek üzere.
Go to Top of Page

bozadi


8598 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 11/02/2018 :  12:29:45  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Bu başlıkta daha önce Güneş'e ve genel olarak yıldızlara bir referansta bulunmuştum. Evet, tek bir yıldız sonsuz değildir, tüm yıldızlar ölümlüdür ama sonuçta yıldızlar asla tükenmiyor, bitmiyor, adeta sonsuz sayıda yıldız daima ışığını saçıyor. Yıldızlar yoluya ışığını saçan güç sonsuz. Ki ben o gücün veya o kaynağın 7. yoğunluk, yani “saf varlık merkezi” olduğunu düşünüyorum. Tüm yoğunluk düzeylerindeki tüm varlığın merkezi, birliği ve kendisi.

Düşünün, insanlık tarihi boyunca Güneş bir gün olsun sönmedi, ki, adı üzerinde, "gün" kavramının kendisi Güneş'le mümkün olan birşeydir. Dünya kendi doğal döngüleri gereği buz çağlarına girip çıkarken bile Güneş dünyadaki hayata kaynaklık, koruyuculuk, besleyicilik yapmaya devam etti. Gecelerimiz de Güneş'siz mümkün olamazdı.

Ve bu Güneş, dünya üzerindeki fiziksel varlığımıza hayat veren, can veren Güneş, tüm bu verdiği sonsuz nimet karşılığında bizden hiçbir şey istemiyor, beklemiyor, belki mutluluğumuz, sevincimiz dışında. İşte BH böyle birşey, Varlık böyle birşey. Halen dünya üzerinde KH frekanslarında varlık deneyimini sürdüren ve gelişmeye çalışan insanoğlunun tüm çevresinde en büyük BH varlığı ve simgesi, Güneş değilse nedir? Ve acaba Güneş tamamen fiziksel bir fenomen mi? Dediğim gibi, ben tüm yıldızların 7. yoğunluğun ifadesi olduğunu düşündüğüm için, olayın sadece maddi bir olay olduğunu düşünmüyorum, mümkün olan tüm maneviyatı da içerdiğine inanıyorum.

İşte, Dünya’nın, dünya insanlığının yıldızı olan Güneş, aynı zamanda tüm Varoluşun merkezi, birliği ve kendisi olan 7. yoğunluğun yanıbaşımızdaki hali aslında. Tüm varoluştaki tüm hayatın merkezi olan 7. yoğunluk bize kendini lokal olarak Güneş yoluyla gösteriyor. Yani eğer 7. yoğunluğun ne veya nasıl olduğunu merak edecek olursak, bu konuda bize cevap verebilecek en büyük rehber/işaret Güneş’tir. Nasıl ki Güneş sisteminin hayat kaynağı Güneş’se, Tüm Varoluşun hayat kaynağı ve kendisi de 7. yoğunluk diye tanımlanandır. İşte, Güneş’i bu anlamda bir simge olarak kabul ettiğimizde, o simgede tüm ama tüm varoluşun kaynağını, özünü ve kendisini görüyoruz. Bizim yıldızımız, bizim Güneş’imiz, tıpkı diğer tüm yıldızlar gibi, milyarlarca yıl sonra bile olsa ömrünü bitirecektir ama yıldızların sonu hiçbir zaman gelmeyecektir, çünkü yıldızlar yoluyla kendini, ışığını ifade eden ve bizim de ta kendimiz olan Saf Varlık Merkezi zamanın muhatabı değildir, zaman sadece bir ilüzyondur. Saf varlığın olduğu yerde zaman yoktur. Zaman sadece ilüzyonda vardır ve ilüzyon da varlığın geçici ama sürekli tekrarlanan kendini ifadeleri ve böylece kendini biliş araçlarıdır, aynasıdır. İnsanın aynada kendisini izlemesi gibidir bu.

Bizler 3. yoğunluktayız. Ve 3. yoğunluk enkarnasyon ortamımızdaki deneyimlerimizin ciddi bazı olumsuzlukları nedeniyle de ciddi mutsuzluklar, kızgınlıklar, üzüntüler, anlamsızlıklar içinde kalabiliyoruz. Ve ne yazık ki, elde olarak veya olmayarak, bu lokal ortamda sürekli tekrarlanan bu deneyimlere artık “mutlaklık” atfetme eğilimi geliştirebiliyoruz, yani sanki tüm varoluşta da böyle bir mutsuzluk, anlamsızlık, kötülük egemenmiş gibi bir algıya kapılabiliyoruz. Ve bu da mutsuzluk ve anlamsızlık duygularımızı ve deneyimlerimizi iyice pekiştirici etki yapıyor muhtemelen. Aslında bu durum tam da KH güçlerinin bizi içine düşürmeye çalıştığı durum. Yani insanlığın genelinin egosal eğilimleri yoluyla insanlık üzerinde elde ettikleri tahakküm gücünü kullanarak, bu lokal deneyim ortamımızı oldukça berbatlaştırmayı, işkenceye çevirmeyi başardılar bir şekilde. Ve bizler de 3. yoğunlukta 7 yoğunluk düzeyi içinde nispeten “çocuksu” bir gelişim aşamasında olduğumuzdan, tıpkı çocuklar gibi, çevremizde olan bitenden çokça etkileniyoruz ve sanki tanıklık etmekte ve maruz kalmakta olduğumuz tüm bu şiddetli olumsuzluklar, kötülükler, anlamsızlıklar varoluşun ta kendisiymiş, yani sanki varoluş/varlık denen şey buymuş gibi bir izlenime kapılıyoruz. Dediğim gibi, bu tam olarak bize tahakküm eden veya etmeye çalışan KH güçlerinin bizi içine düşürmeye çalıştığı durum. Onlar kendi gerçeklik algılarını bize projekte etmeye çalışıyorlar, bizi asimile etmeye çalışıyorlar, bunu başarmak için de yaşam ortamımızdaki acı, işkence, anlamsızlık ve kötülüğü egemen kılacak şartlar yaratıyorlar, böylece bizim sadece lokal ortamın değil, tüm varoluşun da böylesine berbat, işkenceli, kötü ve anlamsız olduğuna ikna olmamız için yoğun faaliyetlerde bulunuyorlar. Aslında BH varlıkları da boş durmuyor, tüm bu kötülüklere rağmen hayatımızda hala bir yaşanabilirlik, bir ümit, güzellikler, sevecenlikler, sevgiler olabiliyorsa, bunda BH varlıklarının, müdahalelerinin payı çok ama çok büyüktür ama ne yazık ki insanlığın geneli egosal tercihlerde o kadar ısrar ediyor ki, bu durum BH varlıklarının müdahale imkanlarını kısıtlıyor, zorlaştırıyor, çünkü varoluşun en temel yasası “özgür irade” yasasıdır. Ve 3. yoğunluk özgür iradenin keşfi ve farkındalığının derinleştirilmesi konusunda en yoğun derslerin verildiği aşama.

Tüm bu zorluklar, işkenceler, yoğun anlamsızlıklar karşısında ne yapabileceğimiz üzerinde düşünmemiz, birşeyler yapmamız gerekiyor.

İşte, öncelikle, deneyimlerimizin o en olumsuz yanlarıyla ilgili olarak, bunun evrensel/varoluşsal değil daha ziyade “lokal” deneyimler olduğunun ama aslında bizim varlığımızın tamamen bu lokallikle sınırlı olmadığının, yani lokal ortam koşulların bizim üzerimizde mutlak bir bağlayıcılığı olmadığını hatırlamamız, buna güvenmemiz, bu konuda dengeleyici karşı çabalar geliştirme konusunda cesur ve istekli olmamız gerekiyor.

Bizi en çok çaresizliğe, ümitsizliğe sevk eden şeylerden biri ve KH güçlerinin BH yönlerimizi bloke etmede en çok kullandığı, derinleştirmeye çalıştığı sorunlardan biri “suçluluk duygusu”, “ceza çekmeyi, acı çekmeyi, mahpusluğu hak etmişlik” duygusu/varsayımıdır. Bu tür hisler ve programlanmışlıklar bilinç yüzeyinde açıkça deneyimleniyor olabileceği gibi, daha çok bilinçaltından da deneyimleniyor olabilir.

Vicdana sahip insanların, bu bataklıkta kendimiz ve sevdiğimiz, değer verdiğimiz insanlarla birlikte çektiğimiz acılar, ızdıraplar konusunda derin suçluluk kompleksleri duyması kadar normal birşey olamaz. Üstelik, KH niteliklerimizden, egomuzdan ve maruz kaldığımız şiddetli KH baskıları ve saldırılarından dolayı, tüm vicdanımıza rağmen yakınlarımıza veya başkalarına karşı şiddetli egosal tepkiler ve davranışlar da göstermiş olabiliriz ve halen de gösteriyor veya gösterecek olabiliriz. Ve içsel ve dışsal tüm bu olumsuz koşulların bizi feci şekilde bloke ettiği, etkisizleştirdiği bir durumda bulunuyor olabiliriz, farkında olarak veya belki yeterince farkında bile olmadan.

Arkadaşlar, tüm bu deneyimler nihai olarak yalnızca “ilüzyondur”. Enkarnasyonlar boyunca bize pek çok kötülükler, şeytanlıklar yapılmıştır ve biz de başkalarına karşı ciddi kötülükler, yanlışlar, şeytanlıklar yapmışızdır. Bu adeta kaçınılmaz birşeydir. Çamurda oynayıp kirlenmemek ne kadar mümkünse, 3KH’de, bu şiddetli olumsuzluk şartlarında deneyim yaşayıp da egoya, yanlışa, suça hiç karışmamak da ancak o kadar mümkündür, ama şu derecede, ama bu derecede. Bunun yüzleşebileceğimiz kısımları olabileceği gibi, yüzleşmekte zorlandığımız kısımları da olabilir. Ama kendi deneyimlerim yoluyla şundan eminim ki, derin suçluluk ve öz-yargılama duyguları ve davranışları insanın ruhunu ve olumlu potansiyellerini feci şekilde bloke eden, KH şartlarını kabullenmeye zorlayan bir durum. Ve muhtemelen KH güçlerinin BH yönünde ilerlemeye çalışan insanlara karşı en yoğun şekilde kullandığı “kartlardan” biri. Bize yapılan ve şiddetli bir çözümsüzlük nedeeniyle bilinçaltına atılmış “kötülükler” de çok benzer şekilde ilerlememizi bloke edici, kendi kendimize zarar verici nitelikte olabilir ve bu da KH güçlerinin var güçleriyle derinleştirmeye, pekiştirmeye, yoğunlaştırmaya çalıştıkları bir durumdur.

Bu konudaki dikkatimizi, farkındalığımızı geliştirerek bu konuda kendimizi sömürtmeyi azaltmamız, nihayetinde tamamen geride bırakmamız gerekiyor. Bize yapılan ve bizim yaptığımız olası, muhtemel veya kesin kötülüklerin, bundan sonra ilerlemeye çalışacağımız yönde ilerlememize engel teşkil etmemesi için dikkatli olmamız gerekiyor. Bize yapılan ve bizim yaptığımız ciddi yanlışlar konusunun ruhsal tekamül ve ilerleme özgürlüğümüzü elimizden almasına izin vermemeli, bu konudaki blokajları aşmayı isteyebilmeliyiz. İyi niyetin, sevginin karma temizleyici/hafifletici olduğunu hatırlamalıyız. Geçmişin ayaklarımıza pranga olmasına müsade etmemeliyiz.

“Tüm bu kötü şeyler oldu ama tüm bunlar benim bundan sonra iyiye, doğruya, güzele doğru yönelme hakkıma engel değildir, olmamalıdır. Aksi takdirde kendime ve başkalarına haksızlık/kötülük etmeye devam ediyor olurum.”

Evren/hayat/varlık bizi ilüzyon içinde olan bitenlerden dolayı yargılama peşinde değildir, sonsuz gerçeğe uyanmamızın, onun farkına varmamızın, onun sonsuz huzurunu ve güvenini bilmemizin peşindedir. Çünkü bize yapılan ve bizim yaptığımız kötülükleri telafi etmenin en güzel yolu da budur. Kendimize yardımcı olmak ve böylece başkalarına yardımcı olma imkanlarımızı artırmak.

Bu yazıya başlarken hakkında yazacağımı düşündüğüm asıl konuyu şimdi kısaca da olsa belirtmiş olayım, daha sonra derinleştirmeye, pekiştirmeye çalışmak üzere.

İlüzyon da olsa, bu 3. varoluş bilinç düzeyindeki deneyimlerimiz elbette şu veya bu seviyede gerçektir ama en büyük, en önemli gerçek veya gerçekler bunlar değildir. Bizim önem ve ciddiyet atfettiğimiz bu bu deneyimler, arzular, planlar, amaçlar, idealler ne kadar iyi niyetli veya güçlü olursa olsun geçicidir. 3. seviyeye özgüdür. E tabi ki biz de bu seviyede olduğumuza göre bunlardan vazgeçecek değiliz ama tüm bunlara, yani bir yandan hayatımız, amaçlarımız, gerçeklerimiz, niyetlerimiz, ideallerimiz dediğimiz şeylerle uğraşmaya devam ederken, bir yandan da “sonsuz/mutlak”, “ilüzyon olmayan”, “geçici olmayan” gerçeği hatırlamalı ve onunla barışmalı, böylece “kaybolmuşluk” ve/veya “bloke olmuşluk” durumlarını aşabilmeliyiz. Mutlak gerçek aynı zamanda sonsuz bir rehberlik ve haritadır, tüm seviyelerdeki her türlü blokajı aşmaya imkan sağlayan, yardımcı olan. Bir sonraki müsait vaktimde buna dair bir önerimi paylaşmaya gayret edeceğim.
Go to Top of Page

bona fide


321 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 15/02/2018 :  21:07:06  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
bozadi araya girerek umarım düşünce akışını bozmam.
kafama takılan şey, madem ruh benliğin tamamıyla bedenlenmiyor bi kısmı sanırım üst yoğunlukta bekliyor. bu ilüzyonda kh olanlarında aslında bh olduğunu ve görevli olarak gelmiş olduklarını düşünüyorum hatta bu celladını sevmek gibi durum ortaya çıkarsada asıl sınavın bu ilüzyonda yaratılan herşeye eşit davranışı sergileyebilmemiz adına bu göreve gönüllü olduklarını. ve asıl öğrenmemiz grekeninde onların bu fedakarlığını farkedip onlara minnet duymamız ve bu sayede ilüzyonun gerçekten ilüzyon olduğunu anladığımızı tüm bu trajedilerin, duygusal deneyimler için yaratıcının herşeyi kapsadığını ve herşeyde olduğunu idrak için ne kadar fedakar tarafsız ve eşit bakabilmemizin sınavında khların tüm yaygara ve kötülük denen oyunda asıl anlatmak istediklerini oyuna kendimizi kaptırdığımız için farketmemizi zorlaştırdıklarını dışardan bakmayı bilmediğimiz için oyunun içinde onları ötekileştirerek surekli aynı sahneyi tekrarlıyormuşuz gibi bir his var içimde. deneyimleri onların sağladığı yoksunlukla ediniyorsak büyük bir iş yapıyorlar. gıcık olduğum herkese buradan teşekkür ediyorum. şimdi kalkıp tek tek arayıp şu attığın kazık şu yaptığın ahlaksızlık şu yaptüın kaypaklık için teşekkür ederim desem oda bön bön bakacaktır muhtemelen ve muhtemelen oda görevinin farkında değildir. bu benim farkında olmmaı engellemez yehhuu. tamam yine sesli düşündüm hem sonuçta ne kaybederiz olay kendimizden karşılıksız ne kadar vereceğimiz değilmi. oyunun kurallarını öğrendiğime göre ben bir üst boyuta geçemiyorum bencil arzularım sayesinde tabiki. sanırım yine herkesin bildiği benim ancak idrak ettiğim durumu ortaya çıktı. bi ışık gördüm oysa diye sevindirik olmuştum. bu da bir gelişme. şimdi olay gıcık olduğum insanlara ve olaylara karşı düşünce akışını değiştirmek ve bunu yaparken eğlenmek. yazıldığı kadar kolay olabilir mi bu
Go to Top of Page

bozadi


8598 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 15/02/2018 :  23:03:34  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Eklenti:
Orjinal Mesajı Ekleyen bona fide

kafama takılan şey, madem ruh benliğin tamamıyla bedenlenmiyor bi kısmı sanırım üst yoğunlukta bekliyor. bu ilüzyonda kh olanlarında aslında bh olduğunu ve görevli olarak gelmiş olduklarını düşünüyorum hatta bu celladını sevmek gibi durum ortaya çıkarsada asıl sınavın bu ilüzyonda yaratılan herşeye eşit davranışı sergileyebilmemiz adına bu göreve gönüllü olduklarını. ve asıl öğrenmemiz grekeninde onların bu fedakarlığını farkedip onlara minnet duymamız ve bu sayede ilüzyonun gerçekten ilüzyon olduğunu anladığımızı tüm bu trajedilerin, duygusal deneyimler için yaratıcının herşeyi kapsadığını ve herşeyde olduğunu idrak için ne kadar fedakar tarafsız ve eşit bakabilmemizin sınavında khların tüm yaygara ve kötülük denen oyunda asıl anlatmak istediklerini oyuna kendimizi kaptırdığımız için farketmemizi zorlaştırdıklarını dışardan bakmayı bilmediğimiz için oyunun içinde onları ötekileştirerek surekli aynı sahneyi tekrarlıyormuşuz gibi bir his var içimde. deneyimleri onların sağladığı yoksunlukla ediniyorsak büyük bir iş yapıyorlar. gıcık olduğum herkese buradan teşekkür ediyorum. şimdi kalkıp tek tek arayıp şu attığın kazık şu yaptığın ahlaksızlık şu yaptüın kaypaklık için teşekkür ederim desem oda bön bön bakacaktır muhtemelen ve muhtemelen oda görevinin farkında değildir. bu benim farkında olmmaı engellemez yehhuu. tamam yine sesli düşündüm hem sonuçta ne kaybederiz olay kendimizden karşılıksız ne kadar vereceğimiz değilmi. oyunun kurallarını öğrendiğime göre ben bir üst boyuta geçemiyorum bencil arzularım sayesinde tabiki. sanırım yine herkesin bildiği benim ancak idrak ettiğim durumu ortaya çıktı. bi ışık gördüm oysa diye sevindirik olmuştum. bu da bir gelişme. şimdi olay gıcık olduğum insanlara ve olaylara karşı düşünce akışını değiştirmek ve bunu yaparken eğlenmek. yazıldığı kadar kolay olabilir mi bu

Oyuna kendimizi fazla kaptırma nedeniyle bazı temel gerçeklikleri unutup kendimizi boşu boşuna fazla strese sokuyor olabiliriz gerçekten. Ben kendimde bunu neredeyse düzenli olarak gözlemliyorum.

“Bu ilüzyonda KH olanların (yani KH’ye adananların) aslında BH oldukları halde oyunun/eğitimin konusu gereği KH rolü alarak diğerlerine hizmet etme eğiliminde oldukları” beyanını teknik olarak yanlış bulmakla birlikte, nihai anlamda hayatın o bireyleri bu tür bir amaca hizmet ettiriyor oldukları görüşünü makul buluyorum şu anki bakış açımla. Dolayısıyla ben KH’ye adananların beni doğrudan veya dolaylı olarak etkileyen bir kötülüğü için o şahısların kendilerine şükran duyamam teorik olarak. Ama onlar yoluyla kendimi geliştirmeme yardımcı olan Hayata şükran duyarım.

Evet, KH güçleri de yaradanın/varlığın bir parçası, her ne kadar KH kutbiyetinde yoğunlaşmanın sonu yokoluş (varlıktan/yaradandan tamamen ayrılış) olsa da. Önemli olan bizim kendimizi/birbirimizi korumada yeterli işbirliğinde bulunup bulunamadığımız. İhtiyaç duyulan korumanın temeli tamamen bilinçsel/bilgisel birşey. Buna bilinçsel örgütlenme diyebilirim. İhtiyaç duyulan örgütlenmenin geri kalanı da o bilinçsel örgütlenmenin neticesinde (veya sürecinde) kendiliğinden meydana gelecektir diye tahmin ediyorum.
Go to Top of Page

bozadi


8598 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 16/02/2018 :  11:44:56  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
3KH’de karmaşa/kaos çok egemen, öyle ki, sanki bu durum “hayatın” doğal/sürekli bir özelliğiymiş gibi benimseniyor. Ve bu zorlu koşulları aşmanın yolunun da çok karmaşık ve zorlu birşey olması gerektiği şeklinde bir izlenim meydana gelebiliyor zihinde. İşte, son celsede referansta bulunulan, “küçük çocuklar gibi olmadıkça göklerin egemenliğine giremezsiniz” sözünün bu konuyla yakından bağlantılı olduğunu tahmin ediyorum. İncil'de geçen “Göklerin egemenliğine giremezsiniz” sözünü “gerçeğe, hakikate eremezsiniz” anlamında kabul ediyorum. Ve yine İsa’ya atfedilen, “gerçeği bileceksiniz ve gerçek sizi özgür kılacak” anlamındaki sözü de hatırlatmak istiyorum.

Bence burada 7. yoğunluğun “basit ve mutlak” realitesi kastediliyor. Şimdi ben 7. yoğunluk diye bir seviyeden bahsedince, sanki çok uzakta, eremeyeceğimiz, bilemeyeceğimiz birşeyden bahsediyormuşum gibi oluyor. Düşünsenize, Ra-Kasyopya kozmolojisini gerçek varsaydığımızda, 3. yoğunluktan 4. yoğunluğa geçip geçemeyeceğimiz bile kesin değilken, 7. yoğunluğu bilmek, onu rehber olarak kullanmak, yararlanmak sanki abartılı, imkansız birşeymiş gibi görünüyor. Her yoğunlukta bilgi ve farkındalık miktarı epeyce artıyor, dolayısıyla sanki 7. yoğunluk en fazla ve en karmaşık düzeyde bilgilere egemen olunacak düzeymiş gibi görünüyor, işte bence bu noktada bir yanılgı var. Anlatılanlardan anladığım, sezdiğim kadarıyla, K’ların “tek gerçek boyut/yoğunluk” (diğer hepsi ilüzyon) diye tanımladıkları 7. yoğunluk tüm yoğunluklar arasında en basit olanı aynı zamanda. 7. yoğunluk herhangi bir yoğunluk gibi değil, orası sadece saf varlık deneyiminin ve farkındalığının merkezi, özü. Orada bunun dışında bir bilgi yok muhtemelen ve ilüzyon diye tanımlanan tüm yoğunluklardaki tüm bilgiler aslında bu basit bilgiye dayalı: varlık ve varlığın farkındalığı. 7. yoğunluk bu işte. Bu kadar basit. Elbette bu tanımlamayı büyük ölçüde 3. yoğunluk KH sınırları dahilinde yaptığımız için bu tanıma da şüpheyle yaklaşılmalıdır, incelenmelidir, eleştirilmelidir ama aynı zamanda makul ve faydalı olma ihtimali, yani isabetliliği konusunda bir şans tanınmalıdır.

K’lar, “tüm düşenler zor yolu öğrenmek zorundadır” gibi birşey söylemişlerdi. İşte, “düşme” fenomeninde maalesef böyle ciddi problemli bir yön var. Basit, sade, güzel, doğru ve güçlü olanın farkındalığı kaybedildiğinde, yani düşüldüğünde, yani ego sahibi olunduğunda, o basit olan şey bir anda çok zormuş gibi bir görünüm kazanıyor. Ve yine K’lar, KH güçleri için, “sonsuza kadar sahip oldukları şeyi sonsuza kadar arıyorlar” gibi çok ilginç ve manidar bir tanım yapmışlardı. İşte bu egodur; egonun sahip olma hırsı gösterdiği hazine veya sonsuz kudret, saf ve sade “varlık” gerçeğinden başka birşey değildir ve zaten kendi varlıkları onun ta kendisidir, ama onlar “egonun şahları” olarak kendi kendilerini olağanüstü bir körlük, hırs ve kısırdöngü durumuna sokmuş oluyorlar bu tercihleriyle. Ve aynı şey daha düşük oranlarda hepimiz için de geçerli. “Bir kapı açıldı, kapının ardında bir küp altın gördünüz, o altına ulaşmak için kapıdan geçerken, kapının arkasında saklanan yılan tarafından sokuldunuz” dedi K’lar. İşte bu, ego denen zehrin ve körlük hastalığının ta kendisidir. Sen zaten varlıksın, sonsuz hazinesin, herşeyin kaynağı ve kendisisin, bir kapının ardında beliren bir küp altına neden arzu duyasın? O arzuyu duymanın kendisi, kendinin farkında olmamak, kendine yabancılaşmak ve bir anlamda özünü, gerçeği inkar etmek demek. Ego bu işte. Ve sonuç; yüz binlerce yıldır sürünüyoruz.
Go to Top of Page

bozadi


8598 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 16/02/2018 :  22:07:26  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Eklenti:

Bu yazıya başlarken hakkında yazacağımı düşündüğüm asıl konuyu şimdi kısaca da olsa belirtmiş olayım, daha sonra derinleştirmeye, pekiştirmeye çalışmak üzere.

İlüzyon da olsa, bu 3. varoluş bilinç düzeyindeki deneyimlerimiz elbette şu veya bu seviyede gerçektir ama en büyük, en önemli gerçek veya gerçekler bunlar değildir. Bizim önem ve ciddiyet atfettiğimiz bu bu deneyimler, arzular, planlar, amaçlar, idealler ne kadar iyi niyetli veya güçlü olursa olsun geçicidir. 3. seviyeye özgüdür. E tabi ki biz de bu seviyede olduğumuza göre bunlardan vazgeçecek değiliz ama tüm bunlara, yani bir yandan hayatımız, amaçlarımız, gerçeklerimiz, niyetlerimiz, ideallerimiz dediğimiz şeylerle uğraşmaya devam ederken, bir yandan da “sonsuz/mutlak”, “ilüzyon olmayan”, “geçici olmayan” gerçeği hatırlamalı ve onunla barışmalı, böylece “kaybolmuşluk” ve/veya “bloke olmuşluk” durumlarını aşabilmeliyiz. Mutlak gerçek aynı zamanda sonsuz bir rehberlik ve haritadır, tüm seviyelerdeki her türlü blokajı aşmaya imkan sağlayan, yardımcı olan. Bir sonraki müsait vaktimde buna dair bir önerimi paylaşmaya gayret edeceğim.




Eklenti:

S: (L) Tamam, biraz duralım. Daha önce Chloe ile telefonda grup ruhlarını temsil ediyor olabilecek mitolojik kişilikler hakkında konuşuyorduk. Yani 3'üncü yoğunluk seviyemizde, bir takım bireylerin oluşturduğu gruplar, daha yüksek bir seviyedeki ruh gruplarının uzantısı olabilir diye...

C: Zeus neyi temsil ediyor?

S: (L) Zeus. (F) Tanrıların babası mı?

C: Bunun ima ettiği şey?

S: (L) Babası olduğu tanrıların kim olduğuyla... (F) Chloe kırmızı koltuğa şimdi senin oturmuş olmandan memnun olduğunu söylüyor... (L) İma ettiği şey mi? Bu şu anda benim için çok ağır!

C: Hayır.

S: (L) Evet! Düşünme gerektiriyor! Zeus'un temsil ettiği şeyin ima ettikleri... Zeus 7. yoğunluğu mu temsil ediyor?

C: Veya Zeus 7. yoğunluğu kavramayı mı temsil ediyor?

S: (L) Uygun olmayan şekillerde kavrayıştan mı söz ediyoruz?

C: Hiçbir kavrayış "uygunsuz" değildir.




İşte, bana göre “ego” dediğimiz ve KH dediğimiz şey, 7. yoğunluk kavrayışına sahip olmamayla veya bu kavrayışı kaybetmeyle ilgili. 7. yoğunluk sadece 7. yoğunluk değil, varolan herşey. Hatta K’lar bununla ilgili olarak “Herşey 7. yoğunluk” gibi oldukça dikkat çekici bir ifade kullanmışlardı. 7Y saf varlık, yani varlığın en saf özü olduğu için ve ilüzyon dediğimiz, 7. yoğunluk dışındaki tüm yoğunluklarda şu veya bu düzeyde mevcut olan “seyreltilmiş varlık” da saf/mutlak varlığın bir uzantısı olduğu için, 7Y’yi sadece bizden 4 seviye yukarıdaki bir yoğunluk düzeyi olarak göremeyiz. Eğer biz varsak ve herhangi birşey varsa, o 7Y diye ifade ettiğimiz varlık özünün bir uzantısı/parçası olduğu için vardır.

Dolayısıyla, BH olmanın, 7. yoğunlukla ilgili sağlıklı, isabetli ve güçlü bir farkındalık sahibi olmayla yakından ilgisi olduğunu düşünüyorum. Veya diğer bir ifadeyle, KH (ego) 7. yoğunlukla ilgili sağlıklı/dengeli bir kavrayış sahibi olmamakla, BH (egosuzluk) ise 7. yoğunlukla ilgili sağlıklı/dengeli bir kavrayış sahibi olmakla tanımlanabilir.

“7.” yoğunluk ifadesi maalesef onu bizden uzakta, bizim dışımızda ve bize “tepeden bakan” birşeymiş gibi algılamamıza neden olabiliyor. Halbuki o tüm varlığın merkezini, merkeziyetini, saf özünü temsil ediyor. Ve işte biz oyuz. 7. yoğunluğuz. Varlığız. Onun bir parçası ve kendisiyiz. Sonsuz farkındalık, sevgi ve potansiyeliz. Sonsuz gerçek budur.

“Dünya hayatı” dediğimiz bu 3KH koşulları ve aslında 7Y dışındaki tüm yoğunluklar temel olarak bir ilüzyondan ibarettir ama bir şekilde tüm bu ilüzyonun da saf varlığın (7Y) devamı için önemli bir işlevi, gerekliliği olduğu anlaşılıyor. İşte bu nedenle saf/gerçek/mutlak/varlık bu 6 ilüzyon seviyesini projekte ediyor veya meydana getiriyor.

Bizler, elbette adı 3Y olmuş, 3KH olmuş, 3. boyut olmuş, dünya hayatı olmuş, ne olursa olsun, “hayatımız” dediğimiz şeyi yaşıyoruz, onu anlamaya ve sorunları çözmeye çalışıyoruz. Bu gayet doğal, kaçınılmaz ve gereklidir. Ama bir yandan da onun geçiciliğinin ve güvenilmezliğinin de farkındayız veya istemesek de bununla yüzleşmek zorunda kalıyoruz. “Doğumu” deneyimlediğimiz gibi “ölümü” deneyimliyoruz. Tanıdığımız herkes ve biz. Hem doğum-ölüm realitesi nedeniyle, hem de pek çok başka ilişkili nedenle, insanlar şu hayata iki adım geriden bakıp “yalan dünya” derler, bu da “ilüzyon” realitesine dair farkındalığın bir göstergesidir.

İşte, “yalan olmayan, geçici olmayan, ölümlü olmayan, ‘mutlak’ birşey var mıdır, nedir?” sorusuna yanıt arıyoruz içten içe. Ve varsa o mutlakla aramızdaki ilişkinin ne olduğunu, olabileceğini veya olması gerektiğini düşünüyoruz.

İşte, elimizdeki kaynaklardan ikisinin bize “7. yoğunluk” diye tanımladığı şey o, mutlak olan. Saf varlık. Bir. Ve o, varolan herşeyin kaynağı, kökü ve kendisi. Çünkü varlık bir. Dolayısıyla onunla aramızdaki ilişki şu: Biz oyuz, tıpkı varolan herşey gibi.

Ego/KH dediğimiz şey bu bilginin/gerçekliğin/farkındalığın yitirilmesini veya çarpıtılmasını ifade ediyor bir bakıma. BH dediğimiz şeyse bu gerçeğin farkındalığına ermek ve bu farkındalığı tamamına erdirmek (birle bir olmak) üzere güçlü bir çekimle ilerlemek demek.

İnsanlığın BH deneyiminden KH deneyimine “düşüşüyle” ilgili koşulları zaman zaman ele aldık, yine alırız, bu konudaki farkındalığımızı geliştirmeye, genişletmeye, derinleştirmeye çalışırız. Sonuç itibariyle KH’ye geçtiğimizde ego sahibi olduk. Ve ego (KH) aleminde katı ve acımasız bir güç hiyerarşisi egemen olduğundan, bizden daha güçlü egoların kurbanları, köleleri haline geldik adeta. Ve bize açık ve dolaylı yollarla hükmeden veya etmeye çalışan KH güçlerinin yapmaya çalıştığı başlıca şeylerden biri de KH’likten çıkma, tekrar BH’ye dönme potansiyelimizi zayıflatmaya, bloke etmeye, engellemeye çalışmak. Bu süreci kısaca “yalan”, “kandırma”, “saptırma”, “beyin yıkama”, “asimilasyon”, “BH eğilimlerini zayıflatıcı, KH’ye saptırıcı telkin/hipnoz” gibi terimlerle tanımlayabiliriz.

Hayatımız dediğimiz sahnede maruz kaldığımız pek çok koşul, aslında KH güçlerinin (bizden daha güçlü egoların) bizim egomuzu güçlendirmek, BH potansiyelimizi/olasılıklarımızı zayıflatmak ve mümkün olduğu ölçüde etkisizleştirmek için tasarlayıp uygulamakta oldukları koşullardır ve tabi biz de kendi egomuz, cehaletimiz, dikkatsizliklerimiz yoluyla tüm bu programlamalardan şu veya bu şekilde ve miktarda etkileniyoruz. Elbette BH güçleri de boş durmuyorlar, özgür iradeye uygun şekilde, BH potansiyelimizin farkına varıp güçlendirmemiz yönünde bazı olanaklar, yardımlar sunuyorlar. Gerisi bize kalıyor.
Go to Top of Page

bozadi


8598 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 18/02/2018 :  14:34:27  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Kendi üzerimde yaptığım gözlemler bağlamında, kesin olmamakla birlikte egoyla ilgili yaptığım birkaç tespit…

Mutlaka bir amaç/hedef oluyor ve mutluluk, huzur ve her türlü olumlu sonuç o amacın ve hedefin gerçekleştirilmesiyle ilişkilendiriliyor. Aslında bizim durumumuzda bu ille çok negatif birşey olarak görülmeyebilir, hatta bazen gayet olumlu birşey de olabilir ama bunu negatif kılabilecek bazı olasılıkların farkına daha fazla varmamız gerekiyor diye düşünüyorum.

K’lar “Hedefe ulaşmak eğlencenin yarısı” demişlerdi. İşte ben bu sözü bu konuyla yakından ilişkilendiriyorum. Eğer hedefe ulaşmak eğlencenin yarısıysa, eğlencenin diğer yarısı da şimdi ve burada ve/veya hedefe ulaşma sürecinde olmalıdır. İşte, bence bu sözde kastedilen “eğlence”, ego söz konusu olduğunda “şimdi ve burada” mevcut değil. Yani ego asla doymuyor, doygunluğa ulaşmıyor. Aranan doygunluk hep uzakta, bir hedefte, ulaşılacak bir amaçta. Yani sürekli erteleniyor. İşte bence K’ların o sözü bu meseleyle yakından bağlantılı.

İçinde bulunduğumuz KH düzeninde egemen olan “vahşi kapitalizmin” doğal bir sonucu olarak şiddetli arzularla ve korkularla dolu yarışlar içinde buluyoruz kendimizi sıkça. Ezici bir kazanma-kaybetme yarışı egemen hayatın her alanında. Bu yarış öyle ki, kişinin bilinç odağını kendi varlığındaki sonsuz değerden sürekli olarak uzaklaştırıyor ve bu vahşi yarış düzeninin tasarımcılarının amacı da bu zaten. Bireylerin kendi varlıklarındaki sonsuz değere olan inançları zayıfladıkça, onları “yapay değer piyasasındaki” aciz/muhtaç birer müşteri kitlesi olarak kontrol ve manipüle etmek kolaylaşıyor.

Gerçek öyle ki, hiçbir mücadeleye girişmenize ve kazanmanıza gerek olmaksızın gayet doyurucu bir değere, huzura, güvene ve sevince sahipsiniz. Bu konunun şu yönüne daha önce kısmen değinmiştim: İçinizde herhangi bir dış sebebe/gerekçeye/koşula ihtiyaç duymaksızın sevinç, huzur, güven, sevgi duyabilen bir yapı, bir imkan var. O, “varlık” (7. yoğunluk) gerçeğinin farkındalığına dayalıdır. Bu kadar çok, yoğun ve şiddetli olumsuzluğa rağmen umutlar, sevinçler, sevgiler duyup geleceğe dair ümit beslemeyi mümkün kılan budur. Varoluşun basit ve sonsuz gerçeği. Ama bizler KH düzeninde aksi yönde o kadar çok etkiye, telkine, propagandaya, işkenceye maruz kalıyoruz ki, işte içimizdeki o varlığın basit ve sonsuz gerçeğine, onunla tamamen “bir” oluşumuza dair sezgimiz, farkındalığımız, güvenimiz, inancımız sürekli zayıflatılma, parçalanma tehdidi ve saldırısı altında.

Hiçbir mücadeleye girişmeye ve kazanmaya gerek olmaksızın, varlığımız ve tüm varlığa dair doygun bir huzur, sevinç, güven ve sevgi halinde olabilmeliyiz. Bu olmadan girişilen mücadeleler kaybedilmeye, hayal kırıklığıyla sonuçlanmaya adeta mahkumdur. Acaba K’ların “Savaş her zaman var, önemli olan ‘ne zaman’ seçtiğin!” sözü de bu konuyla bağlantılı olabilir mi? Emin değilim ama kısmen de olsa ilişkiliymiş gibi görünüyor şu an bana. İşte, egonun savaşı/mücadelesi hemen her zaman yenilgiyle sonuçlanmaya mahkum adeta. Gerçek mücadele, baştan yarı yarıya kazanılmış bir mücadele olmalıdır bir bakıma (hedefe ulaşmak “zaferin” yarısı!).

Yani, “şu anda varlığımın ve varoluşun doyurucu şekilde anlamlı, güzel, değerli olduğunu hissetmiyor, öyle bir doygunluk duymuyorum ama falanca mücadeleyi kazandığımda gerçeğe ve doygunluğa ulaşmış olacağım” şeklindeki bir düşünce ne kadar iyi niyetli olursa olsun, bir egosallık potansiyeli taşıyor diye düşünüyorum. Bu tür bir mücadelenin ille “her durumda” başarısızlıkla sonuçlanacağını iddia etmiyorum, bazen bir miktar başarı elde edilebilir ama yine de bunun ideal bir yaklaşım olduğunu sanmıyorum. “Baştan yenik/yanlış” bir yön var gibi geliyor. Ama doğruya ulaşmak veya yaklaşmak için bu tür “baştan yenik ve sorunlu” pek çok mücadeleye girmek zorunda olmamız da doğal birşey sanırım. O anlamda, bir sürecin parçası olarak yine de değerlidir. Ama bizler işin aslına vakıf olabilecek durumdayız bence.
Go to Top of Page

bozadi


8598 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 21/02/2018 :  15:49:36  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle




Go to Top of Page

bozadi


8598 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 21/02/2018 :  16:56:10  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Bizim “hayatımız” dediğimiz hemen herşey 3. yoğunlukta cereyan eden şeyler. Yani denklemin yalnızca yarısı. Gerçi 7. yoğunluk tüm varoluşu kapsadığı için, yani tüm yoğunluklarda, tüm boyutlarda var olan herşey 7. yoğunluğun (varlığın) bir uzantısı olduğu için, hiçbir şey 7. yoğunluğun dışında veya 7. yoğunluktan bağımsız değildir. Varolan hiçbir şey Varlık’tan bağımsız olamaz, öyle değil mi? İşte 7. yoğunluk, istisnasız herşeyin, tüm bireysel varlıkların (tüm ilüzyonun) mutlak, saf merkezi ve kendisi. “Varım” diyorsak, “7. yoğunluğum” diyoruz bir bakıma. 7. yoğunluğun bu teknik adlandırmasına takılmayın. Yani “7” rakamı ve “yoğunluk” terimine. Onu bizden 4 seviye uzaklıktaki bir deneyim seviyesi olarak düşünmeyin. O tüm ama tüm, ama “istisnasız” tüm varoluşun, tüm varlıkçıkların kaynağı, kökeni, merkezi ve kendisidir. Bizim ve herşeyin ta kendisidir, birdir. Tüm evrenlerin, tüm Varoluşun Güneşidir.

Sevgi dediğimiz, adalet dediğimiz, güzellik dediğimiz, şifa dediğimiz herşeyin nihai kaynağı o. Çünkü varlık o.

İşte, bu nedenle 7. yoğunluğun mümkün olduğunca bilinçli olarak farkında olmak, onu hatırlamak, 3. yoğunluk dediğimiz mevcut seviyemiz içindeki çeşitli çıkmazlardan kurtulmamıza yardımcı olacak en temel rehber ve dengeleyicidir.

Meditasyon denen şeyin anlam ve önemi biraz da bununla ilgilidir. Bizler egomuzun da etkisiyle tüm dikkatimizi o kadar yoğun ve kesintisiz bir şekilde 3. yoğunluk konuları üzerinde odaklıyoruz ki, farkına varmadan aslımızdan sürekli uzaklaşıyoruz bilinçsel olarak. İşte, meditasyon yaparken olağan düşünce süreçlerini durdurma, yavaşlatma, hafifletme tavsiyesinin amaçlarından biri de bununla ilgilidir. Birşey düşünmediğimizde ve Maharaj’ın dikkat çektiği gibi “arzulamayı ve korkmayı” azalttığımız ölçüde, Varoluşun doğal bazı enerjileri, frekansları bize daha kolay ulaşma şansı buluyor ve böylece egomuzun üzerimizdeki etkileri de zayıflıyor. Tabi ki bu bir anda veya çok kısa sürede olabilecek birşey değil. En derin uyku sürecinde de aşağı yukarı buna benzer birşey oluyor diye tahmin ediyorum. Yani K’ların ifade ettiği gibi, derin uykunun bir noktasında egomuzu bir süreliğine “çıkarma” şansı buluyoruz sanırım. Uykunun fizik dışında, ruhsal/manevi arındırıcılığı, dinlendiriciliği, tazeleyiciliği bununla ilgili olsa gerek.

Ama sadece uyku yeterli olmuyor. Egomuz ve çevremizdeki sayısız başka egoyla birlikte kendimizi yine 3. yoğunluğun dolambaçlı yollarında kaybolmuş halde buluyoruz. Meditasyondaki düşüncesizliğin veya belki derin düşünmenin/olmanın anlam ve önemi de bununla ilgili. Ben kendim düzenli veya sık meditasyon yapmıyorum. Ama meditasyon yapmayı kolaylaştırabilecek veya kısmen meditasyon yerine geçecek bu tema üzerinde fikir yürütmeye devam edip algılarımı, gözlemlerimi, deneyimlerimi paylaşmak istiyorum. Katkılara, eleştirilere, sorulara açıktır.
Go to Top of Page

bozadi


8598 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 21/02/2018 :  17:03:58  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Bu arada bu konunun "din" kavramıyla/öğretileriyle benzerliğine dikkat çekmek istiyorum. Dinler 3. yoğunluktaki faaliyetlerimizi "ibadet" denen molalarla bölüp Tanrı'yı, "mutlak varlığı" düşünmeye, onu hatırlamaya teşvik eder. "Teorik olarak" bunun gayet isabetli, doğru, faydalı bir yönü olduğunu düşünüyorum. Yeryüzündeki en güçlü, en kalabalık ideolojilerin "din" ideolojileri olması da bununla ilgilidir bir şekilde.

Ama bu forumda esas alınan kaynaklara göre, Tanrı / 7. yoğunluk kavramı dinlerin tasvir ettiğinden biraz farklı. Ve "ibadet" diye nitelenebilecek meditasyon veya benzer faaliyetler de buna göre bazı içerik ve şekil farkları içeriyor doğal olarak.

Ben Ra'nın ve Kasyopyalıların ve dolaylı ve kısmi olarak pek çok başka kaynağın tasvir ettiği "dini/gerçeği" anlamaya ve anladığımı anlatmaya, tartışmaya çalışıyorum.
Go to Top of Page

bozadi


8598 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 21/02/2018 :  19:25:39  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Ve aslında enkarnasyon aralarında bulunduğumuz 5. yoğunlukta yapılan şeyin özetlerinden biri de budur, yani yukarıdaki resimde ifade etmeye çalıştığım şey. O sırada 3. yoğunlukta enkarne durumda olmasak bile hala 3. yoğunluk öğrencisi durumundayız ve derslerin orada ilerletilen kısmı da temel olarak 3. yoğunluğa ilişkin.

K'ların 5. yoğunluğu "derin düşünme ve değerlendirme" merkezi diye tanımlamış olması da aslında "5. yoğunluk" ile "meditasyon" kavramları arasındaki ilişkiyi akla getiriyor. Meditasyon veya benzer faaliyetler, 3. yoğunluğa bir miktar 5. yoğunluk frekansı/sızıntısı/ilhamı sağlıyor muhtemelen, aslına uygun yapılması ölçüsünde. Ve yine, 3. yoğunlukta da, 5. yoğunlukta da değişmeyen şey, denklemin bir yanında 7. yoğunluk, diğer yanında ise 3. yoğunluk olmasıdır. 4. yoğunluğa geçildiğinde de denklemin 7. yoğunluk kısmında bir değişiklik olmayacak, sadece diğer kısmı 3. değil 4. yoğunluk olacaktır.

Mutlak/saf varlığın veya varlık merkeziyetinin ne olduğuna ve/veya bizim onunla ilişkimizin ne olduğuna dair bilinç artırıcı çabalar, hepimizin deneyimlerinin zorluğunu ve karmaşıklığını azaltmaya yardımcı olacaktır diye düşünüyorum. Bununla ilgili örnekleri, açıklamaları artırmaya, netleştirmeye çalışacağım.
Go to Top of Page

bozadi


8598 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 18/06/2018 :  14:25:04  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Varlığın sahibi ve kendisi biziz. Ve burada "varlık" derken, bu "herşey" anlamına geliyor. Yani bir şekilde herşeyin sahibi ve kendisi biziz. Herşey bir ve dolayısıyla varlığın kendisinden başka bir sahibi olamayacağı gibi, "varlık dışında birşey" de yok. Sadece, varlığın kendini test edip onaylıyor göründüğü bir süreç var ve bu süreç varlığın çeşitli evrimsel farkındalık düzeylerine ayrışmasına neden oluyor: 7 bilinç düzeyi veya yoğunluğu. Bu düzeylerin mevcudiyeti hiçbir şekilde varlığı mutlak manada bölmüyor ve varlığın farklı seviyeleri arasında askeri bir hiyerarşi manasında "ast-üst ilişkisine" mecbur bırakmıyor. Ama "KH" bağlamında bu askeri/mutlak nitelikli ast-üst ilişkileri de deneyimlenebiliyor.

Varlığın en saf merkezinde (7. yoğunluk) bireyler yok, sadece saf varlık var. Saf varlığın özelliklerini veya deneyimini bilmek veya anlamak bir yönüyle bizler açısından imkansız denecek kadar zor birşey. Ama diğer bir yönüyle, kabaca da olsa, mevcut bilinç düzeyimiz açısından bizler için nispeten tatmin edici bazı tahminler yürütmek mümkün bence.

Ra ve Kasyopyalılar bizlerin KH modunda olduğumuzu söylüyorlar. Ve KH'nin egemen olduğu yerlerde ast-üst ilişkisi, yani yöneten-yönetilen, ezen-ezilen, sömüren-sömürülen ilişkisi oluyor. Nitekim biz de bunu kendi yaşamlarımızda sıkça gözlemliyoruz.

KH evrenin, varlığın bir yönü, bir mekanizması veya sonuçta bir gerçeği. Özellikle ilk 3 yoğunluk düzeyinde KH'nin bir doğallığı da var. Bu yönüyle KH ille de "kötü/negatif" diyebileceğimiz birşey değil. Daha önce de çeşitli defalar çeşitli şekillerde ele aldığımız gibi, bu bir bireyin belirli bir yetişkinlik aşamasına ulaşana kadar çevresindekilere vermektenden ziyade onlardan almak durumunda olduğu bir süreç. Olgun bireyler bunu bilerek ve isteyerek çocuk sahibi oluyorlar. Türün, yani bir bakıma varlığın devamı için de gerekli birşey bu üstelik. Aslında bu bağlamda düşünüyorum da, bir türün (örneğin dünya insanlığı) varlığını sürdürmesi için o türün bireylerinin doğum, gelişim ve ölüm (çocukluk/gençlik, olgunluk ve yaşlılık) şeklinde çeşitli aşamalardan geçiyor olması ile, diğer yanda mutlak varlığın (7. yoğunluk) yedi farklı olgunluk aşamasına bölünüyor olması arasında bir anlam ilişkisi/benzerliği var gibi geliyor bana.

Sonuç olarak en nihayetinde birden fazla varlık yok. 7. yoğunluktaki şekilsiz (birey olmayan) saf varlık merkezi, tüm bireysel varlıkların varlığının gerçek özünü ve kendisini temsil ve teşkil ediyor. Dolayısıyla ben oyum, sen osun, o o. Herşey o, herşey bir: Saf/şekilsiz varlığın şekil almış uzantıları.

İçinde bulunduğumuz 3. yoğunluk dünya deneyimi, doğal KH'liği (çocuksuluğu) yanında, egosal bazı özgür irade tercihleri veya yozlaşmışlıklar neticesinde çocuksu/masumane (tercihe dayalı olmayan, zorunlu ve doğal) KH'lik dışında tercihe dayalı (özgür iradeyle seçilen) KH'liği de şu veya bu düzeyde deneyimliyor epeyce bir süredir. Bununla da yakından bağlantılı olarak, biz insanlar varoluşta adeta askeri nitelikte, katı bir ast-üst ilişkisi olmasının doğal olduğunu düşünüyoruz, çünkü bunu sürekli olarak deneyimliyoruz zaten. Ekonomik, siyasi, dini ve diğer neredeyse her bakımdan hayatımızda toplumsal bağlamda amir-memur ilişkileri, yani katı bir hiyerarşi var. Temel olarak KH nitelikli emir-komuta zincirinin hem mağdurları, hem de bu sistemin çarklarından biriyiz hepimiz. Hayatımızın doğal, olağan bir parçası halinde bu durum. Ve bu durumu tüm evrene, tüm varoluşa atfetme, maletme veya projekte etme eğilimimiz de var, ki bu da doğal sayılır. Bir çocuk için, lokal deneyim ortamının koşulları neyse, o koşullar aynı zamanda tüm evrenin, tüm varoluşun koşulları gibidir. İşte dolayısıyla lokal ortamımızdaki KH bazlı emir-komuta zincirinin tüm evrende, tüm varoluşta da geçerli ve egemen olduğunu düşünme eğilimindeyiz. Ve içinde yaşadığımız düzenin başlıca efendileri/sömürücüleri de insanlığın bu anlayışta kalmasını ve hatta bu anlayışın iyice yerleşmesini istiyorlar. Çünkü nemalanmakta oldukları mevcut egemen sömürü düzeninin bekası bunu gerektiriyor.

Bu bağlamda insanların Allah/Tanrı inançlarını incelediğimiz zaman, bunun bir yandan mevcut sömürü düzenine gayet uygun yönleri, diğer bir yandan ise sömürü düzenine rağmen bir ilahi ve nihai adaletin varlığına inanç ve ümit bağlamında kullanılabilir, isabetli, anlamlı yönleri olduğu anlaşılıyor bana göre. Bu aslında her bir bireyin şahsi BH-KH eğilimlerinin durumuna veya karışımına bağlı olarak şekillenen birşey.

Ben şahsen Allah veya Tanrı terimini (bir gerçeği, bir olguyu belirli bir isabetlilikle ifade eden terimler olarak) kullanmaktan rahatsız olmuyorum, olmam ama benim inandığım Allah/Tanrı ile pek çok insanın inandığı tam olarak aynı şey değil. Uzlaştıkları, uyumlu oldukları noktalar da var, hiç uzlaşmadıkları noktalar da. Benim inanma eğiliminde olduğum Allah'ın/Tanrının başlıca farklılığı şu: Ben ve diğer herkes ve herşey de onun bir parçası ve "KENDİSİDİR". Tanrıyla aramızda katı/askeri bir ast-üst ilişkisi yoktur, olamaz da. Birey olmayan bir saf varlık merkezinin şahsi bir karakteri olamaz ki amirlik yapsın. Amirliği-memurluğu ancak "bireyler" özgür iradeleriyle benimser veya benimsemez. Ama evet, varlığın bazı doğal nitelikleri ve bununla bağlantılı bazı doğal gereklilikleri, adeta kuralları, yasaları vardır. "Karma" dediğimiz, "eden bulur" dediğimiz ve aynı zamanda varoluşsal eğitim sürecinin de doğal ve önemli bir parçasını teşkil eden şartlar vardır. Aslında bu (karma) ille negatif manada değildir, pozitif manada da "eden bulur". Yani iyilik eden iyilik, kötülük eden kötülük bulur genel itibariyle. Ve varoluşun bu şartları en çok KH dediğimiz ve bir bakıma varlık aleyhine çalışan veya varlığın dengesini, temelini bozmaya yönelik hareket eder nitelikteki varlıklar veya varlık grupları için "kötü" niteliktedir. BH varlıkları veya BH'ye adanmakta olan varlıklar için (adanmışlıkları ölçüsünde), varlığın doğal yasaları kesinlikle batıcı, kötü veya angarya niteliğinde değildir, yer çekimi kadar doğal ve gereklidir. Varlığı subjektifliğe, kaosa, belirsizliğe ve nihayetinde yok oluşa sürüklenmekten alıkoyan, belirli bir objektiflik, standart, düzen, sağlıklı iletişim ve etkileşim sağlayan şeydir varlığın doğal nitelikleri (diğer bir deyişle de kanunları).

devam etmek üzere...
Go to Top of Page

bozadi


8598 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 19/06/2018 :  15:24:19  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
Her ne kadar meleklerle ve hatta varlığın saf merkeziyle (7. yoğunluk/Tanrı) aramızda katı bir hiyerarşi veya emir-komuta ilişkisi olmadığını düşünsem de, 3. yoğunluk ruhun çocukluk denebilecek bir aşaması olduğundan ve hatta 4. yoğunluk bile henüz "yetişkinlik" aşaması sayılamayacağından (4. yoğunluk ergenlik-gençlik, 5. yoğunluk ise gençlik-yetişkinlik aşaması anladığım kadarıyla, tabi her yoğunluk seviyesinin kendi içinde de bebeklikten yaşlılığa uzanan evreler var), bize "bakan", bizimle ilgilenen, bize abilik-ablalık, analık-babalık, rehberlik yapan varlıklar var üst BH alemlerinde/yoğunluklarında.

Ve dolayısıyla, emir-komuta ilişkisi olmasa da, ebeveyn/rehber varlıklar ile çocuk/öğrenci varlıklar arasında doğal ve kaçınılmaz bir hiyerarşi var. Ama bu kesinlikle amir-memur veya komutan-piyade gibi katı, soğuk veya faşizan bir hiyerarşi değil. Sevgi dolu ebeveynler ile çocukları arasındaki ilişki gibi. Ama elbette bizler 3. yoğunluğun doğal/çocuksu/masumane KH'liğinin ötesinde egosal/tercihsel/etik KH'liğe de epeyce bulaşıp ciddi yozlaşmaların, ruhsal-bilinçsel hastalıkların ve üst düzey KH varlık gruplarının muhatabı ve mağduru haline geldiğimizden, gerçek ruhsal ebeveynlerimizle aramızdaki bilinç/farkındalık köprüleri ve bu köprülerden, bağlantılardan yararlanma düzeyimiz de bu dejenerasyon/hastalık durumundan dolayı ciddi bir hasar görmüş durumda. Bu özellikle enkarnasyon süreci içinde geçerli. Enkarnasyon aralarında Yuva'ya (5. yoğunluğa) döndüğümüzde bu hastalıktan, bu kabustan, işkenceden arınıyoruz, uyanıyoruz doğal olarak. Ama yaşıtlarımızla sosyalleşme eğitimi/gelişimi için dünya okuluna, bu keşmekeşe, kendi yarattığımız bu işkenceye döndüğümüzde, planladığımız pek çok olumlu şeye rağmen, ortamın yoğun egosallığı/zehirliliği planlarımızı ve performansımızı ciddi oranda etkiliyor, aklımızı alıyor adeta.

Ciddi manada moral bozukluğu, panik ve korkuya kapılıyoruz. Anlamsızlık ve depresyon tabi ki.

Bu cehennemsi kısır döngüleri aşmak için, varoluşun asli/nihai/gerçek yapısına dair farkındalığın güçlenmesi gerekiyor, yani enkarne haldeki tüm berbat koşullara rağmen "gerçeği hatırlamamız" gerekiyor. "Gerçek" tabi ki çeşitli katmanları olan birşey ama gerçeğin/varlığın en saf hali (7. yoğunluk) başta olmak üzere, gerçeğin temel katmanlarını hatırlayıp kendimizi doğru/isabetli şekilde konumlandırabilmemiz gerekiyor bence.

6. yoğunluktaki "melekler" diyebileceğimiz yaşlı rehber ruhlar ve yüksek benlikler, 5. yoğunluktaki muhtemel "ebeveyn" nitelikli rehberler, 4 BH'deki muhtemel abiler/ablalar ile karşılaştırıldığında "aile" içinde evrimsel açıdan nispeten alçak bir pozisyonda bulunmamıza rağmen, bu kesinlikle herhangi bir varlığı veya varlık gruplarını "efendimiz/komutanımız" olarak görmemiz gerektiği anlamına gelmiyor. Hiçbir üst düzey BH varlığının da bize mutlak manada efendilik veya komutanlık taslayabileceğini sanmıyorum, bu BH'nin (Varlığın) doğasına aykırı. BH demek varlık demek, varlığın birliği demek. Tüm hiyerarşik roller geçicidir. Bugün ebeveyn veya yaşlı durumunda olan ruh yarın öbür gün 1. yoğunluk dahil tüm varoluşa dağılacak. Bugün çocuk olan ruh bir süre sonra genç, sonra yetişkin, sonra yaşlı olacak, çocuk ruhlara rehber olacak. Ne zaman döngünün neresinde olduğumuz asli bir önem taşımıyor nihai bakış açısıyla. Nerede, hangi evrede olursak olalım, var olan tek şey olan Varlığın birer parçası ve kendisiyiz. Elbette bu durum "şımarmamıza" neden olmamalı. İçinde bulunduğumuz egosal berbatlıkları, hastalıkları unutturmamalı, bunlardan bir anda sıyrılıp kurtulabileceğimizi, sihirli bir değnek değmişçesine bundan sonra hiçbir acı veya sıkıntı çekmeyeceğimizi sandırmamalı, çünkü bu tür beklentilerin de aynı egosal hastalığın sonuçları olması çok muhtemel görünüyor (kendimden biliyorum sanırım).

devam etmek üzere...
Go to Top of Page

bozadi


8598 Mesaj Göndermiş

Mesajın Eklenme Tarihi - 22/06/2018 :  10:43:57  Kullanıcı Bilgilerini Görüntüle  Alıntı Ekle
"İki" ve "bir" kavramlarıyla ilgili aklımda dolaşan bazı fikirler...

Arzu-Korku kısırdöngüsünün "iki" kavramıyla bir şekilde bir bağlantısı var. Hayır, normalde iki kavramı ille de kötü veya negatif olmak zorunda değil, gayet doğal ve gerekli bir sayı, tıpkı diğer tüm sayılar gibi. Ama eğer bir sayı sistemi "bir"le değil de "iki"yle başlıyorsa, işte orada sorunlu bir durum olabilir. Ve işte tam da bu manada, BH'nin bir'le, KH'nin iki'yle başlaması gibi bir durum var gibi geliyor bana.

BH yönünde güçlü bir güdüye, eğilime sahip olsak da, teknik olarak hepimiz hala KH statüsündeyiz. Ego taşıyoruz. İşte bu da bizim sayı sistemimizin birle değil, ikiyle başladığını gösteriyor olabilir. “Sayı sistemimiz” derken elbette bilimsel/matematiksel sayı sistemimizden bahsetmiyorum, psikolojik, bilinçsel, bir ölçüde ruhsal ve “varoluşsal” manada bir temel bakış açısından, kavrayıştan, farkındalıktan bahsediyorum. Bu anlamda, sayı sistemimizin birle değil ikiyle başlaması, en masumane ifadeyle bir’i görmekte, anlamakta zorluk çektiğimiz anlamına geliyor. Bu biraz da KH’liğe adanma düzeyine bağlı. Eğer KH’ye ciddi, güçlü bir adanma varsa (olduğu ölçüde), bir’i görmekte, sezmekte, anlamakta zorluk çekmekten ziyade bir’e inanmamak, hatta bir’in var olma / gerçek olma ihtimalinden nefret etmek gibi bir durum söz konusudur daha çok.

Bu bağlamda bir ve ikinin ne anlama geldiklerini kısmen birbirlerinden anlayabiliriz sanırım. Biri ikiden, ikiyi birden…

“İki” (KH/ego), bir şekilde herşeyin bir olduğunu anlamamak, görmemek, bilmemek, buna inanmamak, hatta bundan nefret etmek anlamına geliyor sanırım. Ve arzu-korku döngüsünün “iki” kavramıyla yakından bağlantılı olduğunu düşünmemin nedeni de bu. Eğer herşey bir değilse, işte o zaman arzu ve korku için büyük bir sebep, bir potansiyel doğmuş olur. Herşeyin bir olmaması, bir tür dengesizlik, eşitsizlik, adaletsizlik potansiyeline işaret ediyor. Ve işte bu durumda arzu ve korku doğuyor. Bu tam da içinde yaşadığımız düzendeki durumumuza benzemiyor mu? Adaletsizlik diz boyu, kapitalist ekonomi düzeni bir kurtlar sofrası. Kurtlar sofrası düzeninde ise ya avlayan, ya avlanan rolüne girmeye zorlanıyoruz. Avlayan olma arzusu, avlanan olma korkusu… Tabi ki hayatımız mutlak şekilde bundan, yani egodan, KH’den ibaret değil ama toplum realitesinde baskın kılınmış durum bu.

Bize ikilik (“herşeyin, hatta hiçbir şeyin bir olmadığı varoluş” anlayışı), ego, KH, eşitsizlik, adaletsizlik, kurtlar sofrası realitesi bilinci o kadar çok aşılandı ve aşılanıyor ki, birliğe dair farkındalık, sezgi ve inanç da bundan çok zarar gördü. Ve işte bu yüzden bizim psikolojik/bilinçsel/varoluşsal sayı sistemimiz birle değil, ikiyle başlıyor diyorum.
Go to Top of Page
Sayfa: Toplam Sayfa 9  Mesaj Sonraki Konu  
Önceki Sayfa
 Yeni Konu Aç  Konuya Cevap Ver
Forum Seç:
Başkalarına Hizmet Forumu © Kasyopya celselerini ve diğer mesajları farklı ortamlara kopyalamadan önce lütfen izin isteyin: baskalarinahizmet@gmail.com Yukarıya git
Snitz Forums 2000

Design by Sizinsayfaniz.com

Bu sayfa 0,34 saniyede oluşturuldu.